Devletin ve Piyasanın Ötesinde Bir İhtimal Daha Var: O da Dayanışma – Çiğdem Boz (İTD 111)


Keynes bundan yaklaşık yüz yıl önce kaleme aldığı makalesinde, tam da bugünlerin toplumunu hayal ediyordu. Keynes’in bu toplum tahayyülünde ekonomik sorun çözülmüş olacak, insanlar daha az çalışarak boş vakitlerinin tadını çıkaracaktı. Bugün Keynes, Şili sokaklarında dolaşsaydı ne düşünürdü acaba? Ya da Beyrut, Bağdat, Paris sokaklarında… Keynes, yüz yıl içinde kapitalist sistemin, büyük zenginliğin yanında ona eşdeğer ölçüde bir yoksulluk ve eşitsizlik yaratmış olduğunu görseydi, torunlarının sahip olduğu ekonomik olanakları için üzülürdü mutlaka.

Keynes’in öngörüsünden farklı olarak, Fukuyama da 1989 yılında tarihin sonunun geldiğini, liberal demokrasinin tüm sorunları çözeceğini söyleyerek yanlış bir öngörüde bulunmuştu. Ona göre demokrasi, ekonominin de iyi işlemesini sağlayacak ve genel refah seviyesi yükselecek insanların kavga etmesine gerek kalmayacaktı. “Yaklaşık 40 yıldır yoksul ve zengin ülkelerdeki elitler, neoliberal politikaların daha hızlı bir ekonomik büyümeyi sağlayacağı ve bundan toplumun tüm kesimlerinin payına düşeni alacağını öne sürüyorlar. Ancak bunun böyle olmadığını artık biliyoruz, elitlere ve demokrasiye olan güven yere çakılmış durumda. Neoliberalizme ve demokrasiye olan güvenin eşanlı olarak azalması bir tesadüf değil” diyen Stiglitz, neoliberalizmin 40 yıldır demokrasinin altını oyduğunu söylüyor son yazısında.

Aslında bunda şaşılacak bir şey yok. Çünkü kapitalizm ve onun son kırk yıllık versiyonu olan neo-liberalizm ile demokrasi mantık olarak çelişkilidir. Biri eşitsizliğe dayanır diğeri ise eşitlik vaat eder. Dünya, Bretton Woods dönemini kapatarak eşitlikçi büyümeden vazgeçmiş oluyor, ne daha çok vergi vermek, ne de çalışanlara güvence sağlamak istemeyen sermaye sınıfının çağı başlıyordu 40 yıl önce. Dolayısıyla eşitsizlikleri artırmanın yolu demokrasiyi azaltmaktan geçiyordu. Eşitsizliklerden beslenecek bir sistem ve bu sistemin elitleri için elbette demokrasi, sandığa gidip oy vermekten ibaret olacaktı. Talep edilen bu demokrasi türü, yönetimde güçler ayrılığı ve hukukun üstünlüğü ile, ifade, inanç, fikir ve örgütlenme özgürlüklerinin anayasa marifetiyle garanti altına alınması şeklinde tanımlanabilecek siyasi (ya da formel) demokrasi (Akçay, 2017) olarak adlandırılabilir. Zamanımızın siyasal söylemine baktığımızda, “demokrasi” sözcüğü standart devlet modeli anlamına gelmektedir. Yani, demokrasi sözcüğünün karşılığı, hukukun egemenliği ile çeşitli sivil ve siyasal haklarla özgürlükleri güvence altına almayı vaat eden ve rakip adaylar ve/veya örgütler, partiler arasında düzenli aralıklarla yapılan seçimlerde genel oy hakkı usulünce, bütün yurttaşların sayısal çoğunluğuyla seçilmiş, temsili meclisleri de kapsayan organlarla yönetilen bir anayasal devlettir. Ancak demokrasinin özgün anlamı bu olmasa gerek, tek anlamının bu olmadığı da açık (Hobsbawn, 2008). Çünkü oy kullanma özgürlüğü, hakları güvence altına almaya yetmez. İşte buna liberal demokrasi diyoruz.

