Popülizmin Demokrasiyle Sınavı – Ersin Kalaycıoğlu


 

Plutokrasinin milli gelirden aldığı pay, hissedar (shareholder) kapitalizminin önceliklerine dayalı olarak sürdüğü sürece, yoksulluk kader olmaktan çıkamayacak demektir.

                        Giriş

Ekim sonunda ve Kasım ayının başlarında Avrupa Birliği ülkelerinin bazılarında ve Amerika Birleşik Devletleri’nde yerel, genel ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri oldu. Bu kez çoğu aşırı sağcı olan popülist partiler ve adayların İrlanda Cumhurbaşkanlığı seçiminden Hollanda genel seçimlerine, ABD yerel seçimlerine kadar her seçimde düşmanlaştırdıkları, ötekileştirdikleri ve nefret söylemiyle ayrıştırdıkları merkez sol ve merkez (liberal) siyasal partili adaylara seçimleri kaybettikleri görüldü. İlginç olan bir başka olgu da aynı sürecin daha önce Danimarka, Finlandiya ve İsveç gibi ülkelerde de yaşanmış olmasıdır. Dolayısıyla, tıpkı demokrasi gibi halka dayalı olduğunu ve “gerçek” halkın “gerçek” temsilcileri olarak, halkın oylarını (ç)alıp iktidara yıllardır gelen orta sol – merkez – orta sağ partilerin veya koalisyon hükümetlerinin ürettiğini iddia ettikleri siyasal seçkinlerden hesap sormak, onların sultasına son vermek iddiasıyla ortaya çıkan popülist / otoriter ideolojik partilerin demokrasiyi sonlandırmaya varacak tehditleri, o kadar da uzun vadeli olmayabilecekmiş gibi görünmektedir.  Acaba popülist aşırı sağ ve sol hareketler geçici protesto oyları veya hareketlerinden mi ibarettir? Bu siyasal hareketler belirli konjonktürün, dönemin veya siyasal kültür ortamı ile bir arada ortaya çıkan ekonomik politikalara olan bir anlık tepkiden mi ibarettir?

Demokrasinin Yavanlaşmasına karşı Popülizmin Cazibesi

1970’lerin sonunda Birleşik Krallık’taki seçimlerde uzun süreli İşçi Partisi iktidarlarından Demir Lady lakabını kazanacak bir dirayet ve sebatla mücadele ederek partisi Muhafazakarları (Tory) iktidara taşıyan Margaret Thatcher köktenci bir klasik liberal ekonomi ve piyasa fetişizmi veya imanı ile tarihe geçmiştir.[1] Onu izleyen Ronald Reagan da bir yıl kadar sonra ABD seçimlerini kazanarak iktidara geldiğinde benzer bir söylem geliştirerek klasik liberalizmin, olabildiğince düzenlemelerden ve kurallardan arındırılmış (serbest) piyasa ekonomisi savunularına dayalı makro ekonomi uygulamalarını hayata geçirmişti. Aynı yıllarda Avrupa ve Asya’da da benzer bir serbest / liberal piyasa ekonomisi inancı yayılmaktaydı. 1978’de Mao’nun ölümünden sonra iktidara gelen Deng Xiaoping Komünist Partisi yönetimi de ulusal kapitalizm adı altında devletçi bir kapitalizm modelini, Japonya veya Güney Kore’den pek de farklı olmayan bir içerikte uygulamaya geçirmişti. Buna direnen Sovyetler Birliği ve Varşova Paktı ülkeleri ise on yıl içinde çöktü ve Soğuk Savaş sona erdi. Artık bütün dünya liberal piyasa ekonomisinin küreselleşmesine ve milli gelirlerin hızla yükselmesine tanık olacaktı.

