2024 Demokrasinin En Zor Yıllarından Biri Olabilir mi? – Ersin Kalaycıoğlu


Demokrasinin ortaya çıkışı yeni değil. Aristo’nun Politika kitabındaki demokrasi hakkında ayrıntılı gözlem ve çözümlemelerden de anlaşılacağı gibi demokrasinin en az 2400 yıllık bir geçmişi var.

Giriş: 2024 Yılı Dünyada Seçimler Açısından Demokrasi Şöleni mi?

Birçok gazete ve dergi, örneğin the Economist, aralık sonu ve ocak başında yayınladıkları haberlerde dünya nüfusunun neredeyse yarısının 2024 yılı boyunca genel ve yerel seçimlerde oy kullanacağına dikkat çekti. Bu süreçte yer alan her ülkenin özgürce ve hakça seçim yapacağı ve demokrasinin küresel bir genellik kazanmaya başlayacağı iddia edilmese de, özellikle Kuzey Amerika ve Batı Avrupa’da yapılacak seçimlerin liberal demokrasinin – hukukun üstünlüğü ile bağdaşık temsili demokrasinin – geleceğini belirlemede etkili olacağını ileri sürdüler. 2024 acaba liberal demokrasilerin yozlaşmasının (decay) iyice arttığı bir dönemeç de olabilir mi? Liberal demokrasinin sorununun ne olduğunu hemen belirtelim. Temsili bir rejim olan liberal demokrasilerde bizzat temsil olgusunda sorunlar yaşanıyor. Seçmenler özgür ve hakça seçimlerle de olsa seçtikleri temsilcilerinin çalışmasından memnun gözükmüyorlar. 1958’den beri ABD’de, seçmenlerin hükümete ne kadar güvendiği Ulusal Seçim Çalışmasında (National Election Study) araştırılmakta. Pew Research Center’in yayınladığı rapora göre bu oran, 2001 yılı Eylül ayındaki saldırıların hemen sonrası dışında sürekli düşme eğilimindeydi: “… 2007’den beri hükümete her zaman veya çoğu zaman güvenebileceğini söyleyenlerin oranı %30’u geçemedi.”1 Amerika’da “…demokratların ve demokrat eğilimli bağımsızların %25’i federal hükümete neredeyse her zaman veya çoğu zaman güvendiklerini söylerken, cumhuriyetçiler ve cumhuriyetçi eğilimli bağımsızların %8’i aynı yanıtı veriyor. Demokratlar bugün federal hükümete bir yıl öncesine göre biraz daha az güven duyduklarını bildiriyorlar, cumhuriyetçilerin ise görüşleri bu dönemde pek değişmedi.”2 Avrupa’da da liberal demokrasiye olan desteğin ve demokrasinin işleyişinden tatmin olma düzeyinin düştüğü bir zamandır ileri sürülmektedir (Foa ve Mounk, 2016, 2017; Mounk, 2018; Chatham House, 2020). Yascha Mounk özellikle 2018’de yazdığı kitabında, gençlerin Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’da demokrasiden uzaklaşmakta olduklarını (democratic disconnect) iddia ediyor (Mounk, 2018: 99 – 131)3. Soğuk Savaş sonrasında Orta ve Doğu Avrupa’da mantar gibi türeyen liberal demokrasi görüntüsündeki siyasal rejimlerden, Macaristan ve Polonya gibi bazıları bir süre sonra liberal karşıtı demokrasi (illiberal democracy) içeriğinde bir uygulamaya dönüşmüşlerdir. Bu arada ABD’nin 2016 seçimlerinde demokrasinin hemen hemen tüm normlarına savaş açan bir aday olan Donald Trump, hem Cumhuriyetçi Parti’deki ön seçimleri kazanarak aday olmuş hem de başkanlık seçimlerini kazanmıştır. Atlantik’in karşı kıyısındaki Birleşik Krallık’ta daha da köklü bir liberal demokrasi geleneğine karşın arka arkaya hükümet bunalımlarıyla karşılaşılmış, Birleşik Krallık tarihinde ilk kez bir Başbakan’ın (Boris Johnson) Parlamento’ya alenen yalan söylediği saptanarak bizzat kendi partisinin milletvekilleri tarafından istifa etmeye zorlanması söz konusu olmuştur. Johnson’ın istifasının arkasından iktidardaki Muhafazakâr Parti içinde yapılan başkan ve aynı zamanda başbakanı belirleyen seçimlerde seçilen Liz Truss, Birleşik Krallık tarihinin 49 günle en kısa süreli görevde kalan başbakanı rekorunu kırarak tarihe geçmiştir. 2010 yılından itibaren iktidara gelen Muhafazakâr Parti’de geçen on üç yıllık sürede, altı hükümet ve beş başbakan görev yapmıştır. Bu gelişmelerle Avrupa’da yeniden hortlamış gibi görünen faşizm, özellikle yine İtalya’da ve Almanya’da güçlü bir biçimde siyasal hayata ağırlığını koymaya başlamış gibi görünüyor. Fransa’da da köklü Sosyalist Parti son seçimlerde %1 düzeyinde oy alarak silindi. Le Pen ailesinin farklı üyeleri eliyle yönetilen, bu arada adının da değiştiği aşırı sağ parti4 giderek artan ölçüde güçlenerek başkanlık seçimlerinde başa oynamaya başlamış bulunuyor. Bu durumda acaba liberal demokrasinin günlerinin sayılı olduğu söylenebilir mi?

