Şimdi Size Kaybolan Yıllarınızı Verseler… – M. Aykut Attar


Her erişkin insan, hayatında en az bir kereliğine de olsa, kendisinin politik gücünün farkına varmasına yol açacak bir “kriz” ile karşılaşmalı. Üniversite yemekhanesinde servis edilen çorbanın yeterince sıcak ve doyurucu olmamasına itiraz etmek ile ülkeyi gittikçe daha yakıcı biçimlerde otoriterleştiren bir hükümetin istifa etmesi talebini seslendirmek arasındaki bir tür spektrumdan bahsediyorum.

Bir ülkedeki demokrasinin niteliğinin, o ülkede düzenli olarak seçim sandıkları kuruluyor olması ile ancak zayıf biçimde ilişkili olduğunu biliyoruz. Bilmeseydik bile, bu ülkenin gerizekalı veya zırcahil olmayan vatandaşları olarak bunu çoktan anlamış olmamız gerekirdi. Benzer şekilde, bir kişinin sahip olduğu gerçek politik gücün, anayasada ve yasal metinlerde tanımlanan haklar ve sorumluluklar ile ancak zayıf biçimde ilişkili olduğu anlaşılmış olmalı. Gerçek politik gücünüzü nasıl bir toplumun içinde kimlerle birleşerek büyütebileceğiniz ve ortakların trajedisini (tragedy of commons) nasıl aşabileceğiniz önemli. Zincirlerinizden başka kaybedecek şeyleriniz var ise, bunların sizi başka bakımlardan nasıl tutsak kıldığı ve sahibi olduğunuz varlıkları kullanarak gerçek politik güç “satın alabileceğiniz” mekanizmalar bulunup bulunmadığı gibi sorulara bireysel ve toplumsal olarak kullanışlı yanıtlar geliştirebilmeniz için, kendinizi “kriz”lerin içinde bulmalısınız; buna ihtiyacınız var. Gerçek politik gücünüzün anlam ve sınırları hakkında aydınlanabilmeniz ve bazı şeylerin farkına varabilmeniz için, “kriz”lerin yüzünüze çarpacağı çelişkiler üzerinde düşünmek, bireyselliğin bitip toplumsallığın başladığı o ayrım çizgisine ulaşmak zorundasınız. Çünkü asil (principal) olan topluma hizmet edecek olan vekil (agent) devlet ve onun çeşitli organlarının, kimlere hangi sözleşme (contract) şartları altında teslim edildiği üzerine sürekli bir sorgulama içinde olmayan bireylerden oluşan bir toplumun, politik yetkileri kötüye kullananlar için inandırıcı tehdit (credible threat) oluşturamayacağını, böyle bir toplumun da uzun vadede özgür ve müreffeh bir toplum olamayacağını anlamak gerek.

Bu kısa yazı, Türkiye’de bireylerin gerçek politik güçlerinin farkına varabilmeleri ve bu gücü kullanabilmeleri hakkında bazı saptamalarda bulunmayı amaçlıyor. Daha açık olarak, bu yazı, Türkiye’de politik eylemliliğin zaman içinde nasıl evrildiğine mikro-düzey veriler kullanarak bakıyor. Özellikle de, 2013 yılındaki Gezi Parkı eylemleri/protestolarından bugüne geçen sürede, Türkiye’de vatandaşların politik eylemlilik tercihlerini belirleyen değerlerin nasıl evrildiğine odaklanıyor.

 

Tatlı veya kanlı bir geçiş

Nereden gelip nereye gittiğimizin izini kaybetmeyelim: İslamcı Refah Partisi’nin genel başkanı Prof. Dr. Necmettin Erbakan, 13 Nisan 1994 tarihindeki meclis grup toplantısında şöyle demişti:

Refah Partisi iktidara gelecek. Adil Düzen kurulacak. Sorun ne? Geçiş dönemi sert mi olacak, yumuşak mı olacak? Tatlı mı olacak, kanlı mı olacak?”

Bu konuşmanın zamanlaması manidar idi, çünkü birkaç hafta öncesinde yapılan belediye seçimlerinde Refah Partisi tarihi bir başarıya imza atarak Ankara ve İstanbul’da seçimi kazanmıştı. Ankara’da Melih Gökçek ve İstanbul’da Recep Tayyip Erdoğan yeni büyükşehir belediye başkanları olmuşlardı.

