Dani Rodrik’in “Parçalanmış Bir Dünyada Paylaşılan Refah” Kitabı Üzerine Bir Değerlendirme – R. Funda Barbaros


Son yıllarda artan eşitsizlikler, kırılgan emek piyasaları ve derinleşen ekolojik krizler, refahın nasıl üretildiği ve nasıl paylaşıldığı sorusunu yeniden merkeze taşımaktadır. Küresel ekonomide yaşanan bu çoklusarsıntılar, yalnızca politika araçlarını değil, refah, büyüme ve demokrasi arasındaki ilişkinin kendisini de yeniden düşünmeyi zorunlu kılmaktadır.

Dani Rodrik’in Parçalanmış Bir Dünyada Paylaşılan Refah (Shared Prosperity in a Fractured World) adlı çalışması, tam da bu tarihsel eşikte, piyasa merkezli küreselleşme anlatısının sınırlarını sorgulayan ve daha kapsayıcı, demokratik ve sürdürülebilir bir iktisadi düzenin mümkün olup olmadığını tartışmaya açan önemli bir müdahale sunmakta. Kitap, 4 Kasım 2025 tarihinde yayımlandı.

Kitap; Demokrasi, Refah ve Sürdürülebilirlik Arayışında başlıklı bir giriş ve ÜçlüMeydan Okumayı Aşmak; Aşırı Küreselleşmenin Başarısızlıkları; Yeşil Dönüşümü Hayata Geçirmek; İyi İşler Ekonomisini İnşa Etmek; Yoksulluğu Azaltmak İçin Ekonomik Büyümeyi Teşvik Etmek; Üretkenlik Odaklı Bir Paradigma; Küreselleşmeyi Yeniden Tasarlamak; Yeni Bir İlerici Gündem üst başlıklarıyla 8 bölümden oluşmaktadır.

Kitabın giriş bölümünde ileri sürülen temel iddia şu: sürdürülebilir ve kapsayıcı bir refah rejimi, yalnızca daha fazla büyümeyle değil; büyümenin niteliğini, dağılımını ve sınırlarını yeniden düşünmekle mümkündür. Rodrik, ilerleyen bölümlerde geliştireceği argümanların zeminini burada kurarak, yeşil dönüşüm, iyi işler, üretkenlik ve yoksulluğun azaltılması gibi başlıkların birbirinden kopuk politika alanları olmadığını göstermektedir. Demokrasiyle uyumlu, toplumsal olarak kapsayıcı ve ekolojik sınırları gözeten bir ekonomik düzenin ancak bilinçli kamusal müdahaleler ve yeni bir ilerici politika çerçevesiyle mümkün olabileceğini savunmaktadır.

Üçlü Meydan Okuma

Rodrik, giriş bölümünde günümüz dünya ekonomisinin karşı karşıya olduğu üçlü meydan okumayı; Demokrasinin aşınması (özellikle orta sınıfın zayıflamasıyla), küresel yoksulluğun azaltılması ve iklim krizinin yönetilmesi şeklinde ifade etmiştir.

Kitabın 4. sayfasındaki şemanın üst kısmında yer alan orta sınıfın yeniden inşası, ulusal düzeyde siyasal meşruiyetin ve demokratik istikrarın maddi temelini oluşturmaktadır. Rodrik, burada özellikle ABD ve Avrupa deneyimlerinden hareketle, iyi ücretli ve güvenceli işlerin erozyona uğramasının popülist tepkileri beslediğini vurgulamakta ve üretkenlik artışını içeren sanayi politikaları ve emek piyasası kurumlarının, yalnızca büyümenin değil, demokrasinin sürdürülebilirliği açısından da merkezi bir rol üstlendiğini ileri sürmektedir.

Şemanın sol alt köşesinde yer alan iklim değişikliğiyle mücadele kısmı, ağırlıklı olarak zengin ülkelerin sorumluluğu olarak ele alınmaktadır. “Bidenomics” olarak adlandırılan yaklaşımın; iklim kulüpleri, yeşil sanayi politikaları ve ayrımcı olmayan teşvik mekanizmalarıyla karbon azaltımını hızlandırmayı hedeflediği belirtilmektedir. Rodrik burada, iklim politikasının küresel rekabetten bağımsız düşünülemeyeceğini; ancak karbon kısıtlarının yoksul ülkelere kalkınma maliyeti yüklemeyecek biçimde tasarlanması gerektiğini savunmaktadır.

Sağ alt köşede konumlanan küresel yoksulluğun azaltılması kısmında ise yazar büyümeyi, ihracata dayalı sanayileşme ve istihdam yaratımıyla uyumlu bir strateji olarak ele almaktadır. Ancak bu büyümenin, karbon emisyonlarını görmezden gelen eski kalkınma yollarını tekrarlamaması gerektiğini de vurgulamaktadır. Şemanın altında yer alan “Küresel Rawlsçılık” vurgusu; teknoloji transferi, finansman, istihdam olanakları ve sınırlı ölçüde emek hareketliliği yoluyla küresel eşitsizliklerin azaltılması önerisini öne çıkarmaktadır.

Bu şemada Rodrik, Keynesyen sosyal demokrasi ile yeşil dönüşümü, küresel adalet perspektifi içinde birbirine bağlayan yeni bir ilerici politika tasarımı önermektedir ki zaten kitabın temel iddiası da, bu üç hedefi aynı anda gözetebilecek yeni bir iktisadi yaklaşımın mümkün olduğuna ilişkindir.

Rodrik; demokrasi, refah ve sürdürülebilirlik, birbirini dışlayan değil, uygun kurumsal ve siyasal düzenlemelerle birlikte inşa edilmesi gereken hedefler olarak ele almakta ve bu üç hedef arasında zorunlu bir tercih ilişkisi olduğu fikrini yanıltıcı bulmaktadır. Ancak bilindiği gibi küresel ekonominin mevcut işleyişi, ulusal demokrasilerin politika alanını daraltmakta; piyasa önceliklerini toplumsal tercihler üzerinde belirleyici kılmaktadır. Bu kavrayışın, ekonomik karar alma süreçlerini teknik ve siyasetten arınmış gibi sunarken, aslında toplumsal maliyetlerin görünmez hale gelmesine yol açtığını savunan yazar, kitabın giriş bölümünde bu nedenle, ekonomik sorunların teknik çözümlerden ziyade siyasal tercihlerle ilişkili olduğunun altını özellikle çizmektedir.

