Bu yazı, İktisat ve Toplum Dergisi’nin 194. sayısında yayımlanacaktır.
| Ana mesaj: Emisyon ticareti, güçlü ve bağlayıcı bir iklim politikasının yerine geçemez. Türkiye ETS’sinin başarısı piyasanın işlem hacmiyle değil; mutlak sera gazı salımlarını bilimsel bir karbon bütçesiyle uyumlu, hızlı, doğrulanabilir ve adil biçimde azaltıp azaltmadığıyla ölçülmelidir. |
Öz
Türkiye’nin ilk iklim kanunu ile bunu izleyen Emisyon Ticaret Sistemi (ETS) düzenlemesi, izleme, raporlama, doğrulama, tahsisat ve piyasa gözetimi bakımından yeni bir kurumsal çerçeve oluşturmaktadır. Bununla birlikte, piyasa altyapısının kurulması ile iklim sisteminin korunması aynı şey değildir. Bu makale, Türkiye ETS’sini ülkenin Akdeniz iklim değişikliği sıcak noktasındaki yüksek etkilenebilirliği, artan sıcak hava dalgaları, aşırı sıcaklar ve yağış olayları, kuraklık, arazi bozunumu ve çölleşme, orman yangını tehlikesi ve büyüyen toplumsal-ekolojik kayıp ve zararlar bağlamında değerlendirmektedir. Temel sorun, sistemin varlığı değil; iklimsel sonucunun mutlak ve daralan bir salım tavanı, sektörlere özgü dönüşüm takvimleri, fosil yakıtlardan – özellikle kömürden – adil çıkış, yutakların korunması, etkili yaptırımlar ve gelirlerin adil dönüşüme yönlendirilmesiyle güvence altına alınmamış olmasıdır. Ayrıca Temmuz 2025 tarihli yönetmelik taslağı ile 27 Ağustos 2026 tarihli nihai Yönetmelik birbirinden ayrılmaktadır: pilot dönem, kapsam ve ücretsiz tahsisat gibi kritik ayrıntıların taslakta sayısallaştırılmış olması, bunların tümünün nihai Yönetmelikte aynı açıklıkla hükme bağlandığı anlamına gelmez. Bilimsel temelli bir Türkiye ETS’si, karbon ticaretini amaç olmaktan çıkarıp bağlayıcı iklim hedeflerine hizmet eden tamamlayıcı bir araç haline getirmelidir.
Anahtar sözcükler: Türkiye ETS; İklim Kanunu; iklim değişikliği sıcak noktası; mutlak salım azaltımı; kuraklık; çölleşme; orman yangınları; adil geçiş; iklim adaleti.
1. Giriş: İklim politikası piyasa kurmaktan ibaret değildir
Türkiye, iklim değişikliğinin sonuçlarını artık geleceğe ilişkin soyut bir olasılık olarak değil; sıcak hava dalgaları, uzun süreli kuraklıklar, su sıkıntısı, tarımsal verim kayıpları, büyük orman ve kırsal alan yangınları; aşırı yağışlar, seller ve taşkınlar üzerinden doğrudan yaşamaktadır. Böyle bir ortamda iklim mevzuatının temel ölçütü metnin hacmi, kavram sayısı ya da oluşturduğu piyasanın teknik ayrıntısı değil; sera gazı salımlarını ne kadar erken, hızlı ve kalıcı biçimde azalttığı ve toplumu kaçınılmaz etkiler karşısında ne ölçüde daha az etkilenebilir ve daha direngen kıldığıdır.
7552 sayılı İklim Kanunu’nun 9 Temmuz 2025’te yürürlüğe girmesi ve Türkiye Emisyon Ticaret Sistemi Yönetmeliği’nin 27 Ağustos 2026 tarihli ve 33353 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanması, Türkiye iklim yönetişiminde ve politikalarında yeni bir aşamadır. Ancak yeni bir kurumsal araç oluşturmak, kendi başına etkili iklim mücadelesi anlamına gelmez. ETS ancak açık bir iklim hedefinin, bilimsel karbon bütçesinin, mutlak salım azaltım yolunun ve fosil yakıtlardan planlı ve adil çıkışın uygulama araçlarından biri olduğunda anlamlıdır.