“Demokrasi bütün yönetim şekillerinin en kötüsüdür, ama daha iyisi de henüz bulunabilmiş değildir.” Churchill’in bu sözü genellikle temsili liberal demokrasiyi destekleyen bir argüman sayılırken aslında derin şüpheciliğin bir ifadesidir (Hobsbawn, 2008, s.103). Bu şüphenin kaynağı liberal demokrasinin sosyal adaleti içermemesi olabilir mi? Çünkü demokrasi sözcüğüne fiilen gerçek bir anlam katan şey toplumdaki her insanın, özellikle de dezavantajlı olanların, yoksulların kendi potansiyellerini gerçekleştirebilmesi için gerekli olanakların yaratılmasıdır.

Kapitalizmin geleceğine dair bir başka öngörüyü de Wallerstein’da buluruz. Belki de buna tam bir öngörü dememeli, çünkü Wallerstein kapitalizm sonrasında nasıl bir sistem geleceğini söylemez. Kapitalizmi tarihsel bir sistem olarak ele alan Wallerstein, her tarihsel sistem gibi kapitalizmin de bir süre var olup, eninde sonunda iç çelişkilerinin neden olacağı yapısal bir bunalım sonucu son bulacağını iddia eder (Wallerstein, 1983, s.77-78). Kapitalizmin iç çelişkilerinden birisi Polanyi’nin ikili hareket yaklaşımı ile anlatılabilir; “her şeyi piyasaya bırak ama sonuçta çıkan sorunlar için piyasaya müdahale et, kamu kaynaklarını kullan! “

Son 50 yıldır dünya-sistem yapısal bir krizin içinde olduğu için piyasa süreçleriyle kapitalist sermaye birikiminin artık mümkün olmadığını ileri süren ve  “hemen önümüzdeki dönem sorunların ve güvenden çok umutsuzluktan doğan mücadelelerin çağı olacaktır” diyen Wallerstein (2003, s.19), artık yapılması gerekenin “devrim mi reform mu” şeklinde de takdim edilemeyeceğini vurgular. (Wallerstein, 2003, s.12). 2050 veya 2075 sonrası için sadece bir şeyden emin olabileceğimizi, o da artık bir kapitalist dünya ekonomide yaşıyor olmayacağımızı savunan Wallerstein (2000, s.51) kapitalist dünya düzeninin yıkılmasıyla birlikte yerini nasıl bir sistemin alacağı konusunda ise önümüzde iki alternatif olduğunu söyler; “hiyerarşi ve ayrıcalığın hayalini görenler ile demokrasi ve eşitlik hayalcileri”; bunları sırasıyla Davos veya Porto Alegre ruhu olarak adlandırır.

Ona göre bu iki ruh arasındaki mücadele 1968 dünya devrimiyle başlamıştır ve 2050’lere kadar da çözülemeyecek bir şeydir. Davos ruhu ile kast ettiği 1980’lerden bu yana hakimiyetini sürdüren neoliberal politikalardır. Porto Allegre ise daha eşitlikçi, azınlıkları koruyucu, ekolojik denge kaygısı olan bir paradigmaya işaret etmektedir. Bilindiği gibi 2001’den bu yana yapılan Dünya Sosyal Forumu, alternatif küreselleşme hareketi yanlılarının dünyada yürütülecek kampanyaları düzenlemek, stratejileri belirlemek ve dünyadaki hareketler konusunda birbirlerini haberdar etmek için yılda bir kez düzenledikleri toplantıdır ve ilki Porto Alegre’de yapılmıştır. Her ne kadar Wallerstein dayanışma ekonomisi kavramını kullanmasa da Porto Alegre ruhu ile anlatmak istediği şey eşitlikçi, çevre dostu, demokratik, dayanışmacı bir dünyadır.

Küresel finansal kriz ve sonrasında yaşananlar küreselleşme masalının kötü sonunu açık seçik ortaya koyarken, küreselleşme sonrası ortaya çıkan seçeneklerin en genel ve tanımlayıcı özelliği çıkış noktalarının yerel olması, yerel pratikler, kaynaklar ve ilişkileri kullanarak örgütlenmeleri olmuştur. Bu çıkış noktası herhangi bir tepeden inme modelin dayatılmasını reddeder ve gücünü tabandan gelen kitlesel hareketlerden alır. Dolayısıyla tam anlamıyla demokratik örgütlenmelerdir. Dayanışma ekonomileri olarak adlandırılan yeni oluşumlar, kapitalizmi ortadan kaldırmak yerine anlık ekonomik sorunlara doğrudan müdahale yolları önerir. Bu yönüyle devrimci olmaktan çok dönüştürücüdür; kitlelerin birleştirilmiş çıkarlarını örgütlemek yerine farklı toplumsal hareketler ve talepler arasında işbirliklerine dayalı olarak gelişir (Aykaç, 2018).