Dani Rodrik’e göre orta sınıfın güçlendirilmesi, küresel yoksulluğun azaltılması ve iklim değişikliğiyle mücadele arasındaki temel çelişkilerin, “produktivism” (üretkenlik odaklılık) adı verilen yeni bir ekonomik paradigma ve geleneksel yöntemlerden sapan “ikinci en iyi” yaklaşımlar sayesinde çözülmesi mümkün olacaktır. Bu üç hedef arasındaki çelişkileri çözmek için sunulan temel stratejiler ise şunlardır:

İmalat Odaklılıktan Hizmet Sektörüne Geçiş

Geleneksel ekonomi politikaları, hem gelişmiş ülkelerde orta sınıfı korumak hem de gelişmekte olan ülkelerde yoksulluğu azaltmak için imalat sektörüne odaklanmaktadır. Ancak otomasyon ve teknolojik değişim nedeniyle imalat sektörü artık eskisi kadar istihdam yaratmamaktadır. Eğer ülkeler imalat yerine hizmet sektöründe «iyi işler» yaratmaya ve bu alandaki verimliliği arttırmaya odaklanırlarsa, küresel ticaret çatışmaları azalacaktır. ‘Hizmetler genellikle ticarete konu olmadığı için, bir ülkenin kendi hizmet sektörünü güçlendirmesi diğer bir ülkenin büyüme fırsatlarını engellemez ki bu da küresel Kuzey ile Güney arasındaki ekonomik gerilimi yumuşatacaktır,’ demektedir.

Dani Rodrik’e göre, gelişmekte olan ülkeler için hizmet odaklı büyüme stratejisi, geleneksel ihracata dayalı sanayileşme modelinin etkinliğini yitirdiği günümüz dünyasında artık bir tercih değil, ekonomik bir zorunluluktur. Bu stratejinin gelişmekte olan ülkeler için taşıdığı önem iki temel noktada toplanabilir:

1) “Erken Sanayisizleşme” ve İmalatın Sınırları: Geleneksel olarak sanayileşme, düşük vasıflı işçileri tarımdan çekip daha verimli fabrikalara yerleştiren bir “büyüme asansörü” işlevi görüyordu. Ancak otomasyon ve teknolojik değişim, imalatıdaha vasıf ve sermaye yoğun hale getirerek bu asansörün “kapılarını” çoğu işçi için kapatmıştır. Birçok gelişmekte olan ülke, zenginleşmeden önce imalat istihdamını kaybettikleri “erken sanayisizleşme” sürecini yaşamaktadır. Bu nedenle, gelecekteki istihdamın ana kaynağı kaçınılmaz olarak hizmet sektörü olacaktır.

2) Doğrudan Yoksulluk Azaltma ve Sosyal Kapsayıcılık: Hizmet odaklı büyüme, ihracata dayalı sanayileşme modeline göre daha kapsayıcı (inclusive) bir potansiyele sahiptir. Geleneksel sanayileşme modelinin başlangıçta eşitsizliği arttırması ve faydaların zamanla “aşağı sızması” beklenirken, hizmet odaklı strateji doğrudan kentsel alanlardaki en düşük gelirli kesimlere (perakende, ulaşım, bakım hizmetleri vb.) odaklanmaktadır. Görüldüğü gibi bu yaklaşım, büyüme ile sosyal kapsayıcılığı birleştirmektedir.

Bu iki temel gerekçe, hizmet odaklı stratejinin yalnızca istihdam ve yoksulluk açısından değil; orta sınıfın yeniden inşası, demokratik dayanıklılık, iklim uyumu ve küresel ekonomik gerilimlerin azaltılması bakımından da önemli sonuçlar doğurmasını beraberinde getirmektedir.

Rodrik bu bağlamda, “Hizmet odaklı strateji gelişmekte olan ülkeler için belki Doğu Asya tarzı mucizevi büyüme oranları sunmayabilir, ancak daha dengeli, daha adil ve yoksulluğu doğrudan hedefleyen sürdürülebilir bir kalkınma patikası sağlayacaktır.” demektedir.

“Birinci En İyi” Yerine “İkinci En İyi” Çözümler

Teknokrasinin ideal dünyasında iklim değişikliği küresel bir karbon vergisiyle, yoksulluk ise tam serbest ticaretle çözüleceği kabulü vardır. Ancak bu “birinci en iyi” çözümler siyasi gerçeklerle (ulusal egemenlik, yerel istihdam kaygıları) çatışmaktadır.

Rodrik, küresel iş birliğini beklemek yerine yerel ve ulusal düzeydeki “messy” (karmaşık) çözümlere güvenilmesini önermektedir. Örneğin, siyasi olarak zorlayıcı olan karbon vergileri yerine, hem çevreyi koruyan hem de yeni iş alanları yaratan yeşil sanayi sübvansiyonları (ABD’deki IRA veya Çin’in güneş enerjisi politikaları gibi) kullanılmalıdır. Bu teşvikler, fosil yakıt lobilerine karşı “yeşil” bir siyasi koalisyon kurarak iklim mücadelesini siyasi olarak sürdürülebilir kılacaktır.

Dani Rodrik’in bu kitapta benimsediği temel metodolojik duruşu özetleyen kavram olan “second best over first best”; teorik olarak kusursuz, evrensel ve tam rekabet varsayımlarına dayanan first-best politika çözümlerinin, gerçek dünyadaki kurumsal eksiklikler, siyasal kısıtlar ve güç asimetrileri nedeniyle çoğu zaman uygulanabilir olmadığını vurgulamaktadır. Buna karşılık second-best yaklaşımlar, mevcut sınırlamalar içinde daha mütevazı, bağlama duyarlı ve siyasal olarak mümkün olan çözümleri öncelemektedir. Rodrik’e göre küresel ekonomide demokrasi, refah ve sürdürülebilirlik hedeflerini aynı anda gerçekleştirmek, soyut olarak en etkili politika setlerini dayatmakla değil; ulusal kurumları, toplumsal uzlaşmaları ve siyasal meşruiyeti gözeten ikinci en iyi çözümlerle mümkün olmaktadır. Bu nedenle “second best over first best”, mükemmellik iddiası taşıyan evrensel reçeteler yerine, demokratik olarak meşrulaştırılmış, kısmi ama dayanıklı politika düzenlemelerini savunan pragmatik bir siyasal iktisat anlayışını ifade etmektedir.

Yeşil Dönüşüm ve Yoksulluk Azaltma Sinerjisi

Yazar, “Yeşil Dönüşümü Hayata Geçirmek” başlıklı bölümde özellikle yeşil sanayi politikalarını merkezi bir konuma yerleştirmektedir. Rodrik, temiz enerji teknolojileri, batarya üretimi, yeşil altyapı ve düşük karbonlu sanayi dallarında kamunun yönlendirici rol üstlenmesi gerektiğini savunmaktadır. Bu noktada, ABD’de Enflasyon Düşürme Yasası (IRA) ve Avrupa Birliği’nin Yeşil Mutabakat’ı çerçevesinde geliştirilen teşvik mekanizmalarını, devletin piyasa oluşturucu kapasitesine örnek olarak ele almıştır. Yazara göre bu politikaların temel amacı, yalnızca karbon emisyonlarını azaltmak değil; aynı zamanda iyi ücretli ve güvenceli iş alanları yaratarak yeşil dönüşümü toplumsal olarak meşrulaştırmaktır. Yeşil dönüşüm, ancak üretkenlik artışı ve istihdam yaratımıyla birlikte ilerlediğinde kalıcı hale gelebilecektir.

