Küresel Kriz, İktisat Tarihi ve Makroiktisat Metodolojisi Açışından Bir Kazanç Olabilir mi? – Ahmet Faruk Aysan, Mehmet Fatih Ulu (İTD 30)


2008 yılında patlak veren son küresel iktisadi kriz, tüm zamanlara hitap eden iktisadi kuram ve prensipler geliştirmenin kolay olmadığını bir kez daha gösterdi. Modern iktisat bilimi, iktisatçıların ortak bir dil kullanabilmesi adına asıl amacı olan davranışları anlamaya çalışmak yerine matematiksel modellerin kolaylaştırıcılığını ve hükmedilebilirliğini tercih etti. Şekil özün önüne geçerken şekle bağlılık temel soruların yetkin bir şekilde sorulmasını ve tartışılmasını kriz sonrasına bıraktırdı. Matematiğin iyi tanımlanmış, kesin önermelerde bulunmaya elveren üslubu bilimsellik kaygısıyla birleşerek şekilciliğin çekiciliğini artırdı. Bu yaklaşımın, çoğu iktisatçı için bir tercih olduğunu söylemek doğru olmaz.  İktisatta hakim olan görüş zaman içinde oluşan kurumsal yapı sayesinde çoğu iktisatçı için söz konusu şekilcilik anlayışını bir tercih olmaktan çıkarmıştır. Nihai olarak iktisadın bir tercihi olan bu yöntemsel yaklaşımın maliyetleri küresel kriz ile daha belirgin bir hale gelmiştir. İktisadi modellerin üzerine oturduğu temel varsayımlar ve bu iktisat metodolojisi sorgulanır hale gelmiştir.

Matematiksel modellerin iktisat biliminde dominant bilgi üretim aracı olarak kullanılmaya başlamasından ve diğer tüm bilgiye ulaşma yöntemlerini iktisadın dışına itmesinden önce iktisat tarihi, yöntem ve bilgi felsefesi çalışmaları iktisatçılara günümüzdeki kadar yabancı alanlar değildi. Bu yazıda iktisat tarihi ve iktisat metodolojisi çalışmalarının küresel krizle beraber tekrar yükselen önemine değinmek istedik. Bu tür çalışmaların modern matematiksel modellerle üretilen iktisadi bilgiye ne derece alternatif ya da tamamlayıcı olabileceği üzerinde durduk. Sonrasında ise makroekonomi metodolojisinin serüvenine ve kriz sonrasında karşı karşıya kaldığı meydan okumalara değinip, merkez bankacılığı özelinde bu meydan okumaların getirdiği değişikliklere ışık tutmayı hedefledik.

    1.Tarih iktisatçı için önemli ve faydalı mıdır?

Marx, Smith, Marshall ve daha birçok iktisat biliminin öncüleri iktisat tarihinden beslendi ve bu alandaki bilgi birikimine katkıda bulundu. 1940’larda Amerika’da iktisat biliminde matematik ve istatistik ağırlıklı modellemeler tarihin yerini almaya başladı ve bu eğilim zaman içerisinde güçlenerek bugüne kadar devam etti. Pragmatik bir noktadan bakıp “Tarih iktisatçı için önemli ve faydalı mıdır?” diye sorulacak olursa bizim cevabımız “Evet, tarih önemli ve faydalıdır.” olacaktır. Bu sorunun cevabını vermeye çalışan McCloskey (1976) öncelikle tarihin iktisat bilimi için pragmatik faydaları olduğunu dile getirir. Tarih bizlere daha fazla iktisadi bilgi ve gözlem imkânı verir. Aynı zamanda daha nitelikli iktisadi bilgiye ulaşmamızı sağlar. Çünkü tarihi bilgiler sadece iktisatçılar tarafından toplanmaz. Birçok disiplin, tarihin sayfalarından ekonomik hayata ışık tutabilecek bilgileri derler. Örneğin, insanların ve şirketlerin 18. yüzyılda da ölümlü olduğunu fark etmek iktisatçılara çalıştıkları konuların sadece son on yıla ait konular olmadığını fark ettirebilir. Şirketlerin o dönemlerde de rekabet davalarına konu olduğunu bilmemiz daha temel, daha kadim soruların sorulmasının önünü açabilir.