Liberal piyasa ekonomisini savunan neo-klasik liberalizm inancındaki iktisatçılar sadece kuralların olmadığı bir serbest piyasayı savunmakla kalmamışlar, aynı zamanda piyasada yarışan ve artık her biri büyük oligarşik şirketler, karteller oluşturan ve bir kısmı da tekel olan veya tekelleşmeye yönelen şirketlerden vergi almamayı da önermişlerdi. Bunlar büyük kârlar elde edecekler, o kârları yatırımlara yönlendirerek yeni üretim alanları, yeni teknolojiler, mallar ve hizmetler, yeni istihdam olanakları yaratacaklardı. Bu deneme bir icatlar dönemi olacağı gibi istihdam artarak işsizlik ortadan kalkacak ve bu ekonomide iş bulup çalışanların da gelirleri yükselecekti. Artık küresel bir liberal ütopyanın iktisadi cenneti önümüzde uzanmaktaydı. Francis Fukuyama, 1980’lerin sonlarında yazdığı makaleler ve arkasından 1992’de yayımladığı kitabında[2] da artık tarihin sonuna geldiğimizi, bundan böyle ulus-devletlerin sınırlarını anlamsızlaştıran bir küresel piyasa ile yaşayacağımızı, bu piyasada başta sermaye ve emek olmak üzere serbest hareket edecek olan üretim faktörleri herkesin en verimli olan işlerde en yüksek ücretle çalışmasına olanak sağlayacağını ileri sürüyordu. Sınırlarla ayrılmış ulus-devletler ve onların kuralları artık bu cenneti tehdit eden, zamanı geçmiş (arkaik) kalıntıdan ibaretti. Bundan böyle bir kamu yetkesi (otoritesi) gölgesinde olmadan çalışan bir dünya ekonomisi ve küresel piyasa vardı; özgür bireyler ve girişimciler burada kendi becerileri ve emekleri kadar pay alacak ve müreffeh yaşayacaklardı.

Ütopya müthişti. Ancak, gelişmeler hiç de beklendiği gibi olmadı. 1979 – 1980 gibi önerilen düzenlemelerden arındırılmış serbest (liberal) piyasa ekonomisi ekonomik büyüme getirdiyse de, başta ABD, Türkiye de dahil olmak üzere bu büyüyen pastayı eşit bölüşmekte büyük bir başarısızlık gösterdi.[3] Piyasa; karteller, oligopoller ve onların sahipleri oligarklar ve tekellerin eline geçmeye başladı. Az sayıda fevkalade varsıl şirket ve kişiler artık telaffuz edilmeye başlayan trilyon dolarlık servetler edinip, milli gelirin en az dörtte biri kadarını alırken, milli gelirin ancak yüzde 15 – 20’si kadarı toplumun yüzde 40 – 50’sine tahsis olunabildi. Gelir dağılımı ölçüsü olan Gini indeksi 0.4 ve üzerinde ölçülmeye başlandı.[4] Bu dönemde uygulanan ekonomi politikalarıyla belli kesimlerdeki büyük şirketlerden vergi alınmazken, bütçe harcamalarını azaltmak pek de mümkün olamadı. Bütçe açıkları da benzer bir artış gösterdi. Bu açıkları vergi ile finanse etmek mümkün olmayınca, vergileri affedilen kesimlerden borç alınıp, onlara yüksek faizlerle bu borçlar geri ödenerek bütçeler finanse edilme yoluna girildiğinden uzun dönemde bütçe açıkları daha da büyüdü. Bunun sonucunda sadece vergi kaybı yaşanmakla kalmadı, alınan borca faiz de ödendiğinden bu kesimlere daha büyük bir mali kaynak transfer edilmiş oldu. Vergi yükü görece olarak yoksul kesimlerin sırtına kaldı. Bu büyük adaletsizlik aynı zamanda reel olarak artmayan ücret ve maaşlara da yansıyınca geniş kitlelerde kırgınlık, mağduriyet, kızgınlık ve öfke artmaya başladı. Bu gelişmelerin siyasete yansıması ise iki yolla yönetilerek toplumsal tepkilerin varsıllaşan büyük sermaye sahiplerine ve onların desteklediği siyasetçilere yansıması engellendi. Bunlardan ilki medya, basın ve sosyal medya; ikincisi ise popülizm söylemlerine gerçek-ötesi söylem ve iddialar da katan siyaset erbabı oldu.

