Tarihte Uzun ve Anlamlı Bir Yolculuk: Kadın Hakları – Sema Aksoy


Türkiye Cumhuriyeti, batı toplumlarının 200 yılda gerçekleştirdiği aydınlanma devrimlerini 10 yılda hayata geçiren bir mucizenin adı olmuş, aydınlanma ve modernleşme süreciyle diğer Müslüman ülkelere ve dünyaya örnek gösterilen bir ülke konumuna gelmiştir.

“Hukukun kuvvetinin azaldığı yerde, kuvvetlinin hukuku geçerli olmaya başlar.”  Maurice Dueverger

İnsan haklarının korunmasının ve bu çerçevede kadın ve erkek güç dengesinin, yani eşitliğin sağlanmasının tek yolunun hukuktan geçtiğinin bilincindeyiz.

Afganistan’da uzun yıllardır devam eden siyasi gelişmeler, olaylar ve nihayetinde Taliban’ın yeniden iktidara el koyma süreci dünya tarafından yakinen takip edilirken, tartışmanın merkezine kadın ve çocuk haklarının konulduğunu görmekteyiz. Taliban, iktidarda olduğu süre boyunca kadınların çalışmasını, yanında ailesinden bir erkek olmadan tek başına dışarı çıkmasını, okula gitmesini yasaklamış ve Afgan kadınlarına ve çocuklarına uyguladığı zulümle tarih sayfalarına geçmişti.

 Bu cepheden bakıldığında, ülkemizde de tartışmalar laiklik ve Cumhuriyet kavramları ve uygulamaları temelinde devam etmektedir. Taliban’ın, özellikle de kadınlara yaptıkları anımsanınca, Atatürk devrimleri tek tek yeniden konuşulur hale gelmiştir. Bu süreçlerden önemli dersler çıkarıldığını görmek de memnuniyet vericidir. 

Gerçekten de ülkelerin yönetim biçimlerinin ve siyasi iktidarın yani icracıların bakış açısının, o ülkede kadın hakları ve çocuk hakları alanındaki söz ve davranışların belirleyicisi olduğu, uygulamaları şekillendirdiği örnekleriyle sabit bulunmaktadır. 

Ne yazık ki dünyada insan hakları ile kadın haklarının gelişimi aynı zaman diliminde gerçekleşmemiştir. Esasen insan haklarını güvence altına alacak hukuki metinlerin tarihi bin yedi yüzlerin sonlarına dayanmaktadır. Kadın haklarıyla ilgili düzenlemeler ise yüzyıllar sonra hayat bulabilmiştir. 

1776’da Amerika’da Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ilan edilmiştir. Martin Luther King’in Katolik Kilisesi’ne karşı yönelttiği ahlak ve dine bağlılık eksikliği ve dinin ticari malzeme haline getirilmesi eleştirileri ile “yalan söylüyorsunuz, sizin anlattığınız din, benim dinim değil” haykırışları ve ardından, soylular ve rahiplerin geniş imtiyazlara sahip olması ve toplum üzerindeki siyasi, ekonomik ve sosyal baskısı sonucu ortaya çıkan 1789 Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi (La Déclaration des droits de l’Homme et du citoyen), devletin ana hedefinin insan haklarını gerçekleştirmek olduğunu, özgürlüklerin, kanunlarla güvence altına alınması gerektiğini ve ancak kanunlarla sınırlanabileceğini ve kanun yapma yetkisinin de halkın seçtiği temsilcilere ait olması gerektiğini vurgulamıştır. 

Dünyada insan hakları temelinde öncü olan bu Bildirge’nin kadınların haklarını açıkça korumadığını düşünen ve erkek bakış açısına karşı çıkan Olympe de Gouges ve arkadaşları kadın hakları özelinde yeni bir Bildirge yayınlamışlardır. 

