Küreselleşmenin Gölgesinde Türkiye’de Tarım – Fatma Doğruel (İTD 118)


Bu yazı küreselleşme sürecinde geri planda bıraktığımız tarım sektörüne yaklaşımın gözden geçirilmesine odaklandı. Küreselleşme sürecinde iktisat politikalarının hedefinde makro dengeleri sağlamak ve dışa açılma hedeflenirken tarım geri plandaydı ama izlenen politikalar tarımsal üretimin nasıl ve hangi koşullarda yapılacağını belirliyordu. Dolayısıyla, genel hedeflerin gölgesi altındaki politikalar tarımı derinden etkiledi ve dönüştürdü. 1980’li yıllardan başlayarak 1990’lı yılların ortasında hızlanan küreselleşme sürecinin ilk kırılması 2008 Finansal Krizi ile yaşandı. İzleyen yıllarda özellikle ABD ve Çin arasında yükselen sert korumacılık hamleleri ve tartışmaları son on yılda sıklıkla gündemimize girdi. Ayrıca, 2008 Finansal Krizi sonrası devletin düzenleyici rolünün önemini hatırladık. 2020 salgınının yarattığı kriz ise küreselleşmenin korumasız bıraktığı kitleler başta olmak üzere, herkese yaşamı sürdürmenin en can alıcı unsurlarını gösterdi. Sahip olduğumuz servet ve satın alabildiklerimiz, markalar önemini kaybetti. Bir anda sağlık krizinin yarattığı sorunla insan hareketi ve dolayısıyla üretim ve ticaret durma noktasına yaklaştı. Basit bir gerçeklik olan beslenme sorunu ve temel ihtiyaçlara erişim ana sorun oldu. Bu yeni ortamda geriye dönüp küreselleşme sürecinde tarıma ne olduğunu anlamak sektörün geleceğini öngörebilmek için bir başlangıç noktası olabilir.

Küreselleşen Üretim ve Tarımın Dönüşümü

Dünya ekonomisinde küreselleşme ve ağırlıklı olarak çokuluslu firmaların yönlendirmeleriyle imalat üretimi ve servis sektörü yeniden biçimlenirken tarımsal üretim de dönüştü. Her şeyden önce küreselleşme imalat sanayinin üretim süreçlerinde ülkelerin sınırlarını aşan güçlü bir entegrasyon yarattı. Bu entegrasyon ile üretim sürecinin parçalanması (product fragmentation) gerçekleşti ve çoğu zaman tek bir malın farklı parçaları değişik ülkelerde üretilmeye başlandı. Üretim sürecindeki bu gelişme küresel düzeyde geri ve ileri bağlantılarla artan ticaretle gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeleri güçlü bir biçimde birbirine bağladı. Bu yapı ve finansal kaynakların hızlı yükselişi karmaşık, sürdürülmesi zor ve kararsız bir yapı ortaya çıkardı. Küreselleşmenin krizleri önceleri çözülebilir dengesizlikler olarak görüldü. Çünkü, bu krizler gelişmekte olan ülkelerde ortaya çıkıyorlardı: “1980’li, 1990’lı yıllar boyunca Washington Uzlaşması ile hızlı ve güçlü bir biçimde küresel piyasalara entegre olan gelişmekte olan ülkelerin önemli bir bölümü değişen zaman dilimlerinde IMF’nin sürekli denetimi ve gözetimi altındaydı” (Doğruel ve Doğruel, 2018: 70). 1990’lı yıllarda Latin Amerika’da Meksika (Tekila Krizi), 1997’de Tayland, Endonezya ve Güney Kore (Asya Krizi), 1998’de Rusya ve Brezilya ve 2000’lerde ise Arjantin, Türkiye ve yine Brezilya kriz dalgalarından etkilenen ülkeler oldular (Doğruel ve Doğruel, 2018: 94). Dolayısıyla bu krizler sadece gelişmekte olan ülkelerin sorunları olarak tanımlandı ve çözülmeye çalışıldı.