Erbakan ilk iddiasında haklı çıktı. Refah Partisi 1995 Genel Seçimleri’ni birinci sırada tamamladı. 1996 yılı Haziran ayında da, Prof. Dr. Tansu Çiller’in genel başkanı olduğu Doğru Yol Partisi ile birlikte, ünlü RefahYol Hükümeti kuruldu. Erbakan Türkiye Cumhuriyeti’nin 23. başbakanı oldu.

Oldu olmasına, ama ne Adil Düzen’i kurabildiler, ne de adil bir düzen. 28 Şubat Süreci’ne uzanan o dönem, farklı kimseler ve kesimler tarafından, farklı perspektiflerden okunabilir. Ancak ülkenin gerçek bir politik krizde olduğu konusunda sanırım herkes hemfikir olacaktır. Sonuçta, Refah Partisi, laik cumhuriyet ilkesine aykırı eylemlerin odak noktası haline geldiği gerekçesiyle, 16 Ocak 1998’te Anayasa Mahkemesi’nce kapatıldı. Gen-Z bilmez; eskiden laik devleti irticaya karşı koruyan devlet-temelli mekanizmalar gerçekten kullanılırdı.

O halde, Erbakan hoca gibi soralım: “Sorun ne?” Sorun şu; Erbakan’ın Adil Düzen’i kurulmadığı için, onun bahsettiği gibi bir geçiş dönemi olmadı. Geçiş dönemi olmayınca da, yumuşak-sert ve tatlı-kanlı ikilemleri havada kaldı. Asıl geçişin tohumları, o güne kadar Erbakan Hoca’nın liderliği altında birleşmiş olan Milli Görüş’ün iki ayrı İslamcı politik ekol veya düşünce doğurması ile atılmış olacaktı. Bir tarafta, Recep Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül ve Bülent Arınç gibi politikacıların öncülüğünde “Yenilikçiler,” diğer tarafta ise Recai Kutan,  Oğuzhan Asiltürk ve Şevket Kazan gibi politikacıların öncülüğünde “Gelenekçiler.” Bir yanda yenilikçilerin Adalet ve Kalkınma Partisi, diğer yanda gelenekçilerin Saadet Partisi.

Köprünün altından çok su aktı. Neler oldu, neler?! Şimdi, Erbakan hoca’nın “Tatlı mı olacak, yoksa kanlı mı?” sözleriyle betimlediği geçişin Türkiye’yi kasıp kavurduğu dönemden otuz yıl sonra, Türkiye’nin çözümlemesi gereken yeni bir geçiş var. Türkiye’nin politik rejimi, şu anda, yarışmacı otoriteryen (competitive authoritarian) veya neredeyse eşanlamlı biçimde seçimli otokrasi (electoral autocracy) olarak tanımlanıyor. Son dönemde yaşanan bazı olaylar ise, kurulu politik rejimin tüm sakatlıklarına rağmen, Türkiye’nin en azından özgür ve adil seçimler yapmaya devam eden bir ülke olarak kalıp kalamayacağı sorusu hakkında ciddi kuşkular doğurmuş durumda. Muhalefetin bir kesiminin cumhurbaşkanı adayı olması beklenebilecek olan Selahattin Demirtaş uzun zamandır içeride. Muhalefetin bambaşka bir kesiminin cumhurbaşkanı adayı olarak düşünebileceği Prof. Dr. Ümit Özdağ da içeride. Son olarak, muhalefetin üçüncü ve en geniş kesiminin cumhurbaşkanı adayı olması beklenen İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Ekrem İmamoğlu da tutuklandı. Bu son tutuklama, ülke genelinde, 2013 Gezi Parkı olaylarından bu yana görülmemiş çapta bir eylemliliğe neden oldu. Özellikle İstanbul ve Ankara’da, özellikle üniversite öğrencilerinin sokaklara döküldüğü ve kolluk güçlerine direndiği, milyonlarca insanın miting alanlarında Erdoğan’ın istifasını istediği bir eylemlilik süreci içindeyiz. Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), ilk günden bu yana, iktidar yanlısı medyanın ve markaların boykot edilmesi çağrısında da bulunuyor.