Bu nedenle sorulması gereken soru, ‘Türkiye’de bir karbon piyasası kurulmuş mudur?’ değil, ‘Kurulan sistem toplam sera gazı salımlarını 1.5 °C küresel ısınma eşiği hedefiyle uyumlu bir hızda gerçekten azaltacak mıdır?’ sorusudur. Bu makalenin ana savı budur.
2. Türkiye: Akdeniz iklim değişikliği sıcak noktasında çoklu ve bileşik riskler
Türkiye ise yüksek ve zengin/karmaşık topoğrafyası, geniş, yazı kurak ve çok sıcak Akdeniz iklimi ve yarıkurak step alanları, yüksek nüfus ve ekonomik etkinlik yoğunluğu, yüksek düzeyde kıyı kullanımı ve bozulumu ve hızlı arazi kullanımı değişiklikleri nedeniyle bu sıcak noktanın en fazla etkilenebilir ülkeleri arasındadır.
Türkiye’de gözlenen en açık iklim değişikliği sinyali, özellikle 1990’lı yıllardan bu yana kuvvetlenen yüzey hava sıcaklığı (ortalama, ortalama en yüksek ve en düşük, rekor yüksek hava sıcaklıklarındaki) artışı ve sıcak uç değerlerdeki belirgin yükseliştir (Türkeş ve Tolunay, 2023). 1950-2020 dönemini kapsayan güncel çözümlemeler, sıcak hava dalgalarının sıklık, süre, büyüklük ve şiddetinde anlamlı artışlar bulunduğunu; değişimin 1980’lerin ortalarından sonra belirginleşip 1990’ların ortalarından itibaren hızlandığını göstermektedir (Erlat, Türkeş ve Aydın-Kandemir, 2021; Erlat, Türkeş ve Güler, 2022). Mayıs 2020 olayı, 1950’den beri Türkiye’de mayıs ayında gözlenen en şiddetli sıcak hava dalgası olarak belirlenmiş; çok sayıda istasyonda gündüz ve gece sıcaklıkları uzun yinelenme sürelerine karşılık gelen rekorlara ulaşmıştır. Doğu Akdeniz’deki uzun süreli sıcaklık eğilimlerine ilişkin yeni bulgular da özellikle en yüksek ve en düşük sıcaklıklardaki yükselişin bölgesel niteliğini desteklemektedir (Bey, Türkeş ve Hamed, 2024).
Bu ısınma, yalnız sıcaklık ortalamalarını değil, Türkiye’nin iklim tiplerinin coğrafi dağılışını da değiştirmektedir. Türkeş ve Yurtseven’in (2025) 1961-1990 ile 1991-2020 dönemlerini karşılaştıran ve 2041-2070 ile 2071-2099 gelecek dönemlerini üç SSP senaryosu altında inceleyen ülke ölçekli Köppen-Geiger çözümlemesi; daha sıcak iklim tiplerinin alan ve yükselti kazanmasına, Akdeniz iklim özelliklerinin kuzeye ve daha yüksek alanlara doğru genişlemesine, kurak ve yarıkurak step iklimlerin yaygınlaşmasına ilişkin güçlü kanıtlar sunmaktadır. Bu değişim, yalnız bir sınıflandırma haritasındaki sınırların yer değiştirmesi değildir; su bütçesi, tarımsal ürün deseni, orman ekosistemleri, biyolojik çeşitlilik ve yangın rejimi üzerinde birbirine bağlı sonuçlar doğurabilecek yapısal bir iklim dönüşümüdür.