Çözüm modeli makro dengeleri sağlayacak ve piyasa dengesizliklerini giderecek önlemler almaktı. Dış ticarette ve finansal hareketlerde liberalleşme, özelleştirme gibi maddeleri yaygın biçimde bilinen Washington Uzlaşması bu modelin geri plandaki dayanağıydı. Ancak, 2000 yılında Dot Com Balonu ile teknoloji şirketlerinin hızlı değer kaybı ve ardından 2008 Finansal Krizi ve nihayet 2020 COVID-19 Salgını iktisadi ortamın zorlu güçlüklerini gözler önüne serdi. Bu ortamın yapısal sorunlarla ilgili temel karakteristiği hem gelişmiş hem de orta üst gelir grubunda yer alan ülkelerin birçoğunda sanayisizleşme ve gelişen teknolojiyle ortaya çıkan yaygın işsizlik ve üretimin kaydığı ülkelerde niteliksiz işgücü için çok düşük gelirler oldu. Bu süreçten yeteri kadar yararlanamayan düşük gelirli ülkelerde ise yeterli istihdamın olmadığı, düşük gelirin, yoksulluğun ve açlığın içine sıkışmış kitlelerin varlığı öne çıktı.

Çizilen bu resmin arka planında yıllardır tarımla ilgili yaklaşımın yetersizliği küreselleşmenin çöküşüyle ortaya çıkan ilk sonuçlardan biri oldu. Yarım yüzyıla yakın bu süreçte akademik dünya literatürü ağırlıklı olarak tarımda verimlilik, etkinlik, organik tarım vb. kavramlarla ilgilenirken düşük gelirli ülkeler yükselen gıda fiyatları, gıda krizi ya da açlık gerçeğiyle yüz yüze geldiler. Örneğin genel gıda fiyat endeksi 1990-2019 dönemi dikkate alındığında özellikle 2008-2014 arasında yüksek olduğu görülmektedir (Şekil 1). Farklı ürün gruplarında gıda fiyat endeksleri de genel gıda endeksindeki düzeni izlemektedir (Şekil 2). Diğer taraftan mevcut tahminler dünya nüfusunun yüzde 8,9’unun aç olduğunu göstermektedir (FAO, IFAD, UNICEF, WFP ve WHO, 2020). Küresel iktisadi politikalara yön veren Dünya Bankası, FAO vb. kuruluşların konuyla ilgili raporları, gıda fiyatları ve açlık sorunlarına odaklanmaya devam ediyor. Aynı zamanda bu kuruluşlar, küreselleşmenin tarım ve gıda üretimi üzerinde yarattığı etkilerle, üretim ve ticaret yapısının devamı için de çaba harcamaya devam ediyorlar.

Tarım ve ilgili üretim sektörlerine yaklaşımın artık entegre bir sistem olarak alınmasının küreselleşmeyle ortaya çıkan bir yaklaşım olduğunu söyleyebiliriz. “Tarım-gıda sistemi” (agrofood system) olarak da adlandırılan bu sistem bitkisel ürünleri, hayvancılık, ormancılık, su ürünleri yetiştiriciliği ve balıkçılık faaliyetlerini tanımlamaktadır (Steinfeld ve Robinson, 2019: 302). Ancak, bu süreçte entegre yaklaşım tarımsal üretim sistemindeki dönüşümü anlamak için yeterli değildir. Diğer birçok sektörde olduğu gibi tarımsal üretim de içinde yer aldığı küresel değer zincirleriyle küreselleşen dünyada yerini almıştır. Ürünün tarladan tüketiciye ülke sınırlarını aşarak ulaşması, küreselleşmenin tarım ve gıda üzerindeki en önemli sonuçlarından biridir. Steinfeld ve Robinson (2019: 305), bu süreci “çiftlikten çatala olan fiziksel mesafe arttıkça gıda tedarik zincirleri önemli ölçüde uzadı” diye tanımlıyorlar ve gıda üretimindeki zenginleşmeye bağlı olarak ortaya çıkabilecek yeni tüketim kalıplarının yaratabileceği katma değer ve gelir yaratma kapasitesine dikkat çekiyorlar. Ancak, tarım ve gıda sektörleri üzerine yapılan bir ampirik çalışmanın sonuçlarına göre, ülkeler ve sektörler arasında farklılıklar olmakla birlikte, toplam değer zincirine tarım-gıda sektörlerinin katkısı diğer sektörlere göre daha düşük bulunmuştur (Greenville vd., 2017: 60). Bu dönüşümün Türkiye’de nasıl gerçekleştiği bu yazıda görmeye çalışılan bir diğer olgudur.