Siyasette Güven Bunalımı

Demokrasinin ortaya çıkışı yeni değil. Aristo’nun Politika kitabındaki demokrasi hakkında ayrıntılı gözlem ve çözümlemelerden de anlaşılacağı gibi demokrasinin en az 2400 yıllık bir geçmişi var. Ancak zaman zaman gözden düşen bu yönetim biçimi, özellikle Avrupa’daki dinde Reform, Sanayi Devrimi, bilimsel çalışmaların saygınlık ve etkisinin artmasıyla sekülerleşen, sanayileşen ve kitleselleşen toplumların siyasal hayatında, halkın yönetme (egemenlik) hakkı genel kabul gördükten sonra, 17. yüzyıldan itibaren önce Birleşik Krallık ve Hollanda’da, sonra 18. yüzyılda yeni kurulan ABD ve 1789 Devrimi sonrası Fransa’da ve bilahare tüm Avrupa ve dünyada yeniden yayılmaya başladı. Demokrasinin çağdaş uygulamaları da sorunsuz olmadı. Onun için bugün karşılaşılan zorluklar, def’iler ve sorunlar ne ilk ne de son. Ancak bugünkü sorunların temsil olgusunun içeriğinden kaynaklanan farklılıkları doğal olarak bulunuyor.

Siyasal temsil bir seçim çevresinde yaşayan seçmenlerin o yerleşim yerinde seçtikleri bir veya birkaç adayı, kendilerini temsilen (onların vekili olarak) yasama meclisine göndermeleriyle başlayan bir süreçtir. Burada bir seçmen (asil) – temsilci (vekil) ilişkisi mevcuttur. Bu ilişki ise farklı siyasal sistem ve kültürlerde farklı içeriktedir. Anglo – Amerikan demokrasi uygulamalarında temsilcilerin, özellikle siyasal partiler etkili hâle gelmeden önce yaygın olarak, daha sonradan da zaman zaman kendilerine bir mütevelli (trustee) temsilci anlayışı geliştirdikleri görülmektedir. Buna göre temsilci kendisinin ahlaki ve vicdani özellikleri nedeniyle seçmenler tarafından seçildiğini ve kendisi olarak yasama organında davranmak ve karar almak durumunda olduğunu iddia eder. Şöyle ki, temsilci kararlarını kendi ahlaki, vicdani ve ideolojik bakış açılarından yararlanarak vereceğini ama seçmenlerin talep ve isteklerini izlemek veya gerçekleştirmek gibi bir görevi olmadığını kabul eder. Bunun dışında temsil ilişkisini sadece seçmenlerinden gelen talepleri yasama organına iletmek ve savunmaktan ibaret olarak gören bir temsil anlayışına sahip temsilciler de var olmuştur. Bu ilişkiler zamanla yerini siyasal partilerin doğması, güçlenmesi ve etkili bir hâle gelmesiyle birlikte 19. yüzyılda onların neferi gibi davranan temsilcilere bırakmıştır. Temsil ilişkisi artık seçmenparti- temsilci ilişkisi şeklinde olup, temsilci kendisini sadece seçmenin değil, hatta daha ziyade siyasal partinin ideolojisi ve çıkarlarının savunucusu olarak addetmeye başlamıştır. Partilerin zamanla büyük bir mali ve insan kaynağı elde etmesi sonucunda, siyasal temsil kişisel bir ilişkiden çok kurumsal, adeta şirketleşmiş bir içerik edinmiştir. Bu durumda bireylerin temsilciyle olan ilişkileri biraz daha az kişisel, uzak ve bürokratik bir içerik almaya başlamıştır. Ayrıca, birçok temsilcinin gözü daha etkili olabilecekleri bakanlık düzeyindeki görevlere dönmekte olup seçmenin duygu, düşünce ve çıkarlarının seslendirilmesi ve savunulması daha geriye atılmaktadır (Hardman, 2018: 83 – 137). Parlamenter demokraside hem yürütme hem de yasamada görev yapan temsilcilerin, seçim bölgeleri uzaktaysa ve aileleri yanlarında değilse birçok sosyal sorunla karşılaşmak gibi zafiyetleri de ortaya çıkabilmektedir (Aynı eser: 140 – 165). Parti disiplini güçlendikçe yasaların içerikleri konusunda sorunlara parmak basmak, özellikle iktidar partilerinin temsilcileri için zorlaşmıştır. Kaldı ki, birçok yasama organında üretilen yasaların gerekçeleri ve bunlara uygun netice alıp almadıklarının etraflı olarak değerlendirildiklerini gösteren pek bir kanıt da bulunmamaktadır. Üstelik bir de Birleşik Krallık Parlamentosu’nda olduğu gibi düşük maaş ödenen yasama organlarında ülkenin uzak yerlerinden gelip görev yapan milletvekillerinin başkentte ikinci bir evin masraflarına katlanmalarının, 2010’larda büyük bir yolsuzluk soruşturması ve skandalı çıkması gibi neticelere neden olduğu görülüyor. Milletvekillerinin birçok kalem harcamalarını usulsüz olarak Parlamento’ya ödetiyormuş gibi göründükleri bu durumda, milletvekilliğinin itibarının iyice zedelenmesi söz konusu olmuştur. Kaldı ki seçim kampanyaları giderek pahalılaşmış ve bunların finansmanı büyük ekonomik kuruluş ve çıkarlardan mali destek alınmasına yol açtığı için usulsüzlük, hukuksuzluk ve yolsuzluk olguları ve suçlamaları düzenli olarak ortaya saçılmıştır.5