İktisat tarihi çalışmanın ikinci ve aynı derecede önemli diğer bir gerekçesi de entelektüel kaygıdır. G. M. Trevelyan’a göre gerçek bir medeniyetin damarlarında dolaşan kan entelektüel meraktır. Medeni bir insanı ilkel insandan ayırt etmek için geçmişin mozaiğini parça parça inşa etme bilincinden daha iyi bir belirleyici yoktur. Genelde eğitimin özelde ise iktisat eğitiminin asıl amacının meraklı bireyler (entelektüeller) yetiştirmek olması gerekir. İktisatçı kimliğinin yanında entelektüellik üzerine kafa yormuş Joseph Schumpeter, entelektüeli doğrudan sorumlu olmadığı sosyal konular hakkında eleştiriler getirebilen ve kendisinin mensubu olmadığı sınıfın haklarını savunabilen kişi olarak tanımlıyor. Günümüz iktisat eğitimi ise entelektüel kaygıları olan iktisatçılar yetiştirmek bir yana sadece iktisatta uzmanlaştığı alana ilgi duyan ve iktisadın başka kollarıyla hiç ilgilenmeyen profesyoneller yetiştirmektedir. Bu sebeple iktisadın geldiği noktada iktisatçılar diğer sosyal bilimcilere göre profesyonellik ile entelektüellik arasındaki çelişkiyi daha derinden yaşamaktadır.

    2.Makroiktisat ve Finans’ın metodolojik serüveni ve karşılaştığı meydan okumalar

Adam Smith’in  “Ulusların Zenginliği” adlı kitabındaki temel öğretilerden biri piyasalara güvenilmesi gerektiği fikriydi.  Smith’e göre görünmeyen bir el piyasalarda adil bir dengenin oluşmasını sağlar. 1930’a kadar bu fikir hakim görüş olarak kabul edilirken Büyük Buhran’la birlikle piyasalara duyulan güven zedelendi. Takip eden dönemde John Maynard Keynes’in görüşleri ön plana çıktı. Keynes’in temel kitabı “Emek, Faiz ve Paranın Genel Teorisi” 1936 yılında yayınlandı. Keynes kitabında kriz dönemlerinde devletlerin harcamalarını artırarak krizlerle mücadele edebileceklerini savundu. Finansal piyasaları ise kumarhane (casino) olarak adlandırarak finans piyasalarının haddinden fazla gelişmesine taraftar olmadığını dile getirdi. 2. Dünya savaşı sonrasında Keynes’in görüşleri iktisat disiplininin baskın görüşü haline gelmişti.

Milton Friedman aynı dönemde Neoklasik canlanmanın temellerini atıyordu. Friedman’ın Keynes eleştirileri “parasalcılık (monetarizm)” olarak bilinen doktriniyle başladı. Parasalcılık merkez bankalarının sadece emisyon fonksiyonunu yürüttüğü sınırlı bir devlet müdahalesini öngörüyordu. Friedman bir çalışmasında şöyle diyordu: “Eğer Amerikan Merkez Bankası görevini iyi yapsaydı büyük buhran gerçekleşmezdi”. Genişlemeci politikaların enflasyon ve yüksek işsizliğe sebep olacağını belirtmesi Keynezyen fikirlerin öncelikle akademide eleştirilmesini hızlandırdı. Zamanla Keynes’in finansal piyasalar için kumarhane tanımlaması yerini “etkin piyasalar” teorisine bıraktı. Takip eden dönemde birçok makroiktisatçı Keynes’in görüşlerini terk etti. Devlete ekonomide sınırlı rol bırakanlar da kendilerini Yeni Keynezyen olarak tanımlayarak yola devam ettiler (Aysan vd. 2006). Ancak onlar da yatırımcıların ve tüketicilerin rasyonel olduğunu ve piyasaların genelde etkin (efficient) çalıştığını varsaydılar. Blanchard (2008) neo-klasiklerle neo-keynezyenlerin birbirlerine zamanla yakınsadığını ifade etmişti.

