Joe Biden: Zor Zamanların Başkanı – Ayça Tekin-Koru (İTD 123)


Amerika Birleşik Devletleri, son dört yılını, hukukun üstünlüğü ve demokrasiye saygısı olmayan, devlet adabından yoksun, Twitter bağımlısı, narsist bir başkanın başrol oyuncusu olduğu ve yönettiği bir acayip tiyatro oyununda geçirdi.

Özellikle 2020, görülmemiş şiddette bölünmelerin sahne aldığı bir sene oldu. Ülke, bir dizi skandal ve felaketle sarsıldı. Seçmenler sandık başına gittiğinde, Donald Trump’ın 10 ay önceki görevden alınma davası çoktan unutulmuştu. Zira Trump, daha pek çok önemli mesele gibi COVID-19 salgınını da küçümsemiş ve bunun bedelini ABD halkı çok ağır ödemişti. 7-8 ay gibi kısa bir sürede, 350 bin Amerikalı virüsün kurbanı olmuştu. 10 milyondan fazla iş kaybedilmişti. Öte yandan, Black Lives Matter protestolarıyla ırkçılık konusu çok kuvvetli bir biçimde gündeme gelmişti. Tüm bunların üzerine, bir de Trump’ın seçim sonucunu kabul etmemesi ve mesnetsiz itiraz dosyalarını kifayetsiz avukatlarıyla çeşit çeşit mahkemede işleme koydurma çabaları, ülke demokrasisinin geleceğinin sorgulanmasının önünü açmıştı.[i]

Geldiğimiz şu noktada katiyetle söyleyebiliriz ki, Trump, her ne kadar perdeye asılı vaziyette var gücüyle o perdenin kapanmaması için debelense de, sahneye koyduğu bu berbat ve uzun oyunun bitmesine sadece haftalar kaldı. Joe Biden, ABD başkanı olarak 21 Ocak 2021’de göreve başlayacak. Herkesin ağzından dökülen soru aynı: Şimdi ne olacak?

Joe Biden, nasıl bir dünyayı, ne şekilde yönetecek? Bu yazıda, bu soruya cevap aramaya çalışacağım.

Salgın yönetiminde başarı sağlanacak mı?

Anne Krueger’a göre, salgını sona erdirme hızı üç faktöre bağlı: Bunlardan ilki, maske takma, sosyal mesafe, kalabalıktan kaçınma ve el yıkama gibi önerilen kamu sağlığı önlemlerine uyum. Burada Joe Biden yönetiminin kararlı bir duruş sürdürmesini öngörüyorum.

İkinci faktör, aşıların küresel olarak uygulanmasının birçok lojistik ve dağıtımsal zorluklarının üstesinden gelebilme yeteneği. Bu konuda da Biden yönetiminin, uluslararası iş birliğine açık olarak, kamu sağlığı açısından doğru adımları atmaya çalışacağını söylemek mümkün.

Üçüncüsü ise yoksul ülkelerin aşıya erişimi. Zira salgın, koronavirüs her yerde yok edilene kadar bitmeyecek. Esasında bu hedefe ulaşmak için bir hareket var. 172 ülkeden oluşan bir koalisyon olan COVAX, “tüm ülkelerdeki insanlar için” aşıya “hızlı, acil ve adil erişimi garanti altına almak” amacı etrafında birleşmiş durumda. ABD, malum sebeple, bu ülkelerden birisi değil.

Krueger (2020), COVAX’in, 2021 sonuna kadar 5 milyar dolar toplamayı ve böylece 2 milyar doz aşı üretmeyi hedeflediği bilgisini veriyor. Ama sadece bir doz gerektiren bir aşı bile, gelişmekte olan dünya nüfusunu kapsayacak sayıda değil.

COVAX’a ek olarak, yoksul ülkelere doğrudan finansman sağlama çabaları da var. Örneğin Dünya Bankası, üye ülkelere 160 milyar dolar taahhüt etmiş durumda ve diğer birçok bağışçı ve vakfın da benzer taahhütleri mevcut. Ayrıca, Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu’nun ortak Borç Servisi Askıya Alma Girişimi (BSAAG) kapsamında, 73 yoksul ülkeye borç hizmeti ödemelerini Haziran 2021’e kadar erteleme fırsatı sunuldu. Aralık ayı başı itibariyle, 45 ülke programa kaydolmuş durumda.

Aşıya evrensel erişim, salgını aşmak için gerekli olmakla birlikte, beklenen tedarik sorunları göz önüne alındığında, bu tür yardımların illa ki aşıya erişim anlamına gelmediği açık.