Yağış değişimleri sıcaklık kadar tek yönlü ve mekânsal açıdan düzenli değildir. Bununla birlikte daha sıcak atmosferin buharlaşma talebini artırması, yağışlar arası sürenin uzaması ve toprak nemi kaybı, meteorolojik kuraklığın tarımsal, ekolojik ve hidrolojik kuraklığa dönüşme olasılığını artırır. Türkiye iklimi ve kuraklığının kapsamlı sentezi, ülkenin iklim çeşitliliği içinde geniş yarıkurak ve kurakça-yarınemli alanların özel duyarlılığını ortaya koymuştur (Türkeş, 2020). İç Anadolu’nun 1970-2020 kuraklık klimatolojisi, 2000’li yılların ortalarından sonra yarıkurak koşulların daha baskın hale geldiğini göstermektedir (Bayer Altın, Türkeş ve Altın, 2023). SPEI dizilerinin istatistiksel ve makine öğrenmesi yöntemleriyle değerlendirilmesi kuraklığın 1-24 aylık zaman ölçeklerinde öngörülmesine yönelik güncel bir çerçeve sunarken (Türkeş, Özdemir ve Yozgatlıgil, 2025), 1980-2022 dönemi için SPI ve SPEI’yi çoklu zaman ölçeklerinde birleştiren son ülke ölçekli çalışma; meteorolojik, agroekolojik ve hidrolojik kuraklıkların eğilim, değişkenlik, kırılma ve kalıcılık özelliklerini birlikte ortaya koymaktadır (Yurtseven ve Türkeş, 2026). Dolayısıyla sorun yalnızca ‘yağışın azalması’ değildir; sıcaklık, potansiyel evapotranspirasyon, buhar basıncı açığı, toprak nemi ve su kullanımı birlikte ele alınmalıdır.
Bu bilimsel izleme, kuraklık gerçekleştikten sonra kriz yönetimine indirgenmemelidir. Çok göstergeli bir Kuraklık Erken Uyarı Sistemi; meteorolojik gözlemler, su bütçesi, toprak nemi, bitki gelişimi, rezervuarlar ve sektörel su talebini ortak bir risk azaltma düzeninde buluşturmalı; kuraklık yönetim planları önleme, hazırlık, etkilenebilirliğin azaltılması ve direngenliğin artırılması ekseninde işletilmelidir (Türkeş, 2023).
Kuraklık ve ısınmanın etkileri kentlerde yapı yoğunluğu, geçirimsiz yüzeyler, azalan bitki örtüsü, antropojen ısı salımı ve yetersiz gece soğumasıyla birleşerek kentsel ısı adası etkisini ve ısı stresini kuvvetlendirebilir. Diyarbakır üzerine güncel biyoklimatolojik çalışmalar, fizyolojik eşdeğer sıcaklık yaklaşımıyla kent içindeki termal konforun belirgin mekânsal farklılıklar gösterdiğini ve sıcak dönemde gelecekte daha ağır ısı stresi koşullarının ortaya çıkabileceğini ortaya koymuştur (Çağlak ve Türkeş, 2023a, 2023b). Bu bulgu, sıcak hava dalgası ile kentsel ısı adasının üst üste binmesinin gece sıcaklıklarını, sağlık riskini, enerji yoksulluğunu ve açık alanda çalışanların maruziyetini artırabileceğini gösterir. Bu nedenle kentsel yeşil-mavi altyapı, geçirgen yüzeyler, gölgeleme, serin çatı ve yüzey uygulamaları ile ısı-sağlık eylem planları iklim uyumunun temel parçaları olmalıdır.
Çölleşme, çöllerin fiziksel olarak ilerlemesi değil; kurak, yarıkurak ve kurakça-yarınemli alanlarda iklim değişkenliği ile insan etkinliklerinin ortak etkisi sonucunda arazinin biyolojik ve ekonomik üretkenliğinin azalmasıdır. İklimsel kuraklık; yanlış arazi kullanımı, erozyon, bitki örtüsü kaybı, aşırı otlatma, toprak organik maddesinin azalması ve su kaynaklarının aşırı kullanımıyla birleştiğinde arazi bozunumu hızlanır. Türkiye’nin yağış ve kuraklık indisi dizilerine ilişkin önceki çalışmalar bu sürecin klimatolojik temelini kurmuş (Türkeş, 1996, 1999, 2003); son dönem kuraklık ve iklim tipi araştırmaları ise bu etkilenebilirliğin günümüz ve gelecek iklim koşullarında kuvvetlenebileceğini göstermiştir (Türkeş, 2020; Bayer Altın, Türkeş ve Altın, 2023; Türkeş ve Yurtseven, 2025; Yurtseven ve Türkeş, 2026). IPCC’nin çölleşme değerlendirmesi de Türkiye’nin hidroklimatolojik koşullarını Türkeş’in çalışmalarına atıfla ele almaktadır (IPCC, 2019). Yaz poyrazı ve fön karakterli rüzgârlar da belirli sinoptik koşullarda yangının yayılmasını hızlandırabilir (Türkeş, 2025a, 2026).
