Enflasyonun Dinamikleri ve Tarım Sektörü – Ömer Faruk Çolak (İTD 82)

Abstract Fractal Complex Future  - chiplanay / Pixabay

Enflasyon makroekonominin temel sorunlarından birisidir. Özellikle Türkiye gibi uzun yıllar yüksek oranlı enflasyon ile yaşayan ülkeler için rahatsız edici bir sorundur. İktisatçılar teorik gelişmelerden yola çıkarak farklı endeksler üretseler de, sonuçta halk için enflasyon tüketim sepetindeki üç mal grubu – gıda, kira ve ulaştırma- üzerinden değerlendirilmektedir. Onlar için elbette gıda enflasyonu ilk sıra yer almaktadır. Bundan dolayı olsa gerek kimi zaman gıda enflasyonunu “halkın enflasyonu” olarak kavramsallaştırılmaktadır.

Bu yıl Ocak ayının sonuna doğru ailece Barcelona’ya gitmiştik. Dönüş günü hava alanına gitmek için yola koyulduk, meşhur meydanları Placa de Catalunya’ya geldik.

Trafik tıkandı. Oğlum arabadan indi, ne oluyor diye bakmaya gitti. Döndüğünde gösteri var dedi. Biz de indik, bari gösteriyi izleyelim dedik. Gösterinin içine dalmaya korkmadık. Ne de olsa Avrupa ülkesindeyiz polisten cop ve gaz yemeyiz diye düşündük. Nitekim öyle de oldu. Gösteriyi yapanlar çiftçilerdi, yüzlerce traktörle şehri bir baştan başa geçiyorlardı. Yarım sonra yol açıldı, biz de yeniden yola düştük. Sonra İspanya’ya beraber geldiğimiz aile ile birlikte düşündük, Türkiye’de çiftçiler böyle bir gösteri yapsa ne olur? Yanıtı siz ben den daha iyi biliyorsunuz.

Bu anıyı paylaştım. Çünkü dünyanın her yerinde tarım sektöründe çalışanlar dertli. Sektöre yönelik bazı ülkeler ciddi politikalar üret  tiler (Almanya, Hollanda gibi), bunların olumlu sonuçlarını da aldılar.

Ancak tarım sektörünün sorunları yıllarca bir çok ülkede göz ardı edildi. Belki de bundan dolayı, bugün Dünya Açlık Endeksi’ne göre, tüm ilerlemelere rağmen dünya genelinde hala 800 milyon insan açlık çekmektedir (http://ghi.ifpri.org/). Afrika ülkelerinin bir çoğunda halk açlık sorunu ile karşı karşıya bulunmaktadır. Ne yazık ki, bu ülkeleri yönetenler açlık sorununa çözüm bulmak yerine hala ülkelerinde etnik ve dinsel çatışmaları körüklemekle meşgullerdir. Diğer yandan tarım iktisatçılarına bakarsanız dünyada açlığın olmaması gerekiyor. Çünkü gezegenimiz o kadar hoyratça kullanıldığı halde, hala 7 milyarı bulan nüfusu besleyebilecek durumda .

Kimi ülkelerde ise gıdaya ulaşımı engelleyen olgular nedeni ile, bir grup insan çoğu yiyeceği vitrinlerde görüyor. Gelir düşüklüğü ve gıda enflasyonu, yetersiz beslenmeye kaynaklık ediyor. Türkiye de bu ülkeler arasında. Halk gıda fiyatlarının yüksek olmasından ve yetersiz gelir nedeni ile dengeli beslenemiyor. Tüketici fiyatlardan şikayet ederken, üretici de yeteri kadar kar edemediğinden, zarar ettiği için artık çiftçi/tarım üreticisi olmaktan vazgeçeceğini söylüyor. Sıradan yurttaş bile bu durumu sorgulamaya, son günlerde de özellikle domates fiyatları üzerinden yapmaya başladı. Ben de bu sorgulamaya katıldım.

TUİK Haziran ayında domatesi %41,93 ile fiyatı en fazla düşen mal olarak açıkladı. Şeytan azap da gerek diyerek domates fiyatı olarak neyi aldığını araştırdım. TUİK Haziran ayında ortalama domates fiyatını 2,09 TL olarak almıştı. Üşenmedim hafta sonu beş markete ve iki pazara gittim. Domates fiyatı 2,5 TL ile 6 TL arasında idi. Kendi kendime keşke TUİK bu fiyatları aldığı marketleri, halk pazarlarının adını da verse, biz de domatesi oralardan satın alsak dedim.

Uzun bir giriş oldu. Artık tarım sektörü ve enflasyon ilişkinin üzerine gidebiliriz.