Dani Rodrik, küresel iklim krizini piyasa başarısızlığı olarak ele almanın yanlış olduğunu savunmakta ve yeşil dönüşümün ancak aktif kamu politikalarıyla mümkün olabileceğini ileri sürmektedir. Karbon fiyatlaması gibi araçların teorik olarak etkili görünmesine karşın, siyasal dirençler nedeniyle tek başına yeterli sonuç üretemeyeceğini vurgulamaktadır. Rodrik, ABD ve Avrupa’daki iklim politikası deneyimlerinden hareketle, yeşil dönüşümün; istihdam, sanayi ve bölgesel kalkınma boyutlarıyla birlikte tasarlanmadığı sürece toplumsal destek bulamayacağını ileri sürmekte; bu çerçevede iklim politikasını, yalnızca çevresel bir zorunluluk değil, aynı zamanda ekonomik ve siyasal bir yeniden yapılanma süreci olarak ele almaktadır.

Düşük gelirli ülkeler, karbon emisyonlarını azaltmanın büyümelerini engelleyeceğinden endişe etmektedir. Aslında yeşil geçiş, yoksul ülkeler için bir büyüme fırsatına dönüştürülebilir. Yenilenebilir enerji yatırımları ve iklim dostu kentsel altyapı, geniş kapsamlı üretkenlik artışlarını tetikleyebilir. Ancak bu sinerjinin çalışması için zengin ülkelerin, fakir ülkelere finansal kaynak ve teknoloji transferi sağlaması şarttır. Bu bir “quid pro quo” (karşılıklı ödün) olmalıdır: Fakir ülkeler yeşil dönüşüme bağlılık göstermeli, zengin ülkeler ise bu dönüşümü finanse etmelidir.

Rodrik, iklim krizinin tarihsel sorumluluğunun büyük ölçüde gelişmiş ülkelere ait olduğunu; buna karşın iklim politikalarının maliyetlerinin çoğu zaman gelişmekte olan ülkelere yüklendiğini vurgulamaktadır. Bu nedenle yeşil dönüşümün, teknoloji transferi, iklim finansmanı ve esnek politika alanlarıyla desteklenmesi gerektiği savunulmaktadır. Gelişmekte olan ülkelerin sanayileşme ve istihdam yaratma hedeflerinden vazgeçmeye zorlanmasının, ne siyasal ne de etik açıdan savunulabilir olduğunu ileri süren yazar, iklim politikalarının küresel ölçekte meşruiyet kazanabilmesinin, sürdürülebilirlik ile kalkınma hedeflerinin birlikte ele alındığı yeni bir uluslararası iş birliği mimarisiyle mümkün olacağı sonucuna ulaşmaktadır.

Üretkenlik Odaklı Politika Anlayışı

Rodrik tüm bu zorlukları aşmak için devletlerin sadece yeniden dağıtım (vergi ve yardımlar) yapmasının yeterli olmayacağını; doğrudan üretim, inovasyon ve istihdam aşamalarına müdahale edilmesi gerektiğini savunmaktadır. Yazara göre, hükümetler, düşük eğitimli işçilerin yeteneklerini tamamlayan işçi dostu teknolojileri teşvik etmeli ve yerel toplulukları canlandıracak kamu-özel sektör ortaklıkları kurmalıdır. Bu yaklaşım, orta sınıfın ekonomik güvenliğini arttırırken demokratik değerlerin de yeniden güçlenmesini sağlayacaktır.

Dani Rodrik bu çalışmasında, geleneksel serbest piyasa anlayışının ve sanayileşmeye dayalı büyüme modellerinin günümüz ekonomik ve toplumsal sorunlarını çözmekte yetersiz kaldığını ileri sürerek, “prodüktivist” (üretkenlik odaklı) bir politika anlayışı önermektedir. Bu yaklaşım, ekonomik performansı yalnızca çıktı artışıyla değil, üretkenliğin istihdam yaratma kapasitesiyle birlikte değerlendirmeyi esas almaktadır.

Rodrik’e göre prodüktivizm, sanayi politikalarıyla sınırlı değildir; özellikle hizmet sektöründe verimliliği arttırmaya, yerel koşullara duyarlı ve deneme-yanılmaya açık politika araçlarına dayanır. Bu çerçevede devletin rolü, piyasanın yerine geçmekten ziyade, özel sektörle birlikte öğrenen, uyarlayan ve üretken yatırımları yönlendiren deneyimsel bir yönetişim mimarisi kurmak olarak tanımlanmaktadır.

Rodrik’in prodüktivist politika anlayışı, aynı zamanda iktisat literatüründeki “birinci en iyi” (first best) çözümlere duyulan kuşkuyla yakından ilişkilidir. Teorik olarak etkili kabul edilen evrensel politika reçetelerinin, siyasal kısıtlar, kurumsal farklılıklar ve toplumsal çatışmalar nedeniyle pratikte uygulanabilir olmadığı günümüz dünyasında, Rodrik “ikinci en iyi” (second best) çözümlerin kaçınılmazlığını vurgulamaktadır. Bu yaklaşım, küresel ölçekte tam rekabet, tam serbest ticaret ya da yeknesak karbon fiyatlaması gibi idealleştirilmiş düzenlemeler yerine, ulusal ve yerel düzeyde uygulanabilir, siyasal olarak sürdürülebilir ve bağlama özgü politika bileşimlerini öncelemektedir. Bu nedenle prodüktivizm, yalnızca bir büyüme stratejisi değil; aynı zamanda politika yapımını evrensel reçetelerden deneysel, uyarlanabilir ve çoğulcu çözümlere yönelten pragmatik bir yöntem önerisi olarak da okunmalıdır.

Dani Rodrik, refahın kalıcı biçimde arttırılmasının merkezine üretkenliği yerleştirmekte ve bu kavramı dar anlamda verimlilik artışının ötesinde, kurumsal ve sektörel bir dönüşüm olarak ele almaktadır. Yazar, üretkenlik artışlarının kendiliğinden ortaya çıkmadığını; öğrenme, ölçek ekonomileri ve teknoloji yayılımı gibi süreçlerin kamu politikalarıyla desteklenmesi gerektiğini savunmaktadır. Bu çerçevede üretkenlik, yalnızca firmaların rekabet gücünü arttıran bir unsur değil, ücret artışlarını ve iş kalitesini mümkün kılan toplumsal bir kapasite olarak tanımlanmaktadır. Dolayısıyla üretkenlik odaklı paradigma, büyüme ile refah arasındaki kopukluğu gidermeyi amaçlamaktadır.

Rodrik, piyasa sinyallerine aşırı güvenen yaklaşımların üretkenlik sorunlarını çözmekte neden yetersiz kaldığını tartışmakta ve Ar-Ge teşvikleri, beceri oluşumu, yerel kümelenmeler ve sektörel hedefli sanayi politikaları olmaksızın üretkenlik sıçramalarının gerçekleşmediğini göstermektedir. “Özellikle gelişmekte olan ülkelerde firmaların düşük teknoloji tuzaklarında sıkışmasının temel nedenlerinden biri, bu tamamlayıcı kamu yatırımlarının eksikliğidir,” diyen yazar, başarılı üretkenlik stratejilerinin, belirli sektörlerde deneme-yanılma süreçlerini mümkün kılan, hatadan öğrenmeyi teşvik eden ve özel sektörle kamunun etkileşimini kurumsallaştıran bir yönetişim anlayışına dayandığını vurgulamaktadır.