1791 Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirgesi, (Déclaration des droits de la Femme et de la Citoyenne) diye anılan bildirge, “Biz, anneler, kız çocukları, kız kardeşler, ulusun temsilcileri, Ulusal Meclise alınmayı talep ediyoruz. Toplumun sefaletinin ve siyasal iktidarların ahlaki bozulmuşluğunun başlıca nedenlerinin, kadınların haklarının tanınmaması, unutulması ya da göz ardı edilmesi olduğunu göz önüne alarak, kadınların doğal, devredilemez ve kutsal haklarını bir bildirgeyle ilân etmeye karar verdik.” diye başlamaktadır. Bildirge’nin 1. Maddesinde yer alan “Kadın özgür doğar ve erkeklerle haklar bakımından eşittir.” cümlesi de bin yıllardır kadınların attığı çığlıkların ifade bulmuş şeklidir ve dünya tarihindeki önemli yerini almıştır. 

Fransız Devrimi’nin ardından ilan edilen 1789 İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’nin savunucuları dahi kadınların hak taleplerini ve başkaldırışlarını ne yazık ki kabul edememiş ve bu süreç Kadın Hakları Bildirgesi’ne önderlik yapan Olympe de Gouges’un 3 Kasım 1793 de giyotinle idamına kadar gitmiştir. Ölüm yeri Concorde Meydanı, Paris, Fransa diye geçer. Gouges idama giderken şöyle sesleniyordu: “Titreyin, çağdaş Tiranlar! Mezarımın derinliklerinden duyulacak sesim. Cesaretim, sizin daha barbar davranmanıza neden oluyor.” 

Gouges erkeklerin kadınlar üzerindeki hakimiyetinin tüm eşitsizlik biçimlerinin kaynağı olduğunu düşünmekteydi. Tarihe geçmiş “Kadının idam sehpasına çıkma hakkı varsa, kürsüye çıkma hakkı da olmalıdır.” sözü de ona aittir. 

Gouges olayında da görüldüğü gibi tarih boyu insan hakları, devrim diye yola çıkan erkeklerin kendi bakış açılarına göre şekillenmekte ve erkeklerin karşı görüşlere tahammülsüzlük gösterdikleri görülmektedir. Onun içindir ki kadın hakları mücadelesi bu gün bile tüm hızıyla sürmektedir. 

8 Mart 1857 tarihinde New York’ta “eşit ücret” talebiyle greve giden, tekstil işinde çalışan ve yangında hayatlarını kaybeden kadınlar, kadınların ekonomik hak ve özgürlük taleplerinin öncüleri olarak belleklere kazınmıştır. 

1948 yılında Birleşmiş Milletler tarafından onaylanan İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin birinci maddesi, “bütün insanlar onur ve haklar bakımından eşit ve özgür doğarlar“ cümlesiyle başlar. Bu bildirgede genel olarak kamusal alanlarda yaşanan hak ihlallerine yer verilmiştir, ancak özel alan-kamusal alan ayrımı yapmayarak ve kadınların kadın olmalarından kaynaklı hak ihlallerini ve özel alanlardaki mağduriyetlerini görmediği için kadın hakları açısından eleştirilmiştir. Hâlbuki kadınlar, hem kamusal alanda dışlanmakta hem de özel alanda zorla evlendirilme, eğitim alamama, şiddete maruz kalma, medeni haklara sahip olamama gibi pek çok mağduriyeti sadece kadın oldukları için yaşamaktadırlar. 

Zamanla uluslararası toplum, ideal bakış açısı olan insan odaklı yaklaşımların dezavantajlı gruplar dediğimiz kadın, çocuk, yaşlı, engelli gibi grupların haklarını tam olarak koruyamadığını görmüş ve ekonomik alanda başlayan uluslararası kadın hareketi, kadın hakları mücadelesi, zaman içinde, geleneksel insan hakları yaklaşımındaki özel alan-kamusal alan ayrımını sorgulayarak, sosyal, siyasal ve kültürel hak taleplerini de içerir şekilde kadının insan haklarının kapsamında önemli bir dönüşüm yaratmıştır. 

Birleşmiş Milletler 1975 yılını “Uluslararası Kadınlar Yılı” olarak ilan etmiş ve BM 1. Dünya Kadın Konferansı Mexico City’de yapılmıştır. Konferansın başlığı “eşitlik, kalkınma ve barış” olarak belirlenmiştir. Bu konferanslar dizisi 1980’de Kopenhag’da, 1985’te Nairobi’de devam etmiştir. 