1990’lardan itibaren değişen piyasa koşullarından etkilenen kitlelere medya ve sosyal medya tarafından, özellikle ABD ve AB üyesi ülkelerde, yabancı sığınmacılar, göçmenler günah keçisi olarak takdim olundular. Küresel piyasaların sağladığı serbest dolaşımla da desteklenen emek hareketleriyle güvensiz ve geri kalmış güney yarım küreden artan ölçüde başlayan göç dalgaları ABD ve AB ülkelerine yöneldi. Zaten göç veren ülkeler göç alan ülkelerin eski sömürgeleri veya halihazırdaki devlet topluluklarının (commonwealth) üyeleriydi. Medya ve sosyal medyadan sığınmacı ve göçmenlerin suça eğilimli oldukları, kaçak işçi olarak güvencesiz çalışmayı kabul ederek emek piyasasındaki dengeleri alt üst ettikleri propagandaları, pek bir kanıt da sunmadan sistematik olarak yayıldı. Neo-liberal politikalar ve onu uygulayan ve onlardan yararlananlar değil de sığınmacı ve göçmenler yoksullaşmanın ve toplumsal bozulmanın nedeni olarak algılanmaya başladı.

İkinci olarak, siyaset erbabı bir yandan göçmenlere yönelik beyaz ırk üstünlüğü gibi söylemlerle oy toplamaya yönelirken, diğer yandan da halkın değerleri olarak takdim ettikleri dini inançlara yabancı olarak tanımladıkları seküler ve sol siyasetçileri, düşünürleri, akademisyenleri, yazarları seçkinler (elites) olarak tanımlayarak, onların yaptıklarıyla toplumsal hayatı yozlaştırdıklarını savundular. Saf ve temiz halkı, onlara yabancılaşmış kurnaz, kibirli, baskıcı söylem ve tavırları olan seçkinlerin sansürü ve hatta tahakkümünden kurtarmak için siyaset yaptıklarını ileri süren popülist politikacılar, düzeni değiştirmek için halkın oy desteğine talip oldular. Seçkinci tavırlar yüzünden fırsat eşitliği politikaları uygulanmakta, kara, kahverengi, sarı derili, çoğu eski köle veya göçmen çocuk ve torunları olan kişiler kayırılıp iyi okul ve üniversitelere ve işlere, hiç de hak etmedikleri halde alınırken, gerçek vatandaş beyaz derililerin çocuk ve gençleri eğitimde ve işe alımlarda ayrımcılığa uğradıklarını ileri sürdüler. Bu bozuk düzeni değiştirmeye azmeden Trump veya Wilders gibi politikacılar desteklenerek neo-liberal politikaların etkisiyle gerçek halkın sosyo-ekonomik refahının, tekrar 1950 – 1970 arasında olduğu gibi, arttırılması sağlanacaktı. AB ülkelerinde, ayrıca bu beyaz ırk üstünlüğüne dayalı etnik milliyetçi söylemler aynı zamanda AB kurumlarını ve onların savunduğu bölgesel piyasa uygulamalarını da hedef aldı.