Rodrik, üretkenlik odaklı paradigmanın yeşil dönüşüm ve iyi işler hedefleriyle uyumlu biçimde tasarlanması gerektiğini özellikle belirtmektedir. Ona göre, düşük karbonlu teknolojilere yapılan yatırımlar, uzun vadede hem çevresel maliyetleri azaltacak hem de yeni üretkenlik alanları açacaktır. Bu yaklaşımda üretkenlik artışı, emeğin daha fazla sömürülmesiyle değil, bilgi, teknoloji ve örgütlenme biçimlerinin yeni bir kavrayışla geliştirilmesiyle sağlanmaktadır. Yani üretkenliği merkeze almayan bir ekonomik strateji, sürdürülebilir büyüme ve paylaşılan refah üretemez, bu nedenle üretkenlik odaklı paradigma, Rodrik’in önerdiği yeni ilerici ekonomik yaklaşımın kilit bileşenlerinden biri olarak konumlanmaktadır.

Küreselleşmenin Yeniden Şekillendirilmesi

Rodrik “1990’lardan sonra ortaya çıkan küreselleşme modeli, sağlam olmayan temeller üzerine inşa edilmiş olup sürdürülebilir değildir; nitekim son yıllarda yaşanan çözülme süreci bunu açık biçimde ortaya koymaktadır. Bu nedenle söz konusu yapıyı, tarihsel örneklerden ve gelecekte ortaya çıkabilecek diğer küreselleşme biçimlerinden ayırt edebilmek için ayrı bir adla tanımlamak gerekmektedir.” diyerek bu dönemi aşırı küreselleşme (hyperglobalization) olarak adlandırmaktadır. Yazar, Neoliberal küreselleşme düzeninin (hyperglobalization) hem çevreyi hem de toplumsal dokuyu zayıflattığını, orta sınıfın gerilemesinin otoriter popülizmi beslediğini belirtmektedir.

Rodrik, son kırk yılda egemen olan ekonomik düzenin, büyümeye odaklanan fakat toplumsal ve ekolojik sonuçları gözetmeyen bir çerçeveye dayandığını vurgulamaktadır. Bu çerçevenin kısa vadede üretimi ve ticareti genişletmiş olmakla birlikte “uzun vadede demokratik meşruiyeti zayıflatan, eşitsizlikleri derinleştiren ve çevresel sınırları görünmez kılan bir yapı ürettiğini,” ileri sürmektedir. Dolayısıyla Rodrik’e göre, karşı karşıya olduğumuz krizler geçici sapmalar değil, mevcut kalkınma anlayışının yapısal birer sonucudur.

1990’lar sonrasında egemen hale gelen aşırı küreselleşme modelinin neden sistematik biçimde başarısızlığa sürüklendiğini somut örnekler üzerinden ortaya koyan yazar, Dünya Ticaret Örgütü’nün kurallarının, uluslararası yatırım anlaşmaları ve küresel tedarik zincirleri aracılığıyla ulusal politika alanlarını daralttığını; bunun özellikle emek piyasaları ve sanayi politikaları üzerinde bağlayıcı etkiler yarattığını göstermektedir. Kitapta, Çin’in Dünya Ticaret Örgütü’ne katılımı sonrasında ABD imalat sanayinde yaşanan hızlı istihdam kaybı, bu sürecin en çarpıcı örneklerinden biri olarak ele alınmaktadır. Benzer biçimde, Avrupa’da mali disiplin kurallarının sosyal harcamaları kısıtlaması, Güney Avrupa ülkelerinde işsizliğin ve siyasal huzursuzluğun artmasına yol açmıştır. Rodrik, bu örneklere bakarak “aşırı küreselleşme ekonomik verimlilik kazanımları üretmiş olsa bile, bu kazanımların demokratik meşruiyet ve toplumsal istikrar maliyetleriyle dengelenmediğini” savunmaktadır. Rodrik’e göre, ulusal demokrasilerin tercih alanını aşındıran bir küresel entegrasyon biçimi ne ekonomik ne de siyasal açıdan sürdürülebilirdir.

Yazar, küresel ticaret ve yatırım anlaşmalarının (giderek teknikleşen kurallarıyla) seçilmiş hükümetlerin politika alanını zayıflattığını; bu durumun ise, yurttaşların ekonomik kararlar üzerindeki denetimini fiilen imkansızlaştırdığını ileri sürmektedir. Örnek olarak, ülke içinde üretimi düzenleyen politikaların “ticaret engeli” olarak çerçevelenmesini ve sosyal ya da çevresel standartların rekabet gücü gerekçesiyle geri plana itilmesini gösteren Rodrik’e göre bu yapı, küresel piyasalara duyulan güveni arttırmak yerine, demokratik siyaset ile piyasa entegrasyonu arasında kalıcı bir gerilim üretmiştir. Yazar, ekonomik entegrasyonun meşruiyetinin, yalnızca verimlilik kazançlarına değil, toplumsal rızaya ve siyasal temsil kapasitesine dayanması gerektiğini vurgulamış ve bu nedenle aşırı küreselleşmeyi, demokrasiyi tali plana iten kavrayışı nedeniyle sürdürülemez bir model olarak tanımlamıştır.

“Parçalanmış Bir Dünyada Paylaşılan Refah”ın yedinci bölümünde Dani Rodrik, küreselleşmenin tamamen geri çevrilmesi gereken bir süreç olmadığını, ancak mevcut biçimiyle sürdürülemez olduğunu savunmaktadır. Yazar, aşırı küreselleşmenin ulusal demokrasilerle uyumsuzluğunu vurgulayarak, küresel ekonomik entegrasyonun derinliği ile politika özerkliği arasında yeni bir denge kurulması gerektiğini ileri sürmektedir. Bu bağlamda sorun, küreselleşmenin varlığı değil; ticaret, yatırım ve finans rejimlerinin ulusal toplumsal tercihleri bastıracak ölçüde bağlayıcı hale gelmiş olmasıdır. Rodrik, bu nedenle küreselleşmenin yeniden tasarlanmasının, demokratik meşruiyete öncelik veren bir siyasal iktisat yaklaşımını zorunlu kıldığını belirtmektedir.

Önerilen yeni küreselleşme anlayışı, “tek tip kural seti” yerine çoğulcu ve esnek bir uluslararası düzen fikrine dayanmaktadır. Rodrik, daha önce yayınlanan kitaplarında olduğu gibi bu kitapta da, ülkelerin kalkınma düzeyleri, kurumsal kapasiteleri ve toplumsal öncelikleri farklıyken, aynı ticaret ve yatırım kurallarına tabi tutulmasının verimsizlik ve siyasal gerilim yarattığını göstermektedir. Bu nedenle ticaret anlaşmalarının kapsamının daraltılması, yatırımcı–devlet uyuşmazlık mekanizmalarının sınırlandırılması ve ülkelerin sanayi, istihdam ve çevre politikaları için daha geniş bir manevra alanına sahip olması gerektiğini savunmaktadır. Bu bağlamda Rodrik, küresel yönetişimi, piyasaları disipline eden değil, ulusal demokrasilerin işleyişini destekleyen bir çerçeve olarak yeniden tanımlamaktadır.