| Bileşik risk zinciri: Küresel ve bölgesel ısınma → sıcak hava dalgaları ve atmosferik kuraklık → artan evapotranspirasyon → toprak ve bitki neminde azalma → hidrolojik ve tarımsal kuraklık → arazi bozunumu ve çölleşme → orman ve kırsal alan yangını tehlikesinde artış → ekolojik ve sosyoekonomik kayıp ve zararların büyümesi. |
Bu zincir su ve gıda güvenliğini, tarımsal verimliliği, halk sağlığını, enerji üretimini, turizmi, kırsal geçim kaynaklarını, yerleşmeleri ve bölgesel eşitsizlikleri etkiler. Yangınlar ve arazi bozunumu karbon yutaklarını zayıflattığında, iklim değişikliğinin sonuçları iklim sistemini yeniden olumsuz etkileyen geri beslemelere de dönüşür. Gezegenin sınırları ve ormanların iklim sistemindeki düzenleyici rolü birlikte düşünüldüğünde, Türkiye’nin iklim politikası yalnız enerji ve sanayi tesislerinin karbon maliyetini değil; yutakların korunmasını, uyumu ve afet risk azaltımını da kapsayan bütünleşik bir kamu politikası olmak zorundadır (Türkeş, 2024, 2025b).
3. Kanundan Yönetmeliğe: Kurumsal ilerleme, iklimsel sonuç belirsizliği
Türkiye Cumhuriyeti’nin Paris Anlaşması’nı 2021’de onaylaması ve 2053 net sıfır hedefini açıklaması, uzun dönemli iklim politikası ve diplomasisinin yönü bakımından önemlidir. Ne var ki bir hedefin siyasi düzeyde açıklanması ile bağlayıcı maddelerde ara hedeflere, sektör bütçelerine ve uygulama takvimine dönüştürülmesi farklıdır. 7552 sayılı Kanun, iklim yönetişimi ve ETS için bir çerçeve kurarken; 2053 hedefine ulaşmayı güvence altına alacak sayısal, mutlak ve zaman ölçekli bir ulusal salım azaltım patikasını kanun maddelerinde yeterli açıklıkta kurmamaktadır. Kömür, petrol ve doğal gazdan çıkış takvimi ile doğal yutakların güçlendirilip nicel artışına ilişkin yükümlülükleri de aynı ölçüde belirgin değildir.
Nihai ETS Yönetmeliği izleme, raporlama ve doğrulama; tahsisat teslimi, kayıt sistemi, piyasa gözetimi ve kurumsal görevler gibi başlıklarda teknik bir mimari oluşturmaktadır. Bu, veri kalitesi ve hesap verebilirlik bakımından gerekli bir başlangıçtır. Fakat ETS’nin iklimsel etkinliğini belirleyecek asıl değişkenler – toplam tahsisat tutarı, üst sınırın düşüş hızı, sektör kapsamı, ücretsiz tahsisat oranı, açık artırma payı, rezervlerin kullanımı ve gelirlerin yönü – güçlü ikincil kararlar olmaksızın kendiliğinden sonuç üretmez.
3.1. Taslak ile nihai metni birbirine karıştırmamak gerekir
Temmuz 2025’te kamuoyuna sunulan Yönetmelik taslağında 2026-2027 pilot dönemi, 2028-2035 birinci uygulama dönemi, emisyon kapsama oranları ve kıyas yöntemine dayalı yüzde 100 ücretsiz tahsisat gibi sayısal tasarım unsurları yer almaktaydı (İklim Değişikliği Başkanlığı, 2025). Buna karşılık 27 Ağustos 2026 tarihli nihai Yönetmelikte bu unsurların bir bölümü aynı biçimde ve aynı ayrıntıyla doğrudan düzenlenmemiş; kritik konular Karbon Piyasası Kurulu kararlarına ve daha sonra hazırlanacak planlara bırakılmıştır. Dolayısıyla taslaktaki sayıları nihai Yönetmeliğin değişmez hükümleri olarak sunmak hukuken ve bilimsel olarak doğru değildir. Burada ciddi bir boşluk, bir belirsizlik söz konusudur.
Ancak bu düzeltme eleştiriyi zayıflatmaz; tersine daha temel bir sorunu görünür kılar: Türkiye’nin toplam sera gazı salım yolunu belirleyecek kritik kararların önemli bölümü, kanun ve yönetmelik düzeyinde açık bir iklimsel sonuç güvencesine bağlanmamıştır. Eleştirinin odağı bu nedenle tek tek taslak oranlarından, sistemin bağlayıcı mutlak azaltım üretip üretmeyeceğine çevrilmelidir.