Türkiye Tarımının Yapısı Nasıl Değişti?

1980’li ve 1990’lı yıllar boyunca Türkiye’nin ticaret ve finansal alanda serbestleşmesi finans sektörünün zaman içinde itibarını çok yükseltti. Bu durumu somut biçimde gerekçelendirmek çok kolay değil ama o yıllarda önde gelen üniversitelerin iktisat ve işletme mezunlarının ve hatta mühendislik mezunlarının bile hedeflerinde finans kuruluşlarında çalışmak olduğunu söylemek çok yanlış olmayacak. 1990’lı yıllarda sadece tarım değil, imalat sanayi üretimi bile finans sektörünün itibarı altında kaldı. Kral finans sektörüydü, tarım ise parya! O yıllarda kalkınmamızın finans ile olacağı düşünülüyordu. Tabii gözden kaçan nokta, Türkiye’nin oldukça büyük bir nüfusa dolayısıyla büyük bir iç pazara sahip ülke olduğu ve İzlanda benzeri çok küçük bir ülke gibi sadece finansa dayanarak gelişmesinin yeterli olmayacağıydı. Ancak, bütün bu yüzeydeki yaklaşıma rağmen ticaretteki serbestleşme ve genel olarak küreselleşmenin zorlayıcı etkisiyle daha önce ithal ikameci dönemde belli bir düzeye ulaşmış olan imalat sanayisi de gelişimini sürdürdü. Tarım sektörünün bu süreçte çok kendi başına kaldığını söylemek yanlış olmaz.  Açık yaratan tarımsal destekler nedeniyle başta tarıma yönelen destek kaynakları azaltıldı. Ancak, orta-alt gelir grubundan orta üst gelir grubuna geçme sürecindeki Türkiye imalat sanayinde düşük teknolojili giyim ve tekstil sektörlerinin başlangıçta öne geçmesi ve büyük iç pazarın getirdiği talep, tarımı hep belli bir düzeyde canlı tuttu.

Anlatılan bu ortamda geri planda Türkiye’de gelişmekte olan ülkelere yönelik yaklaşım ile tasarlanan istikrar ve yapısal uyum politikaları uygulanıyordu. 1980 sonrası uygulanan bu politikalar tarım sektörünün üretim koşullarını, tarımsal desteklemeyi taşıyan kurumsal yapıyı yeniden biçimlendirdi. Tarımın yapısının değişmesi ve ülkede üretim kompozisyonunun tarım aleyhine değişerek imalat ve ardından hizmet sektörlerinin payının artması, kalkınma sürecinde beklenen yapısal değişimin bir sonucudur. Ancak, küreselleşmeyle dışa açılma bu süreci sadece tarımın sektörel payının azalması olarak değil, aynı zamanda ülke içindeki imalat sanayisiyle entegrasyonunda ve küresel üretim zincirlerine bağlanışında da karmaşık bir yapı ortaya çıkardı. Bu nedenle tarımı sorunları ve ülke ekonomisine katkılarıyla değerlendirirken karmaşık bir yapıyla karşı karşıya olduğumuzu bilmemiz gerekiyor.