İmamoğlu’nun tutuklu yargılanması kararı ile sonuçlanan soruşturmanın gizli tanık ifadelerine dayandırılmasının, yükselen kitlesel tepkinin ana nedeni olduğu anlaşılıyor. Milyonlarca vatandaşın, Türkiye’de bir süre sonra zamanında veya erken bir seçim olsa bile, bu seçimin demokratik bir rejimin gerektirdiği asgari hukuksal koşulları sağlayamayacağına inandığı anlaşılıyor. Buna göre, Erdoğan’a karşı seçim kazanma olasılığı yeterince yüksek olan tüm rakip adaylar sırayla hapsedilebilir ve Erdoğan rejimi özellikle 2018’den sonra alışkın olduğumuz biçiminde sürebilir. Önümüzdeki dönemin can alıcı soruları açık: Türkiye, yarışmacı otoriteryen olandan daha otoriter olan, demokrasinin niteliklerinin daha fazla aşındığı bir rejime mi geçecek? Eğer geçecekse, bu geçiş tatlı mı olacak, kanlı mı? Türkiye’de toplum, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a coşkulu bir emeklilik partisi düzenleyebilecek mi?!

 

Kılını bile kıpırdatmayacak olanlar

Dünya genelinde, insanların çeşitli konularda sahip oldukları değerleri ölçebilmeyi amaçlayan ve 1980’lerden bu yana süregelen bir araştırma dizisi var: Dünya Değerler Araştırması (DDA). Bu araştırma, çok sayıda ülkede, aynı soru kağıdı kullanılarak yapılıyor ve bu araştırma ile sahadan veriler toplanıyor. Benzer bir araştırma, çok sayıda ortak soru ile Avrupa için de yapılıyor ve Avrupa Değerler Çalışması (ADÇ) olarak adlandırılıyor.

DDA ve ADÇ’nin odaklandığı en önemli konuların başında politik katılım ve politik eylemlilik geliyor. Sorulan bazı sorulardan hareketle, hem tek tek bireylerin, hem de o bireylerin temsil ettiği toplumun politik eylemlilik olgusuna atfettiği değerler hakkında bilgi edinebiliyoruz. Elbette, her saha araştırması için olduğu gibi, herhangi bir ülke ve yıl için, örneklemin ne ölçüde temsil edici olabileceği tartışmalı. Üstelik, aynı sorular sorulmasına rağmen, ülkeler arasında karşılaştırmalar yapmanın anlamlı olup olmadığı da tartışmalı bir konu. Yine de, birey düzeyinde örneklem ağırlıkları kullanılmak suretiyle, en azından tek bir ülkedeki genel eğilimler hakkında bilgi edinmek mümkün.

DDA ve ADÇ verilerini Türkiye için birleştirip temizleyince, 1990 ila 2018 arasındaki çeşitli dalgalara dahil olan 10749 bireyin verilerine ulaşabiliyoruz. Bu verileri kullanarak, politik eylemlilik hakkında 10749 bireyin her biri için bir endeks türetmek de mümkün oluyor. Buna kısaca ve şimdilik daha iyi bir terim uyduramadığımız için Politik Eylem Değerleri Endeksi (PEDE) diyelim.

Odaklandığımız üç soru, oy vermek veya seçim kampanyalarına katılmak gibi geleneksel politik eylemler dışındaki belirli bir politik eyleme bireyin ne derece yatkın olduğunu araştırıyor. Sıra dışı politik eylemlerden biri dilekçe imzalamak, bir diğeri boykotlara katılmak ve üçüncüsü ise yasal/barışçıl gösterilere katılmak. Bu üç soru için, üç yanıt seçeneği bulunuyor:

  • Yaptım.”
  • Yapabilirim.”
  • Asla yapmam.”

Buradaki üçüncü yanıt, yani “Asla yapmam.”, bireyin politik eylemlere karşı güçlü isteksizliğini yansıtıyor. Ben bunlara “kılını bile kıpırdatmayacak olanlar” diyorum ve üçüncü yanıtın bireyin derinde yatan politik eylem değerlerini temsil etmede özellikle bilgilendirici bir yanıt olduğunu düşünüyorum. Buna göre, asla bir dilekçe imzalamayacağını, asla boykotlara katılmayacağını ve asla gösterilere katılmayacağını belirten bireyler için PEDE’nin “0” olması gerektiğini düşünüyorum. Buna karşın, bu üç soruya “Asla yapmam.” yanıtı vermeyen bireylere endeks değeri olarak “1” değerini atayalım.