Peki, bu dayanışma seçeneği neden önemli ve gerçek demokrasiye ulaşmamızı sağlayabilir mi?

“THERE IS NO ALTERNATIVE (TINA)” ÇAĞI

1970’lerden beri politikacılarla ideologların, devletin rolünün her ne pahasına olursa olsun azaltılması gerektiğini savunan, ultra-radikal içerikteki bir laissez-faire anlayışına dayalı devlet eleştirisi, tarihsel kanıtlardan çok teolojik inanca dayanarak, kamunun sunabileceği her tür hizmetin, “piyasa” tarafından daha iyi yollarla ayrıca daha etkili ve ucuz bir şekilde sağlanabileceği şeklinde olmuştur. Yani piyasadan başka bir alternatifimiz yoktu onlara göre. “Başka alternatif yok” söyleminin mimarı Margaret Thatcher’ın bir sözü daha vardır; “toplum dediğiniz şey, yok öyle bir şey, bırakın onu, bireyler var” diyordu bir röportajında. İnsanı, toplumsal hakları olan bir yurttaş olarak kurgulamak yerine, iktisadi bir birey olarak gördüğünüzde, insanların iktisadi teşvik ve cezalar üstünden güdümlü bir şekilde yönetilmesi gereği ortaya çıkar. Hal böyle olunca, atomize bireylerden oluşan piyasa da toplumsal ilişkilerin bütününü temsil ettiğine inanılan bir kavram olarak çıkıyor karşımıza. Bu tam da toplumun iktisadileştirilmesi denen şeydir. 1970’lerden sonraki devletin toplumla olan ilişkisi bireyin bir homo economicus olduğu varsayımına dayanır. Amaç, iktisadi hayatın hiçbir siyasi boyutunun kalmaması, tümüyle teknik bir yapıya dönüştürülerek, etkinliğin artırılmasının başat hedef olduğu piyasa egemenliğinin sağlanmasıdır (Madra, 2013,s.82).

Hosbawn’a göre piyasa egemenliği ideali aslında, liberal demokrasinin tamamlayıcısı değil, onun alternatifidir. Hatta piyasa egemenliği ideali her türden politikanın alternatifidir, çünkü siyasal kararlar alınmasına ihtiyaç duyulmaz. Özel tercihlerini ifade eden bireylerin – rasyonel olsun olmasın- seçimlerinin toplamı olarak ortaya çıkandan farklı olarak ortak çıkarlar hakkında alınacak siyasi kararlarla bir bağı yoktur (2008, s.110). İktisadi hayatın, politik unsurlardan temizlenmesiyle, siyasete katılmanın yerini piyasaya katılmak alırken, yurttaşın yerini de tüketici alır.

İktisadı, politik olandan ayırınca elimize kalan teknik bir yapı oluyor ve ana sorunsal etkinliğin artırılmasına dönüşüyor. Böyle olunca da yukarda bahsettiğimiz demokrasi kavramlarından, hukukun üstünlüğü, güçler ayrılığı, özgürlüklerden oluşan temsili demokrasi yeterli oluyor. Dahası bu değerler, içsel olarak iyi (intrinsically good) olduğu için değil başka bir iktisadi hedefe götürdüğü için-araçsal olarak iyi- (instrumentally good) baş tacı ediliyor. Demek istediğim, hukukun üstünlüğü, kuvvetler ayrımı, inanç ve fikir özgürlükleri ülkeye daha fazla sermaye gelsin veya yatırım ortamı oluşsun diye arzu edilen değerlere dönüşüyor. Demokrasi bir amaç olmaktan çıkıp bir araca dönüşüyor. Dolayısıyla 1970’lerdeki refah devletinin çöküşü ve sermaye sınıfının yükselişini böyle okumak gerekir.