Tüm bu komplikasyonlar göz ününe alındığında, üçüncü faktör konusunda Biden yönetiminin ne kadar başarılı olacağını kestirmek zor. Joe Biden, “Önce Amerika” mantrasının köşede bucakta dua gibi söylendiği bir Amerika’ya başkan olacak. Bu söylemin hem halkta hem de Senato ve Temsilciler Meclisi’nde karşılığı oldukça yüksek. Dolayısıyla, yoksul ülkelere fark yaratacak ölçüde yardım konusunda Joe Biden hükümetinin alacağı tavır ve başarabileceklerinin nispeti belirsiz.

Ekonomik enkaz nasıl kaldırılacak?

Salgın öncesi dünya ekonomisinin içinde bulunduğu koşullara baktığımızda, 21. yüzyılın oldukça önemli üç şokundan söz etmek mümkün: Çin’in dünya ticaret sistemine entegrasyonu, büyük durgunluk ve dijital ekonominin yükselişi.

COVID-19 salgını, dördüncü büyük şok. Talepteki çöküş, 2008’deki Büyük Durgunluk sırasında yaşanandan kat be kat büyük. Düşük ve hatta reel negatif faiz oranlarının uzun yıllar sürme olasılığı var. Bu durumda ise, varlık fiyatlarının yükseleceğini söylemek yanlış olmaz.

Öte yandan, firmalar, giderek genişlemiş olan kırılgan tedarik zinciri risklerinin daha fazla farkında. COVID-19 salgını, firmaların, tedarikçilerini çeşitlendirmelerine ve/ya kendi ülkelerinin daha yakınına transfer etmelerine vesile olabilir. Ve apaçık ortada ki, salgın dijitalleşmeyi hızlandırdı. Tüketicilerin e-ticarete geçişi büyük oranda arttı; bazı sağlık hizmetleri ve eğitimin büyük kısmı çevrimiçi bir nitelik kazandı. Yani, en az 10 senede gerçekleşebilecek bir dönüşüm, 5-6 ayda tamamlanmış oldu.

Salgın sırasında dünya ekonomisine neler oldu? Barry (2005) ve Burns vd. (2006) tarafından yıllar önce yapılan modellemeler, 1918 İspanyol gribine benzer bir salgının, dünya çapında 71 milyon insanı öldürebileceğini ve gayrisafi yurtiçi hasılada (GSYH) %5’lik bir azalmaya yol açabileceğini göstermişti. COVID-19’un sebep olduğu ölüm sayısı çok daha düşük görünüyor, ancak GSYH etkisi bu tahminlerden daha büyük olacak gibi. Uluslararası Para Fonu’nun Ekim ayındaki tahminlerine göre, 2020 yılı sonuna kadar dünya üretimi, salgın olmadan önceki tahminlere göre yaklaşık 8 puan daha düşük olabilir: Salgın olmasa %3’lük bir büyüme öngörülüyordu, salgın durumunda yaklaşık %5’lik bir daralma tahmini var. II. Dünya Savaşı’ndan sonraki en büyük daralma bu! Karşılaştırmanız için söyleyeyim: 2008 yılındaki Büyük Durgunluk sırasında dünya ekonomisi % 0,1 oranında küçülmüştü. Bu durumda, COVID-19’un bir ekonomik enkaz yarattığını söylemek pek de abartı olmaz.

ABD’ye baktığımızda ise, durum daha parlak değil. Nobel ödüllü iktisatçı Joe Stiglitz’e göre” V-şeklinde bir toparlanma” için artık çok geç! Zira birçok işletme iflas etmiş durumda ve önümüzdeki aylarda bu sayı artacak. Stiglitz (2020), gerçeğin, manşetlere yansıyan rakamlardan daha vahim olduğunu savunuyor. Salgının gelir ve servet dağılımı üzerindeki ağır yüküne dikkat çekiyor. Restoran ve turizm sektörlerinin yaşadığı yıkımın büyük ilgi gördüğünü ancak bunun sadece buzdağının görünen kısmı olabileceği görüşünü dillendiriyor. Eğitim kurumları, özellikle birçok üniversite, kötü durumda. ABD’de yerel idareler, dengeli bütçe yasalarına tabiler. Bu durumda, federal yardım olmadan istihdam ve kamu harcamalarında tasarrufa gitmek zorunda kalabilecekler ki, bu da ekonomiyi zayıflatan önemli unsurlardan biri olacak.

