Tarımdan Zenginlik Üretecek Potansiyel Var – Ali Ekber Yıldırım (İTD 118)


Bağımsızlık Savaşı’nı kazanan Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının, cumhuriyeti ilan etmeden önce İzmir’de İktisat Kongresi’ni toplamaları bir tesadüf değildir.

Yıllarca süren (1911-1922) savaşlardan kalan köylüyü çiftçi yapmak temel hedeflerden birisiydi. O dönemde 13 milyon nüfusun yüzde 80’i köylüydü. İzmir İktisat Kongresi ile tarım politikasının temel ilkesi “Milli ekonominin temeli ziraattır.” şeklinde belirlendi.

Uygulanacak tarım politikasının temel felsefesi ise Mustafa Kemal Atatürk’ün  “Ülkenin gerçek sahibi ve efendisi, hakiki müstahsil olan köylüdür.” sözüne dayanır.

Birinci İktisat Kongresi’ne “Çiftçi Grubu” tam 96 maddelik bir metin sunar. Bu isteklerin birçoğu da köylünün üretim yapmasını engelleyen, yabancılara mahkûm kılan uygulamaların kaldırılmasına yöneliktir. Çiftçi Grubu’nun talepleri arasında aşar vergisinin kaldırılması, tütün ekimi ve ticaretinin serbest bırakılması, tütünde Reji İdaresi’nin kaldırılması, tarımsal kredilerin düzenlenmesi, hayvan hastalıklarıyla mücadele, tarım alet ve makinelerinin standartlaştırılması, yükseköğretim görenlerin bir süre köylere gönderilmesi gibi çok temel istekler var. Bu taleplerin önemli bir bölümü kısa zamanda gerçekleştirilir.

Bütün bu çalışmalarda Atatürk kendisi de öncü olarak yer alır. Yeri gelir traktörün üzerindedir, yeri gelir kooperatifin kurucu ortağıdır. Atatürk Orman Çiftliği’ndeki çalışmalarıyla örnek bir çiftçi olarak yol göstericidir.

Mustafa Kemal Atatürk, Gazi Orman Çiftliği, Ankara.

 Dönüm Noktası 1980 ve 24 Ocak Kararları

Tarım sektörü için 1980 yılı, özellikle de 24 Ocak Kararları bir dönüm noktası oldu. Cumhuriyetten 1980 yılına kadar oluşturulan altyapı, tarımsal kurumlar, üretim deseni, ihracata dayalı geleneksel ürün üretimi ve tarımsal sanayideki gelişmeler bir yana bırakılarak, ülkenin ancak sanayi ve turizmle, yani hizmet sektörüyle kalkınabileceği benimsenmiştir. Tarım, ekonominin sırtında bir yük olarak görülmüş, uluslararası sermaye ve kuruluşların dayatmasıyla tarım sektörü kontrolsüz bir şekilde dışa açılmıştır.

O dönemde tarım sektörü desteksiz bırakıldı. İthalat kapıları sonuna kadar açıldı. Tarımsal üretimi ve üreticileri “ithalatla terbiye etme” politikası ilk kez Turgut Özal döneminde başladı ve bugün hala devam ediyor.

Tarımda yeniden organizasyon adı altında 1985 yılında başlatılan çalışmalarla kurumsal yapı dağıtıldı. Ziraat İşleri, Zirai Mücadele, Toprak-Su, Gıda İşleri, Veteriner İşleri gibi alanında uzmanlaşmış kurumların hepsi kapatıldı veya başka kurumlara bağlandı. Etkisizleştirildi. Tarımı besleyen ana damarlar kesilmiş oldu.

Özelleştirme tarımla başladı

Dünyanın aksine Türkiye’de özelleştirme tarımla başladı. Et ve Balık Kurumu, Süt Endüstrisi Kurumu, Yem Sanayi özelleştirilerek üretimi destekleyen kurumlar ortadan kaldırılınca ve bir yandan da ithalat kapıları açılınca hayvancılık çöktü. Doğu ve Güneydoğu’da başlayan terörün de etkisiyle hayvancılık yapmak daha da zorlaştı. Canlı hayvan ve kırmızı et ihraç eden Türkiye, ithalat yapan ülke konumuna düşürüldü.