Türkiye’nin demokrasi tarihini 1946’dan başlatmak ise yapılan başka bir hatadır. Türkiye 1946’da çok partili yaşama geçmiştir, gerçek anlamda bir demokrasiye değil. Bu tarihten sonra başlayan şey popülizm olarak adlandırılabilir ancak. Bu süreçte, 1960-80 arasındaki planlı yılları saymazsak sosyal adalet çok önemli bir hedef olmamıştır. 1980’den itibaren yaşanan köklü toplumsal dönüşüm, neoliberal iktisat politikalarını yaşamın her alanına yerleştirerek toplumu bir neoliberal mekanizma olarak kurmaya çalışmıştır. Sonuç; 2000’li yıllar tüm dünyada olduğu gibi Türkiye için de bir demokrasi krizidir. Günümüzde, sorunlara çözüm gibi görünen sağcı otoriter popülizm ise post-truth denilen yalana dayanan bir siyasi söylemle bütünleşerek iktidarını sürdürmekte her yerde.

Böyle bir ortamda gerçek, katılımcı bir demokrasi nasıl inşa edilebilir? Gerçekten çaresiz miyiz?

BAŞKA BİR ALTERNATİF VAR: DAYANIŞMA SEÇENEĞİ

Demokratik siyasetin temel çerçevesini oluşturan egemen ulus-devletin bugün eskisinden daha zayıf durumda olduğunu görüyoruz. Devletin faaliyetlerinin kapsamı ve etkinliği eskisinden daha azdır. Bu durum, yurttaşlar ile kamu otoriteleri arasındaki ilişkinin daha uzak hale gelmesine ve aralarındaki bağların zayıflamasına neden olmuştur.

Oysa halk adına karar alanlarla o kararların zorla dayatıldığı kesimler arasında çift yönlü bir bağ olmalıdır. Çünkü hükümetler halk içindir ve etkileri, halka sağladıkları fayda ile değerlendirilebilir. Ancak, son 40 yılda dizginlenmemiş küresel kapitalizmin toplumsal ve insani sonuçlarına hiç aldırış etmeden, neoliberal küreselleşmenin önündeki engelleri sistematik yollarla kaldıran yine hükümetler olmuştur. Toplumsal refah sorumluluğunun ortadan kalkmasıyla, hükümetler, özel çıkarlara ve sermaye piyasalarına hizmet edecek politikalarla kısıtlanmış durumdalar artık…

Dolayısıyla devlet, ekonomik bir aktör olarak sınıf ilişkilerinde bir ara bulucu ve sosyal hakların koruyucusu rolünü kaybetmiştir. Devletin bu alandaki gerilemesi, politik ve sosyal işlevlerindeki gerilemeyle uyumlu bir biçimde olmuş, yoksulluk ve sosyal dışlanma yapısal bir sorun haline gelmiştir. Artık dünya nüfusunun çoğunluğu açısından küreselleşme sözcüğü, “fırsat ve dahil etme” den ziyade “korku ve güvensizlik” çağrışımı yapmaktadır.

Özetle, devlet ve piyasa, bölüşüm işlevi için uygun aktörler olmadıklarını ispatlamışlardır. Peki, piyasa ile devletin yetersiz kaldığı anlarda bizi ne ayakta tutar? Bu noktada sivil girişimler örgütlenmenin son seçeneği olarak öne çıkar. Fakat bu sivil girişimler çoğu zaman hayır kurumları ya da geleneksel dayanışma mekanizmaları olarak algılanır. İşte burada çok dikkatli olmalı ve dayanışma kavramını hayırseverlikle eş tutma hatasına düşülmemelidir. Çünkü hayırseverlikte tarafların eşitsizliği söz konusudur. “Veren el alan elden üstündür” ancak alan el veren ele mecburdur da…Ayrıca bu tür bir dayanışmanın toplumu iyi anlamda dönüştürme amacı yoktur. Örneğin, neoliberal devletin boş bıraktığı alanları dolduran tarikatlar gibi kurumlar, var olan sosyal, ekonomik düzeni değiştirmeyi değil, ekonomik ve siyasi iktidarın parçası olmayı, oradan pay almayı amaçlar. Bu tür kurumların dayanışma anlayışı bir çeşit yoksulları denetleme anlamına gelir.