Rodrik, küreselleşmenin yeniden tasarlanmasının küresel sorunlara sırt çevirmek anlamına gelmediğini özellikle vurgulamaktadır. İklim değişikliği, salgınlar ve finansal istikrarsızlık gibi ulusal sınırları aşan sorunlar, uluslararası iş birliğini zorunlu kılmaktadır. Ancak bu iş birliğinin, ulusal politika alanlarını daraltan hiyerarşik kurallar yerine, gönüllülük, karşılıklılık ve asimetrileri tanıyan düzenlemeler üzerine kurulması gerektiği savunulmaktadır.

Dani Rodrik, “asimetrileri tanıyan düzenlemeler” kavramını, küresel iktisadi düzenin ülkeler arasındaki yapısal farklılıkları ve güç eşitsizliklerini dikkate alacak biçimde yeniden tasarlanması gerekliliğini ifade etmek için kullanmaktadır. Rodrik’e göre ülkeler kalkınma düzeyleri, üretim yapıları, kurumsal kapasiteleri ve toplumsal öncelikleri bakımından simetrik değildir; bu nedenle ticaret, yatırım ve rekabet alanlarında tüm ülkelere aynı kuralların dayatılması tarafsızlık değil, mevcut eşitsizliklerin yeniden üretilmesi anlamına gelmektedir. Asimetrileri tanıyan düzenlemeler, özellikle gelişmekte olan ülkelerin sanayi politikaları, emek ve çevre standartları ile kamu müdahaleleri açısından daha geniş ve meşru bir politika alanına sahip olmasını savunmaktadır. Bu yaklaşım, küresel kuralların ulusal demokrasilerin tercih alanını daraltan bağlayıcı mekanizmalar olmaktan çıkarılarak, farklı kapasite ve sorumlulukları gözeten esnek bir yönetişim çerçevesi içinde yeniden kurgulanmasını hedeflemektedir.

İyi İşler Ekonomisi

İyi İşlerin Erozyonu ve Demokratik Meşruiyet Sorunu: Parçalanmış Bir Dünyada Paylaşılan Refah’ın dördüncü bölümünde Dani Rodrik, çağdaş ekonomilerde yaşanan temel sorunun işsizlikten ziyade “iyi işlerin” azalması olduğunu ileri sürmektedir. Yazar, özellikle imalat sanayinin daralması, taşeronlaşma ve dijitalleşmenin emek süreçlerini parçalı hale getirmesi sonucunda, istikrarlı, güvenceli ve üretken işlerin yerini düşük ücretli ve kırılgan istihdam biçimlerinin aldığını göstermektedir. ABD ve Avrupa deneyimleri üzerinden yürüttüğü analiz, istihdam artışının tek başına toplumsal refahı ve demokratik meşruiyeti yeniden üretmeye yetmediğini ortaya koymaktadır. Bu çerçevede Rodrik, refahın yalnızca çalışıyor olmakla değil, çalışmanın niteliğiyle doğrudan ilişkili olduğunu vurgulamaktadır.

Yeniden Dağıtımın Sınırları ve Aktif Kamu Politikaları: Rodrik’e göre “iyi işler ekonomisi”, piyasanın kendiliğinden üreteceği bir sonuç değil, bilinçli ve yönlendirici kamu politikalarının ürünü olarak düşünülmelidir. Verimlilik artışlarının emek gelirlerine yansımadığı bir ekonomik yapı, ne toplumsal uzlaşma ne de siyasal istikrar sağlayabilmektedir. Bu nedenle asgari ücret politikaları, sendikal hakların güçlendirilmesi, aktif işgücü piyasası programları ve mesleki eğitim sistemleri yeniden ele alınmalıdır. Bununla birlikte yazar, yalnızca yeniden dağıtım mekanizmalarına dayalı çözümlerin sınırlı kaldığını; asıl meselenin, yüksek katma değerli ve istihdam dostu üretim alanlarının genişletilmesi olduğunu vurgulamaktadır. İyi işler sorunu, bu anlamda sosyal politikayla değil, doğrudan üretim yapısıyla ilişkilidir.

İmalatın İstihdam Motoru Olma Özelliğinin Kaybı: İmalat sektöründeki teknolojik dönüşüm, özellikle otomasyon ve beceriye dayalı teknolojik değişim, sektörün üretim kapasitesini büyük ölçüde arttırırken istihdam yaratma kapasitesini kalıcı biçimde zayıflatmıştır. ABD örneğinde imalat sanayinde işgücü verimliliği 1950’lerden bu yana katlanarak artmış olsa da, bu süreç sektörün kitle istihdamı yaratan bir “yürüyen merdiven” olma işlevini yitirmesiyle sonuçlanmıştır. Benzer biçimde Çin, Almanya ve Güney Kore gibi dünyanın en başarılı imalatçı ekonomilerinde dahi çıktı artarken imalatın toplam istihdam içindeki payı istikrarlı biçimde düşmektedir. Günümüzde imalat yatırımları, yüksek sermaye harcaması karşılığında sınırlı sayıda iş yaratmakta; örneğin Arizona’daki ileri teknoloji bir çip fabrikasına yapılan milyarlarca dolarlık yatırım yalnızca birkaç bin doğrudan istihdam sağlayabilmektedir. Bu gelişmeler, birçok gelişmekte olan ülkenin sanayileşme sürecini tamamlamadan imalat istihdamını kaybettiği “erken sanayisizleşme” olgusunu derinleştirmektedir. Sonuç olarak, iyi işler yaratma kapasitesi bakımından imalat sektörü artık tarihsel rolünü sürdürememektedir.

Emek Dostu Teknolojiler ve İyi İşlerin Yeniden İnşası: Rodrik, bu koşullar altında iyi işler yaratmanın temel yolunun, teknolojik gelişmenin yönünü işçilerin yerini alan otomasyondan, işçilerin yeteneklerini tamamlayan ve arttıran emek dostu teknolojilere kaydırmak olduğunu savunmaktadır. Bu yaklaşım, düşük vasıflı işçilerin görev kapsamını genişleten dijital araçlar, hizmet sektöründe karar alma süreçlerini destekleyen teknolojiler ve üretken yapay zekâ uygulamalarını içermektedir. Sağlık, bakım, perakende ve çağrı merkezi gibi alanlarda dijital destek araçları, işçilerin verimliliğini arttırarak daha nitelikli hizmet sunmalarına imkân tanımaktadır. Rodrik ayrıca teknolojik yeniliklerin kendiliğinden emek dostu bir yönde ilerlemeyeceğini; bu nedenle devletin inovasyonun yönüne müdahale eden kurumsal ve yönlendirici stratejiler geliştirmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Bu çerçevede önerilen ARPA-W benzeri kamu kurumları, teknolojinin işçileri ikame eden değil, onların toplumsal değerini ve üretkenliğini arttıran bir hatta ilerlemesini hedeflemektedir.