1990’lı yıllardan önce “Türkiye tarımsal üretimde kendi kendine yeten yedi ülkeden biridir” diye bir değerlendirme vardı. 1980’li yılların hemen öncesinde ve sonrasında Ziraat Fakültelerinde hazırlanan makalelerde bu ifadeyle sıklıkla karşılaştığımı hatırlıyorum. 1980’li yıllarda Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nde öğretim üyesi olan Prof. Dr. Gülcan Eraktan 1980’li yılların kamu politikalarını değerlendiren bir sempozyum sunuşunda bu ifade için “kimin tarafından ortaya atıldığı bilinmeyen ve herkesin bir can simidi gibi sarıldığı görüş” diyor (Eraktan, 1991). Bu görüş aslında Türkiye’nin küreselleşme öncesi tarım sektörünün yapısını ve Türkiye ekonomisine katkısını anlatıyor. Petrol, doğalgaz gibi enerji kaynaklarına sahip olmayan Türkiye, toprak varlığı ve bitki örtüsü çeşitliliği bakımından çok zengin bir ülke olmanın verdiği avantajlara sahip. Buna ek olarak, Cumhuriyet 1920’li ve 1930’lu yıllardan itibaren iktisat politikalarının yaratıcılığıyla sadece imalat sanayisinde değil, tarımda da güçlü bir ülke olmayı başardı. Ancak, bu yapı istikrar politikalarının uygulandığı o yıllarda tarım sektörünün sorunları olmadığı anlamına gelmiyor.

1980’li ve 1990’lı yıllarda Türkiye için hazırlanan istikrar ve yapısal uyum programları ülkenin makro dengesizliklerine ve açık yaratan harcamalarına odaklanırken tarımsal desteklemenin yarattığı açığa ve etkinsizliklere de dikkat çektiler. Bu yaklaşımın sonucu olarak, 1980 sonrası ilk yirmi yıl özelleştirmelerin teşvik edilmesi ve desteklerin yeniden gözden geçirilmesi ve kısıtlanması talepleri dikkat çeken uygulamalar oldu. 1990’lı yıllar aynı zamanda 1995 yılında imzalanan Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) anlaşması ve 1999 yılında Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne aday ülke olmasıyla başlayan Ortak Tarım Politikası tartışmaları açısından önemlidir. Çakmak vd., (1999: 21), hazırladıkları kapsamlı raporda dönemin tarım politikalarını “etkilerini kaybetmiş, sürdürülmesi neredeyse olanaksız hale dönüşmüş” olarak tanımlıyorlar. Çakmak vd., (1999: 21-22), tarım politikalarıyla ilgili bu değerlendirmeleri yaparken iki noktaya dikkat çekiyorlar: Birincisi, “Türkiye’nin bundan sonra eşit olacağı ileri sürülen koşullarda dünya ülkeleriyle rekabeti sırasında, özellikle gelişmiş ülkelerin kendi çiftçisine sağlamış olduğu rekabet gücü birikimi olduğunu ve bunun Türkiye’deki çiftçilere hiç sağlanmamış olduğunu unutmaması, yeni politika arayışlarında bu eksikliğin bilincinde olması gerekir” diyorlar; ikinci olarak ise uluslararası anlaşmaların yeni politika arayışlarına getirdikleri kısıtlardan söz ediyorlar. Türkiye’nin 2001 Krizi bu tartışmalara yeni bir boyut ekledi. Tarım politikalarında kapsamlı değişim, 2001 Krizi sonrasında tarımda Doğrudan Destek Sistemi’ne geçişle oldu. Bu nedenle küreselleşme sürecini 1980-2000 ve 2001 sonrası olarak ikiye ayırmak daha anlamlı olabilir.