Bizim bir alternatif olarak gördüğümüz dayanışma seçeneğinde ise kimsenin kimseye bir şeyi lütfetmesi söz konusu değildir. Amaç, karşılaştığımız gerçek ve günlük sorunlarla başa çıkacak önerileri hep birlikte üretecek bir ortam yaratmaktır. Burada veren veya alan el değil, birlikte üreten ve birlikte bölüşen eller vardır, eşitlikçidir. Ayrıca var olan sosyal ve ekonomik yapıyı halkın lehine değiştirmeyi hedeflediği için de halkçı bir alternatiftir. Toplumsal dönüşüm için üretim ilişkilerinin değişmesi gerekir. Kapitalist üretim ve mübadele ilişkilerini değiştirmenin bir yolu üretim ve bölüşümü yerel düzeyde örgütlemekten, bu sistemden faydalananları aktif katılımcılar haline getirmekten geçer.

Yani bir yaşam felsefesinden bahsediyoruz aslında. Bu yaşam felsefesini Keynes’in “iyi yaşam” anlayışında veya Amartya Sen’in “yetkinlikler” (capabilities) olarak adlandırdığı insanların yapabilirliğini geliştirme kavramlarında bulabiliriz. Tüketici değil yurttaş olduğumuzu hatırlamalı, iyi yaşamı hep birlikte üreterek inşa etmeliyiz.  Aslında bu felsefe bize çok uzakta da değil. İnsanlık tarih boyunca dayanışma seçeneğine çokça başvurmuştur. Tabandan gelen iktisadi girişimler hep olmuştur, hakim ekonominin kuytularında saklanmış, marjinalize olmuş bir şekilde de olsa …Tek yapmamız gereken neoliberalizmin maddi ve ideolojik kısıtlarından kurtulmaktır. Nedir bu kısıtlar; monokültür çerçeve : neyin mümkün olabileceğine dair hayal gücümüzü sınırlayan adeta bir zihinsel kelepçe işlevi gören «Başka Alternatif Yok» söylemi…

Bu kelepçeden kurtularak, yapacağımız bir toplum tahayyülü “modernist perspektiften ve mühendislik perspektiflerinden” uzak olmalı ve toplumsal alanda başka bir ekonomi modelini, dayanışmacı çözümleri görünür kılmayı amaçlamalıdır (Madra, Başkaya, 2013, s.83 ). Örneğin, kamusal kaynakları, varlıkları ve alanları ortak kullanımdan çıkarmaya çalışan, özelleştiren saldırılara karşı halkın kendi dayanışma biçimlerini geliştirmesi, çarelerini kendisinin üretmeye başlaması, karlılık ve servet yerine kamusal yarar için ortaklıklar geliştirmesi gibi çözümler (Yıldırım, 2019). Bir başka deyişle, kapitalist dünya ekonomisinde hakim olan kalkınma anlayışına bir alternatiftir dayanışma ekonomisi. Bu alternatif kalkınma yerel, ekolojik ve demokratik prensiplere dayalıdır ( Santos, 2006).

Bu anlamda krizler mevcut paradigmanın sorgulanmasını, alternatif örgütlenme şekilleri hakkında düşünmeye iter insanlığı.  2008 Krizinden sonra küresel ekonomik istikrarsızlığa karşı bir tepki olarak gelişen hareketler, sağlam yerel ekonomilerin yaratılmasına odaklandı. Örneğin Yunanistan, İspanya ve İtalya yüzlerce dayanışma ekonomisi girişimi ortaya çıktı. Bunlar güvencesizler ve işsizler için sosyal klinikler, eczaneler açma, hekim dayanışmaları yaratma; sosyal mutfaklar ile gıda toplama ve dağıtma; takas pazarları kurma; hukuki destek grupları oluşturma; kütüphanelerle kâr amacı dışında çalışan mekanizmalar başlatma; işsiz kadınlar için üretim kooperatiflerini destekleme, çeşitli tüketim mallarının ihtiyaç sahiplerine ulaştırılması için ağlar oluşturma gibi girişimleri kapsadı (Yıldırım, 2019). Bunun yanında dayanışma ekonomilerinin örnek uygulamaları olarak; zaman bankaları, yerel para birimleri, işçi kolektifleri, adil ticaret, eko-çiftlikler gösterilebilir.