Elbette, bireyin bir ya da iki soruya “Asla yapmam.” yanıtını verdiği karma durumlar da mevcut olacak. Bu tür bireyler için, [0,1] aralığını eşit olarak bölen bir ölçekleme stratejisi faydalı oluyor. Yani, yalnızca bir soruya “Asla yapmam.” yanıtını veren bireylere PEDE değeri olarak “2/3”, üç politik eylemden ikisine katılmayacağını belirten bireylere ise “1/3” değerini veriyoruz. Daha sonra, her bir yıl için ve istediğimiz kırılımlarda (yaş, eğitim, vb.), PEDE’nin ağırlıklı ortalamasını alarak Türkiye için bir kitle eğilimine ulaşabiliyoruz.

Tablo 1. PEDE Ortalamaları ve Güven Aralıkları

Yıl Ağırlıklı Ortalama Standart Hata %95 G.A. alt sınır %95 G.A. üst sınır Gözlem Sayısı
1990 0.394 0.013 0.368 0.421 799
1996 0.375 0.013 0.349 0.402 1164
2001 0.437 0.008 0.421 0.453 3872
2007 0.402 0.013 0.376 0.427 1252
2009 0.307 0.026 0.256 0.358 279
2011 0.350 0.012 0.326 0.374 1436
2018 0.457 0.010 0.437 0.476 1947

 

Tablo 1’de PEDE ortalamalarını görüyoruz. Buna göre, Türkiye’de toplumun politik eylemliliğe atfettiği değer (yani kılını bile kıpırdatmama durumunun tersi), 2018 itibariyle, “tarihsel” maksimumuna ulaşmış durumda. Elbette, bazı yıllarda çok küçük örneklemler ile çalışıldığını not edelim.

İlgi çekici olan bir şey, bu ağırlıklı ortalamanın 2013 Gezi Parkı olaylarının öncesinde ve sonrasında kaç olduğu. Sadece 2011 ve 2018’i kıyaslarsak, PEDE ağırlıklı ortalaması ciddi bir artışa işaret ediyor. Üstelik, 2011 için tahmin edilen güven aralığının üst sınırı, 2018 için tahmin edilen güven aralığının alt sınırından daha küçük. Yani, bu bakımdan, anlamlı bir ayrışma olduğunu söylemek mümkün. Elbette, nedensel etki için herhangi bir iddiada bulunmak yanlış olurdu.

Karşılaştırma, 2011 ve öncesindeki tüm yılların ortalaması ile 2018 ortalaması üzerinden de yapılabilir. Tablo 2 bunu özetliyor ve benzer bir sonuç görüyoruz.

Tablo 2. PEDE Ortalamaları ve Güven Aralıkları, 1990-2011 ile 2018

Dönem Ağırlıklı Ortalama Standart Hata %95 G.A. alt sınır %95 G.A. üst sınır Gözlem Sayısı
1990-2011 0.401 0.005 0.392 0.411 8802
2018 0.457 0.010 0.437 0.476 1947

 

Daha ilginç sonuçlar için eğitim kırılımına bakalım. DDA ve ADÇ’de eğitim için kullanışlı olan gösterge kategorik ve {düşük, orta, yüksek} şeklinde üç kategorimiz var. Bu nedenle, 25 yaşını aşmış bireyleri analize dahil etmek gerek. Öyle yapınca ve yukarıdaki gibi ağırlıklı ortalamalara bakınca, Tablo 3’e ulaşıyoruz.