İyi işler ekonomisine yönelik bu yaklaşım, istihdam, üretkenlik ve toplumsal refahı birbirinden kopuk politika alanları olarak değil; birbirini besleyen bütüncül bir dönüşüm sürecinin parçaları olarak ele almaktadır. Rodrik’in çerçevesinde iyi işler, yalnızca emek piyasası düzenlemelerinin değil, sanayi politikalarının ve yeşil dönüşüm stratejilerinin de merkezinde yer almaktadır. Üretkenliği arttıran ve emek dostu teknolojilere dayalı bir büyüme patikası, hem orta sınıfın yeniden inşası hem de demokratik meşruiyetin güçlendirilmesi açısından kritik önemdedir. Aynı zamanda bu yaklaşım, karbon yoğun üretim modellerinin aşamalı olarak terk edilmesini ve yeni yeşil sanayi alanlarında istihdam yaratılmasını mümkün kılarak, çevresel sürdürülebilirlik ile toplumsal refah hedefleri arasında bir sıfır toplamlı ilişki olmadığı fikrini güçlendirmektedir. Bu nedenle Rodrik’in önerdiği politika bileşimi, iyi işler, yeşil dönüşüm ve sanayi politikasını birbirinden bağımsız değil, ortak bir kalkınma ve adalet vizyonunun tamamlayıcı unsurları olarak düşünmeyi gerektirmektedir.

Yoksulluğu Azaltmak

Kitabın “Yoksulluğu Azaltmak İçin Ekonomik Büyümeyi Teşvik Etmek” adlı bölümünde Dani Rodrik, yoksulluğun kalıcı biçimde azaltılmasının yalnızca yeniden dağıtım politikalarıyla değil, üretken ve istihdam yaratıcı ekonomik büyümeyle mümkün olduğunu savunmaktadır. Yazar, Doğu Asya ülkelerinin ihracata dayalı sanayileşme deneyimlerini örnek göstererek, tarımdan sanayiye ve hizmetlere geçişin ücretleri ve üretkenliği yükselttiğini belirtmektedir. Buna karşılık, yalnızca doğal kaynaklara dayalı ya da erken finansallaşmış büyüme modellerinin yoksulluğu azaltmakta sınırlı kaldığı vurgulanmaktadır. Bu nedenle büyümenin varlığı kadar, hangi sektörler üzerinden ve hangi istihdam yapılarıyla gerçekleştiğinin de önemli olduğunu ileri sürmektedir.

Büyümenin önündeki temel engeller, aşırı küreselleşmenin gelişmekte olan ülkelerin politika alanını daraltması üzerinden tartışılmaktadır. Rodrik, sanayi politikalarının ticaret kuralları ve yatırım anlaşmalarıyla kısıtlandığı bir ortamda, düşük gelirli ülkelerin üretkenlik sıçraması yaratmakta zorlandığını göstermektedir. Erken sanayisizleşme olgusu, Latin Amerika ve Afrika örnekleri üzerinden ele alınmakta ve imalat sanayinin yeterince gelişmeden daralmasının istihdam olanaklarını sınırladığı ileri sürülmektedir. Bu bağlamda yazar, gelişmekte olan ülkelerin küresel değer zincirlerine eklemlenirken, yerel üretim kapasitelerini güçlendirecek esnek politika araçlarına ihtiyaç duyduğunu savunmaktadır.

Rodrik, yoksulluğun azaltılmasına yönelik büyüme stratejilerinin iklim hedefleriyle çatışmak zorunda olmadığını da vurgulamaktadır. Düşük karbonlu sanayileşme, yeşil altyapı yatırımları ve emek yoğun hizmet sektörleri, hem istihdam yaratma hem de çevresel sürdürülebilirlik açısından önemli fırsatlar sunmaktadır. Ancak bu dönüşümün maliyetlerinin yoksul ülkelere yüklenmesi, büyüme hedeflerini zayıflatmaktadır. Bu nedenle küresel iklim finansmanı, teknoloji transferi ve politika esnekliği olmaksızın yoksulluğu azaltmaya yönelik büyümenin mümkün olamayacağı sonucuna ulaşmaktadır. Böylece Rodrik, büyüme, yoksulluk ve sürdürülebilirlik arasındaki ilişkinin bütüncül bir kalkınma perspektifiyle ele alınması gerektiğini ortaya koymaktadır.

Eleştiri ve Değerlendirme

Parçalanmış Bir Dünyada Paylaşılan Refah’ta Dani Rodrik, demokrasi, refah ve sürdürülebilirliğin birlikte gerçekleştirilebileceğini savunurken, bu hedefler arasındaki yapısal güç asimetrilerini görece sınırlı biçimde tartışmaktadır. Özellikle sermaye birikimi rejimlerinin ve mülkiyet ilişkilerinin bu üçlü meydan okuma üzerindeki belirleyici rolü yeterince açıklanmamaktadır. Demokrasi, çoğu zaman politika alanı ve temsil kapasitesiyle sınırlandırılmakta; sınıfsal güç ilişkilerinin ve çıkar çatışmalarının demokrasinin maddi temellerini nasıl şekillendirdiği ikincil planda kalmaktadır. Bu durum, üçlü meydan okumanın siyasal iktisat derinliğini kısmen zayıflatmaktadır.

Kitapta aşırı küreselleşmeye yönelik yapılan eleştiri pek çok ampirik örneğe dayanmakla birlikte küresel kapitalizmin neden bu yönde evrildiğine ilişkin tarihsel sınıf dinamikleri sınırlı biçimde ele alınmaktadır. Finansallaşmanın ve ticaret rejimlerinin siyasal tercihlerin sonucu olduğu vurgulanmakta fakat bu tercihleri mümkün kılan hegemonik koalisyonlara ve çıkar ittifaklarına görece az değinilmektedir.

Yeşil dönüşümün sanayi politikalarıyla birlikte ele alınması kitabın önemli katkılarından biridir. Ancak ekolojik sınırların büyüme paradigmasıyla ilişkisi radikal biçimde sorgulanmamaktadır. Düşük karbonlu sanayileşme önerileri, büyümenin niteliğini dönüştürmeye odaklanmakta; ancak toplam üretim ve tüketim ölçeğinin ekolojik sınırlarla uyumu meselesi arka planda kalmaktadır. Bu yaklaşım, yeşil dönüşümü sistem içi bir uyarlama olarak ele alma riskini taşımakta ve ekolojik iktisadın ölçek, sınır ve yeterlilik vurgularıyla tam olarak kesişmemektedir.

İyi işler vurgusu, refahın niteliğine ilişkin önemli bir açılım sunsa da, bakım emeği, enformel emek ve toplumsal yeniden üretim süreçleri sınırlı ölçüde ele alınmaktadır. İyi işler çoğunlukla ücretli ve formel istihdam üzerinden tanımlanmakta; toplumsal cinsiyet eşitsizlikleri ve görünmeyen emek biçimleri yeterince merkeze alınmamaktadır. Bu durum, iyi işler ekonomisinin toplumsal kapsayıcılığını sınırlayan bir çerçeveye yol açmaktadır.