Dayanışma ekonomisi 80’li yıllar Fransa’sında ortaya çıkmış yeni bir kavram ama kökeni 1830’lardaki işçi dernekleşme hareketlerine kadar götürülebilir. Bu girişimlere tüm dünyada rastlamak mümkün fakat özellikle Latin Amerika, Kanada ve Avrupa’da daha yoğun görülmekte. Dayanışma ekonomileri, somut bir yaşam alanında gerçeklik kazanır. Yöre halkı tarafından ve yöre halkı için sürdürülebilir gelişme projelerini kapsayarak, devlet-piyasa dikotomisinin ötesine geçer. Bu örgütlenme şeklinde piyasa sadece bir mübadele alanıdır ve devletin varlığı veya desteği varsayımıyla yola çıkılmaz. Dayanışma alternatifinin bir diğer üstün yanı, üretim ve bölüşümü aynı kurumsal ve toplumsal çerçeve içinde birleştirerek toplumdaki çıkar çatışmalarını önleme yetisidir (Aykaç,2018 ).

Dayanışma ekonomisinin dört köşe taşı şöyle özetlenebilir;

  • İnsanları birbirine bağımlı, toplumsal varlıklar olarak görme (insanı, kişisel çıkarının peşinde koşan faydalarını maksimize eden değil, kolektif refah, etik kaygıları ve ahlaki değerleri olan kişiler olarak tanımlar.)
  • Toplumsal ilişkilerin dayandığı değer dayanışmadır ( kolektif çaba içinde yer almak)
  • Demokratik pratik; kolektif sahiplik ve kolektif yönetim
  • Çeşitli (diverse) ve çoğulcu (plural) bir ekonomi arayışı; yalnızca piyasa değil onun ötesinde

Kooperatifler bu açıdan yeniden önem kazanıyor. Kooperatiflerin amacı sadece çalışanların bireysel olarak hayatlarını iyileştirmek değil, aynı zamanda kolektif bir ekonomik girişim olarak kapitalist ekonomiye bağımlılığı da asgari düzeyde tutmaktır. Modern kooperatifçilik için bu, ürünlerin yerel üreticilerden alınması, finansmanın yine kooperatifler aracılığıyla yapılması ve kurulan kooperatif ağlarının sermayeyi olabildiğince kendi ağları içinde tutmasını içerir. (Doğan vd., 2016, Birikim Dergisi, p.68) 80’lerde emek piyasasının güvencesizleştirilmesi de dahil olmak üzere farklı zorluklarla mücadele eden emekçilerin bir öz savunma olarak seçtiği kooperatifçilik hareketi, yüzyılın başından çok farklı deneyimler ve refleksler de geliştiriyor. Kooperatifçilik, dönemin farklı toplumsal hareketleriyle kurduğu organik bağ sayesinde dayanışma ekonomisinin temel taşı oluyor (Doğan vd., 2016, s.70).

SONUÇ

Özetleyecek olursak, küresel finansal krizden bu yana, kalkınma stratejisinde –paradigmasında büyük değişiklikler yapılması gereği ortaya çıkmıştır. Bir kere, çevre maliyetlerini dışsallaştıran ekonomik serbestleşme, finansallaşma, özelleştirme, metalaştırma, küresel değer zincirlerinin şirketler tarafından kontrolü gibi unsurları benimseyen piyasa merkezli yaklaşımların toplumsal, çevresel ve kalkınma başarısızlıklarını kabul etmekle işe başlamalıyız. Bu piyasa merkezli neo-liberal yaklaşım günümüzün başat kalkınma sorunlarının temelinde yatar. Sorunlardan birincisi, ekonominin geleneksel formel sektörlerinin daha iyi ve daha çok iş yaratamaması iken ikincisi, gelir ve servet eşitsizliklerinin ciddi şekilde artmasıdır. Üçüncüsü, tekrarlanan finans sektörü bağlantılı krizlerin güvencesizliği artırması ve son olarak da sanayileşme ve tüketim odaklı bir ekonominin doğaya zarar vermesi, iklim değişikliği ile sonuçlanması.