Enflasyonun Nedenleri ve Tarım Sektörü

Temmuz ayı enflasyon oranı birkaç gün önce açıklandı. Aylık enflasyon %0,15 olurken, yıllık enflasyon yeniden tek haneli rakama geriledi ve %9,79 oldu. Yıllık gıda enflasyonu ise %10,07 düzeyinde gerçekleşti. Yazılı ve görsel medyada ekonomi köşelerinde bu sonuçlar elbette birinci haber oldu. İktidar yanlısı gazeteler başlıklarını “enflasyon da büyük başarı” diye atarken, artık birkaç tane kalan muhalif gazete ve TV kanalında (TELE 1’in dışında muhalif TV kalmadı gibi) ise “enflasyon hala çok yüksek” gibi bir başlık atıldı.

Biz bu yazı da daha farklı bir analiz yapalım. Önce enflasyon ile ilgili birkaç ayrıntıya girelim, sonra da enflasyonun dinamikleri, kaynakları nelerdir sorusuna yanıt arayalım istedim.

Enflasyonun Dinamikleri

Önce enflasyon oranına ilişkin verileri diğer ülkelerle kıyaslayarak verelim. Türkiye, dünyada enflasyon oranının yüksek olduğu ülkeler arasında yer almaktadır. Özellikle ana dış ticaret ortaklarımıza göre enflasyon oranı kabul edilemez bir noktadadır. Örneğin enflasyonun AB ortalaması %1,4. AB ülkeleri içinde en yüksek enflasyon oranına sahip olan ülke %3,9 ile Sırbistan. AB’nin lider ülkelerinden Almanya’da enflasyon oranı %1,5, Fransa’da %0,8 kadar gerilemiştir.

Türkiye’de gıda enflasyonu birçok ülkenin üzerinde seyrediyor. Bundan dolayı da enflasyon ortalama tüketicinin canını çok yakmaktadır. Temmuz ayı yıllık gıda enflasyonu %10,7 olan Türkiye, tüm AB ülkelerinin önünde, AB ortalaması ise %1,7’dir.

Şimdi bu küçük saptamalardan sonra gelelim enflasyonun dinamiklerine:

Yıllardır, (24 Ocak Kararlarının mimarı Turgut Özal’dan beri) bu ülkenin tüketicisine çok tüketme enflasyon olur tekerlemesi öğretilmiştir. Az tüketmesi için ücretler aşağıya çekilmiştir. Bunu kalıcı kılmak için de sendikalı işçi sayısı düşürüldü/düşmesinin yolu açılmıştır. Hatta daha ileri gidilmiştir.

Türkiye’de birkaç yıl önce bir memur sendikası toplu sözleşme görüşmeleri sırasında devletin verdiği ücret artışının altında ücret artışı talep etmiştir. Hükümet tabi bu teklifin üstüne atlamış, sendika başkanı da ödülünü almış ve milletvekili koltuğuna kavuşmuştur.

Yakın dönemde OHAL, terörü yok etmek için ilan edildiği halde, grev ertelemelerinde de kullanılmaya başlanmıştır. Çalışanların üzerindeki tüm baskılara rağmen, yine de enflasyon oranı %5’in altına çekilememiş, enflasyon oranı hedef enflasyon oranının üzerinde gerçekleşmiştir.

Bu yapılanma nedeni ile hükümet ücretlerin enflasyon üzerinde talep yönlü olası baskısını azaltmıştır. Aslında ücretlilerin enflasyon üzerinde yarattığı baskı daha da azalabilirdi. Bunu engelleyen finansal serbestleşmenin doğal bir sonucu olarak ortaya çıkan, bankaların ücretlilere (tüketicilere) yönelik ihtiyaç, araç ve konut kredisi plasmanları olmuştur.

Enflasyon ücretlilerin talebinden kaynaklanmıyor ise, neden yüksek düzeylerde seyrediyor sorusuna verilecek yanıt enflasyonun bir başka üretim maliyetinden kaynaklı olabileceğidir.

Burada öne çıkan ilk maliyet unsuru, üretimde kullanılan ara malı maliyetlerinde artışlara yola açan döviz kuru artışlarıdır. İkinci sırada ise tüketici fiyatlarını yukarı çeken dolaylı vergi (KDV, ÖTV) artışlardır.

TCMB istediği kadar başarılı para politikası uygulasın ara malı fiyatları üzerinde etkili olamamaktadır. Örneğin TCMB sanayi sektörü için birincil girdi olan enerji fiyatlarını kontrol edememektedir. Yine vergi düzenlemeleri de TCMB’nin denetiminde değildir.