Bu gelişmelerin sonucunda seçmen-temsilci ilişkileri giderek daha sorunlu hâle gelmiştir. Pew Research Center’in yayınladığı bulgulara göre 2023’te “… ABD’li yetişkinlerin yalnızca %4’ü siyasi sistemin son derece veya çok iyi çalıştığını söylüyor; diğer %23’ü ise bir noktada iyi çalıştığını…” ifade ediyor.6 Bugün demokratik yönetimlerdeki hükümete karşı oluşan güven sorunu, Kuzey Amerika’nın ve Batı Avrupa’nın birçok pekişmiş demokrasisinde yaygın bir olgu gibi durmaktadır. Seçmenler kendi çağrılarının temsilcileri tarafından dikkate alınmadığını, kamu politikalarının kendilerinin istediği içerikte olmadığını, onların etkisi dışında ekonomik güçler, Avrupa Birliği (AB) gibi kuruluşlar tarafından belirlenirken geçinmekte zorlandıklarını söylüyorlar. Üstelik temsilcilerinin mali usulsüzlüklerinin (yolsuzluklarının) ortaya çıkması onlara olan güvenlerini daha da zedelemiş gibi durmaktadır. Burada bir siyasal güven sorunu, hatta krizi mevcuttur.

Popülizm ve Etnik Milliyetçilikten Medet Ummak

Bu koşullarda seçmenlerin orta sol-merkez-orta sağdaki siyasal partilere ve onların oluşturduğu hükümetlere olan güvensizlikleri, aşırı sağ ve soldaki partilere olan ilgilerini arttırmaktaymış gibi görünüyor. Bu koşullarda halkı ezen ve sömüren siyasal seçkinlerden onları kurtarmak için “halk kahramanı” olan siyasi kişilikler ortaya çıkmaktadır. Bu “halk kahramanı” politikacılar, eğer bu yoz siyasal seçkinlerden kurtulurlarsa, tüm sorunlarının çözüleceğini iddia ederek seçmenden destek ve oy talep etmektedir. Böylece bir yanda “saf ve temiz” halk ve onun karşısında “yoz, kurnaz ve istismarcı” siyasal seçkinlerden oluşan bir siyasal sistem resmedilmektedir. Burada adeta bir sosyal sınıf çatışması varmış gibi dursa da; sınıfsız, mükemmel bir şekilde kaynaşmış bir halk ve onun karşısında da ondan kopuk, onun değerlerini paylaşmayan, kendi düşüncelerini halka dayatmaya çalışan, kurnaz, çıkarcı ve istismarcı bir seçkin (elit) kesim ikilemi ortaya konuluyor. Bu tür söylemlerin hem Batı Avrupa’da hem de ABD ve Birleşik Krallık’ta ortaya çıkışı, ilk kez olmasa da tekrar büyük bir başarıya ulaştıkları Soğuk Savaş sonrasında görülmeye başlandı. Avusturya’da 1999 yılında Özgürlük Partisi, Jorg Haider başkanlığında ciddi bir oy potansiyeline ulaşarak hükümete girdi. Finlandiya, İsveç, Yunanistan, Danimarka, Norveç, Hollanda, Belçika gibi ülkelerde de son otuz yıl içinde çeşitli popülist liderler ve siyasal partiler ortaya çıktı. Bunların dışında en büyük başarıyı ABD’de Donald Trump, 1890’lardan beri ilk kez seçim başarısı kazanan popülist lider olarak başkan seçilerek gerçekleştirdi. Benzer bir görüntü çizen Boris Johnson da önce Muhafazakâr Parti başkanlığını sonra da Birleşik Krallık’taki seçimleri kazanarak başbakan oldu. Her iki lider de ülkelerinde demokrasinin normlarını ve kurallarını olabildiğince gevşetmeye çalışmakla ünlendi ve bir süre sonra Trump seçimi kaybetti. Boris Johnson da Parlamento’ya yalan beyanda bulunduğu için Muhafazakâr Parti tarafından liderlikten azledildi. Ancak demokratik siyasetin yozlaştırılması için çalışmalarını sürdürmekten geri durmayan bu liderlerden biri olan Trump, şimdi ABD Başkanlık seçimleri için yeniden aday olma yoluna girmiş gibi duruyor. Popülizmin demokrasiyi, seçmenlerin oyuna dayanarak seçilen liderlerin eliyle yozlaştırma çabalarının yanı sıra gerek Avrupa’da gerek ABD’de yoğunlaşan yabancı emek göçü dolayısıyla göçmenlere karşı büyük ve zaman zaman ırkçı bir siyasal – kültürel tepki hâlinde gelişen duyguların etkisiyle, etnik milliyetçi hareketleri ve partiler ortaya çıkmaya ve güçlenmeye başladı. Özellikle Avrupa’da AB politikalarının da göçmenler konusunda olduğu kadar ekonomik politikalardan sorumlu olduğunu düşünen seçmenlerin duygu ve tepkilerini kullanan etnik milliyetçilerin hem göçmen hem de AB karşıtı hareketler olarak ulusal siyasal sistemlerde güçlendikleri görüldü. Yunanistan ve İspanya’da da aşırı sağ ve ırkçı temalar taşıyan siyasal partiler ile aşırı sol partilerin de güçlenmeye başladığı göze çarpmaktadır. Bu gelişmelerden sonra demokrasilerin yozlaşmadan (decay) çıkması pek kolay olacakmış gibi görünmemektedir. Üstelik etnik milliyetçiliğin güçlenmesi hem bunun oluştuğu devletlerin komşularıyla hem de onların içinde yaşayan azınlık ve göçmenlerle olan ilişkileri düşmanca bir içeriğe dönüştürmeye adaydır. Bu durumda da özellikle AB projesinin, Avrupalılık kültürü ve üyeleri arasında uluslararası dayanışma ve hoşgörü iklimi gerektiren niteliği tehdit altına girecektir. Avrupa’da, ulusdevletlerinin tekrar birbirine düşmanca ve çıkar çatışması üzerinden yaklaşması ve daha önce çıkarttıkları iki dünya savaşı gibi yeni bir savaş çıkartmaları rizikosu giderek büyümektedir. Rusya’nın revizyonist bir anlayışla Ukrayna’da başlattığı yayılmacı savaş bu açıdan bir başka büyük tehdit olarak ufukta belirmiş bulunmaktadır.