Kapitalist üretim ve mübadele ilişkilerinin, yoksulluk, eşitsizlik ve çevre sorunlarını beraberinde getirmiş olması sürpriz değildir. Çünkü ekonomik liberalizm ile demokrasi arasında ilkesel bir çelişki vardır. Neo-liberalizmin maddi ve ideolojik koşulları altında demokrasinin kendisi de kuşatma altındadır. Sistem ve sermaye büyümek ve güçlenmek için devleti ve siyaseti kendi yararına kullanır. Bir zamanlar sermaye karşısında bir nevi arabuluculuk yaparak çalışanların haklarını koruyan devletler, özel çıkarlar ve sermaye piyasalarının işine yarayan politikalarla sınırlanmışlardır. Bunun yanında iktisat ve iktisadi olaylar hepimizi ilgilendiren konulardır ama insanlar ekonomiye siyaseten karışamazlar, çünkü iktisat politikaları piyasaya bırakılmıştır. Giderek insan hayatının daha büyük kısmı seçmenlerin etki alanının dışına çıkmış, gerçekten insan hayatını ilgilendiren kararlar artık hiç seçmen tabanına dayanmayan, hiçbir demokratik prosedürle ilgisi olmayan, ulus-aşırı kamusal ve özel birim odaklarca alınmaktadır. Yani seçim demokrasisi ve temsili meclisler kararların demokratik yollarla alınacağı anlamına gelmez. Aksine kararlar hep özel ve gizli olarak küçük gruplarca alınır. Ayrıca bu türden bir demokrasi basın özgürlüğü, yurttaş hakları ve bağımsız yargıyı da garantilemez.

Bize gerekli olan demokratik, etik ve sürdürülebilir ekonomik ilişkilerdir. İnsanlar, iktisadi problemlere kendi çözümlerini bulacak kapasite ve yaratıcılığa sahiptir ve bu çözümler farklı mekanlarda farklı içeriklere sahip olacaktır. Piyasa mı devlet mi şeklinde sunulan iki kutuplu bir spektrum içine sıkışmış  politik ve ekonomik sarkaçta bir ileri bir geri sallanmak zorunda değiliz. Dayanışma ekonomilerinin sunduğu daha geniş bir bakış açısıyla insan topluluklarının ihtiyaçlarını karşılamasının ve yaratıcı yaşam alanları kurmasının yollarını bulmak mümkün.

Kapitalist sistemi ortadan kaldıracak bir dünya devrimi beklentisi de- en azından kısa vadede- nafiledir. Radikal bir toplumsal dönüşüm hedeflemek yerine daha küçük dokunuşlarla sistemik dönüşümün farklı yerlerde ve biçimlerde yeşermesine odaklanabiliriz. Bu yerel seçeneklerin bir dünya devrimi kadar güçlü bir söylemi olmayabilir, tek bir gelişim modeli içinde birleşmeyebilirler ancak kendi yollarını izlerler ve kendi gelişim hızlarını belirlerler. Evrensel olarak temsiliyetleri olmayabilir, her zaman birleştirici de olmayabilirler, ancak kendi tekil özgünlüklerinden yola çıkarak devrimci bir kıvılcım yaratabilirler (Aykaç, 2018).

Stiglitz, gezegenimizi ve uygarlığımızı kurtarmak için önümüzdeki tek seçeneğin, Aydınlanma düşüncesini tekrar canlandırmak ve onun şerefli değerleri olan özgürlük, bilgiye saygı, demokrasiye tekrar sarılmamızı salık veriyor. Dolayısıyla, demokrasiye daha zengin bir toplum olmak için değil, insan onuruna yaraşır bir hayat sürebilmek için ihtiyacımız var. Demokrasiyi bu bağlamda içselleştirebilmenin yolu ise dayanışma seçeneğine dayalı bir örgütlenmeden geçiyor. Çünkü üretim, mübadele ve bölüşüm ilişkilerini demokratikleştirmeden gerçek demokrasiye ulaşmak mümkün değildir.