Zirai Donatım, TEKEL, Şeker Fabrikaları, Türkiye Gübre Sanayi (TÜGSAŞ) gibi hem üretimi doğrudan ilgilendiren hem de girdi sağlayan kurumlar da özelleştirilince bitkisel üretim de büyük yara aldı.

Ülkede yaşanan krizlerin faturası tarıma kesiliyordu. Örneğin 1994 Krizi yaşanınca dönemin Başbakanı Tansu Çiller, tarımsal destekleme kapsamındaki ürün sayısını 26’dan 9’a düşürdü. Tarımın en çok desteğe ihtiyacı olduğu dönemde destekler kesildi. Avrupa Birliği ile Gümrük Birliği anlaşması yapıldı. Tarıma ilişkin tavizler verildi.

IMF-Dünya Bankası Politikaları

Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası, 1990’lı yılların sonuna gelindiğinde tarım politikalarını belirleyecek, tarım ürünleri fiyatına bile müdahale edecek kadar ipleri ele geçirdi. Tarımda Reform Uygulama Projesi (ARİP) Dünya Bankası Projesi olarak 1999 yılında uygulamaya konuldu. Proje kapsamında Çiftçi Kayıt Sistemi’nin oluşturulması, üretimden bağımsız olarak Doğrudan Gelir Desteği uygulamasına geçilmesi, 4572 sayılı Tarım Satış Kooperatifleri Birlikleri Yasası ile “özerklik” adı altında birliklerin tasfiyesi, etkisiz hale getirilmesi öngörüldü. Büyük oranda da başarıya ulaştı. Bu yasayla Tarım Satış Kooperatifleri’ne devlet tarafından mali destek yapılması yasaklandı.

Tarıma yönelik birçok destek kaldırılarak, doğrudan gelir desteği adı altında üretime değil, üretmemeye destek sağlandı.

Amerika’dan, çantasında 15 günde çıkarılacak 15 yasayla Türkiye’ye gönderilen Kemal Derviş’in hazırladığı ekonomi programı uygulanırken, Şeker Yasası ve Tütün Yasası çıkarıldı. Tütün üretiminde, sözleşmeli üretimle uluslararası sigara tekelleri söz sahibi oldu. Şekerpancarı üretiminde kota sistemine geçildi.

Tarımsal ürünlerin fiyatı IMF tarafından hükümete bildiriliyor ve hükümet de bunu niyet mektuplarına yazıyordu. Buğdayın fiyatını aslında IMF belirliyordu.

İthalat Politikaları Çiftçiyi Zorluyor

Ülke, 2001 Krizi sonrasında IMF ve Dünya Bankası politikalarından nefes alamaz hale gelmişken, büyük umutlarla iktidara gelen Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), ilk 3 yıl aynı politikaları sürdürdü.

AKP iktidarı dönemine genel olarak bakıldığında, 6 bakanın görev yaptığı bu dönemde önemli yasal düzenlemeler yapıldı. Tarım Kanunu, Tohum Yasası, Biyogüvenlik Yasası ve daha birçok yasa çıkarıldı. Turgut Özal döneminde başlayan ithalatla terbiye politikası en katı biçimde bu dönemde uygulandı. Bu dönemde ithal edilmeyen ürün kalmadı denilebilir.

Üretimin değil, ithalatın desteklendiği; yüz binlerce kişinin tarımdan çekildiği; aile işletmeciliğinin tasfiye edilerek yerine şirket tarımının egemen kılındığı bu dönemde çiftçi para kazanamamaktan, tüketici gıda ve tarım ürünlerini çok pahallıya almaktan hep şikâyetçi oldu.

Tarım toprakları en çok bu dönemde amaç dışı kullanıma açıldı. Acele kamulaştırmalarla tarım toprakları ranta açıldı. Duble yollar ovalardan geçirildi. Zeytinlikler yok edildi. Koruma altına alınan ovalara termik santral kurmak için ihale üstüne ihale yapıldı.

Büyükşehir Yasası değiştirilerek bir gecede 16 bini aşkın köy mahalleye dönüştürüldü. Sadece tarım toprakları değil, Hidro Elektrik Santralleri ile dereler kurutuldu. Hükümet değişmese de bu dönemde de tarım bakanı değiştikçe tarım politikası değişti.