1995 yılında Nobel ödülünü kazanan Robert Lucas önderliğinde, 1970’lerde rasyonel ekonomik aktörlerin nasıl belirsizlik altında karar verdikleri incelendi. 1980’lerde Edward Prescott önderliğinde iş çevrimleri teorisi ileri sürülerek ekonomik dalgalanmalar anlaşılmaya çalışıldı. Bu teoriye göre talepteki değişimlerin ve fiyat dalgalanmalarının iş çevrimleri ile hiç bir ilgisi yoktur. Aksine iş çevrimleri teknolojik ilerlemedeki dalgalanmalardan kaynaklanır. Dalgalanmaların elverişliliğine göre de insanlar çalışma ve çalışmama kararlarını verirler. İşsizlik insanların düşünülmüş kararları neticesinde oluşur. Edward Prescott ve Finn Kydland bu alandaki çalışmaları ile 2004’de Nobel ödülüne layık görüldüler.

Makroiktisattaki gelişmelere paralel, iktisadın bir alt dalı olarak sayılabilecek finansal iktisat, 1970 sonrası dönemde Eugene Fama’nın önderliğinde “etkin piyasalar” (efficient markets) fikri üzerine inşa edildi. Harvard’dan Michael Jensen finansal piyasalar her şeyi doğru fiyatladığından firma patronlarının hem kendileri için hem de ekonominin genelinin iyiliği için firmalarının borsadaki değerini yükseltecek işler yapmaları gerektiğini iddia etti. Black ve Scholes’un çalışmaları türev piyasalarda enstrüman fiyatlamalarına bir şablon önererek bu piyasaların hızla genişlemesine imkan tanıdı. Finansal Varlıkları Fiyatlama Modeli (Capital Asset Pricing Model-CAPM) finansal enstrümanların ve portföylerin fiyatlanmasına dair bir çerçevenin yaygın olarak kullanılmasını sağladı. Bu alandaki çalışmalara William Sharpe, Harry Markowitz ve Merton Miller gibi önemli isimler katkıda bulundular.

Etkin piyasalar fikrini herkes kabul etmedi. Bu fikri eleştirenler 1987’de Dow endeksinin bir günde yüzde 23 değer kaybetmesinin verimli piyasalar fikriyle nasıl açıklanabileceğini sorguladılar. Larry Summers finansal iktisatçıları ketçap ekonomistliği ile suçladı. Summers finansal iktisatçıların etkin piyasalar hipotezini ispata çalışırken bir kilogram ketçabın fiyatının iki tane yarım kiloluk ketçabın fiyatlarının toplamlarına eşit olduğunu göstererek aslında bir şey açıklayamadıklarını dile getiriyordu.

2008 krizi sonrasında iktisadi krizin sebeplerinin sorgulanması yanında iktisadın, özellikle de makroiktisadın, metodolojisi daha ciddi sorgulanır hale geldi. Çok az sayıda ekonomist (Shiller, Roubini, Rajan) son finansal krizi öngörebildi. Robert Shiller konut piyasasındaki balonu öngördü. Raghuram Rajan finansal sistemin haddinden fazla risk aldığını kriz öncesinde dile getirmeye başlamıştı. Çoğu iktisatçının teşhis edemediği balon sonunda patladığında ABD’de ve dünyanın birçok ülkesinde büyük buhrandan sonra görülen en yüksek işsizlik oranları yaşanmaya başladı. Bu durum modern makroekonomi teorilerinin önerilerine olan güveni tartışmasız biçimde sarstı. Akademik üretim tarzının böyle bir krizin öngörülebilmesini engellediği daha çok kişi tarafından dile getirilmeye başlandı. Hala bu tartışmaların devam ettiği düşünülürse, kriz sonrasında makroiktisadın eski gücüne kısa sürede ulaşması güç gözükmektedir.

Blanchard vd. (2010) kriz öncesinde bildiğimizi düşündüğümüz şeyleri şöyle sıralıyor:

  1. Tek hedef olarak sabit ve düşük enflasyon
  2. Tek politika aracı olarak politika faizi.
  3. Maliye politikasına biçilen sınırlı rol
  4. Makroekonomik bir araç olarak görülmeyen finansal regülasyon

Blanchard ve arkadaşları krizle birlikte bu anlayışımızın tamamen değiştiğini, sabit enflasyonun gerekli olduğunu ancak yeterli olmadığını fark ettiğimizi belirtiyorlar. Ayrıca deflasyon dönemlerinde düşük enflasyonun para politikasının etkinliğini sınırlayabildiğini gördüğümüzü dile getiriyorlar. Finansal aracılık sektörünün önemli olduğunu, makroekonomiyi etkileyebildiğini ve finansal regülasyonların makroekonomik etkilerinin olabileceğini kriz sonrasında daha iyi anladığımızı ifade ediyorlar. Bu sebeple yeni politikalar tasarlanırken para ve regülasyon politikaları birlikte kullanılabilir, iyi zamanlarda maliye politikalarına daha geniş hareket alanı tanınabilir, yeni ve daha iyi çalışan mali dengeleyici mekanizmalar dizayn edilebilir ve makro ihtiyati araçlar kullanılabilir.