Peki ne yapmalı? Nereden başlamalı? Bugün Türkiye’de bırakın katılımcı demokrasiyi, temsili demokrasinin bile işlemediği düşünüldüğünde bu anlamda siyasi iktidardan beklenecek pek bir şey yoktur. Zaten siyasi iktidarın toplumun dezavantajlı kesimlerine yaklaşımı, onların durumunu düzeltecek iktisat politikaları üretmek yerine sadaka kültürünü sürdürmek, siyasi iktidarın dayanağı olan dini oluşumlar aracılığıyla dayanışma adı altında yoksul kitleleri elinde tutma, onları denetleme yolunu izlemektedir. Bu durumda iş, yerel yönetimlere düşüyor. Özellikle muhalefetin eline geçen belediyeler katılımcı demokrasi örnekleri yaratabilirler. Kırsaldaki üreticiyi desteklemek, kentteki tüketiciyi daha iyi ve ucuz gıdayla buluşturmak, kadın emeğini destekleyici oluşumlara yol açmak, kooperatifçiliğin güçlenmesine olanak sağlamak ve daha pek çok yaratıcı, özgün ve yerel dayanışma örnekleri sunularak yurttaşlık bilinci canlandırılabilir. Bir başka deyişle, sistemin tamamını değiştiremediğinizde durup beklemek yerine yerelden başlanarak, gerçek ve gündelik sorunlara kolektif çözümler sunarak, demokratik üretim ve bölüşüm ilişkileri oluşturularak, insanlara başka bir hayatın mümkün olduğu gösterilebilir.

REFERANSLAR

Akçay, Ümit https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2019/01/17/neoliberalizm-demokrasiyi-tasfiye-ediyor/

Aykaç, Aslıhan (2018) Dayanışma Ekonomileri: Üretim ve Bölüşüme Alternatif Yaklaşımlar, Metis Yayınları, İstanbul

Doğan, Pelin, Irmak Ertor and Kulebi Baybarset , 2016, Katalunya’da Kooperatifçilik Tarihinden Güncel Sosyal Ekonomi ve Dayanışma Ekonomisi Pratiklerine, Birikim Dergisi,sayı 321

Fukuyama Francis (1989), The End of History, The National InterestNo. 16 (Summer 1989), pp. 3-18

Hobsbawn, Eric (2008) Küreselleşme, Demokrasi ve Terörizm, Agora Kitaplığı, Çev. Osman Akınhay

Keynes, J.Maynard (1930), The Economic Possibilities of our Grandchildren,

Madra, Yahya (2015) Kapitalizmin Krizine Karşı Dayanışma ve Topluluk Ekonomileri

Madra, Yahya ve Fikret Başkaya (2013), Sosyal Bilimler Ne İşimize Yarar, Boğaziçi Üniversitesi Yayınları

Santos, Boaventura de Sousa (2006) The Rise of The Global Left: The World Social Forum and Beyond, Londra: Zed Books

Stiglitz, (2019) https://www.socialeurope.eu/the-end-of-neoliberalism-and-the-rebirth-of-history

Utting, Peter, Van Dijk Nadine and Mathei Marie-Adelaide (2014), Social and Solidarity Economy: Is there a New in the Making?, UNRISD Occasional Paper 10 Potential and Limits of SSE

Wallerstein, Immanuel (2002), Tarihsel Kapitalizm, (çev. Necmiye Alpay), 3. Basım, İstanbul: Metis Yayınları

Wallerstein, Immanuel (2000), Essential Wallerstein, New York: The New Press

Wallerstein, Immanuel (2003), Liberalizmden Sonra, (çev. Erol Öz), 2.basım, İstanbul: Metis Yayınları

Yıldırım, Deniz http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/1701668/halkci-dayanisma-ekonomisi.html

 

1978 Tokat’ta doğdu. İzmir Maliye Meslek Lisesi ve İstanbul Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümleri’nden mezun olduktan sonra İstanbul Üniversitesi’nden iktisat alanında yüksek lisans diploması aldı. 2009’da Yıldız Teknik Üniversitesi’nde Amartya Sen üzerine yazdığı tezle doktorasını tamamladı. 2014 yılında makro iktisat alanında doçent ünvanını alan Boz, makro iktisat dışında, iktisadi düşünce tarihi, toplumsal yapı, iktisadi zihniyet ve iktisat-edebiyat konuları üzerinde çalışmaktadır. “İktisadi düşünce tarihi” konulu bir tiyatro oyunu da bulunan Boz’un Suriyeli mültecilerle ilgili iki kısa film çalışması da bulunmaktadır.

Bir cevap yazın