1990’larda önce Kuzey Avrupa’da oy potansiyeli artan popülist aşırı-sağcı göçmen karşıtı politikacılar ve partiler iktidar koalisyonlarında yer almaya başladılar. Ancak iktidarda kaldıkları sürede koydukları teşhisteki hata yüzünden, sorunu değil de onun belirtilerini ortadan kaldırmaya çalıştıklarından, pek de başarılı olamadılar. 2010’lardan itibaren cazibeleri ve güçleri azalarak iktidardan ayrıldılar. AB içinde daha güneydeki ülkelerde Yunanistan, İtalya, İspanya, Belçika, Hollanda ve Fransa gibi ülkelerde de benzer akımlar ve seçmen davranışları ortaya çıktı.[5] Aynı zamanda birçoğu eski komünist, yeni AB üyesi olan orta ve doğu Avrupa ülkelerinde de benzer gelişmeler görülmeye başladı. Nihayet, Birleşik Krallık ve Almanya gibi AB üyelerinde de aynı popülist, milliyetçi, göçmen karşıtı mesajlarla halktan destek talep eden siyasal lider ve partiler ortaya çıktılar. Bu arada 2016’da ABD’de Donald Trump, Cumhuriyetçi Parti liderliğini de ekarte ederek Cumhuriyetçi Parti Başkan adayı olarak girdiği seçimleri, seçmen oyunun çoğunu almasa da ABD’nin federal sistemindeki ikinci seçmen oylarının (Electoral College) çoğunu alarak kazandı. O da önemli bir başarı sağlayamadan 2020 seçimlerini kaybetti, ama seçim sonuçlarını hiçbir zaman kabul etmedi. Seçimleri aslında kazandığı savını mahkemelerde ispatlayamadı. Yargının da bir seçkin grubun elinde olduğu için halk kahramanı olan kendisinin aleyhinde kararlar verdiğini savunmaya devam etti. Bu arada 2020’lerde, daha önceleri işlediği çeşitli suçlar şüphesiyle yargılandı ve birinden jüri tarafından da suçlu bulundu. Buna rağmen girdiği 2024 seçimlerinde tekrar seçilince hüküm ertelendi.[6] Solcu – seküler seçkinler ve onların kültürüne karşı yürüttüğü politikaları da, varsıllara vergi muafiyeti politikaları uygulamalarını da devam ettirdi. Fırsat eşitliği oluşturmaya yönelik politikaları da haksızlığa uğradığını iddia ettiği beyaz ırkı ve özellikle beyaz erkekleri korumak için ortadan kaldırmaya başladı. ABD böylece beyaz ırk üstünlüğüne dayalı bir yerli ve milli popülist politikacı, onun partisi ve politikalarının uygulama alanına dönüştü. Bu arada 2025’te yapılan bazı ara seçimlerde Başkan Trump’ın desteklediği adaylar seçimleri kaybettiler. Şimdi ABD 2026 yılında bir ara seçime gidiyor. Bu politikaların ilk önemli sınavını orada görmüş olacağız.

Sonuç: Demokrasinin Popülizmle Sönümlenmesi Rizikosu

Popülist aşırı sağcı, milliyetçi, göçmen karşıtı, beyaz ırk ve belirli bir din ve mezhep üstünlüğünü savunan politikalar, aslında ekonomik politikalardan kaynaklanan sorunları bir sis perdesi arkasında bırakarak; kültürel kimlikler, memler, simge ve değerler üzerinden siyasal yarışma, mücadele ve çatışma üretmek amacıyla kullanıldı. Bunun temel amacı artık birer plutokrasi (varsılların, varsıllar tarafından, varsıllar için yönetildiği rejimler) haline gelmeye yönelen ABD ve AB ülkelerinin pekişmiş demokrasilerindeki plutokratları korumak ve onların mutluluğunu sürdürmek gibi görünüyor.