Türkiye’de tasarruf oranı düşüktür, yani Türkiye, ödünç verilebilir fon arzı düşük olan bir ülkedir (TÜİK bu oranı Eylül ayında uygulamaya başladığı yeni GSYH hesaplama yöntemi ile yüzde yüz artırma başarısı gösterse de, bu ne kurlara ne faiz oranına yansıdı.), dolayısıyla ülke yurtdışından gelen sermaye hareketlerine bağımlıdır. Bu yapısal kırılganlık, TCMB’nı döviz kurları karşısında savunmasız bırakmaktadır. Yani Türkiye’de döviz kuru artar-enflasyon artar ilişkisi şu an için geçerliliğini koruyor.

Enflasyonun artmasında başı çeken özellikle işlenmemiş gıda, ulaştırma ve konut grubu fiyat yükselişlerinde maliyetler kadar piyasa yapısı da rol oynamaktadır. Piyasa yapısının işlenmemiş gıda sektörü ile işlenmiş gıda (gıda imalatı) sektörü açısından irdelediğimizde ilginç bulgular ortaya çıkmaktadır.

Tarım sektöründe uzun yıllardır maliyet daha doğrusu kar sorunu bulunmaktadır. Özellikle 2001 yılında uygulamaya sokulan “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı” ile birlikte tarım sektöründe adeta tasfiye süreci başlatılmıştır. Bu süreç halen devam etmektedir. Nitekim 2000 yılında GSYH içinde tarım sektörünün payı %11,9 iken, 2016 yılında bu pay %6,1’e gerilemiştir. Yine toplam istihdam içinde tarım sektörünün payı 2000 yılında %36 iken, bu oran 2016 yılı sonunda %19,5’a kadar gerilemiştir.

Elbette ülkelerin gelişmişlik düzeyindeki artış ile birlikte tarım sektörünün GSYH ve istihdam içindeki düşüşü olağandır. Ancak bu ülkemizde sağlıklı bir şekilde olmamıştır. Tarım sektöründeki çözülme mülksüzleşme ile birlikte gelmiştir. Tarım sektöründe üretim maliyetlerindeki artışa paralel bir seyir izlemeyen kar oranları tarım sektöründe mülk sahiplerinin, mülklerinden vazgeçip, kente göç etmesine ve kentlerdeki kayıt dışılığa eklenmesine neden olmuştur (Nesli Çölgeçen’in yönettiği, Züğürt Ağa filmi aslında bu mülksüzleşmeyi anlatmaktadır). Bu süreçte Hükümetlerin izlediği tarım politikaları kırdan kente itici bir faktör işlevi görmüştür.

Bu sakat yapısal önlemlerin neticesinde de ekilen arazi alanı azalmaya başlamış, bu da doğal olarak üretime yansımıştır. Bugünlerde ithalat vergilerindeki indirimle gündeme gelen tahılların mevcut üretim ve fiyat düzeyi bundan dolayı sürpriz değildir. Örneğin 2000 yılında buğday üretimi için 94 milyon dekar alan ekiliyor iken, 2016 yılında ekilen alan 76,7 milyon dekara gerilemiştir. Böylece üretimde 21 milyon tondan, 20,6 milyon tona gerilemiştir. Gerilemenin sınırlı olmasında toplam faktör verimliliği rol oynamıştır.

Bu tabloya rağmen tahılda yeterlilik oranı (arz-kullanım tablolarından hareketle hesaplanan) 2016 yılı itibari ile %110,2, buğdayda %113,6 düzeyindedir. Buğdayda çok uzun süreleridir kalite sorunu nedeniyle ithalat yapılmaktadır. Arz- kullanım tablolarına göre yeterlilik oranları %100 altında olanların başında bu gruba dahil olmayan pirinç ve bakliyatlar gelmektedir. Pirinçte kişi başına tüketim 9,5 kg, yeterlilik oranı ise ancak %69,9’dur. Kuru fasulyede ortalama tüketim 3,4, nohutta 5,2 kg ve yeşil mercimekte yarım kiloya kadar düşmüştür. Türkiye artık hiçbir bakliyat ürününde kendi kendine yeter bir ülke değildir.

Her ne kadar çok sayıda tarım ürünü üreticisi olsa da, gıda sektöründe üretici ile tüketici karşı karşıya kalamaz. Gıda da fiyatları birkaç toptancı ve kentlerdeki az sayıdaki market dediğimiz satıcılar belirliyor. Özellikle büyük kentlerde gıda ürünü aldığınız çok sayıda market varmış gibi gözüküyor, ancak çoğu aynı firmanın market şubeleridir. Yani bu piyasa oligopolistir. Bundan dolayı da lider firmalar-marketler fiyatları belirlemekte, diğer küçük firmalar da (bakkallar, manavlar) onu takip etmektedir. Bakkalın market ile rekabet edebilme şansı hiç yoktur. Market (lider firma) piyasa da öyle bir baskı kurmuştur ki, tedarikçinin küçük firmaya daha düşük bir fiyattan mal temin etmesi mümkün değildir. Halkın ifadesi ile tarlada 75 kuruş olan domatesin fiyatının büyük kentlerde 4-5 TL olmasının nedeni da kurulan bu mekanizma/ya da pazarlama kanalıdır. Devlet burada regülasyona (düzenleme, kurallar) giderek bu oligopolist yapıyı kırabilirdi, ancak Türkiye’de AKP iktidarı bilinen/görünenin tam aksine tercihini lider firmalardan yana kullanmış, hatta deregülasyona (kuralsızlaştırmaya) gitmiştir.