Servet Birikimi, Teknolojik Gelişme, İklim Değişimi ve Nükleer Savaş Tehditleri

Bu gelişmeler aynı zamanda bazı önemli gelişmelerle kesişti. 1980’lerden beri uygulanan laissez-faire kapitalizmi7 – ki buna Latin Amerikalı iktisatçıların yakıştırmalarıyla neoliberalizm adı uygun görülüyor – büyük bir küresel başarı elde etti. Dünyada ekonomik büyüme hızlandı, başta Çinliler ve Hintliler olmak üzere sayıları yüzlerce milyona ulaşan yoksulların sosyo-ekonomik refah düzeyleri ciddi olarak arttı. Dünyada artık daha az yoksul olmasına karşın yaratılan servetin dağılımı sorunlu olmaya devam etti; zenginler çok daha zengin hâle geldi. Bu liberal politikalar küresel tekeller (monopol), karteller, oligopoller yaratmaya ve bunların eliyle çok büyük gelirler kazandırmaya başladı. Basın ve medya haberlerine göre 2023 sonunda 25 aileden oluşan bir üst varsıl zümrenin elinde 1,5 triyon dolarlık bir servet birikmiş bulunuyor.8 Bu servet hiçbir kamu otoritesi tarafından denetlenmiyor, bundan vergi alınmıyor, hatta tam nerede olduğu bile bilinmiyor. Bu servetin sahipleri acaba kendi çıkarlarını korumak veya geliştirmek için bu serveti hangi siyasal hedeflere yöneltmeyi düşünüyorlar? Bu bilinmiyor. Ancak, Robert Dahl’ın Who Governs? adlı kitabında ilginç bir önerme vardır: “Bazı servet sahipleri değerli tablolar, bazılarıysa politikacı biriktirirler” (1974: 271). Bu servet sahipleri de dünyanın çeşitli ülkelerinden politikacıları biriktiriyorlar ve kendi çıkarları için onları kullanıyorlar mı acaba? Bu çıkarların gerçekleşmesi ülkelerin savaşmasını gerektiriyor mu? Bu ve benzeri soruların yanıtlarını bilmiyoruz ama bunların her biri bir rizikoya işaret ediyor. Dünya çapında artan ve düzgün bölüşülemeyen gelirin ortaya çıkarttığı siyasal neticeler olmaması olanaksız görünüyor. Bir diğer başarılı ve büyük değişim ise teknolojinin hızlı gelişimiyle ortaya çıkmış bulunuyor. Sanayi Devrimi yeni bir aşamaya ulaşarak üretimin içeriğini büyük ölçüde değiştiren bir robotlaşma sürecine girdi. Ayrıca, iletişim teknolojisindeki gelişmelerle müthiş bir bilgi ve enformasyon kapsamı ve cesameti, fevkalade büyük bir hızda küresel olarak hareket edebilmekte ve giderek büyümektedir (Kalaycıoğlu, E. 2021: 9-10). Ulaştığı aşamada bu enformasyon ve bilgi birikimi ergonomik olmanın sınırlarını aşmış bulunuyor; artık bu bilgiyi kullanmak bir yana, depolamamız bile mümkün değil. Ancak, insanların yapamadığı bu etkinlikleri acaba Yapay Zekâ (YZ) yapabilir mi? Eğer YZ yapacak olursa, bizim bilemediğimiz, anlayamadığımız veya ulaşamadığımız yeni bir bilgi düzeyine ulaşılır mı? O zaman insanın ve insanlığın bu yeni bilgi düzeyi konusundaki konumu ne olacaktır? Onun kölesi olmak, ona sınırsız itaat etmek durumunda mı kalacağız? Böyle bir dünyada insanın iradesi, özgürlüğü, vakarı ve onuru ne anlama gelecektir? Bunlar olabilecek mi, olsa da anlam taşıyacaklar mıdır? Bu durumda halk egemenliği, halk yönetimi ve demokrasi mümkün olabilecek midir? Bu soruların da yanıtlarını bilemiyoruz henüz. Ancak 2024, insanın bir etken yaratık (human agency) olarak varlığının ortadan kalkma rizikosunun olduğu bir aşamaya doğru değiştiği ilk yıl olabilecek gibi duruyor. 