Türkiye Ekonomisinde “Kara Delikler” Süreci ve Tarım: 1980-2000

Türkiye ithal ikameci sanayileşme politikalarını uyguladığı süreçte biriken yapısal sorunları çözmek için 1980’li yıllardan itibaren kalkınma politikalarını bütünüyle değiştirdi ve uyum sürecinde Ortodoks istikrar programlarını uygulamak zorunda kaldı. 24 Ocak 1980 Ekonomik Kararları Türkiye’nin kalkınma süreci açısından çok önemli bir kavşaktı. Bu kararlar ile uygulamaya konulan geniş kapsamlı istikrar programının hedefi “ödemeler dengesinin düzeltilmesi, düzgün işleyen bir dış borç düzeninin oturtulması, enflasyonun dizginlenmesi ve etkin bir kaynak dağılımına imkân verecek fiyat yapısının oluşturulması” olarak belirlenmişti (Çeçen vd., 1990: 123). Bu hedeflere ulaşmak için kullanılacak başlıca araçlar ise “kamu açıklarının kontrol altına alınması, başta faiz hadleri ve döviz kuru olmak üzere enflasyonun gerisinde kalan fiyatların ayarlanması, dış ticaretteki kontroller gibi piyasa dengelerini olumsuz yönde etkileyen müdahalelerin kaldırılması ve ücret artışlarına limitler konulması olarak sıralanabilir” (Çeçen vd., 1990: 123). 1980 sonrası iktisat politikaları değişiminde tarımı doğrudan ilgilendiren araçlar içinde kamu açıklarının kontrol altına alınması kritik bir öneme sahiptir. Tarım kesimini destekleme sürecindeki kurumsal yapı ve yarattığı açıklar, istikrar programlarında işaret edilen sorunlar içinde yer aldı ve “kara deliklerden” biri de tarımsal destekleme olarak görüldü.

Tarımsal destekleme politikalarının doğrudan üreticiye yönelik verdiği desteğin yapısı, önce 24 Ocak 1980 Kararları, daha sonra ise 2001 Krizi sonrası uygulanan sektöre yönelik yapısal uyum programıyla önemli ölçüde değişmiştir. Türkiye’de doğrudan üreticiye yönelik geleneksel tarım destekleme politikalarının iki ayağı vardı (Doğruel, 1996: 49): Bunlardan ilki, ürünlerin desteklemeye aracılık eden kuruluşlar tarafından satın alınmasıydı; diğeri ise, üretim aşamasındaki ayni ve parasal desteklerdi. Şüphesiz ithalat kontrolleri bir diğer koruma aracıydı. Bugün dönüşmüş olan bu kurumsal yapıda, desteklemeye aracılık eden kuruluşların bir bölümü kamu kuruluşu, diğer bölümü de yine yoğun bir biçimde kamu kontrolünde olan kooperatif örgütlenmeleriydi (Doğruel, 1996: 50). 1980’den sonra Türkiye dış ticaretin serbestleştirilmesi ve dış pazarlara yönelecek önlemler aldı. Bu dönemde fiyat destek sisteminde desteklenen ürünler listesi azaltıldı ve öncelikler geleneksel ürünlerden endüstriyel ürünlere kaydırıldı; ancak, 1990’dan sonra, fiyat desteğinin kapsamı önemli ölçüde bir kez daha genişledi (Dogruel vd., 2003). 1980’li yılların ortalarından itibaren fındık, tütün ve çay üretim alanlarında kısıtlamaya gidildi (OECD, 2011: 44). Tarıma yönelik desteklerin büyük bir baskı altına alındığı 1980 sonrası yıllarda, fonksiyonel gelir dağılımı bozulmasıyla tarım kesimi ve ücretli kesimin payları kâr ve faiz gelirlerinin altında kaldı (Çeçen, Doğruel ve Doğruel, 1990: 127).