Bu durumda, diğer pek çok gelişmiş ülkede olduğu gibi, ABD’nin de özellikle kırılgan haneler ve firmalar için büyük ölçekli kurtarma programlarını devreye sokması gerekecek. Trump’ın kişi başına 2.000 dolar olmadığı, sadece 600 dolar olduğu için veto edebileceğini söylediği teşvik paketinin maliyeti 900 milyar dolar. Sıfıra yakın ve uzun sürelerde oralarda kalacak faiz oranlarıyla bu paketin mali yükünün çok ağır olmayacağını söyleyebiliriz ama an itibariyle paketin içeriği ve miktarı hala tam olarak belli değil.

Joe Biden’ın, salgına bağlı büyük teşvik harcamalarının ötesinde iklim değişikliğiyle mücadele, evrensel sağlık hizmetleri ve altyapı yatırımları için de trilyonlarca dolarlık harcama yapması bekleniyor. Önümüzdeki 10 yıl için öngörülen 13 trilyon dolarlık harcamaya ve bundan önceki iki hükümetin devasa bütçe açıklarına ek olarak gelecek olan bu yeni harcamaları şimdilik karşılamaya hazır görünen Amerikan Merkez Bankası’nın tavrının ileride nasıl değişeceği bilinmiyor (Boskin, 2020).

Diğer taraftan, ABD’nin ekonomik durumu, küresel iyileşmeye de doğrudan bağlı. Burada, Biden yönetiminin manevra alanının daha fazla olacağını düşünüyorum. Birçok ülke borç yükümlülüklerini yerine getiremeyeceği için, hızlı bir yeniden yapılanma süreci kaçınılmaz olacak.

COVID-19’un yarattığı enkazın üzerine çıkıp, “Önce Amerika!” sloganı atmak, en önce Amerika’nın ekonomik çıkarlarıyla ters düşecektir. Dolayısıyla, bu süreci ilerletmek için Biden yönetimi, Amerika’nın ulusal çıkarları doğrultusunda, egemen muafiyeti ilkesinden taviz vermemelidir. Borç, bırakınız başka tüm sebepleri, bariz insani sebeplerle yeniden yapılandırılmalıdır.

Özetlemek gerekirse, ABD, COVID-19 sürecinde ortaya çıkan dünya çapındaki ekonomik enkazın kaldırılmasında büyük potansiyele sahip. Bu potansiyelin gerçekleşip gerçekleşmemesi Biden hükümetinin atacağı adımlarla bire bir ilişkili. Burada belirtmem gerekir ki, Joe Biden’ın iktisadi önceliklerinin uygulanmasında, yeni hükümetin Hazine Bakanı görevini üstlenecek Amerikan Merkez Bankası eski başkanı Janet Yellen ve diğer kilit pozisyonlara atanan Obama hükümeti danışmanları önemli rol oynayacak. Biden hükümetinin, Trump’ın zarar verdiği Amerikan kurumlarını yeniden inşa etmek için hızlı adımlar atacağı bekleniyor. Biden’ın ekonomi takımının büyük bölümü, tecrübeli ve temkinli bireylerden oluşuyor ve bu da ABD ekonomisinin ve dünya ekonomisinin toparlanma süresinin kısalması konusunda umut verici…

Uluslararası iş birliği canlanacak mı?

Salgının başladığı günlerde ve hatta çok daha öncesinde Dünya Ticaret Örgütü, Uluslararası Para Fonu ve Birleşmiş Milletler gibi çok taraflı kurumlar, ulusal egemenliği hiçe sayan bazı uygulamaları sebebiyle geniş kamu kesimlerinin gözünde itibar kaybetmişti. Öte yandan, Donald Trump’ın geçtiğimiz dört sene boyunca bu kurumların işleyişine ve itibarına verdiği zarar azımsanamayacak kadar fazlaydı. Kısacası, salgın öncesinde, II. Dünya Savaşı sonrası dünya ekonomisini tanımlayan uluslararası iş birliği kültürü, oldukça ciddi yara almıştı.

Bu sebeplerle, Joe Biden, 20 Ocak 2021’de Beyaz Saray’a girdiğinde, uluslararası meselelerde acil gündem maddeleriyle karşılaşacak. Bunlar arasında salgın, iklim krizi ve küresel ekonomik durgunluk gibi gelişmiş ekonomilerin ortak eylem geliştirmesi gereken mali teşvikler, borçların yeniden yapılandırması ve uluslararası ticaret yer alıyor.