Popülizm temelde saf ve temiz halk olarak tanımladığı bir kesimin, hakça olmayan bir biçimde kurnaz, sinsi, dilbaz ve kültürel olarak onlardan farklı seçkinler eliyle ezilmesine karşı çıkan bir algı yaratıyor.[7] Bu halk söylemi, demokrasideki halk söyleminden de pek farklı değilmiş gibi bir izlenim verebiliyor. Ancak, burada ifade edilen halk, demokraside ifade edilenle tam aynı değil. Popülistler için halk, seçmenlerin sadece bir kısmından ibaret. Popülistlerin halk dedikleri sadece belirli bir kökenden gelmiş olanlar; devleti kuran ve yaşatan halk (staatsvolk) olarak tanımlanabilecek bir halk tanımı bu. Bu tanımın içinde yer almayan farklı etnik kimlikten, ırktan, mezhep veya dinden olanlar, sığınmacı ve göçmen olarak ülkeye gelip vatandaşlık alanlar bu halk tanımının içinde yer almıyorlar. Her yurttaş veya seçmen halk olmuyor; popülizm, dolayısıyla dışlayıcı bir siyasal toplum varsayımına dayanıyor. Milliyetçilik olarak da etnik-milliyetçilik gibi dışlayıcı veya ayırımcı bir ideolojiyi kolayca benimseyebiliyor. Oysa, yurttaşlık esaslı milliyetçilik (civic nationalism) bunun tam tersi tüm yurttaş olanları kucaklayıcı (inclusive) bir anlayışa dayanıyor. Onun için popülizm kolayca ırkçı veya etnik – milliyetçi bir içeriğe sahip olabiliyor. Bu özelliği de onu kültürel kimlikleri, mem, değer ve simgeleri ön plana çıkaran bir siyasal mücadele ve çatışma için ideal bir araç haline getiriyor. Bu söyleme plutokratlardan temin edilebilecek mali kaynakla ve iktidara gelinebilirse bütçeden alınabilecek fonlarla da destek olununca, popülizmin sağladığı ekonomik yardımlar ve fon tahsisleri, kısaca patronajla güçlenme olanağı da buluyor. Popülist politikacılar, partiler ve siyaseti destekleyenler patronajla ödüllendirildiklerinde demokrasi algıları da popülist patronajın demokrasi olduğuna evriliyor. Artık bireysel özgürlükler, haklar, hukukun önünde eşit bireylerden oluşan bir toplumsal – siyasal hayat demokrasiyi tanımlayan elzem unsurlar olarak da yer etmeyebiliyor. Popülist politikacılara oy verilip karşılığında onlardan mali yardım temin ederek oluşan bir mübadele siyaseti demokrasiymiş gibi kabul görüyor. Siyaset bir çıkar temin aracı haline dönüşüyor; oy bunun en kritik mekanizmasını oluşturuyor, ancak bireysel özgürlük, hak, hukuk önünde eşit muamele gibi değer ve nitelikler kolayca göz ardı edilebiliyor. Onun yerine kendini gerçek halk olarak görenlerin sadece bu nedenden dolayı ayrıcalıklı bir muamele ile saygı görmesi ve ekonomik çıkar sağlamasıyla da demokrasi mevcutmuş gibi bir görüntü oluşturulabiliyor.

Bu durumda yoksulluk sürüyor, varsıl – yoksul farkı kapanmadığı gibi, plutokratların plutokratlar için plutokratların fonladığı siyasiler tarafından yönetimi de devam ediyor. Siyasal mücadele de gerçek halkın değerlerini savunanlar ile onun düşmanları olarak betimlenen seçkinler arasında kültürel bir çatışma (kulturkampf) olarak plutokratları tehdit etmeyecek bir içerikte devam ediyor. Bu ortamda da demokrasi yavaş yavaş sönümlenip aşınıyor, uzun vadede de yok oluyor.