2023’te Sanayi Devrimi’nden beri en sıcak yılı zaten geride bıraktık. 2024’te yeni iklim değişikliği sorunlarıyla karşı karşıya kalacağımıza kesin gözüyle bakılıyor. Yine sel, fırtına, yangın haberleriyle dolu bir yıl geçecek ve bunlarla etkili olarak başa çıkmakta demokratik hükümetler aciz kaldıkça, onlara olan güven de yıpranmaya devam edecek. Nihayet ortaya çıkan son büyük gelişme, nükleer silahlanmanın hız kazanması ve nükleer silah kullanılmasının mümkün olduğunun belirtilmeye başlanmasıdır. 2023’te bu konuda daha önceki yıllarda yapılan antlaşmaların iptali devam etti. Bu arada kendi totaliter rejimlerini korumak için nükleer silah geliştirmeye ve bunların sayısını arttırmaya çalışan ülkeler (özellikle Kuzey Kore) bu yıla da hipersonik füze, nükleer başlıklı torpido gibi yeni silahlar geliştirmekte oldukları haberleriyle girdiler. 2023’te Rusya, Soğuk Savaş yılları da dâhil olmak üzere ilk kez Avrupa’da nükleer silah kullanma tehdidinde bulundu. Üstelik Avrupa’nın dışında İsrail’de de Gazze Savaşı’nın başlangıcında nükleer bir saldırıyla tüm Gazze’yi imha etme fikri, İsrailli politikacılar tarafında dillendirilmeye başlandı. Bu fikrin mümkün ve hatta makul olarak kabul edilmeye başlaması hızla tırmanan bir nükleer savaş olasılığını arttırıyor. Böyle bir savaşın ne kadar yıkıcı olacağını ünlü fizikçi Albert Einstein’ın sözleriyle anlatmak yerinde olacaktır: “Üçüncü Dünya Savaşı’nın ne tür silahlar kullanılarak yapılacağını bilmiyorum ama Dördüncü Dünya Savaşı sopa ve taşlarla yapılacaktır!” Bu oldukça iyimser bir tahmindir; herhalde Dördüncü Dünya Savaşı hiç olmayacaktır çünkü nükleer silahların kullanılacağı bir dünya savaşı sonrasında insanların soluyacağı temiz hava ve içeceği temiz su kalmayacağı için en fazla bir veya iki yıl içinde insanlık kanserden yok olacaktır. Ayrıca nükleer savaşın üreteceği nükleer kış ve sera etkisinin de bu olumsuzluklara eklenmesi gereklidir. Bu gerçekleşebilir mi? Maalesef bu sorunun yanıtının “evet” olabileceği bir aşamaya geldik. Buna olumlu yanıt vermemizi mümkün kılan sadece nükleer silahlanma yarışının ivme kazanması ve nükleer silah kullanmaktan dem vuran siyasiler değil, aynı zamanda müthiş bir güçle Avrupa ve Kuzey Amerika’yı da sarmaya başlayan etnik milliyetçilik, ırkçılık ve faşizm ideolojik akımlarıdır. Bu ideolojilerin belirli bir ulus ve/ veya ırk için her türlü hakkı kabul ederken, başkaları için yaşam hakkı dâhil hiçbir hakkı kabul etmemelerinin bu ideolojilere inanan veya onları kullanan siyasal liderlerin her türlü şiddete başvurmasını kolaylaştırdığını Avrupa’nın 1920’li ve 1930’lu yıllarından biliyoruz. Bu şiddet eşiği aşıldıktan sonra liberal demokrasilerin aynı şiddetle onlara yanıt vermesinin söz konusu olduğunu, 1945 Ağustos’unda iki nükleer bombanın Hiroşima ve Nagazaki’ye atılmasından da bilmekteyiz.