4. Bir ETS hangi koşullarda iklim politikasına hizmet eder?
Emisyon ticaretini kategorik olarak reddetmek, bilimsel açıdan her durumda gerekli değildir. Başta kömürlü termik santrallerin aşamayla devreden çıkartılması ve bu süreci destekleyecek kamucu adil geçiş politika ve uygulamaları gelmek üzere, fosil yakıtlardan (kömür, petrol, doğal gaz) zaman içinde çıkışa ek olmak koşuluyla ya da ek olması durumunda, iyi tasarlanmış bir ETS, kirletmenin dışsal maliyetini kısmen içselleştirebilir, düşük karbonlu yatırımlara fiyat işareti verebilir ve kamu geliri yaratabilir. Fakat karbon fiyatı tek başına teknoloji, altyapı, enerji güvenliği, bölüşüm ve ekosistem sorunlarını çözmez. Etkili bir sistem en az şu koşulları birlikte karşılamalıdır:
- Paris Antlaşması 1.5 °C küresel ısınma eşiği hedefiyle uyumlu ulusal karbon bütçesine dayanan mutlak ve sürekli daralan bir salım tavanı;
- 2030, 2035 ve 2040 için bağlayıcı ara hedefler ile elektrik, sanayi, ulaştırma, binalar, tarım ve atık sektörlerine özgü dönüşüm yolları;
- yeni kömürlü termik santral kapasitesini dışlayan ve mevcut kömür varlıkları için adil ve zamanlanmış bir çıkış takvimi;
- ücretsiz tahsisatın geçici, hedefli, şeffaf ve hızla azalan olması; açık artırmanın temel yöntem haline gelmesi;
- karbon fiyatının öngörülebilir ve caydırıcı olması; tavan aşımını sıradan bir işletme maliyetine dönüştürmeyecek yaptırımlar;
- piyasa istikrar rezervi, fiyat tabanı ve aşırı fiyat oynaklığını sınırlayan kurallar;
- tahsisat gelirlerinin yenilenebilir enerjiye, enerji verimliliğine, yoksul hanelerin korunmasına, emekçilerin adil geçişine, iklim uyumuna ve yerel yönetimlere yönlendirilmesi;
- kararların, verilerin ve tesis düzeyindeki gerçekleşmelerin kamuya açık; yönetişimin bilim insanları, emek örgütleri, yerel yönetimler ve sivil toplum açısından katılımcı olması;
- ormanlar, meralar ve sulak alanlar gibi yutakların gerçek salım azaltımlarının yerine kullanılmasını engelleyen güçlü bütünlük kuralları.
5. Türkiye ETS’sine ilişkin temel bilimsel ve politik eleştiriler
5.1. Bağlayıcı mutlak azaltım ve fosil yakıtlardan çıkış rotası eksiktir
Emisyon büyüklüğünü ya da yoğunluğunu düşürmek, toplam salımı zorunlu olarak azaltmaz. Üretim hızla büyürken birim ürün başına salım azalsa bile toplam sera gazı salımı artabilir. Bu nedenle iklim sistemi bakımından belirleyici olan gösterge, yalnız salım büyüklüğü değil, atmosfere bırakılan toplam sera gazı tutarıdır. ETS tavanının bilimsel karbon bütçesine ve hızla daralan mutlak salım yoluna bağlanması zorunludur.
Aynı biçimde, kömür başta olmak üzere fosil yakıtlardan çıkış takvimi bulunmadan karbon fiyatı yüksek karbonlu altyapının ömrünü uzatabilir. İşletmeler tahsisat maliyetini fiyatlara yansıtabiliyor ya da ücretsiz tahsisatla korunuyorsa, piyasa var olduğu halde yapısal dönüşüm gecikebilir. Türkiye’nin gereksinimi, ETS ile çalışan bağlayıcı enerji ve sanayi dönüşüm planıdır.