Birleşmiş Milletler tarafından 1979’da kabul edilen ve 1981’de yürürlüğe giren Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW) 1980’de imzaya açılmış ve Türkiye tarafından da 1985’te onaylanmıştır. “Sözleşme, kadın-erkek eşitliğine dayanmayan bir “kadın hakları” anlayışını kabul etmemekte, taraf devletlerin kadınların insan haklarını daima kadın-erkek eşitliği temelinde gerçekleştirmelerini öngörmektedir.” 

1993 Viyana Dünya İnsan Hakları Konferansı, uluslararası kadın hareketi için bir dönüm noktası olmuş, kadının insan hakları kavramı böylece ilk kez Birleşmiş Milletler süreçlerine girmiştir. 

Birleşmiş Milletlerce Kadınlara Yönelik Şiddetin Tasfiyesine İlişkin Bildirge kabul edilmiş, “kadınların ve kız çocuklarının insan haklarının, evrensel insan haklarının ayrılmaz, bölünmez ve vazgeçilmez bir parçası” olduğu kabul edilmiştir. 

Viyana Konferansı’ndan sonra kadınların, yaşama hakkı, güvenlik hakkı, eğitim hakkı, özgür iradelerini kullanabilme hakkı gibi en temel insan haklarını talep ettikleri gerçeği uluslararası alanda kabul görmeye başlamıştır. O güne kadar, “özel alan” denilerek devletin yetki alanına girmediği düşünülen insan hakları ihlalleri ve ev içi şiddet uluslararası konferansların gündemlerinde tartışılmaya başlanılmıştır. 

Türkiye’nin öncülüğünde hazırlanan ve kadın hakları alanında en kapsamlı sözleşme olan “Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi (İstanbul Sözleşmesi) 2011 yılında İstanbul’da imzalanıp onaylanmış, 2014 tarihinde yürürlüğe girmiş ve pek çok atılıma vesile olmuşken, ne yazık ki çok tartışılan 30 Nisan 2021 tarihli 31470 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanı Kararı’yla 1 Temmuz 2021 tarihi itibarıyla sona erdirilmiştir. Her ne olursa olsun İstanbul Sözleşmesi’ne atıfla hazırlanan 6284 Sayılı Yasa, ŞÖNİM Yönetmeliği gibi düzenlemeler ve uygulamalarıyla ulusal eylem planları ve koordinasyon çalışmaları, kadın hakları anlamında önemli kazanımlar olarak kalmıştır. 

Kadın haklarının temellerinin atıldığı 18. yüzyılın etkileri kısmen de olsa Osmanlı Devleti’nde etkilerini göstermiştir. “Osmanlı Müdafaa-i Hukuk-ı Nisvan Cemiyeti” gibi kadın dernekleriyle “Kadınlar Dünyası” gibi kadın dergileri, kadınların kendilerini ifade edecek, hak taleplerini dile getirecekleri yerler olmuştur. 

“1868 yılında çıkarılan Terakki gazetesi kadınlar lehine yayın yapan bir gazetedir. Kadın hakları ve seçimden söz eden ilk gazete budur. Kimliklerini açıklamasa da kadın mektuplarına yer vermiştir. Bu mektuplarda kadınlar kendi sorunlarını dile getirmiştir. Mektuplardan birinde vapurlarda kadınlara ayrılan yerlerin kötülüğünden yakınılmış, erkeklerle aynı vapur ücreti ödemelerine karşın, böyle hor görülmelerinin nedeni sorulmuştur.”1 

“1869 yılında ilk kadın dergisi olarak nitelendirilebilecek Terakki-i Muhadderat çıkarılmıştır. Dergide yayımlanan Rabia imzalı mektupta: “Şurasını iyi bilmek gerekir ki ne erkekler kadınlara hizmetkâr, ne de kadınlar erkeklere cariye olmak için yaratılmıştır… El ve ayak, göz, akıl gibi vasıtalarda bizim erkeklerden ne farkımız vardır? 