Paul Krugman (2009) New York Times’da çıkan sansasyonel makalesinde son finansal krizle birlikte ekonomistlerin nasıl yanıldığını sorguladı. Krugman ekonomistlerin modellerinde gerçek yerine güzelliği satın aldıklarını savundu. Krugman bu makalesinde iktisatçılar için hayatın bundan sonra daha da zor olacağını çünkü iktisatçıların irrasyonel ve tahmin edilmesi zor davranışları hesaba katmaları gerektiğini ve daha dikkatli bir şekilde politika önerilerinde bulunmaları gerekeceğini sarsıcı bir tonla dile getirdi. Krugman ayrıca iktisadi bireylerin rasyonelliğini, piyasaların etkinliğini ve piyasaların tüm problemleri çözeceği düşüncesini savunmanın artık daha da zor olduğunu belirterek; ilerleyen dönemde davranışsal iktisadın farklı perspektiflerinden yararlanılması gerektiğini vurguladı.

Krugman’ın eleştirilerine karşı John Cochrane cevaben kaleme aldığı yazıda Neoklasik bilgi üretim tarzını savunurken, ekonomistlerin matematiği herkesin anlayabileceği ortak bir dil olarak kullandığını söyledi. Gerçek hayattaki aksaklıkların hepsinin modellere aktarılmasının imkânsız olduğunu, bu durumda ise modellerin çözülemez hale geldiğini belirtti. Krugman’ın Davranışsal İktisat tavsiyesine karşı ise hala Davranışsal İktisadın sınırlı şeyler söyleyebildiğini ve kısıtlarının Neoklasik teorinin kısıtlarından daha az olmadığını belirtti. Cochrane aynı zamanda etkin piyasalar teorisinin piyasaların ne yöne gideceğinin bilinemeyeceğini gösterdiğini dile getirerek Neoklasik İktisadın temel çıkarımına yeniden vurgu yapmayı tercih etti.

Bu tartışma diğer tanınmış iktisatçıların da katılımıyla devam ediyor. UC Berkeley Üniversitesi’nden Brad Delong ve Barry Eichengreen, Krugman’ın doğrulardan bahsettiğini ve teorinin politikayı çok iyi besleyemediğini belirttiler. Chicago Üniversitesi’nden David Altig, Krugman’ı eleştirirken ücret ve fiyatların yapışkanlığının çok kolaycı bir açıklama olduğunu ön plana çıkardı. Trinity College’dan Philip Lane ise araştırma kaynaklarının yanlış alanlara tahsis edildiğini ve dolayısıyla çok az sayıda iktisatçının büyük krizleri çalıştığını vurguladı. Columbia Üniversitesi’nden Michael Woodford’a göre ise ekonomik kararların üzerine inşa edildiği formel modellerin gerçek hayattan kopukluğu bazen felaketlere sebep olabilecek hatalı kararların alınmasına sebep oldu (örneğin, bazı türev ürünlerin fiyatlamaları).  Ancak Michael Woodford yine de geleceğin makroekonomisinin bu varsayımları da gevşeterek yoluna devam edeceğini düşündüğünü belirtti.

Bu tartışmaların sonunda makroekonominin ana akım bilgi üretim tarzı değişecek mi ? Heterodoks post-keynezyen görüşler ana akım içinde daha fazla yer bulabilir mi ? gibi soruların cevabını esas zaman gösterecektir. Ama eskiden ana akım görüşlerin dışında tutulan görüş ve yaklaşımlar daha çok rağbet görüp merkeze yaklaşabilir ve ana akımın önemli bir parçası haline gelebilirler. Önümüzdeki dönemlerde ana akımın genişlemesi ve daha kapsayıcı olması kaçınılmaz gözükmektedir. Bununla birlikte ana akım iktisadi görüşlerin kolay değişeceğini düşünmemek gerekir çünkü böyle bir dönüşüm için bilgi üreten kurumların ve kurumlardaki kişilerin çok hızlı bir dönüşüm geçirmeleri gerekmektedir. Günümüzde bir akımı terk etmek o akımı terk eden iktisatçının beşeri sermayesinin büyük bir kayba uğraması anlamına gelmektedir. Aynı zamanda yerleşik kariyer süreçleri aykırı seslerin rahatlıkla çıkmasına izin vermemektedir.