Türkiye’nin Potansiyeli Çok Yüksek

Dünyayı sarsan yeni koronavirüsü (COVID-19) bir kez daha gösterdi ki hangi teknolojiye sahip olursanız olun; uzaya da çıksanız, dünyanın en güçlü ülkesi de olsanız, tarım ve gıda vazgeçilmez öneme sahiptir. Türkiye, tarım ve gıdada kendi kendine yeterliliği sağlayacak potansiyele sahip olduğu gibi, dünyanın da en azından belli bir bölümünü besleyebilir potansiyele sahiptir.

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO)’nün 2019’da yayınladığı “Türkiye’nin Biyoçeşitliliği: Genetik Kaynakların Sürdürülebilir Tarım ve Gıda Sistemlerine Katkısı” konulu araştırması, Türkiye’nin bu alandaki zengin potansiyelini ortaya koymaktadır.

Türkiye, fındık ve incir üretimi bakımından dünyada açık ara birinci sırada, kavun, pırasa, kiraz ve vişne yetiştiriciliğinde ikinci sırada, baharatlar, biber, çilek, kestane, nohut, Antep fıstığı, ceviz, fiğ, mercimek, taze fasulye, havuç, karpuz, sofralık üzüm ve bal üretimi bakımından da üçüncü sırada yer alıyor.

Türkiye’nin fauna çeşitliliği, ılıman kuşak ülkeleriyle kıyaslanacak ölçüde zengindir. Avrupa’daki (Türkiye hariç) damarlı bitki sayısı 12 bin 500 olup bunun yüzde 28’i Avrupa’ya özgü endemiktir. Akdeniz Bölgesi, Avrupa’da en yüksek bitki çeşitliliğine sahip yeridir. Türkiye, bünyesindeki 167 familya, 1320 cinsi ve 9 bin 996 türle bitki türlerinin çeşitliliği bakımından dünyanın en zengin ülkelerinden biridir.

Ancak, bu potansiyelin yeterince ve doğru değerlendirildiğini söylemek zor. Bunun en önemli nedenlerinden birisi, dışarıdan empoze edilen tarım politikasıyla üretim yerine ithalatın desteklenmesi.

Temel Sorun; Yüksek Maliyet, Düşük Fiyat

Üretimden uzaklaştırılan Türkiye, tarımda hemen her ürünü ithal eder duruma geldi. Kendi kendine yeterli olabilecekken tarımda kendi kendini adeta imha ediyor. Bu nedenle ithalat bağımlısı bir ülke oldu. Sadece mazot, gübre, ilaç, tohum, yem ve diğer girdilerde değil, tarım hammaddeleri ve gıda ürünlerinde de ithalatçı oldu.

Tarıma verilen desteklerin ve kredilerin de önemli bölümü ithalata yani başka ülkelerin çiftçilerini desteklemeye harcanıyor.

Türkiye’de yüksek girdi fiyatlarıyla üretim yapan çiftçi, ürününü çoğu zaman maliyetin altında satmak zorunda bırakılıyor. Ürün çiftçinin elinden çıktıktan sonra fiyatı katlanarak artıyor. Tüketici satın almak istediğinde pahalıya alıyor. Üreticide ucuz olan tarım ürünü, tüketiciye pahalıya satılıyor. Üretici ile tüketici karşı karşıya getiriliyor. Birileri üreticinin ve tüketicinin üzerinden para kazanıyor.

İthalat Sarmalını Kırmak Gerekiyor

Fiyatlar biraz yükselince de tüketiciyi koruma bahanesiyle ithalat yapılıyor. Yapılan her ithalat çiftçiyi tarımsal üretimden uzaklaştırıyor. Çiftçi üretimden uzaklaşınca üretim azalıyor. Üretim azalınca fiyat yükseliyor. Fiyat yükselince daha çok ithalat yapılıyor. Türkiye’nin sokulduğu bu ithalat sarmalından kurtulması gerekiyor.