Bu rizikonun ortadan kalkmasının mümkün olabildiğini İskandinavya, Hollanda, İrlanda gibi demokrasiler seçimlerin tekrar orta sağ – merkez – orta soldaki siyasal partiler veya koalisyonlar tarafından kazanılmasıyla ortaya koymaya başladılar. Pekişmiş (consolidated) demokrasilerde seçmen, iktidarın performansını da göz önünde bulundurarak karar verebiliyor. İktidar – muhalefet yarışması ve çatışmasında partizan veya kültürel kimliklere saplanıp, sadece o gözlüklerle siyasete bakmıyor veya kendilerine sunulan sis perdesinin arkasındaki konumlu, sadece kendileri gibi düşünenlerin düşünce ve ifadelerine takılıp kalmıyor. Bir nevi partizan veya kültürel fanusta yaşamakla yetinmiyor. İktidarın ekonomi, eğitim, sağlık, adalet, dış politika vb. konulardaki performansını da izleyerek oy kullanabiliyor. Örneğin, enflasyon, istihdam, ücret / maaş gelirleri vb. iktidar tarafından iyileştirilemiyorsa, iktidara destek azalıyor. Bu aşamada da popülist politikacıların imajı da halkın gözünde değişikliğe uğrayarak, tıpkı yerdikleri seçkinlere dönüştükleri algısı yaygınlaşıyor.[8]  Popülist politikacıların burada bir açmazı var: Onların önerdiği halkın kültürel kimlik, değer, mem ve simgelerinin korunması suretiyle ekonomik ve toplumsal refahın artacağıdır. Oysa ekonomideki performans ve özellikle ücret ve maaşların düşük seyretmesinin nedeni şirket hissedarlarının çıkarları ve sınır tanımaz kâr hırslarıymış gibi durmaktadır.[9] Plutokrasinin milli gelirden aldığı pay, hissedar (shareholder) kapitalizminin önceliklerine dayalı olarak sürdüğü sürece, yoksulluk kader olmaktan çıkamayacak demektir. Bütçe açıklarının plutokratlardan alınan borçla ve onlara bir de üstüne üstlük faiz ödeyerek finansmanı yerine plutokratların ödemesi gereken adil vergilerin ödenmesiyle yapılması durumunda gelir dağılımı iyileşebilecektir. O zaman hissedar kapitalizmi yerine paydaş (stakeholder) kapitalizmi uygulamaları söz konusu olabilecek; gelir adaletsizliği de azaltılabilecek, yoksulluk da kader olmaktan çıkabilecektir. Popülist politikacıların bilerek veya bilmeyerek yaptıkları yanlış teşhisler, ekonomik sorunları çözmediği gibi liberal demokrasiyi de ölüme sürüklemekteymiş gibi görünüyor. Şimdilik, bu sorun tam olarak anlaşılmış olmamakla birlikte, pekişmiş demokrasilerde popülizmin iktidarının kısa ömürlü olması, liberal demokrasi için bir umut vesilesi olsa gerektir.

 

[1] 1987 yılında yaptığı bir söyleşide “…toplum yoktur, sadece kişiler vardır, belki bir de onların aileleri…” (https://www.margaretthatcher.org/document%2F106689) diye iddia eden Thatcher, tabii piyasanın varlığını hiçbir zaman inkâr etmemiştir. Toplumun olmadığı yerde piyasa nasıl olabilir? Yahut, böyle bir ortamda piyasa nasıl çalışabilir? Alt tarafı piyasa, devlet tarafından kurulan ve onun koyduğu kurallara göre işletilen bir yapıdır. Sadece kişiler ve onların tamah, açgözlülük, ihtiras, kazanma ve kâr hırsından ibaret bir yarışma veya rekabet arenası ise piyasa vay halimize. Adam Smith “… yemeğimizi kasabın, biracının veya fırıncının iyilikseverliğinden değil, kendi çıkarlarına olan saygılarından bekleriz. Onların insanlığına değil, öz sevgilerine hitap ederiz ve onlara kendi ihtiyaçlarımızdan değil, avantajlarından bahsederiz…” (https://oll.libertyfund.org/quotes/adam-smith-butcher-brewer-baker) derken bireysel dürtüler, duygular ve saiklerle insanların üretmeye ve rekabete yöneltildiklerini vurucu bir biçimde açıklamaktaydı. Ancak klasik liberal iktisatçıların iddia ettiği gibi sadece kasap veya fırıncının çıkarcılığına muhtaç olarak üretim yapılacaksa, kasabın bize hastalıktan ölmüş bir sığırın etini, fırıncının da buğday ekmeği diye arpa veya başka bir ottan üretilmiş undan yaptığı ekmeği satmayacağını ne garanti edecektir? Devletin bir kamu (toplumsal) yetkesi (otoritesi) olarak koyduğu kurallar olmazsa veya bunlar uygulanamazsa, yediğimiz gıdaların sağlığı için sadece kasap veya fırıncıya güvenebilir, onların açgözlülüğünü göz ardı edebilir miyiz?

[2] Fukuyama, Francis (1992) The End of History and the Last Man (New York, NY: The Free Press).

[3] 13 Kasım 2025’te Avrupa Parlamentosu’nda konuşma yapan FiscalFuture adlı bir kuruluşun temsilcilisi olan Alman iktisatçı Carl Mühlbach (https://t.co/0gqHs2BEuz) “Almanya’da en zengin iki aile, en yoksul 40 milyon insanın toplam servetinden daha fazla servete sahiptir. Kimse bu durumu adil veya makul olarak nitelendiremez” diye bir açıklamada bulunurken, neo-liberal iktisat diye adlandırılan uygulamalarının gelir ve servet dağılımı üzerindeki uzun dönemli etkilerine işaret etmekteydi.