Davranışsal yöntemler makroiktisadın seyri için yeni imkânlar sunmaktadır. Ana akım makroekonomide ekonomik inişler ve çıkışlar çoğu zaman dışsal şokların neticesinde ortaya çıkarlar. Davranışsal makroekonomi modellerinde ise iktisadi ajanların sınırlı bilişsel (cognitive) yetenekleri iş çevrimlerini açıklamakta kullanılmaktadır. Davranışsal modeller kendi kendini gerçekleyen iyimserlik ve karamsarlık benzeri dalgalanmalar içermekte ve dolayısıyla ekonomik inişler ve çıkışlar bu modelin doğal çıktıları olarak gözlemlenebilmektedir.

    3.Kriz sonrasında Merkez Bankacılığı nasıl değişti?

Genel makroekonomik bilgi üretim tarzı kriz sonrasında bu kadar eleştiriye maruz kalırken Merkez Bankacılığının bu tartışmaların dışında kalması düşünülemez. Geleneksel makroiktisat ve Merkez Bankacılığı yaklaşımı finansal sektöre ilişkin riskleri hesaba katamadığı ve dolayısıyla sınırlı bir alana odaklandığı için başarısız olmuştur. Geleneksel yaklaşım küresel kriz öncesinde para politikalarının ülkeler arasında yayılma  (spillover) etkilerinin bulunmadığını varsaymaktadır. Kriz sonrasında ise ülkelerin farklı parasal rejimler takip ettiklerinde milli para politikalarının diğer ülkelerden gelen yayılım etkilerine açık olduğu ortaya çıkmıştır.

Ülkelerin mali durumları ve rekabetçiliklerinde yaşanan değişimler de merkez bankalarının politika üretirken hareket alanlarına etki etmektedir. Gelişmiş ülkerlerdeki yüksek kamu borçları ve geleneksel ihracat pazarlarında yaşanan daralma bu ekonomiler ve bu ekonomilerin Merkez Bankaları üzerindeki baskıyı artırmaktadır. Ülkelerinde dalgalı kur rejimleri benimsemiş firmalar, sabit kur rejimi benimsenmiş ülkelerin firmalarıyla uluslararası pazarlarda rekabet etme durumunda kalabilmektedir. Bu gibi durumlar merkez bankalarının karar alırken göz önünde bulundurmaları gereken hususlardan biri haline gelmiştir. Finansal aktarım mekanizması kanallarındaki istikrarının bozulması, emtia fiyatlarındaki küresel dalgalanmalar da fiyat istikrarına dair politika üretmeyi güçleştirmekte ve merkez bankalarını daha önce denenmemiş para politikaları denemeye zorlamaktadır.

Kriz sonrasında fiyat istikrarının tek başına yeterli olmadığını gören merkez bankaları fiyat istikrarı ile birlikte finansal istikrarın da merkez banklarının temel amaçları arasına girmesi gerektiği konusunda mutabık kalmışlardır. Finansal regülasyonların sadece merkez bankaları tarafından yapılmadığı ülkelerde finansal istikrarın sağlanması için merkez bankalarının diğer düzenleyici kurum ve kurullarla birlikte koordinasyon sağlamaları gerekmektedir. Günümüzde finansal istikrar için mikro ve makro-ihtiyati finansal düzenleme araçlarının zamanında kullanılması hayatiyet arz etmektedir. Merkez bankalarının finansal istikrarı sağlamak için ne zaman harekete geçmesi gerektiği ve bu hususta birinci derece sorumlu kurumun kim olması gerektiği konuları hala literatürde ve uygulamacılar arasında tartışılmaktadır. Önümüzdeki dönemlerde parasal ve düzenleyici politikaların bir ahenk içerisinde fiyat istikrarını ve finansal istikrarı sağlamak için kullanıldığı karma bir optimizasyon problemini çözmek merkez bankalarının temel sorunu olacak gibi gözükmektedir.