Burada bir örnek vermek gerekirse… Uluslararası boyutta koordineli bir mali genişleme (yeşil altyapı yatırımları ve COVID-19’a karşı mücadele), küresel GSYH ve istihdamın artışına yardım edebilir ve böylece W şeklinde bir durgunluk tehlikesini en aza indirebilir. Faiz oranları sıfıra bu kadar yakınken, ABD ve diğer gelişmiş ekonomiler, borç-GSYH oranları yükselse bile, borç alma yeteneklerini kısıtlanmış hissetmeyebilirler. Ancak, salgın öncesi sürdürülemez borç yükü mevcut olanlar başta olmak üzere pek çok gelişmekte olan ülke, borç yeniden yapılandırması yoluna girmek zorunda kalabilir. Bugüne kadar, uluslararası toplumun tepkisi, yukarıda söz ettiğim G20 orijinli BSAAG eylem planıyla sınırlı. Dolayısıyla, dünyanın en büyük ekonomileri bu konuda acilen koordine olmalı ki, bu büyük darboğaz hep beraber aşılabilsin (Frankel, 2020).

Peki, bu ve benzeri konularda uluslararası toplumun ABD’ye yeniden güvenmesi mümkün mü?

Joe Biden bu güveni geri getirebilir mi?

Kısa vadede, evet. Çünkü yeni hükümette kararların çılgın bir başkanın anlık hezeyanlarına göre şekillenmemesi ve aklı başında politika değişiklikleri, çoğu ülkede Amerika’nın itibarını artıracaktır.

Uzun vade için ise bu sorunun yanıtı pek de kolay değil. Zira 1990’larda ve 2000’lerde, ABD dünyanın rakipsiz ekonomik, askeri ve diplomatik gücü iken, ABD için liberal hegemonya mantıklı bir seçenek gibi görünüyordu. Ama günümüzün hızla değişen çok kutuplu dünyasında, ABD’nin dünya-lideri-ülke pozisyonu o kadar net değil ve bu belki de son 10-15 senedir böyle. Amerika, uzun, pahalı ve sonuçsuz Orta Doğu savaşları ve 2008’deki Büyük Durgunluk sayesinde fark edilen hiper-küreselleşmenin dezavantajları ve neoliberal ortodoksinin eksikliklerinin sonucu olarak zaten itibar kaybetmeye başlamıştı. Bir başka deyişle, ABD’nin sancaktarı olduğu neoliberal ortodoksi, geniş ölçüde paylaşılan refah vaadini yerine getirmek bir yana dursun, 30-40 senedir serbest hem de çok serbest piyasalarla akıl almaz eşitsizlikler ortaya çıkarmış ve orta sınıfın çökmesine sebep olmuştu (Ben-Ami, 2020).

Dolayısıyla, dünya ABD’ye uzun vadede tekrar güvenebilir mi? Henüz net bir cevabı yok.

Ekonomi disiplininin son dönem vicdan muhasebesi, Biden yönetimini ne ölçüde şekillendirecek?

Skidelsky (2020), etkinlik için değerli bir hedeftir diyor. Neden? Çünkü etkinlik, yaşam maliyetini ucuzlatır. Böylelikle istediğimiz mal ve hizmetleri daha ucuza elde ederek “daha iyi bir yaşam” sürdürürüz. Etkinlik, ticaret kuramının abecesidir. Küreselleşmenin kuramsal gerekçesidir.

Sonra da soruyor Robert Skidelsky: Etkinlik için bugün hala değerli bir hedeftir diyebilir miyiz? Kelimelerin görünme sıklığını grafiklemek için milyonlarca kitap ve dergiden oluşan bir veritabanı kullanan Google’ın Ngram Viewer aracı, “etkinlik” ve “üretkenlik” sözcüklerinin kullanımının 1982’den bu yana azaldığını, “esneklik” ve “sürdürülebilirlik” sözcüklerinin kullanımının arttığını gösteriyor.

Skidelsky’e göre, bu değişimin üç sebebi var. Bunlardan ilki, sadece ve sadece kaynak kullanımının mevcut maliyetine odaklanmanın, insan türünün devamı için de gereken mevcut gezegen kaynaklarını tüketeceği yönündeki endişelerin artması. Çünkü bugün ucuz olan bir şey yarın inanılmaz pahalı hale gelebilir. Dolayısıyla, işletmeler ve tüketiciler için sadece kısa vadeli kazançlar yerine insanlığa uzun vadeli bir geri dönüş sağlayacak sürdürülebilir teknolojilere yatırım yapmak gerekir.