Sonuç: Bir Felaket Senaryosunun Her Unsuru Olan Bir Yıla Hoş Geldiniz!

Liberal demokrasilerde hükümete güven bunalımının derinleştiği, etnik milliyetçilik ve ırkçılığın göçmen akımına tepkiler ve liberal ekonomik uygulamalardan dolayı AB gibi uluslararası kuruluşlara duyulan şüphe ve nefret dolayısıyla bir salgın hâlinde Avrupa ve Kuzey Amerika’da yayıldığı bir yıl olmaya aday 2024. Aynı zamanda teknolojinin olanca hızıyla gelişmesinin sürdüğü, üretimde daha fazla robot kullanımı dolayısıyla geniş kitlelerin sadece iş değil, mesleklerini de kaybetmelerinin devam edeceği, güvensiz ve kısa süreli istihdamın artacağı (gig economy) uygulamaların devam edeceği bir yıl olmaya aday 2024. Bu yıl ayrıca iletişim teknolojisindeki değişimin, özellikle haber ve enformasyon üretim ve dağıtımındaki hız ve hacim dolayısıyla hem habis haber (disinformation) hem yanlış bilgi (misinformation) yayılımının sorun oluşturmaya devam edeceği ve artarak süreceği bir yıl olmaya da aday. Üstelik bu iki olguyu da olanca gücüyle kullanmaya aday olan siyasiler şimdiden başta ABD medyası olmak üzere, meydanları doldurmaya başladılar. Bu yılın rekor sayıdaki seçimlerinde bunların her türlü örneğini etrafa saçılan gerçek-ötesi söylemler, iftira ve yalanlar olarak bolca göreceğiz. Bu ortamda en pekişmiş demokrasilerin bile gerçek enformasyonla hareket eden seçmenler bulması zor olacak gibi duruyor. Böyle ortamlarda hem demokrasilere savaş açmış otoriter rejimlerin psikolojik savaş timleri hem de onların ürettiklerinden yararlanmakta hiçbir etik sınır tanımayan demokratik rejimlerin popülist siyasetçileri, demokrasiyi daha da yozlaştırmak için ellerinden geleni yapacaklarmış gibi duruyor. 2024 sadece sandıksal veya liberal olmayan (illiberal) demokrasiler için değil, pekişmiş liberal demokrasiler için de zor bir yıl olacak gibi gözüküyor. Bu hengâmede akıl sağlığını koruyan seçmen çoğunluğu var olmaya devam ederse, demokrasi pek zorlu bir sınavı yine de başarıyla verebilirmiş gibi düşünebiliriz. Ancak, bunların sayısının ne olacağını ve 4 milyar civarı seçmenden kaçının bu özelliklere sahip olarak 2025’e ulaşacağını yaşayarak görebileceğiz herhalde.