Fiyat istikrarını sağlamayı ve finansal istikrara katkıda bulunmayı amaçlayan merkez bankalarının bu maksatlarla kullanabileceği makro ihtiyati araç kümesi ve farklı ülke uygulamaları gün geçtikçe genişlemektedir. Fazla kaldıraç kullanan finansal kuruluşları vergilendirmek, finansal kuruluşların kredi büyümesini sınırlandırmak, bankaların kredi/mevduat rasyolarını sınırlandırmak, kredi/değer rasyoları getirmek, sistemik önemi olan finansal kuruluşların sıkıntılarını aşmaları için daha iyi çözümler tasarlamak, batmak için çok büyük olan (too big to fail) ve sistemik risk oluşturan kuruluşlardan ilave sermaye istemek gibi uygulamalar makro ihtiyati araçlar arasında yer almaktadır. Bu tedbirleri günümüzde birçok ülke farklı derecelerde kullanır hale gelmiştir.

Netice olarak küresel kriz iktisat literatürü ve iktisadın topluma katkısı açışından hayırlı olmuştur diyebiliriz. Kriz sonrasında iktisadın unutmaya çalıştığı iktisat tarihi çalışmalarının önemi daha iyi anlaşılır hale gelmiştir. Tarihten ve kendi düşünce tarihinden kopmayan bir iktisat anlayışı ayakları yere basan, daha mütevazı ama daha gerçekçi bilgi ve politikalar üretebilir. Bu çalışmada küresel krizin en çok etkilediği makroiktisat ve merkez bankacığı üzerinden kısaca giderek bu dönüşüme ışık tutmaya çalıştık. En son üretilen modellerin ve ulaşılan bilgi düzeyinin en mükemmel bilgi olmayabileceği düşüncesi insanlık tarihi içindeki serüvenimizi daha iyi algılamamıza, hem iktisadın hem de iktisatçının alçak gönüllü olmasına katkıda bulunacaktır. Ne mutlu krizden dersler çıkaranlara diyerek; sağlıcakla kalınız.

 Kaynakça

Aysan, A. F., Hacıhasanoğlu, Y. S., Kara, G. İ. ve Sümer, A., (2006), “Önde Gelen İktisat Doktora Programlarında Temel Makro İktisat Eğitimi”, İktisat, İşletme ve Finans Dergisi, Vol.21, No.247, 28-43.

Blanchard, O.,(2008), The State of Macro. Mimeo.

Blanchard, O., Dell’Ariccia, M., P., (2010), “Rethinking Macroeconomic Policy”, IMF Staff Position Note.

Brunermeirer, M., Eisenbach, T., and Yuliy, Sv., (In press). Macroeconomics with Financial Frictions: A Survey.

Cochrane, J.H.,“How Did Paul Krugman Get It So Wrong.”,  http://faculty.chicagobooth.edu/john.cochrane/research/Papers/#news. 10 Mart 2013.

Colander, D., (2010), “The Economics Profession, the Financial Crises and Method”, Journal of Economic Methodology,  17, no. 4, 419-27.

De Grauwe, P.,  (2012), Behavioral Macroeconomics,  Princeton University Press.

Krugman, P., (2009), “How Did Economists Get It So Wrong”, New York Times. Eylül 9.

Mcloskey, D. N.,  (1976), “Does the  Past Have Useful Economics?” Journal of Economic Literature, 14, 434-61

Trevelyan, G. M. (1942), English Social History, London and New York, Longmans.

Woodford, M., (1999), “Revolution and Evolution in the Twentieth-Century Macroeconomics.”, Presented at Frontiers of the Mind in the Twenty-First Century Conference, Washington D.C.

 [1]Ahmet Faruk Aysan; Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası, Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi ve Ekonometri Merkezi ve Boğaziçi Üniversitesi İnovasyon ve Rekabet Odaklı Kalkınma Çalışmaları Merkezi; ahmet.aysan@boun.edu.tr

Mehmet Fatih Ulu; Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası; fatih.ulu@tcmb.gov.tr

Bu çalışmayı yayınlanmadan önce okuyan ve değerli katkılarda bulunan Arif Oduncu, Nuran Arslaner, Şebnem Oğuz ve Cansu Özdemir’e teşekkür ederiz. Kalan tüm hatalar bize aittir.

TCMB, Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi ve Ekonometri Merkezi ve Boğaziçi Üniversitesi İnovasyon ve Rekabet Odaklı Kalkınma Çalışmaları Merkez

Bir cevap yazın