Yapısal Uyum Programı Sonrası Tarımsal Üretim: 2001 Sonrası

2000’li yıllara gelinceye kadar Türkiye’nin 1980 sonrası yirmi yıllık istikrar politikası deneyiminde iki önemli kriz oldu. Bunlardan ilki Avrupa Birliği ile Gümrük Birliği Anlaşması’nın hemen öncesinde 1994 Krizi’dir. Diğeri ise yeniden bozulan makro dengelerle girilen tıkanmanın 2001 Krizi ile son bulmasıdır. 2001 Krizi sonrası IMF ve Dünya Bankası’nın önerileri çok daha kapsamlıydı. Kriz sonrası tarım kesiminin destekleme sistemi değiştirildi. Bu bakımdan 2000 sonrası dönemdeki tarımsal destekleme sisteminin değiştirilmesi önemli bir kavşaktır. Tarım Reformu Uygulama Projesi (The Agricultural Reform Implementation Project) (ARIP) 2001 yılında uygulamaya konulmuş, başta 2005 yılının sonunda tamamlanması öngörülmüş ancak uygulama 2008 yılına kadar sürdürülmüştür (ARIP, 2001: 2; OECD, 2011: 46). Bu proje “basit, şeffaf ve mevcut sistemde olduğu gibi teşvik yapısını bozmayacağı” düşünülen bütün çiftçileri kapsayan ulusal düzeyde bir doğrudan gelir desteği programı başlatmayı amaçlıyordu (ARIP, 2001: 3). Son on yılda tarım destek sistemi bu düzenlemeden uzaklaşmış durumdadır. OECD (2019) raporuna göre 2016-2018 döneminde desteklerin en önemli bölümünü Piyasa Fiyat Desteği oluşturmakta ve toplam desteğin yüzde 72’sini kapsamaktadır. OECD (2019) raporu iç piyasa fiyatlarının 2016-2018 arası döneminde dünya fiyatlarının ortalama yüzde 18 üzerinde kalmasına dikkat çekerek fiyat bozulmalarına işaret etmektedir. Ancak, genel olarak tarıma giden desteklere bakıldığında bir azalma gözlenmektedir (Tablo 1).

2001 sonrası yirmi yıllık dönemde dikkat çeken gelişmelerden ilki beklendiği gibi tarımın ekonomi içindeki payının hem GSYH hem de istihdam olarak payının azalmasıdır (Tablo 2). Tarım-gıda ihracat ve ithalatının her ikisinde de artış gözlenmiştir (OECD, 2020b: Şekil 26.5). Ancak, tarım-gıda ticaretinde ihracat aleyhine bir gelişme de mevcuttur: 2000-2018 döneminde tarım-gıda ihracatı toplam ihracat içinde yüzde 13.2’den 2018’de yüzde 10.2’ye gerilerken tarım-gıda ithalatının payı 5.9’da 6.4’e yükselmiştir (Tablo 2). Diğer bir gözlenen gelişme de ekim alanlarındaki daralmadır. 2001-2019 döneminde tarım alanları 3 milyon hektardan daha fazla azalmıştır (Şekil 3).