Kaynakça

Chatham House, (2020) “The Future of Democracy in Europe: Technology and the Evolution of Representation” (Research Report) https://www. chathamhouse.org/2020/03/ future-democracy-europe/2- what-crisis-liberal-democracy.

Dahl, R. (1974) Who Governs? Democracy and Power in a an American City (New Haven, Conn.: Yale University Press).

Foa, R. S. and Mounk, Y. (2016), ‘The Democratic Disconnect’, Journal of Democracy, vol. 27, no. 3: 5 – 17,

Foa, R. S. and Mounk, Y. (2017), ‘The Signs of Deconsolidation’, Journal of Democracy, January 2017, vol. 28, no. 1: 5 – 16.

Kalaycıoğlu, E. (2021) Halk Yönetimi: Demokrasi ve Popülizm Çatışmasında Dünya (Ankara: Efil Yayınları).

Hardman, I. (2018) Why We Get the Wrong Politicians, (London: Atlantic Books).

Mounk Y. (2018) The People versus Democracy: Why our Freedom is in Danger and How to Save it?, (Cambridge, MA, London: Harvard University Press).

Noordzij , K., Koster W., and van der Waal, Jeroen (2023) “Explaining the educational gradient in trust in politicians: a videovignette survey experiment,” West European Politics, DOI: 10.1080/01402382.2023.2250163 (https://doi.org/10.1080/0140238 2.2023.2250163).

Son Notlar

1. (https://www.pewresearch.org/ politics/2023/09/19/public-trustin- government-1958-2023/).

2. Aynı eser.

3. Mounk’un bu bulguları ve görüşlerinin doğru olmadığını, 1990’larda yapılan araştırmalarda da o çağda aynı yaştaki gençlerin demokrasiyle sorunları varmış gibi göründüğünü ancak yaşlandıklarında demokrasiye olan desteklerinin arttığı başka yayınlarda ileri sürülmüştür (Chatham House, 2020). Batı Avrupa’daki gençlerin demokrasiye olan desteklerinin düştüğü bulgularının doğru olmadığını ileri süren araştırmalar da söz konusu olmuştur (Aynı eser). Ayrıca bunun daha çok eğitim düzeyi veya gelirle ilgili olduğunu gösteren bulgulara ulaştıklarını ileri süren araştırmalar da söz konusudur (Noordzij , K., Koster W., and van der Waal, Jeroen, 2023)

4. Bu parti Front National adıyla uzun süredir anılmaktaydı. 2018’de adını Rassemblement National olarak değiştirerek yoluna devam ediyor. Halen Fransa’daki en büyük muhalefet partisi olma konumunu koruyor.

5. https://www.theguardian.com/politics/2010/mar/28/cash-forpromises-lobbying

6. https://www.pewresearch.org/politics/2023/09/19 /americansdismal-views-of-the-nationspolitics/