Biz de insan değil miyiz? Yalnız cinsimizin ayrı oluşu mu bu halde kalmamıza sebep olmuştur? Bunu hiçbir sağduyu kabul etmez…” denilmiştir.2 

“Yayın hayatına 1886’da başlayan Şükûfezar dergisi yalnızca kadınların çıkardığı, sahibi kadın olan ilk kadın dergisidir. İlk sayısında derginin bu amacı şöyle ifade edilmiştir: “Biz saçı uzun aklı kısa diye erkeklerin hande-i istihzasına hedef olmuş bir taifeyiz. Bunun aksini ispat etmeye çalışacağız. Erkekliği kadınlığa, kadınlığı erkekliğe tercih etmeyerek şâhreh-i sa’y ü amelde mümkün olduğukadar pâyendâz-ı sebât olacağız.”3 

1895’te yayın hayatına başlamış olan ve yayın kadrosunun tümü kadınlardan oluşan “Hanımlara Mahsus Gazete”de yazan Fatma Aliye şöyle seslenmektedir: “Temeddün eden milletlerin ulûm ü fünûnda evvela erkekleri terakki eyledikleri ve kadınların onlara peyrev oldukları görülüyor. Erkekler o hazineye girdiklerinin ibtidâsında kendilerini takib eden kadınları kıskanıp o hazinenin cevherlerini onlardan sakınmak istiyorlar. Güya ki hakk-ı takaddümü hod-kamlıkla bir hakk-ı tasarruf ve temellük yerine koymak istiyorlar. Bu hep böyle olmuş böyle gelmiş şeylerdendir. Ama böyle olmuş dememiz böyle yapmışlardır demektir. Yoksa bu ilm u fazlın sahibi olan cenab-ı feyyaz-ı mutlak hazretleri onu kullananların erkeğine dişisine hep birden ihsan buyurmuş olduğundan bunu kadınlardan diriğe erkeklerin iktidarı erişebilir mi?”4 

Meşrutiyetin ilanından sonra kadınlara yönelik saldırıları protesto eden Demet dergisinde yayımlanmış olan “Esef ü Hayret” başlıklı yazıda oldukça dikkate değer bir yazıdır. Özellikle saldırıların arkasındaki kişileri ve anlayışları sorgulamaktadır: “…Birtakım kalpsizlerin bu gibi harekât-ı tecavüz kârâneleri zavallı hanımlarımıza ne kadar tesir ediyor. Senelerce mahzun, evlerin köşelerinde kapalı kalan mevcudiyyetleri hala mahpus mu kalacak? Müslüman kadınlarını sokağa çıkmaktan men eden şer’i ve nizami hiçbir mecburiyyet yokken dinin siper-i ulviyyeti arkasına gizlenerek örfi hükümlerle herkesin ortasında iffet-i nisviyyeyi tahkir edenler cezasız mı kalacaklar? Artık buna sükût etmeyecekler, onlarda kalemleriyle müdafaa-i nefs edecekler.”5 

Kadın hakları alanında en büyük mücadeleyi veren ve o dönemde kadın ve erkeğin toplumsal rollerini sorgulayan ve yazılarla bunu ifade eden en kapsamlı ve tüm yazarları kadın olan dergi, “Kadınlar Dünyası” dergisidir. 

İlk sayısında yayımlanan “Mukaddime” başlıklı yazıda kadınlar şöyle seslenmektedir. “… Biz Osmanlı kadınları kendimize mahsus inceliğimiz, kendimize mahsus âdet ve âdabımız vardır. Onu erkek muharrirler bir kadının anlayabileceği ruhla anlayamazlar, lütfen bizi kendimize bıraksınlar, hayallerine baziçe buyurmasınlar! Biz kadınlar hukukumuzu kendimiz bizzat kendi içtihadımızla müdafaa edebiliriz… Biz zavallı kadınlar, erkekler nazarında daima bir meyve, bir meta halindeyiz. Amelimiz, hakk-ı hayatımız tahdit edilmiştir. Hem de hiçbir zaman tam manasıyla erkeklere enis-i can, refik-i ömr, şerik-i hayat olamadık…”6 

Bu dergide kadınlar daha pek çok yazıyla hak taleplerini dile getirmişlerdir. 