5.2. Piyasa aracı amaç haline gelmemelidir
ETS’nin kurumsal başarısı işlem hacmi, piyasa likiditesi ya da tahsisat fiyatıyla ölçülemez. Başarı ölçütü doğrulanmış mutlak salım azaltımıdır. Karbonun finansal bir varlığa dönüşmesi; güçlü tavan, şeffaflık ve denetim yoksa spekülasyon, aşırı fiyat oynaklığı, rant aktarımı ve yeşil boyama riskleri yaratabilir. Kamu otoritesinin görevi piyasanın büyümesini değil, ekolojik sınırlar içinde gerçek salım azaltımını güvence altına almaktır.
5.3. Ücretsiz tahsisat geçiş aracı olabilir; kalıcı ayrıcalığa dönüşmemelidir
Karbon kaçağı riski bulunan sektörlerde sınırlı ve koşullu ücretsiz tahsisat, geçici bir politika aracı olarak savunulabilir. Ancak ücretsiz tahsisat üretim ve dönüşüm yükümlülüklerinden koparıldığında ‘kirleten öder’ ilkesini aşındırır; geçmişte yüksek salım yapan tesisleri ödüllendirebilir ve karbon maliyetini toplumun üzerine bırakabilir. Her ücretsiz tahsisat, doğrulanabilir teknoloji dönüşümü, enerji verimliliği ve salım azaltım koşullarına bağlanmalı; oranı ve süresi kamuya açık bir takvimle azaltılmalıdır.
5.4. Adil geçiş söylem değil, mali ve kurumsal yükümlülük olmalıdır
Kömürden ve diğer fosil yakıtlardan çıkış; maden, termik santral, ulaştırma ve bağlı sanayilerde çalışan emekçileri ve bu sektörlere bağımlı yerel ekonomileri farklı biçimlerde etkiler. Adil geçiş bu nedenle yalnız sosyal bir temenni değil; iş güvencesi, gelir desteği, yeniden eğitim, sosyal koruma, bölgesel çeşitlendirme ve sendikal katılım gerektiren, sınıfsal ve mekânsal açıdan adil, güçlü ve denkser bir dönüşüm programıdır. ETS gelirlerinin belirli ve güvence altına alınmış bir bölümünün bu programa ayrılması gerekir.
5.5. İklim mücadelesi ETS’ye indirgenemez
ETS ağırlıklı olarak belirli tesislerin salımlarını fiyatlandırır. Oysa Türkiye’nin iklim sorunu ulaştırma, binalar, tarım, atık, arazi kullanımı, ormanlar, tüketim kalıpları ve kentleşmeyle birlikte ele alınmalıdır. Daha da önemlisi, ETS bir risk transferi ya da uyum aracı değildir; sıcak hava dalgasını, kuraklığı, aşırı yağışları, seli ya da yangını doğrudan önlemez. Hızlı salım azaltımı gelecekteki tehlikelerin büyümesini sınırlar; mevcut ve kaçınılmaz etkiler içinse ayrı uyum ve afet risk azaltım politikaları gerekir.
6. Piyasa altyapısından iklimsel sonuç güvencesine: Ne yapılmalı?
Türkiye ETS’sinin iklim politikasına gerçek katkı sunması için aşağıdaki düzenlemeler kanun, yönetmelik, ulusal tahsisat planı ve Karbon Piyasası Kurulu kararları arasında tutarlı biçimde kurulmalıdır:
- Ulusal sera gazı bütçesi ve mutlak salım tavanı bilimsel gerekçesiyle birlikte yayımlanmalı; tavanın yıllık azalış katsayısı önceden belirlenmelidir.
- 2030 ve 2035 ara hedefleri bağlayıcı hale getirilmeli; hedeflerin baz yıl, kapsam ve Arazi Kullanımı, Arazi Kullanımı Değişikliği ve Ormancılık (LULUCF – yutak) muhasebesi açıkça belirtilmelidir.
- Elektrik üretiminde yeni kömür kapasitesine izin verilmemeli; mevcut kömür santralları ve maden havzaları için bölgesel adil geçiş planları hazırlanmalıdır.
- Ücretsiz tahsisat yalnız geçici karbon kaçağı riskiyle sınırlanmalı; gerçekleşen teknoloji yatırımı ve mutlak azaltım koşullarına bağlanmalıdır.
- Açık artırma gelirleri genel bütçede görünmez hale gelmemeli; iklim mücadelesi, uyum, enerji yoksulluğu, yerel yönetimler ve adil geçiş için şeffaf biçimde kullanılmalıdır.