7. Bu konuda özellikle iktisatçılar pek ince eleyip sık dokumadan Latin Amerikalı meslektaşlarının neo-liberal iktisat betimlemesini kabullendiler. Oysa erken dönem liberal düşünürlerin (John Locke, Thomas Hobbes, Jeremy Bentham, Adam Smith, James Stuart Mill vb.), hiçbir düzenleme hatta denetim olmadan, sadece kamu (devlet) gücü kullanılarak güvenliğin sağlanmasıyla özel mülkiyet haklarının korunduğu bir ortamda herkesin kolayca ve serbestçe yarıştığı bir piyasa önerdikleri biliniyor. Buna Adam Smith “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” (laissez-faire – laissez-passer!) tanımlaması getirmiş, serbest piyasa ekonomisi olarak da kabul edebileceğimiz, düzenleme ve denetim olmayan veya çok cüzi olan, devletin içinde yer almadığı ve ondan bağımsız bir piyasa düzenlemesi önermişlerdir. Adam Smith’in özellikle Moral Sentiments kitabı okunduğunda feodalizmin ve merkantilizmin kuralcı ve müdahaleci yapısına eleştiri ve serbest piyasa ekonomisi önerisiyle özgürlükçü bir ahlaki düzen savı ortaya koyduğu görülecektir. Bu orijinal veya klasik liberal yaklaşıma 1850’lerde John Stuart Mill önemli bir eleştiri getirmiş, ağzında altın kaşıkla doğan bir bebekle bir yetimhanede kimsesiz olarak hayata başlayan bebek arasındaki bir yarışta kimin kaybedeceğinin başından belli olduğunu vurgulamıştır. Bu yarışın hakça bir rekabet içermesi için her iki çocuğa da aynı standartta eğitim, sağlık vb. imkânları tanımanın zorunlu olduğunu savunmuştur. Neoliberalizm olarak bilinen John Stuart Mill’in bu yaklaşımı, devletin garibanın, yoksulun koşullarını iyileştirmek, fırsat eşitliğini sağlamak üzere rol üstlendiği bir serbest piyasa ekonomisi önerisidir. ABD, İsveç, Norveç, Danimarka ve Birleşik Krallık gibi ülkelerde pozitif ayrımcılık uygulamaları içeren kamu politikalarıyla olumlayıcı eylemlerden oluşan uygulamalar (affirmative action) hayata geçirilmiştir. 1979 – 1980 sonrasında ABD, Birleşik Krallık ve Türkiye’de (Özal ve ANAP hükümetleri) hayata geçirilmeye çalışılan, bilahare dünyaya yayılan politikalar klasik liberalizm uygulamaları olup, Stuart Mill’in önerdiği neoliberal uygulamalardan çok farklıdır. Onun için ben burada 1980’lerden beri uygulanan liberal politikaların klasik (laissez-faire) liberalizmine geri dönüş olduğunu ve onun sonucu olarak müthiş bir iktisadi büyüme ve gelir dağılımı bozulmasının bir arada gerçekleştiğini ifade etmek isterim.

8. https://www.ntv.com.tr/galeri/ ekonomi/dunyanin-en-zenginaileleri- belli oldu,FgDiRe 5wXkqrbPGmr36EIg/R1t CDmAlsUWB8I4FOLL3TQ#

Halk Yönetimi: Demokrasi ve Popülizm Çatışmasında Dünya

Ersin Kalaycıoğlu

Bu kitap Sanayi Devrimi’nden (1760’lardan) beri, dünyada ortaya çıkan teknolojik değişim ve onun da etkisiyle oluşan demokrasi, milliyetçilik ve sosyalizm akımlarının belirlediği küresel gelişmeleri ve onlara tepki olarak doğan bir siyasal hareket olarak popülizm olgusunu, küresel salgın ortamında inceleyen bir çalışmadır.

Ersin Kalaycıoğlu, Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi ve Bilim Akademisi üyesidir. Uzmanlık alanı karşılaştırmalı siyaset, Türk siyasal hayatı olup araştırma alanı siyasal katılma ve siyasal temsildir. Halen Siyasi İlimler Türk Derneği ve Bilim Akademisi yönetim kurulu üyesi olup 2004 – 2007 arasında Işık Üniversitesi Rektörü olarak görev yapmıştır. Türkçe yayınlanmış beşi A. Y. Sarıbay’la birlikte derleme olan yedi kitabı, ikisi Ali Çarkoğlu ile birlikte yayınlanmış üç İngilizce kitabı ve 2021’de yayınlanmak üzere kabul edilmiş bir İngilizce telif eser kitabı vardır. Kalaycıoğlu’nun Comparative Political Studies, Legislative Studies Quarterly, South European Society and Politics, Southeast European and Black Sea Studies, and Turkish Studies gibi dergilerde yayınlanmış çeşitli bilimsel makaleleri bulunmaktadır.

One Ping

  1. Pingback: Yönetim ve Egemenlik: Cumhuriyet Demokrasi vs. Tartışmaları Arşivi – Serdargunes' Blog

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.