Tablo 3. PEDE Ortalamaları ve Güven Aralıkları, 1990-2011 ile 2018, Eğitime göre

Dönem Ağırlıklı Ortalama Standart Hata %95 G.A. alt sınır %95 G.A. üst sınır Gözlem Sayısı
           
Eğitim kategorisi = düşük        
1990-2011 0.294 0.007 0.281 0.308 3910
2018 0.427 0.014 0.401 0.454 1046
           
Eğitim kategorisi = orta        
1990-2011 0.456 0.011 0.433 0.478 1837
2018 0.491 0.024 0.443 0.539 344
           
Eğitim kategorisi = yüksek        
1990-2011 0.650 0.012 0.627 0.674 1371
2018 0.516 0.026 0.464 0.568 276

 

Bu sonuçlar gerçekten de ilgi çekici. Çünkü eğitimin burada sahip olduğumuz veriye göre düşük ve orta kategorilerinde, 2013 sonrası dönemde PEDE’nin yükseldiğini, ancak yüksek kategori için ciddi bir düşüş olduğunu gözlemliyoruz. Yani, Tablo 2’de özetlenen artış düşük ve orta kategoride eğitim almış bireylerden kaynaklanıyor ve yüksek kategoride eğitim almış olanların PEDE değerlerindeki ortalama düşüşe rağmen gerçekleşiyor. Bu, daha uzun süre eğitim almış insanların politik eylemliliğe daha büyük değer atfetmesi beklentisi ile uyumsuz değil çünkü değişim etkisi ile düzey etkisi farklı şeyler. Örneklem büyüklüğü sorunlarını ise unutmamak gerek.

Elbette, burada anlatılardan daha fazlası hedeflenmeli. Türkiye’de toplumun politik eylemliliğine ek olarak politik tercihleri hakkında da yürütülen araştırmalar var. Sadece Türkiye örneklerine odaklanan bu tür çalışmaların, DDA ve ADÇ soru kağıtlarından daha fazla beslenmesi ve çok daha büyük örneklemler ile çok daha temsil edici veri setleri üretmeleri çok yerinde olurdu.

 

Bu bir tatbikat değil!”

Harekete geçin, harekete geçin. Birinci Durum’u etkinleştirin. Bu bir tatbikat değil.” Kurgusal savaş gemisi Battlestar Galactica’nın mürettebatını harekete geçiren komut işte buydu. İnsanlığın son düşmanları olan Cylonlar, hayatta kalan az sayıda insanın yeni bir dünya arayışıyla uzayda yolculuk ettiği sırada saldırıya geçtiğinde bu komut verilirdi. İlginçtir; insanlar Cylonları hizmetçi robotlar olarak yaratmıştı, ancak bu robotlar bilinç kazanarak efendilerini yok etmeye karar verdi.

Elbette, kurgu dünyasında gördüğümüz her şeyin gerçeğe dönüşmesini istemeyiz. Ancak, 21. yüzyılın bazı gerçekleri, dünya çapında insanların refahı konusunda karamsar olmak için yeterli nedenler sunuyor. 21. yüzyılın ilk çeyreği, çatışmaların ve savaşların, insan hakları ihlallerinin, yoksulluk ve eşitsizliğin, ayrımcılık ve dışlanmanın çağı oldu. Aynı zamanda, otokratik ve baskıcı rejimlerin yükselişine ve bazı köklü demokrasilerin zayıflamasına da tanıklık ediyoruz. Bu gelişmeler karşısında, sizin karamsar yazarınız, “Bu bir tatbikat değil!” diye haykırıyor.

Bu hastalıklara yönelik çözümlerden biri, belki de bazı muhalifler için tartışmalı bir çözüm, poliarki biçiminde liberal demokrasi. Ancak, kapalı bir otokraside liberal demokratik bir rejim kurmak, mümkün ve toplumsal olarak arzu edilir olsa bile, genellikle bir denge sonucu olarak ortaya çıkmaz. Poliarki, sıradan vatandaşlar için sayısız olumlu dışsallık içeren bir kamu malı olarak, asla sadece seçim yapabiliyor olmakla ilgili değil; eşitlikçi, müzakereci ve özgürlükçü boyutları bir araya gelerek onu ideal demokrasi haline getiriyor olmalı. Belki de, tam da bu üç özelliği nedeniyle, gerçek politik güce sahip küçük bir elit grup, toplumu poliarkiden daha az ideal bir rejime hapsetme eğiliminde olabilir.

Bizim sıradan vatandaşlar olarak en somut harekete geçme istasyonumuz seçim sandığı. Özgür ve adil bir seçimde oy verebilmek ve aday olabilmek, seçimle yönetilen otokrasilerde ve seçimli demokrasilerde, geniş halk kitlelerinin kendi kaderlerini tayin etme fırsatlarının yegane aracı olabilir. Eğer bir ülkede iktidara sahip olanlar seçim sandığını devirmeyi göze almışlarsa, özgür ve adil seçimler güvence altında değilse, toplumun başka bir harekete geçme istasyonu bulması gerekir.