Tekrar küresel gelişmelere dönersek yakın gelecekte tarımın rolünü etkileyecek iki gelişmeyi tekrar hatırlatmakta yarar var: Birincisi, yükselen korumacılık eğilimlerinin sonuçları; diğeri ise salgının tarım ve gıda üretimini nasıl etkileyeceği. Bu gelişmeler Uluslararası Gıda Politikası Araştırma Enstitüsü’nün (IFPRI) raporlarına da yansımış durumdadır. IFPRI (2019) Küresel Gıda Politikası Raporu, korumacılığı bir tehlike olarak görürken IFPRI (2020) raporunda COVID-19 Salgını nedeniyle gıda sistemindeki bozulma tehlikesine vurgu yapılıyor. Küreselleşme sürecinde dönüşen tarımın bu iki gelişmeye nasıl tepki vereceği temel soruyu oluşturuyor. 2000’li yıllarda artan gıda fiyatları, 2008 Finansal Krizi sonrası artan korumacılık, tarım sektörünün önemini bir ölçüde hatırlatmıştı. Ancak, yaşanan son kriz daha önceden öngörülemeyen başka bir sorunu daha gündeme getiriyor. Bu kadar güçlü biçimde küresel düzeyde entegre olmuş bir üretim yapısında 2008 Finansal Krizi’nden daha sert bir korumacılık eğiliminin yarattığı piyasa bozulmalarını ve üretim zincirlerinin kırılması sorununu ülkeler nasıl çözecek? Bu gerçekle yüz yüze geldiğimiz noktada tarım artık sadece bizi doyuran değil, karmaşık bir yapının içinde yer alan bir sektördür. Tarımı çevreleyen bu ortam, nüfus-gıda üretimi dengesindeki muhtemel açıkları, iklim krizinin tarımsal üretim üzerinde doğurabileceği sorunları, çevrenin ve su kaynaklarının devamlılığını sağlayacak ortamın yaratılma ihtiyacını öncelikle işaret ediyor.

KAYNAKLAR

ARIP. (2001). Turkey – Agricultural Reform Implementation Project (English). World Bank Group, Washington, D.C.

http://documents.worldbank.org/curated/en/928461468760194786/Turkey-Agricultural-Reform-Implementation-Project (Erişim tarihi: 20.07.2020)

Çakmak, E., Kasnakoğlu, H., ve Akder, H. (1999). Tarım Politikalarında Yeni Denge Arayışları ve Türkiye, TÜSİAD, İstanbul.

Çakmak, E. ve Veziroğlu, S. (2020). Sürdürülebilir Büyüme Bağlamında Tarım ve Gıda Sektörünün Analizi: Tarımsal Destek ve Teşvikler, TÜSİAD, İstanbul.

Çeçen, A., Doğruel, A. S. ve Doğruel, F. (1990). Türkiye’de Ekonomik Büyüme Yapısal Dönüşüm ve Kriz, Egemen Yayını, İstanbul.

Doğruel, F. (1993). Tarım Destekleme Politikaları ve Sonuçları: ABD, AT ve Türkiye, İstanbul Ticaret Odası, İstanbul.

Doğruel, F., Doğruel, A. S. Ve Yeldan, E. (2003). “Macroeconomics of Turkey’s agricultural

reforms: an intertemporal computable general equilibrium analysis”, Journal of Policy Modeling, 25, 617–637.

Doğruel, A. S. ve Doğruel, F. (2014). “Dönemler İtibariyle Türkiye’de Ekonomik Büyüme”, der. B. C. Karahasan, F. Bilgel ve A. Soydan, Son On Beş Yılda Türkiye Ekonomisi içinde, Okan Üniversitesi Yayınları, İstanbul, s. 30-52.

Doğruel, A. S. ve F. Doğruel, F. (2018). Bıçak Sırtında Büyüme ve İstikrar: Küreselleşmenin Yükselişi ve Düşüşü, Genişletilmiş 2. Baskı, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul.

Eraktan, G. (1991). “Tarıma Yönelik kamu Politikaları”, Sempozyum, 1980-1990 Döneminde Tarım içinde, TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası yayınları: 1991/2, Ankara, s.103-113.

FAO. (2020). World Food Situation. FAO Food Price Index. FAO, Rome.

FAO, IFAD, UNICEF, WFP ve WHO. (2020). The State of Food Security and Nutrition in the World 2020. Transforming food systems for affordable healthy diets. Rome, FAO.

Greenville, J., Kawasaki, K. ve Beaujeu, R. (2017). “How policies shape global food and agriculture value chains”, OECD Food, Agriculture and Fisheries Papers, No. 100, OECD Publishing, Paris.

IFPRI. (2019). Global Food Policy Report 2019, International Food Policy Research Institute (IFPRI), Washington, DC.