Büyümenin yoksulluğu azaltmadaki rolü ikna edici biçimde savunulmakla birlikte, büyümenin siyasal ve ekolojik sınırları daha eleştirel biçimde tartışılabilirdi. Özellikle düşük gelirli ülkelerde büyümenin hangi koşullarda eşitsizlikleri yeniden üretebileceği konusu sınırlı kalmaktadır. Ayrıca küresel güç ilişkilerinin, yoksul ülkelerin büyüme alanlarını nasıl yapısal olarak daralttığı meselesi daha güçlü bir bağımlılık analiziyle desteklenebilirdi.

Kitap, sürdürülebilirliği büyük ölçüde yeşil sanayi politikaları, teknoloji dönüşümü ve üretkenlik artışı üzerinden ele almakta; buna karşılık ekonominin biyofiziksel sınırları, madde-enerji akışlarının mutlak ölçeği ve ekosistemlerin yenilenme kapasitesi ikincil düzeyde kalmaktadır. Bu yaklaşım, büyümenin niteliğini dönüştürmeyi hedeflese de, büyümenin toplam ölçeğine ilişkin sınırlandırıcı bir çerçeve sunmamaktadır. Oysa ekolojik iktisat, refahın sürdürülebilirliğini yalnızca karbon yoğunluğunun azaltılmasıyla değil, üretim ve tüketimin gezegensel sınırlar içinde yeniden ölçeklenmesiyle ilişkilendirmektedir.

Nesiller arası adalet perspektifinden bakıldığında ise kitap, bugünün toplumsal bölüşüm sorunlarına güçlü biçimde odaklanırken, gelecek kuşakların haklarını çoğunlukla dolaylı biçimde ele almaktadır. Yeşil dönüşüm ve iklim politikaları, mevcut kuşaklar arasındaki adalet ve istihdam kaygılarıyla uyumlu hale getirilmeye çalışılmakta; ancak bu uyum arayışı, gelecek kuşaklara aktarılacak ekolojik borcun sınırlandırılması hedefini zaman zaman geri plana itmektedir. Sosyal iskonto oranı, geri döndürülemez çevresel tahribatlar ve kuşaklar arası yük paylaşımı gibi kavramlar, kitapta merkezi bir kuramsal çerçeveye dönüştürülmemektedir. Bu durum, sürdürülebilirliğin etik boyutunun, siyasal uygulanabilirlik kaygıları karşısında zayıflamasına yol açmaktadır.

Ekolojik iktisat açısından daha derin bir sorun, refahın üretim ve istihdam merkezli tanımının korunmasıdır. İyi işler, üretkenlik ve sanayileşme hedefleri toplumsal açıdan ikna edici olmakla birlikte, yeterlilik, bakım ekonomisi, toplumsal yeniden üretim ve doğayla karşılıklı bağımlılık gibi refahın maddi-olmayan bileşenleri kitapta sınırlı ölçüde ele alınmaktadır. Bu çerçevede kitap, refahın paylaşımını ağırlıklı olarak bugünkü kuşaklar ve ücretli emek üzerinden düşünmekte; refahın kuşaklar arası aktarımını sağlayan ekosistem hizmetlerinin korunmasını iktisadi analizinin merkezine yerleştirmemektedir. Oysa nesiller arası adalet, yalnızca gelir ve fırsatların değil, yaşanabilir bir gezegenin de kuşaklar arasında adil biçimde paylaşılmasını gerektirmektedir.

Üretkenliğin toplumsal bir kapasite olarak ele alınması önemli olmakla birlikte, üretkenlik artışlarının kimler tarafından ve hangi koşullarda sahiplenildiği sorusu görece zayıf kalmaktadır. Tarihsel olarak üretkenlik kazanımlarının ücretlere ve toplumsal refaha otomatik olarak yansımadığı bilinmektedir. Bu nedenle üretkenlik odaklı paradigmanın, mülkiyet, kâr dağılımı ve sermaye gücüyle ilişkisi daha açık biçimde tartışılmadığında, yeniden dağıtım sorununu ikinci plana atma riski taşımaktadır.

Küreselleşmenin yeniden tasarlanmasına yönelik çoğulcu ve esnek yaklaşım normatif açıdan güçlü olsa da, mevcut uluslararası güç dengeleri içinde ne ölçüde uygulanabilir olduğu belirsiz kalmaktadır. Küresel yönetişimdeki asimetrilerin nasıl aşılacağı ve güçlü ülkelerin bu esnekliğe neden razı olacağı sorusu ise açık kalmıştır. Bu durum, önerilen çerçevenin siyasal uygulanabilirliğini zayıflatan bir boşluk yaratmaktadır.

Yeni ilerici gündem, kapsamlı ve bütüncül bir politika çerçevesi sunmaktadır fakat bu gündemi taşıyacak toplumsal ve siyasal aktörlerin kimler olduğu sorusu yeterince net değildir. Devlet kapasitesi ve demokratik irade varsayımı vurgulanmış olsa bile günümüzün parçalı siyasal yapıları, otoriterleşme eğilimleri ve küresel eşitsizlikleri bu varsayımın ne ölçüde geçerli kalacağını belirsizliğe itmektedir. Bu nedenle ilerici gündem, normatif açıdan ikna edici olmakla birlikte, siyasal mücadele dinamikleri açısından daha somut bir tartışmaya ihtiyaç duymaktadır. Devlet kapasitesi, demokratik uzlaşma ve kamusal rıza çoğu zaman varsayım düzeyinde ele alınmakta; artan otoriterleşme, kutuplaşma ve küresel güç asimetrilerinin bu gündemi nasıl zorlayacağı ayrıntılı biçimde tartışılmamaktadır. Ayrıca ilerici gündemin ekolojik iktisat ve nesiller arası adaletle kurduğu ilişki, yeşil dönüşüm başlığıyla sınırlı kalmakta; refahın gezegensel sınırlar içinde yeniden tanımlanmasına yönelik daha radikal bir etik çerçeve geliştirilmemektedir. Bu nedenle kitap, güçlü bir siyasal yön tayini sunmakla birlikte, uygulanabilirlik ve ekolojik derinlik açısından tamamlanmaya açık bir program olarak değerlendirilebilir.

Parçalanmış Bir Dünyada Paylaşılan Refah, Dani Rodrik’in uzun süredir geliştirdiği eleştirel küreselleşme yaklaşımının olgunlaşmış bir sentezini sunmaktadır. Kitap, demokrasi, refah ve sürdürülebilirliğin birbirinden kopuk politika alanları olarak ele alınmasının yarattığı kavramsal ve siyasal tıkanıklıkları ikna edici biçimde ortaya koymaktadır. Aşırı küreselleşmenin sınırlarını teşhis eden analiz, piyasa merkezli çözümlerin toplumsal meşruiyet üretemediğini göstererek, kamusal kapasitenin ve demokratik tercihlerin yeniden merkezileştirilmesi gerektiğini savunmaktadır. Bu yönüyle eser, ne küreselleşme karşıtı içe kapanmacı bir hattı ne de neoliberal uyarlamaları benimsemekte; ikisi arasında üçüncü bir ilerici siyasal iktisat zemini inşa etmektedir.