- Karbon Piyasası Kuruluna bağımsız iklim bilimi, emek, yerel yönetim ve sivil toplum katılımı sağlayan, çıkar çatışmasını yöneten kurallar eklenmelidir.
- Tesis düzeyinde tahsisat, doğrulanmış salım, uyum durumu ve yaptırım verileri kamuya açık olmalıdır.
- ETS; Ulusal Uyum Stratejisi, kuraklık ve su yönetimi, çölleşmeyle mücadele, orman yangını risk azaltımı ve doğal yutakların korunmasıyla tek bir izleme çerçevesinde ilişkilendirilmelidir.
7. Sonuç: Ölçüt karbonun fiyatı değil, atmosferde bırakılmayan sera gazıdır
Türkiye ETS Yönetmeliği, izleme ve karbon piyasası bakımından önemli bir kurumsal altyapı kurmaktadır. Ancak altyapı ile sonuç birbirine karıştırılmamalıdır. İyi işleyen bir tahsisat piyasası, toplam sera gazı salımları yeterli hızda azalmıyorsa iklim sistemini korumaz. Türkiye gibi Akdeniz iklim değişikliği sıcak noktasında bulunan; kuraklık, arazi bozunumu ve çölleşme, aşırı sıcaklar, orman yangınları, su ve gıda güvenliği riskleri büyüyen bir ülkede bu ayrım yaşamsaldır.
Bu nedenle eleştirinin ana ekseni, ‘ETS olsun mu olmasın mı?’ ikiliğine indirgenmemelidir. Asıl sorun ETS’nin hangi üst hedefe bağlı olduğu, kimin maliyet ödediği, kimin korunduğu, gelirlerin nereye yönlendirildiği ve sistemin doğrulanmış mutlak salım azaltımı üretip üretmediğidir. Karbon piyasası ancak fosil yakıtlardan adil çıkışın, yenilenebilir enerji dönüşümünün, enerji verimliliğinin, yutakların korunmasının ve toplumsal-ekolojik direngenliğin tamamlayıcı aracı olduğunda meşru ve etkili olabilir.
| Son söz: Türkiye’nin ihtiyacı yalnız iyi işleyen bir karbon piyasası değil; bilimsel temelli, bağlayıcı, zaman ölçülü, sürdürülebilir, adil ve iklim sisteminin sınırlarıyla uyumlu kamucu bir dönüşüm rotasıdır. Karbonun ticareti bu rotaya hizmet edebilir; onun yerine geçemez. |
Mevzuat
7552 sayılı İklim Kanunu. Resmî Gazete, 9 Temmuz 2025, Sayı 32951.
Türkiye Emisyon Ticaret Sistemi Yönetmeliği. Resmî Gazete, 27 Ağustos 2026, Sayı 33353.
Kaynaklar
Bayer Altın, T., Türkeş, M. ve Altın, B. N. (2023). Evolution of drought climatology and variability in the Central Anatolia Region, Turkey, for the period 1970-2020. Pure and Applied Geophysics, 180(8). https://doi.org/10.1007/s00024-023-03321-y
Bey, E., Türkeş, M. ve Hamed, M. M. (2024). Long-term air temperature trends in North Cyprus. Theoretical and Applied Climatology, 155, 1113-1122. https://doi.org/10.1007/s00704-023-04689-6
Çağlak, S. ve Türkeş, M. (2023a). Analysis of spatial distribution of climatic comfort conditions in Diyarbakır City. Journal of Advanced Research in Natural and Applied Sciences, 9(2), 396-414. https://doi.org/10.28979/jarnas.1197995
Çağlak, S. ve Türkeş, M. (2023b). Spatial distribution and future projections of thermal comfort conditions during the hot period of the year in Diyarbakır City, Southeastern Turkey. Sustainability, 15(13), 10473. https://doi.org/10.3390/su151310473
Erlat, E., Türkeş, M. ve Aydın-Kandemir, F. (2021). Observed changes and trends in heatwave characteristics in Turkey since 1950. Theoretical and Applied Climatology, 145, 137-157. https://doi.org/10.1007/s00704-021-03620-1
Erlat, E., Türkeş, M. ve Güler, H. (2022). Analysis of long-term trends and variations in extreme high air temperatures in May over Turkey and a record-breaking heatwave event of May 2020. International Journal of Climatology, 42(16), 9319-9343. https://doi.org/10.1002/joc.7821
IPCC (2019). Climate Change and Land: Chapter 3 – Desertification. Intergovernmental Panel on Climate Change.