Politik seçimlere yön veren tercihleri temellendiren derin politik değerler ve bu değerlerin uygun biçimde ağırlıklandırılmış ulusal ortalamaları olarak kitle yönelimleri, demokratikleşme ve rejim değişiklikleri de dahil olmak üzere, politik sonuçların belirlenmesinde rol oynuyor olmalı. 2025 Türkiye’sinde, toplumun geniş bir kesimini temsil ettiği anlaşılan yeni nesil protestocular, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın istifa etmesi talebini dile getiriyorlar. Bu protestocular, İmamoğlu hapse atılmadan önce sadece özgür ve adil bir seçim gerçekleşmesini bekleyen bir kitlenin kimliksiz bireyleri iken, şimdi seslerini daha güçlü biçimde ve birlikte duyurabilen bir “çoğunluk” oldular.

İçinden geçtiğimiz İmamoğlu sürecini, geçmiş dönemin en yakın ve en güçlü kitlesel hareketi olan Gezi Parkı olayları ile birlikte değerlendirmek, kaybolan yıllarımız olduğunu hatırlatıyor; Türkiye’de demokrasinin poliarki nitelikleri 2013’ten bu yana çok hızlı ve çok çarpıcı biçimde aşındı. Ve bize şimdi kaybolan yıllarımızı geri verebilseler, daha özgür ve daha müreffeh bir Türkiye’yi inşa etmiş olabilirdik. Diğer yandan, ilk kez bu yazıda ortaya konan bazı istatistiksel kanıtlar, toplumun 2013 öncesi ile karşılaştırıldığında politik olarak daha aktif olduğuna yönelik iyimser bir fotoğrafı da kolaylıkla reddedemeyeceğimizi gösteriyor. Bakalım; gerçek politik gücünü şimdi karşılaştığı bu “kriz” ile tanımakta olan genç nesil, Türkiye’nin demokratik gelişimine kısa ve uzun vadede nasıl bir katkı sunacak.

Postscript: İmamoğlu ve Erdoğan, pek çok bakımdan benzeşiyorlar. Aile kökleri Karadeniz’de olan, futbola meraklı, Müslüman, kitleleri yakalayabilen ve hitabeti güçlü politikacılar her ikisi de. Üstelik, yaklaşık 30 yıl arayla, her ikisi de İstanbul’un belediye başkanı oldular. Önemli bir farklılık İmamoğlu’nun hapis yatmamış olmasıydı ve şimdi o açıdan da benzeşiyorlar. Kadere inanmıyorum, ama kader ağlarını örüyor olabilir.

 

M. Aykut Attar is an Assistant Professor of Economics at Hacettepe University. His research focuses mainly on long-run patterns of economic growth and development, and particularly on endogenous demographic and technological change. Dr. Attar teaches several undergraduate and graduate sections at the Department of Economics at Hacettepe University. These include Development and Growth I-II for undergraduate seniors, and Economic Growth and Mathematical Economics for graduate students. Dr. Attar holds B.Sc., M.A., and Ph.D. degrees in economics from Hacettepe University ('03), Ankara University ('05), and the University of North Carolina at Chapel Hill ('11), respectively. His master's thesis is an empirical analysis of global income distribution and convergence clubs, and his doctoral dissertation constructs a unified growth model and applies that model to the first Industrial Revolution. In May 2013, his research on the economic demography of the Turkish economy has received the 2012 Celasun Family Special Award in an event organized by the Economic Policy Research Foundation of Turkey (TEPAV). In June 2018, his research on the dynamics of technological progress in Turkey has been awarded with the 2017 Encouragement Award in Social Sciences by Hacettepe University. Dr. Attar is a member of the Turkish Initiative for Economic Thought, the Middle East Economic Association, the Cliometric Society, the Turkish Economic Association, and the Social Policy Platform at TOBB-UET's Center for Social Policy Research. He also serves as executive committee member at Hacettepe University's Social Policy Center (HÜSPAM) and Hacettepe University's Urban Studies Center (HÜKAM)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.