Bununla birlikte kitabın önerdiği politika çerçevesi, kapitalist üretim ilişkilerinin yapısal sınırlarını sınırlı ölçüde tartışmaktadır. Üretkenlik, iyi işler ve yeşil dönüşüm gibi başlıklar güçlü biçimde ele alınmakla birlikte, mülkiyet ilişkileri, sermaye birikim rejimleri ve sınıfsal güç dengeleri çoğu zaman arka planda kalmaktadır. Bu durum, refahın neden belirli toplumsal gruplar lehine sistematik olarak yoğunlaştığı sorusunun anlaşılmasını zorlaştırmaktadır. Benzer biçimde ekolojik sınırlar, büyümenin niteliği üzerinden yeniden çerçevelenmekte; ancak üretim ve tüketimin mutlak ölçeğine ilişkin daha radikal sorgulamalar sınırlı kalmaktadır. Bu nedenle kitap, ekolojik iktisat ve politik ekoloji perspektifleriyle tamamlandığında daha derin bir eleştirel güce ulaşabilecek bir çerçeve sunmaktadır.

Genel olarak değerlendirildiğinde eser, çağdaş kapitalizmin çoklu krizlerine karşı normatif açıdan tutarlı, ampirik olarak güçlü ve siyasal olarak ilerici bir yol haritası önermektedir. Ancak bu yol haritasının uygulanabilirliği, yalnızca politika tasarımına değil, bu politikaları taşıyacak toplumsal koalisyonların ve siyasal mücadelelerin inşasına bağlı görünmektedir. Bu açıdan kitap, tamamlanmış bir çözümden ziyade, refah, demokrasi ve sürdürülebilirlik ekseninde yürütülecek daha geniş bir kuramsal ve siyasal tartışma için güçlü bir başlangıç noktası olarak değerlendirilebilir. Özellikle Türkiye gibi eşitsizliklerin, çevresel baskıların ve demokratik gerilimlerin iç içe geçtiği bağlamlarda, kitabın sunduğu çerçeve eleştirel biçimde yeniden düşünmeye bir çağrı olarak ele alınmalıdır.

Kitabın Türkiye Açısından Değerlendirmesi

Parçalanmış Bir Dünyada Paylaşılan Refah’ta Dani Rodrik’in savunduğu “sanayi politikası–iyi işler–yeşil dönüşüm” üçlüsü, Türkiye bağlamında hem güçlü imkânlar hem de ciddi yapısal gerilimler barındırmaktadır.

Türkiye ekonomisi uzun süredir orta teknolojiye sıkışmış, ithalata bağımlı ve emek yoğun bir üretim yapısı sergilemekte; bu yapı sanayi politikası eksikliğiyle birleştiğinde kalıcı üretkenlik artışı yaratamamaktadır. Rodrik’in önerdiği hedefli sanayi politikaları, Türkiye için teorik olarak anlamlı görünmekle birlikte, mevcut büyüme rejiminin kısa vadeli ihracat ve inşaat odaklı karakteri nedeniyle sınırlı bir uygulanabilirliğe sahiptir. Bu durum, sanayi politikasının yalnızca teknik bir kapasite meselesi değil, aynı zamanda siyasal önceliklerin yeniden tanımlanmasını gerektiren bir dönüşüm olduğunu göstermektedir.

Emek boyutunda Rodrik’in “iyi işler” vurgusu, Türkiye’deki yaygın güvencesizlik, düşük ücretler ve yüksek enformalite karşısında özellikle önem kazanmaktadır. Ancak Türkiye’de emek piyasalarının yapısal özelliği, iyi işlerin yaratılmasını yalnızca sanayi politikasıyla değil, sendikal haklar, toplu pazarlık ve sosyal politika araçlarıyla doğrudan ilişkilendirmektedir. Rodrik’in çerçevesi, emek piyasası kurumlarının güçlendirilmesini normatif olarak desteklese de, Türkiye gibi emek-sermaye dengesinin belirgin biçimde sermaye lehine bozulduğu ülkelerde, bu dönüşümün siyasal çatışma boyutunu yeterince açmamaktadır. Bu nedenle iyi işler ekonomisi, Türkiye bağlamında yalnızca üretkenlik meselesi değil, açık bir sınıfsal yeniden dağıtım ve güç mücadelesi sorunu olarak ortaya çıkmaktadır.

İklim ve nesiller arası adalet perspektifinden bakıldığında ise Rodrik’in reformcu yeşil dönüşüm yaklaşımı Türkiye için hem fırsatlar hem de riskler içermektedir. Türkiye, fosil yakıtlara bağımlı enerji yapısı ve hızla bozulan ekosistemleriyle, yeşil dönüşümü ertelemenin bedelini gelecek kuşaklara aktaran bir kalkınma patikasında ilerlemektedir. Rodrik’in önerdiği yeşil sanayi politikaları, istihdam ve üretkenlik açısından cazip görünse de, ekolojik iktisadın vurguladığı mutlak çevresel sınırlar ve yeterlilik ilkeleri bu çerçevede yeterince merkezileşmemektedir. Türkiye’de yeşil dönüşümün, yalnızca yeni sanayi alanları yaratmakla değil, aynı zamanda madencilik, enerji ve tarım politikalarında ekolojik tahribatı sınırlayan köklü bir yön değişikliğiyle mümkün olacağı açıktır. Bu açıdan Rodrik’in yaklaşımı, Türkiye’de nesiller arası adaletin gerektirdiği ekolojik sorumluluğu karşılamak için gerekli fakat yeterli olmayan bir çerçeve sunmaktadır.

Hedefli sanayi politikaları, üretkenliği arttıran sektörlere yönelim ve iyi işler yaratma vurgusu, Türkiye’nin orta gelir tuzağından çıkışı için kavramsal bir yol haritası sağlamaktadır. Bununla birlikte bu çerçeve, Türkiye’deki siyasal ekonomi gerçeklikleriyle karşılaştırıldığında belirgin sınırlılıklar taşımaktadır. Sanayi politikasının uygulanabilirliği, yalnızca teknik kapasiteye değil; kamu kaynaklarının tahsisine, rant rejimlerinin dönüştürülmesine ve emek–sermaye dengesinin yeniden kurulmasına bağlı görünmektedir. Bu koşullar sağlanmadığında Rodrik’in önerileri, Türkiye bağlamında dönüşümcü bir stratejiden ziyade seçici ve parçalı politika adımlarına indirgenme riski taşımaktadır. Dolayısıyla Rodrik’in yaklaşımı, Türkiye için güçlü bir analitik ufuk sunmakta; ancak bu ufkun hayata geçirilmesi, derin bir siyasal ve kurumsal yeniden yapılanmayı zorunlu kılmaktadır.

Ege Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat Bölümü

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.