IPCC (2021). Climate Change 2021: The Physical Science Basis. Cambridge University Press.
IPCC (2022). Climate Change 2022: Impacts, Adaptation and Vulnerability. Cambridge University Press.
IPCC (2023). Climate Change 2023: Synthesis Report. Geneva: IPCC.
İklim Değişikliği Başkanlığı (2025). Türkiye Emisyon Ticaret Sistemi Yönetmeliği Taslağı ve kamuoyu duyurusu, 22 Temmuz 2025.
Köse, N., Türkeş, M., Çelik, H. ve Akkemik, Ü. (2025). Is Pinus pinea growth affected by climate change in western Anatolia? iForest, 18, 93-101. https://doi.org/10.3832/ifor4641-018
MedECC (2020). Climate and Environmental Change in the Mediterranean Basin: Current Situation and Risks for the Future. First Mediterranean Assessment Report.
Özcan, O., Musaoğlu, N. ve Türkeş, M. (2018). Assessing vulnerability of a forest ecosystem to climate change and variability in the western Mediterranean sub-region of Turkey. Journal of Forestry Research, 29, 709-725. https://doi.org/10.1007/s11676-017-0505-5
Türkeş, M. (1996). Spatial and temporal analysis of annual rainfall variations in Turkey. International Journal of Climatology, 16, 1057-1076.
Türkeş, M. (1999). Vulnerability of Turkey to desertification with respect to precipitation and aridity conditions. Turkish Journal of Engineering and Environmental Sciences, 23, 363-380.
Türkeş, M. (2003). Spatial and temporal variations in precipitation and aridity index series of Turkey. In H.-J. Bolle (Ed.), Mediterranean Climate – Variability and Trends (pp. 181-213). Springer.
Türkeş, M. (2020). Climate and drought in Turkey. In Water Resources of Turkey (pp. 85-125). Springer. https://doi.org/10.1007/978-3-030-11729-0_4
Türkeş, M. (2023). Kuraklık yönetimi ve afet riskinin azaltılması. Tarım Gündem, 73, 45-50.
Türkeş, M. (2024). Küresel çevre, iklim değişikliği ve gezegenin sınırları. İçinde Cumhuriyetin 100. Yılında Çevre ve Toplum: Endişe de Var Umut da (ss. 327-371).
Türkeş, M. (2025a). İklim değişikliği-orman yangınları ilişkisi ve iklim değişikliği ve orman yangınlarının arı ekosistemlerine ve arıcılığa birleşik etkileri. TAB Arıcılık Dergisi, 22, 29-39.
Türkeş, M. (2025b). Ormanların küresel iklimin sürekliliği ve iklim değişikliği mücadelesindeki rolü. İktisat ve Toplum, 174, 38-44.
Türkeş, M. (2026). Orman yangınları neden bir afete dönüşüyor? EKOIQ, 6 Ağustos 2026. https://www.ekoiq.com/orman-yanginlari-neden-bir-afete-donusuyor/
Türkeş, M., Özdemir, O. ve Yozgatlıgil, C. (2025). Forecasting drought phenomena using a statistical and machine learning-based analysis for the Central Anatolia Region, Turkey. International Journal of Climatology, 45, e8742. https://doi.org/10.1002/joc.8742
Türkeş, M. ve Tolunay, D. (2023). İklim değişikliği ve orman yangınları. İçinde A. Kavgacı ve M. A. Başaran (Ed.), Orman Yangınları (ss. 46-73). Türkiye Ormancılar Derneği.
Türkeş, M. ve Yurtseven, N. (2025). Observed and projected geographical and temporal changes in the Köppen-Geiger climate types in Türkiye. Theoretical and Applied Climatology, 156, 154. https://doi.org/10.1007/s00704-024-05346-2
Yurtseven, N. ve Türkeş, M. (2026). A comprehensive assessment of drought dynamics in Türkiye: An integrated spatiotemporal analysis of trends, variability and persistence. International Journal of Climatology. Advance online publication. https://doi.org/10.1002/joc.70541






Bir cevap yazın