Bunun neticesinde de bazı işlenmiş gıda ürünlerinin imalatında da ciddi yoğunlaşma ortaya çıkmıştır. Vermiş olduğum Tablo 2’de bu durum net bir şekilde gözlemlenmektedir. Gıda imalatında en az 11 sektörde yoğunlaşma ya çok yüksek, ya da yüksek düzeye ulaşmıştır.

Sonuç

Türkiye’de enflasyonu sadece talep yönü ile, parasalcı bakış açısı ile ele alan politikaların sürdürülebilirliği kalmamıştır. Enflasyonun maliyet kaynaklı hale dönüşümü özellikle son iki yıldır öne çıkmaya başlamıştır.

Gıda enflasyonu TÜFE endeksindeki %21,77 ağırlığı nedeni ile enflasyon oranını belirlemede anahtar değişken konumundadır. Gıda enflasyonun yüksek düzeylerde seyretmesinde bir çok üründe yetersiz üretim yapılması belirleyicidir. Ancak bunun dışında pazarlama kanalları kullanılarak yaratılan oligopolist piyasa yapısı da enflasyon oranını yukarı çekmektedir.

Devletin tarım sektöründe regülatör görevinden vazgeçmesi, lider firmalara tarım ürünlerinin fiyatını belirleme gücü vermiştir. Üretici birliklerinin etkisizleştirilmesi ve kooperatif mekanizmasının yok edilmesi, tarımsal ürün üreticilerini bu firmalara mahkum kılmıştır. Bu durum çiftçiyi üretici olmaktan çıkarmakta, toprağını satarak mülksüzleşmesine neden olmaktadır. Mevcut politikaların bu şekilde devam etmesi halinde marketler, dikey büyüme yoluyla aynı zamanda üretici konuma gelecek, bu  durumda fiyatlar daha da yukarı çıkacaktır. Hükümetin uyguladığı ithalat ve vergi politikası da bu süreci daha da hızlandıracak gibidir.

*Yoğunlaşma oranları girişimlerin ciro değerleri kullanılarak hesaplanmaktadır. CR4 yoğunlaşma oranı (Concentration Ratio), bir ekonomik sınıfta en büyük ciroya sahip 4 ya da 8 girişimin ciroları toplamının, o ekonomik sınıftaki toplam ciro değerine bölünmesiyle bulunur. Herfindahl (H) endeksinde ise girişimlerin tamamının ciro payları göz önüne alınır. Endeks 0 ile 1 arasında değerler alır. Faaliyet sınıfı altında tek girişim varsa en yüksek değer olan 1’e ulaşır, girişimler eşit büyüklükte ise en küçük değeri olan 1/n’ye olur. Endeks değeri 1’e yaklaştıkça yoğunlaşma yüksek demektir.

1962 yılında Elazığ’da doğdu. 1977 yılında Sivas Lisesi’nden mezun oldu. 1981 yılında Ankara İ.T.İ.A’dan lisans, 1992 yılında Gazi Üniversitesi’nden doktora derecesi aldı. 2003 yılında Profesör oldu. Muğla Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nde Dekanlık (2003-2005), Gazi Üniversitesi’nde Genel Sekreterlik (2006-2008) yaptı. 2009 yılında üniversiteden ayrıldı. Özel sektörde danışmanlık yapmaya başladı. 2006 yılında TİSK Akademi Dergisi’nin kurucu editörü oldu, derginin 2017 yılında kapanmasına kadar editörlüğünü yaptı. 2010 yılında İktisat ve Toplum, 2018 yılında EfilJournal dergilerini çıkarmaya başladı ve halen her iki derginin editörlüğünü yapıyor. Dünya Gazetesi’nde 2009 yılından bu yana her hafta düzenli yazıyor. Halen Hacettepe Üniversitesi ve TOBB - Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi’nde lisans ve yüksek lisans dersi veriyor. Başlıca çalışma alanları, para teorisi ve politikası, finansal piyasalar ile işgücü piyasalarıdır. Son yayınlanan kitabı “Ekonomide Masallar Gerçekler”.

Bir cevap yazın