Tarımsal üretimde yüksek girdi fiyatları, işçilik sorunu ve benzer birçok sıkıntı üretim deseninin de değişmesine neden oluyor. Çiftçi her yıl farklı bir ürün üretiyor. Genellikle de o yıl hangi ürünün fiyatı yükseldiyse onu tercih ediyor. Bu nedenle örneğin patatesin kilosu bir yıl 5 liraya kadar çıkarken, ertesi yıl 50 kuruşa düşüyor. Üretimde ve fiyatta istikrar sağlanamıyor.

Kırsalda nüfusun yaşlanması ve işçilik sorunu nedeniyle çiftçi, daha az maliyetli, daha az emek isteyen ürünlere yöneliyor. Üretimi ve hasadı kolay ürünler ekiyor. Yani pamuk yerine mısır ekiyor. Mercimek, fasulye yerine buğday, arpa gibi makineli hasada uygun ürünlere yöneliyor. Fakat buğday ve arpadan da para kazanamayınca üretimi bırakıyor. Tarlasını ekmiyor. Öyle bir noktaya gelindi ki, çiftçi üretmemenin maliyetini hesaplıyor.

Çiftçinin, “üretmezsem ne kaybederim?” diye düşünmeye başlaması, tarımda ciddi sorunlar olduğunu gösteriyor. Bu sorunları çözmezseniz üretici olan köylü üretimden çıkıp tüketici olmaya başlar. Türkiye ne yazık ki bu sürece girdi.

Çiftçiye Destek Verilmiyor, Para Dağıtılıyor

Tarımda destekleme politikası etkin kullanılamıyor. Her yıl ayrılan bir destek bütçesi var. Bu bütçe belli bir amaç ve hedef gözetilmeden dağıtılıyor. Dağıtılan paranın tarımsal üretime, ürün desenine, tüketiciye yansıması ve bu durumun dış ticarete etkileri hiç araştırılmıyor. Oysa tarım destekleri, üretim planlaması, tüketiciye sağlıklı ve güvenilir gıdanın uygun koşullarda temin edilmesi ve ihracatta rekabet gücünü arttırması açısından önemli araçlardan birisidir. Bu aracın etkin kullanılması gerekir.

Pamukta, tütünde, ayçiçeği, soya ve mısırda büyük oranda dışa bağımlı hale gelen, hububattan bakliyata, yem hammaddelerinden yağlı tohumlara ve son yıllarda patates, soğan gibi üretimi en kolay olan ürünlere kadar bir çok tarım ürünü ithal edilir oldu. İthal edilen ürünlerin tamamı Türkiye’de üretilebilir. Fakat üretmek yerine “ithalatla terbiye etme” politikası uygulanıyor. Üretim değil, ithalat destekleniyor.

Hayvancılıkta Dışa Bağımlılık Arttı

Hayvancılıktaki durum da bitkisel üretimden çok farklı değil. Türkiye, hayvancılıkta da her yönüyle dışa bağımlı hale getirildi.

Hayvancılık yapmak isteyen birisi işe hayvan ithal etmekle başlıyor. Süt hayvancılığı yapanlar damızlık düve, besicilik yapanlar besilik dana ithal ediyor. Küçükbaş hayvancılık yapanlar damızlık koyun ve keçi ithal ediyor. Kanatlı sektörüne girenler ise yine damızlık ithal ediyor.

Hayvanı ithal etmekle iş bitmiyor. Hayvanı beslemek için yem vermeniz gerekiyor. Yem hammaddesinin yüzde 60-70’i ithalatla karşılanıyor.  Zaman zaman saman bile ithal ediliyor. Sonra hayvanlara çoban lazım, bakıcı lazım. O da ithal. Moldova’dan, Afrika’dan, son yıllarda ise Suriye’den çoban ithal ediyoruz.

Hayvanınız hastalandı, aşı yapmanız gerekiyor ve ilaç tedavisi uygulayacaksınız. O da ithal. Verimli ırk elde etmek, süt verimini, et verimini artırmak için kullanılan sperma da ithal.