Bu süreçte kadınlar ağırlıklı olarak baskıcı yönetim anlayışına karşı başkaldırmışlar ve toplumsal ve hukuki alanda hak taleplerinde bulunmuşlardır. II. Meşrutiyet’ten sonra kurulan Osmanlı Müdafaa-i Hukuk-ı Nisvan Cemiyeti gibi dernekler ve Paris ve Berlin’de yapılan bazı kadın konferanslarıyla kadınlar taleplerini topluma ve devlete iletmeye çalışmışlardır. Hatta beyaz başörtüsü takarak konferansa gelen kadınlar nedeniyle “Beyaz Konferans” adıyla düzenlenen konferansların sonuçları kadın dergilerinde yayımlanmıştır. Bu konferanslarda kadınlar zekâca ve mücadele azmi itibarıyla erkeklerden bir farkları olmamasına rağmen neden bu makûs talihi yaşadıklarını sorgulamakta ve kadın erkek eşitliğine vurgu yapmaktadırlar. 

1900’lerin başında uluslararası alanda başlayan kadın hareketleri zaman içinde her yere yayılmaya başlamış ve Osmanlı’da da etkisini göstermiştir. Bu dönemde yapılan konferanslara katılım sağlandığını ve Osmanlı Devlet yönetiminin kadınlara yaklaşımının uluslararası kongrede eleştirildiğini görmekteyiz. 

Selma Rıza, 1900 yılında Paris’te konferansta yaptığı konuşmasında hükümeti eleştirmiştir; “Halkı cehalet ve fanatizm içinde tutan bugünkü hükümet, halkı daha iyi sömürebilmek için, kadının özgürleşmesinin dine aykırı olduğu inancını yaymıştır. Ve ilerlemeye tutkun olan Müslüman kadınının tüm çabaları İslam’ın kendisine verdiği hakları tekrar elde etmeye yöneliktir. Kur’an yasalarını uygulamak zorunda olan Osmanlı hükümeti, bu hakları görmezden gelirse, İslam’ın temel ilkesini yadsımış olur.”7 

Dernekler çalışmaları sırasında özellikle sosyal ve medeni hakları yüksek sesle dillendirilmeye başlamış; kadına boşanma hakkının tanınması, çalışma hakkının verilmesi, çok eşliliğin önlenmesi, iş hayatına kadının da katılımının sağlanması gibi pek çok talepte bulunmuşlardır. 

Halide Edip ve arkadaşları tarafından 1908 yılında “Teal-i Nisvan Cemiyeti” kurulmuştur. Bu arkadaşlarından birisi de Türkiye’de kadın hareketinin siyasi önderi olan Nezihe Muhittin’dir. Dernek kadınların dünyaya açılmasını sağlamak üzere bilinçlendirme çalışmaları yapmış, İngilizce kursları vermiş, kadın ve erkek birlikte düzenlenen konferanslara imza atmıştır. Bu süreçte siyasi hak talepleri de dile getirilmeye çalışılmış ve bu konuya Nezihe Muhittin önderlik etmiştir. 1923 yılında kadınların sosyal, ekonomik, siyasi haklarının sağlanması maksadıyla Nezihe Muhiddin tarafından Kadınlar Halk Fırkası kurulmuştur. Ancak o dönemde kadınların seçme ve seçilme haklarının olmayışı ve Halk Fırkası kurulmadan Kadınlar Halk Fırkası kurulamayacağı gerekçesiyle talepleri reddedilmiştir. 

Bunun üzerine kadın hakları mücadelesini yürütebilmek için Nezihe Muhiddin, Latife Bekir (Çeyrekbaşı) ve Sabiha Zekeriye (Sertel) ve arkadaşlarının önderliğinde 1924 yılında Türk Kadınlar Birliği’ni kurmuşlardır. Nezihe Muhiddin düşüncelerini şöyle ifade etmiştir: “Biz Türk Kadınları toplumsal ve siyasal, hak ettiğimiz yeri almalıyız. Önce Türk Kadınlarını bilinçlendirmeli ve eğitmeliyiz. Onlara daha fazla şey istemelerini ve bunlara nasıl ulaşacaklarını anlatmalıyız. Amacımız Türkiye’de kadın ve erkeğin toplumsal, ekonomik ve siyasal eşitliğidir.” 

