Akademide üretkenliğimizle övünmeyi seviyoruz. Kaç makale yazdık, kaç dergide yayımlandık, kaç projeye dâhil olduk… Sayılar, performans tabloları ve değerlendirme listeleri etrafında dönen bir gündelik hayat bu. Takvimler dolu, dosyalar kabarık, çağrılar hiç bitmiyor. Buna karşılık, daha sessiz ama rahatsız edici bir soru giderek belirginleşiyor: Bu kadar çok yazıyoruz ama gerçekten ne kadar okuyoruz ve ne kadar okunuyoruz?
Sorun yalnızca zaman bulamamak değil. Daha çok, okumanın ne anlama geldiğini kaybetmeye başlamamız. Özetlere bakıyor, anahtar kelimeleri tarıyor, referans listelerini hızla gözden geçiriyoruz. Okuyor gibi yapıyoruz ama durup düşünmeye, tartışmaya, metinlerle sahici bir ilişki kurmaya pek zamanımız yok. Üretimin kendisi o kadar norm hâline gelmiş durumda ki üretilenin dolaşımı üzerine soru sormak neredeyse ikincil bir mesele gibi görülüyor. Oysa akademik bilginin değeri, yalnızca yazılmış olmasından değil, okunmuş ve tartışılmış olmasından gelir.
Bu yazı, akademik üretimi ahlaki bir dille yargılamak için değil, içinde yer aldığımız rejimi anlamak için kaleme alındı. Mesele bireysel tembellik ya da kişisel zaman yönetimi değil. Mesele, akademik üretimin nasıl bir mantıkla örgütlendiği ve bu mantığın ne tür sonuçlar doğurduğu.






Bir cevap yazın