İkincisi, COVID-19 ile küresel tedarik zincirlerinin kırılganlığı konusunda oluşan farkındalık. Şöyle ki, David Ricardo’nun karşılaştırmalı üstünlükler kuramı tüm matematiksel güzelliğine rağmen, büyük bir risk içeriyor: Ülkeler, etkinlik uğruna tek nokta tedarik yöntemini seçmelerinin bir sonucu olarak, COVID-19 gibi dünya çapında bir felaket durumunda, temel ihtiyaçlara erişim kaybedebiliyor. Hatırlayalım, salgın sırasında, pek çoğumuz, temel tıbbi malzeme için Çin’e olan bağımlılığın boyutu karşısında şoke olmuştuk.

Son olarak, küreselleşme veya otomasyon sonucu ortaya çıkan ultra-etkinlik arayışının istihdamın güvenliği ve sürdürülebilirliği açısından oluşturduğu tehdit. Etkinlik arayışının hesaba katılmamış en önemli sonuçlarından biri gelir ve servet eşitsizliğindeki muazzam artış ve beraberinde getirdiği siyasi kutuplaşma. Siyasi istikrarsızlık ve artan eşitsizlikler, sürdürülebilir olmayan gelir ve en nihayetinde sürdürülebilir olmayan tüketim demek. Tüm bunlar da mevcut ekonomik sistemin devamlılığı açısından önemli risk faktörleri!

Hal bu iken, Joe Biden liderliğindeki yeni ABD hükümetinin ekonomi politikalarının, sadece etkinlik odaklı kalması pek de mümkün görünmüyor. Yeni hükümetin, iktisat disiplininin hâlihazırdaki vicdan muhasebesinden samimi olarak etkilenmesi ve ona göre şekillenmesi olasılık dâhilinde. Önümüzdeki dört yıl kritik. Yaşayıp göreceğiz ve hep birlikte öğreneceğiz.

 

Kaynakça

Barry, John M. (2005). The Great Influenza: The Epic Story of the Deadliest Plaque in History, Penguin Books, London.

Ben-Ami, Sholomo (2020). Joe Biden’s World Order. Project Syndicate. 17 Kasım.

Boskin, Michael (2020). What the Biden Presidency Means for US Economic Policy. Project Syndicate. 18 Aralık.

Burns, A., Van der Mensbrugghe, D., & Timmer, H. (2006). Evaluating the Economic Consequences of Avian Influenza (p. 6). Washington, DC: World Bank.

Frankel, Jeffrey (2020). Biden’s Modest Multilateralism. Project Syndicate. 27 Kasım.

Krueger, Anne (2020). Can Poor Countries Avoid a Vaccine Bidding War? Project Syndicate. 22 Aralık.

Skidelsky, Robert (2020). The End of Efficiency. Project Syndicate. 17 Aralık.

Stiglitz, Joseph (2020) What Yellen Must Do? Project Syndicate. 2 Aralık.

[i] Bu yazı yazıldığında Trump destekçileri henüz Kongre binasını işgal etmemiş, Trump’ın sosyal medya hesapları askıya alınmamıştı.

Ayça Tekin-Koru Orta Doğu Teknik Üniversitesi, İktisat bölümünden lisans derecesini 1994, yüksek lisans derecesini 1997 yılında aldı. Purdue Üniversitesi, Ekonomi bölümünde doktorasını 2001 yılında tamamladı. 2001-2003 yılları arasında Krannert School of Management bünyesinde konuk öğretim üyesi olarak MBA ve Ekonomi programlarında ders verdi. Sonrasında 2003-2011 yılları arasında Oregon State Üniversitesi, Ekonomi bölümünde görev yaptı. 2012-2016 yılları arasında TED Üniversitesi, İşletme Bölümü'nün kurucu bölüm başkanlığı görevini yürüttü. Ayça Tekin-Koru çalıştığı üniversitelerde çeşitli düzeylerde uluslararası iktisat, oyun kuramı, mikroekonomi, makroekonomi ve sosyal meseleler iktisadı gibi dersler verdi. Araştırma konuları arasında, uluslararası ticaret, doğrudan yabancı yatırımlar ve iktisadi bütünleşme bulunmaktadır. Akademik araştırmalarının yanı sıra, 2012 yılından bu yana, İktisat ve Toplum dergisinde Sardunya adlı köşede Türkiye ve dünya ekonomisi üzerine yazılar yazmaktadır. Prof. Dr. Tekin-Koru, halen, TED Üniversitesi Ekonomi Bölümü öğretim üyesidir.

Bir cevap yazın