Kadının seçme seçilme hakkını elde etmesi ve sosyal ve ekonomik hayata erkek ile eşit şekilde katılmasını amaç edinmiş bu kadın hareketi Mustafa Kemal Atatürk’ün aydınlanma devrimlerinin alt yapısını oluşturmuş ve kadın haklarının kabulü konusunda büyük destek sağlamıştır. Türk Kadınlar Birliği 1935 yılında Cumhuriyetin ilk Uluslararası Dünya Kadınlar Birliği toplantısına da ev sahipliği yapmıştır. 

Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın sonunda ilk hedef aklın ve bilimin ışığında yürüyecek Cumhuriyet idaresinin ilanı olmuştur. Çünkü Büyük Önder, askeri zaferlerin sosyal, ekonomik ve hukuki devrimlerle taçlanmaması halinde uzun ömürlü olmayacağına inanmıştır. 

Bu nedenle Cumhuriyetin ilanıyla başlayan Cumhuriyet Projesi aydınlanma, dönüşüm, çağdaşlaşma, sanayileşme ve hukuk devrimleriyle yoluna devam etmiştir. Mustafa Kemal ATATÜRK, iktisadi, hukuki, toplumsal, kültürel ve siyasal hayattaki ilerlemelerle “on yılda her yaştan on beş milyon genç yaratma“ idealiyle karanlığın üstüne bir güneş gibi doğmuştur. Avrupa’nın yüzyıllar süren kadın hakları mücadelesi, Türkiye’de Cumhuriyetle birlikte yaşam alanı bularak gündeme gelmiş ve gerçekleştirilen hukuki düzenlemelerle özellikle kadının yeri yeniden şekillenmiştir. Türkiye Cumhuriyeti, batı toplumlarının 200 yılda gerçekleştirdiği aydınlanma devrimlerini 10 yılda hayata geçiren bir mucizenin adı olmuş, aydınlanma ve modernleşme süreciyle diğer Müslüman ülkelere ve dünyaya örnek gösterilen bir ülke konumuna gelmiştir. Atatürk Devrimlerinin laik niteliği ise Türkiye Cumhuriyeti’nin çağdaş devletler topluluğu içinde saygın bir yere sahip olmasını sağlamıştır. 

İngiliz tarihçi Arnold J. Toynbee Türk inkılabının ve önderi Mustafa Kemal Atatürk’ün büyüklüğünü ve önemini bakın nasıl anlatıyor: “Bir an için tahayyül ediniz ki Batı dünyasında Rönesans, Reformasyon, 17. yüzyıl sonundaki bilim ve düşünce ihtilali, Fransız inkılabı ve sanayi inkılabı, bir insan ömrünün içine sığdırılmıştır.”8 

İşte bu süreçte kadınlara özgürlük kapıları açılmaya başlanmıştır. Kadınların ekonomik, toplumsal ve siyasal haklarının temel taşı “laiklik ilkesi”dir. Atatürk’ün laiklikle ilgili sözleri tüm olarak irdelendiğinde “aklın özgürlüğünü” amaçladığını görüyoruz. Akıl özgürse insanlık için doğru yol mutlaka bulunacaktır. Atatürk laiklik ilkesiyle İslam dininin, bilinçli ve kötü niyetli ya da tamamen bilinçsiz, cahil kişi ve otoritelerin elinde siyaset malzemesi olarak kullanılmasını ve bir baskı aracına dönüşmesini önlemek istemiştir. Bu baskının en büyük mağdurunun da kadınlar olduğu ortadadır. Erkek egemen toplumsal yapı, toplumu erkeklerin avantajlı konumda bulunması esasına göre biçimlendirmiş ve kadına nefes alma, yaşama hakkı tanımamıştır. Demokrasinin, Hukuk Birliği’nin olmazsa olmaz koşulu olan laiklik ilkesi, aynı zamanda kadın haklarının da güvencesi olmuştur. 