Üretim Yapması Beklenen Çiftçi de Tüketici Oldu

Tarımı ve kırsalı bekleyen en büyük tehlike, üretim yapmasını beklediğimiz kırsal nüfusun da üretici vasfını yitirerek tüketici konumuna geçmesi. Bugün köylerde, kırsalda çiftçiler üretimden çekiliyor. Şehirdekiler gibi tüketici konumuna geçiyor. Köylere, şehirden ambalajında yumurta, yoğurt, peynir, süt gidiyor. Manav sebze meyve götürüyor. Pazar kurulan köyler var. Yani bizim üretim yapmasını beklediğimiz kırsalda yaşayanlar da bizler gibi tüketici oluyor. Çünkü köyde yaşayanların bir bölümünün iyi kötü bir geliri var. Emekli olanlar var. Geliri olmayan ve belli yaşın üstünde olanlara devlet sosyal yardım adı altında para veriyor. Bu parayla geçimini sağlayanlar üretmiyor. Tarlalar boş kalıyor. Çünkü üretmek çok maliyetli ve zahmetli. Bu çok tehlikeli bir durum. Buna mutlaka çözüm bulunmalı.

Tarımda ithalat sarmalının kırılması ve dışa bağımlılıktan kurtulmak için yeni bir çıkış yoluna ihtiyaç var. Bu çıkış yolu, öncelikle orta ve uzun vadeli, stratejileri belirlenmiş ulusal bir tarım politikasıyla üretimin planlanması; havza modelinin gerçek anlamda uygulanması; ekilmeyen tarım arazilerinin ekilerek üretimin artırılmasıyla mümkün olabilecektir.

Çiftçinin yeniden üretim yapmasını sağlayacak, gelir getiren üretim modellerinin yaşama geçirilmesi gerekiyor. Bunun ön koşullarından birisi çiftçinin üretim yaparken para kazanmasıdır. Çiftçi para kazanırsa üretimi sürdürür, ithalata gerek kalmaz.

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’nün raporunda da yer verildiği gibi, biyoçeşitlilik bakımından en zengin ülkelerden biri olan Türkiye’nin, dünya üretiminde söz sahibi olduğu ve ilk 20’ye girecek çok sayıda ürünü var. Amerika’nın bademde yaptığı gibi, pek çok ülke bir iki tarım ürünüyle zenginlik üretirken, Türkiye, aynı zenginliği fındıkta yaratamıyorsa tarım politikalarını, tarıma bakışımızı sorgulamamız gerekir.

Türkiye, tarımda her yönüyle zengin bir ülke. Ancak, tarımdan zenginlik üretmek yerine başka ülkelerin çiftçilerini destekleyen ithalatçı politikalarla üretimi, üreticiyi yok ediyor. Çiftçinin üretmesi istenmiyor. İnanıyorum ki ülke yararına, doğru politikalarla, çevreyle dost üretimle Türkiye’nin çıkış yolu tarımda olacaktır. Zengin toprakların fakir insanları olmayı hak etmiyoruz.

Tarımda yeni bir Kurtuluş Savaşı’na ihtiyaç var. Tarımda, ülkenin tarımsal potansiyeline uygun, kendine yeterliliği esas alan, teknoloji destekli, örgütlenmeyi esas alan yeni bir modele ihtiyaç var. Bunu başarabilirsek, Türkiye ekonomisi için tarım sektörü önemli bir çıkış yolu olacaktır.

 

Sayı: İktisat ve Toplum Dergisi 118
Sayfa Aralığı: 24 - 30

Tunceli’de doğdu. Ege Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu(İletişim Fakültesi) Gazetecilik Bölümü’nden 1987’de mezun oldu. Okul yıllarında çeşitli dergilere röportajlar yaptı. Gazeteciliğe ANKA Haber Ajansı’nda başladı. Dünya Gazetesi’nde 1988 yılından bu yana muhabir, haber müdürü ve İzmir Temsilcisi olarak görev yaptı. Gazetenin Kurucusu Nezih Demirkent’in yönlendirmesi ile 1996’dan beri tarım yazıları yazarak bu alanda uzmanlaştı. TRT’de 22 yıl aralıksız yayınlanan Bu Toprağın Sesi Programı’na danışmanlık yaptı. Mezun olduğu Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde “Gazete Haberciliği” ve “Haber Değerlendirme” dersleri verdi.

Bir cevap yazın