[4] UN Human Development Report 2025, 287 – 291.

[5] Moral, Mert ve   Sedashov, Evgeny   (2021) “The Reversal of Electoral Fortunes: Anti-Elitist Attitudes in the Age of Populism” (Midwest Political Science Association (MPSA) Yıllık Konferansında sunulan Bildiri, 24-25 June, 2021).

[6]https://www.npr.org/2025/01/10/nx-s1-5253927/trump-sentencing-new-york.

[7] Kalaycıoğlu, Ersin (2021). Halk Yönetimi: Demokrasi ve Popülizm Çatışmasında Dünya, (Ankara, Efil Yayınevi) 62- 72.

[8] Moral M. ve Shedashov, E. (2021), aynı bildiri; Moral, M., Tosun, Y. ve Topçu, Ş. (2023) “2018 Milletvekili Genel ve Cumhurbaşkanlığı Seçimlerinde Elit Karşıtı Tutumlar ve Seçmen Davranışı İlişkisi”   Liberal Düşünce Dergisi, Yıl: 28, Sayı:109: 189 – 192 popülist oldukları için oy alıp iktidara gelen siyasal parti ve liderlerin zamanla seçmenin gözünde kendilerinin eleştirdikleri seçkinler haline geldiğine ilişkin Avrupa’da yapılan araştırmalardan çeşitli örnekler sunmaktadır.

[9] Reich, Robert, (2025) Coming Up Short: A memoir of my America, (New York, Alfred A. Knopf): 115 – 131 tarafından hissedar (shareholder) kapitalizmi ve paydaş (stakeholder) kapitalizmleri ve işleyiş farkları ile doğurdukları neticeler anlatılmaktadır. Ayrıca bakınız: Kalaycıoğlu, E. (24 Eylül 2025) “Sol Partilerin Açmazı: Sosyal demokrasi ile Ulusalcılık arasında sıkışmışlık” Yeni Arayış, https://www.yeniarayis.com/yazi/sol-siyasal-partilerin-acmazi-sosyal-demokrasi-ile-ulusalcilik-arasinda-sikismislik-11809.

Ersin Kalaycıoğlu, Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi ve Bilim Akademisi üyesidir. Uzmanlık alanı karşılaştırmalı siyaset, Türk siyasal hayatı olup araştırma alanı siyasal katılma ve siyasal temsildir. Halen Siyasi İlimler Türk Derneği ve Bilim Akademisi yönetim kurulu üyesi olup 2004 – 2007 arasında Işık Üniversitesi Rektörü olarak görev yapmıştır. Türkçe yayınlanmış beşi A. Y. Sarıbay’la birlikte derleme olan yedi kitabı, ikisi Ali Çarkoğlu ile birlikte yayınlanmış üç İngilizce kitabı ve 2021’de yayınlanmak üzere kabul edilmiş bir İngilizce telif eser kitabı vardır. Kalaycıoğlu’nun Comparative Political Studies, Legislative Studies Quarterly, South European Society and Politics, Southeast European and Black Sea Studies, and Turkish Studies gibi dergilerde yayınlanmış çeşitli bilimsel makaleleri bulunmaktadır.

  1. Selçuk Kızıklı

    ”Devletin bir kamu (toplumsal) yetkesi (otoritesi) olarak koyduğu kurallar olmazsa veya bunlar uygulanamazsa, yediğimiz gıdaların sağlığı için sadece kasap veya fırıncıya güvenebilir, onların açgözlülüğünü göz ardı edebilir miyiz?”
    Cevap veriyorum : Kasap da fırıncı da halkan bir parçadır. Halk ahlaksızsa kasap da ahlaksız olacaktır. Halk diyerek esnaftan ve özel sektörden ayrıştırdığınız kitle tam da toplumun kendisidir. Her suçun ortağıdır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.