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, siyasal ve sosyal hakların öncelikle kadınlar ve tüm vatandaşlar tarafından özgür bir şekilde kullanılmasının gerekliliğine inanmış ve devrimlerinde bunlara öncelik ve önem vermiştir. TBMM’nin açılmasının ardından 1923’te Cumhuriyet’in ilanı, 1921, 1924 Anayasaları (1927 değişiklikleri), 1924’te Tevhid-i Tedrisat Kanunu, halifeliğin kaldırılması, 1926’da çıkan Medeni Kanun, 1930 ve 1934’te çıkarılan yasalarla kadınlara seçme ve seçilme hakkının tanınması, 1937’de laiklik ilkesinin Anayasaya girmesiyle, egemenliğin millete ait olduğu, Türk Milleti’nin hiçbir ayrımcılık gözetilmeksizin bir bütün olduğu, kadın ve erkeğin eşit hak ve özgürlüklere sahip olduğu vurgusu yapılmış ve kadın haklarının şahlandığı bir dönem olmuştur. 

Hukukumuz ve eğitim sistemimiz çağdaş ve laik bir nitelik kazanmış, Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun kabulüyle kız çocuklarının eğitime katılma ve kız-erkek birlikte eğitim alabilme hakkına kavuşmaları, medreselerin ve mahalle mekteplerinin kapatılmasıyla da eğitim birliği sağlanmıştır. Başta Türk Medeni Kanunu olmak üzere Borçlar, Ticaret, İcra-iflas, Türk Ceza Kanunu’nun kabulüyle Şer’iye ve Evkaf Vekaleti’nin, mecellenin ve şeriye mahkemelerinin kaldırılmasıyla laik hukuk sistemi benimsenmiştir. 

Ardından gelen kültür devrimiyle de kadınların birey olarak tanınması ve toplumsal yaşama katılması yolunda düşünsel anlamda önemli adımlar atılmıştır. 

Görülmektedir ki ülkelerin gelişmişlik düzeyi ile kadın haklarına verdikleri önem arasında doğrudan bir bağlantı bulunmaktadır. Bu gün kadın hakları konusunda yapacak daha çok şey, atılacak çok adım olsa da kazanımların, hak ve özgürlüklerin kaldırım taşlarının Cumhuriyet’le döşendiği görülmektedir. Anayasa’nın 2. Maddesinde ifadesini bulduğu üzere “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.” İşte, kadın haklarının tek koruyucu çatısı da demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti anlayışıdır. 11 

Son Notlar 

  1. Akyılmaz, Kadın, s. 90; Çakır, s. 60; Şefika Kurnaz, Yenileşme Sürecinde Türk Kadını 1839- 1923, Ötüken Neşriyat, Ankara, 2015, s. 85-86. 
  2. Çakır, s. 62; Kurnaz, s. 86; Altındal, s. 182., http:// tbbdergisi.barobirlik.org.tr/ m2017-2017-1728. 
  3. Çakır, s. 65; Aynur Demirdirek, Osmanlı Kadınlarının Hayat Hakkı Arayışının Bir Hikâyesi, İmge Kitabevi Yayınları, Ankara, 1993, s. 15; Kurnaz, s. 87; Altındal, s.183. 
  4. Demirdirek, s. 21; Çakır, s. 69; Akyılmaz, Kadın, 90-91; Altındal, s. 184 
  5. Demirdirek, s.31; Tülay Keskin,“Demet Dergisi’nde Kadın ve İlerleme Anlayışı”,Tarih Araştırmaları Dergisi, C. 24, S. 37, 2005, s. 296; Altındal, s. 184. 
  6. Osmanağaoğlu, s.59. 
  7. Adil Baktıaya, Bir Osmanlı Kadınının Feminizm Macerası ve Hamidiye Modernleşmesi, H2O Kitap, İstanbul, 2016, s. 125-137. 
  8. Le Monde et I’Occident. Tarduit de I’anglais par Primrose du Bos Bruges, 1957, s.36.
Sayı: İktisat ve Toplum Dergisi 131
Sayfa Aralığı: 4-11

Bir cevap yazın