IFPRI. (2020). Global Food Policy Report 2020, International Food Policy Research Institute (IFPRI), Washington, DC.

OECD. (2011). Evaluation of Agricultural Policy Reforms in Turkey, OECD Yayınları, Paris.

OECD. (2019). Tarım Politikaları İzleme ve Değerlendirme Raporu 2019.

https://www.tarimorman.gov.tr/ABDGM/Belgeler/Uluslararas%C4%B1%20Kurulu%C5%9Flar/Tar%C4%B1m%20Politikalar%C4%B1%20%C4%B0zleme%20ve%20De%C4%9Ferlendirme%20Raporu%202019.pdf (Erişim Tarihi: 14.07.2020).

OECD. (2020a). Producer and Consumer Support Estimates, OECD Agriculture statistics (database), http://dx.doi.org/10.1787/agr-pcse-data-en. (Erişim Tarihi: 01.07.2020).

OECD. (2020b). Agricultural Policy Monitoring and Evaluation 2020, OECD Yayınları, Paris.

Steinfeld, H. ve Robinson, T. P. (2019). “Section III: Understanding Sustainable Agri-Food Systems”, der. C. Campanhola ve S. Pandey, Sustainable Food and Agriculture: An Integrated Approach içinde, The Food and Agriculture Organization of the United Nations and Elsevier Inc.

Sayı: İktisat ve Toplum Dergisi 118
Sayfa Aralığı: 9 - 17

Fatma Doğruel Hacettepe Universitesi Matematik Bölümü’nden lisans ve yüksek lisans ortak derecesi ile mezun oldu. Doktora derecesini Çukurova Üniversitesi Tarım Ekonomisi Bölümü’nden aldı. 1978-1988 yılları arasında Çukurova Üniversitesi’nde çalıştı. 1988 yılından itibaren Marmara Üniversitesi İngilizce İktisat Bölümü’ne geçti. 1996 yılında profesör olan Fatma Doğruel halen bu görevini sürdürmektedir. Profesör Doğruel Türk Sosyal Bilimler Derneği Genç Sosyal Bilimciler (1987), Sedat Simavi Vakfı Sosyal Bilimler (1990) ve Ford Foundation Ortadoğu Araştırma (1991) ödüllerini almıştır. Ayrıca, 1991-1992 yıllarında ABD’de Central Michigan Üniversitesi’nde Misafir Öğretim Üyesi olarak bulunmuştur. Araştırma alanları ekonomik büyüme ve kalkınma, bölgesel ekonomi, tarım ekonomisi, gelişmekte olan ülkeler makroekonomisi ve Cumhuriyet Dönemi Türkiye iktisat tarihidir. Bu alanlardaki kitap bölümleri ve makalelerine ek olarak ortak yazarı olduğu Türkiye'de Ekonomik Büyüme Yapısal Dönüşüm ve Kriz (1990), Osmanlı’dan Günümüze TEKEL (2000), Bıçak Sırtında Büyüme ve İstikrar (2006), Türkiye’de Enflasyonun Tarihi (2006), Türkiye Sanayiine Sektörel Bakış (2008) ve Bıçak Sırtında Büyüme ve İstikrar: Küreselleşmenin Yükselişi ve Düşüşü (2018) ile Bölgesel Kalkınma ve Kalkınma Ajansları (2012) sayılabilir. Profesör Doğruel, Türkiye Ekonomi Kurumu, Türk Sosyal Bilimler Derneği, American Economic Association, Middle East Economic Association, Bölge Bilimi Türk Milli Komitesi üyesidir. Ayrıca, 2010-2012 yılları arasında MEEA Yönetim Kurulu üyeliği ve 2013-2015 yılları arasında MEEA Yönetici Sekreterliği görevlerini üstlenmiştir. 2019 yılından itibaren Bölge Bilimi Türk Milli Komitesi Yönetim Kurulu üyeliğine seçilmiştir.

Bir cevap yazın