Referandumun Ekonomi Politiği – Ömer Faruk Çolak (İTD 79)


Anayasa değişikliği için yapılan referandumun üzerinden birkaç hafta geçince daha sağlıklı değerlendirmeler gelir diye ummuştum. Ancak bu yönde yazı kaleme alan çok az kişi oldu. Taraflar mevzilerini korudular.

Görsel medyadan zaten böyle bir duruş beklemek anlamlı değildi, nitekim öyle de oldu.

Yüksek seçim kurulunun açıklamasına göre anayasa değişikliği için halkımızın %51,41’i evet derken, %48,59’u hayır oyu kullandı. Ancak bu sonuç ülkemizin siyasi tarihine şaibeli bir referandum olarak geçecek. Bunun da sorumlusu elbette Yüksek Seçim Kurulu’dur. Keşke ne YSK, ne de evet oylarına sevinen kesim bu sonucu kabul etmese idi. Demokrasimizin geleceği için daha anlamlı bir davranış olurdu.

Bu kısa çalışmada referandum sonuçları ekonomi politik bakış açısı ile değerlendirilecektir.

Neden Ekonomi Politik?

Son yıllarda yazdıkları ile dikkat çeken T. Piketty ekonomi politik ile ilgili olarak 21. Yüzyılda Kapital adlı kitabında şöyle diyor: “Ben ekonomiyi tarih, sosyoloji, antropoloji ve siyaset bilimi gibi sosyal bilimlerin bir kolu olarak değerlendiriyorum. Ekonomi bilimi ifadesinden pek  hoşlanmıyorum, bana aşırı derecede küstahça geliyor, zira bu ifade ekonominin diğer sosyal bilimlerden daha bilimsel olduğu gibi bir iddiayı taşıyor. Ben daha çok “ekonomi politik” ifadesini tercih ediyorum, modası geçmiş gibi görünse de, sosyal bilimler içinde ekonominin kendine özgü ve kabul edilebilir tek farkını güzel yansıtıyor: Bu fark, ekonominin politik, normatif ve ahlaki hedefleri olmasıdır (Piketty, 2014:628).

Dolayısı ile referandum sonuçlarını sadece bir siyasal tercih olarak görmek anlamlı değildir. Seçmen referandum bir genel seçim olmamasına rağmen ülkenin içinde bulunduğu ekonomik durumu, geleceğe ilişkin beklentilerini de düşünerek oy vermiştir. Nitekim referanduma katılma oranı %85,46 oldu. Referandumun çıplak gözle görülen sonuçlarından ikisi bizce öne çıkartılmalıdır.

-Etnik kimlik kaygıları ile oy kullanan doğu ve güney doğu illeri dışarıda bırakıldığında, kentleşme dokusunun yüksek olduğu illerde hayır oyu daha yüksek çıkmıştır.

-Sanayi kentlerinde hayır oyu yüksek oranlara ulaşmıştır. Sanayileşmiş kentler arasında yer alan Kocaeli ve Bursa’da anayasa değişikliğine evet oyları daha fazla olsa da, hayır oylarının oranı %45’leri bulmuştur. Bu oylar her iki kentin genel seçimlerde kullandığı oy tercihlerine bakıldığında ciddi bir değişimi ifade etmektedir.

Bu iki çıkarımımız da 1990’lardan itibaren ülkemize egemen olan ve siyasal kimliği farklılık gösteren post modernite temelli uygulamaların başarısız olduğunu göstermektedir. Post-modernite’nin sınıfsal-bölüşümyönü zayıf fakat, mikro kimliklere duyarlı politikaları küreselleşmenin dinamikleri ile birleşmiş, Türkiye dahil birçok ülkeyi idare etmeyi kolaylaştırmıştı. Çünkü ayrışma bölüşüm sorunları yerine din-etnik kimlik-bölgeselleşme kavramları üzerinden yapılıyordu. Adı barış, içi çatışma dolu bu yaklaşım, ülkelere barış baharı getirmek yerine savaş getirmişti. Bu da ülkelerin uluslararası çevrelerle entegre olmuş yönetimleri açısından oldukça avantaj yaratıyordu. Bu düşünce zincirinin hesaplayamadığı olgu, ülkelerde çalışan sayısı arttıkça, kadınlar işgücü piyasasına girdikçe, üniversiteleşme oranı artıkça, bireyler minör kimlikleri üzerinden çatışmak yerine daha düzgün iş, daha yüksek ücret, daha çok özgürlük hakkı istemeye başladılar. İşte Türkiye’de referandumda hayır diyenler de bunlardı. Referandum sonucu modernite’nin, sınıfsal yaklaşımın, post modernite’ye ben de varım deyişidir.
Modernite’nin karşı çıkışın ilk adımı –aşaması- gerçekleşti, ikinci adım demokrasi açısından daha anlamlı olacaktır diye düşünüyorum.

Referandum Üzerine Çıkarımlar

Yukarıda anlattığımız bakış açısını biz biraz daha genişleterek son referanduma oylamasına uyguladığımızda, ilginç sonuçlar elde etmekteyiz. İlk çıkarımımızı GSYH üzerinden yapalım. 2014 yılı İllere Göre GSYH verilerine göre referandumda hayır diyen kentler Türkiye’nin GSYH’nın %69,3’ünü yaratmaktadır. Buna göre evet diyen illerin Türkiye ekonomisine yaptıkları katkı %30,7’dir. Evet diyen ilk on ilin GSYH içindeki payları %4,74 iken, hayırcı ilk on ilin GSYH içindeki payları %10,13’tür. Hayırcı illerde ortalamayı İzmir yükseltmektedir.

Tablo 1:Hayırcı İllerin GSYH İçindeki Payları (2014 Yılına Göre)

Kaynak: TUİK veri tabanı kullanılarak hazırlanmıştır.

İl bazında GSYH sıralamasında referandumda evet oyu kullanıp da ilk 10 sırada yer alan dört il bulunmakta: Bursa, Kocaeli, Gaziantep ve Konya. Bu iller arasında Bursa’da hayır diyenlerin oranı %46,79’a, Kocaeli’nde %43,3’e kadar ulaşmıştır. GSYH’a katkı veren ilk 10 ilden 9’unun (Antalya dışında) ortak özelliği, bu kentlerin aynı zamanda sanayi kenti olmalıdır. Dolayısı ile bu kentlerde iktidar partisinin ivme kaybetmeye başladığını söyleyebiliriz. Bu kentler aynı zamanda Türkiye nüfusunun da yükünü de kaldıran illerdir.

Türkiye’de SGK’ya kayıtlı 15 milyon 48 bin kişi bulunmaktadır (Devlet memurları ve kayıt dışı çalışanlar buna dahil değil, veri SGK Ocak 2017 verisidir). Bunlar vergisini veren, sigorta primini yatıran yardım almadan yaşayanlar, yani bu ülkede katma değer yaratan ana kitleyi oluşturmaktalar. Çalışanların hayırcı illerdeki ağırlığı  %68,5 düzeyindedir. Dolayısı ile evet diyen yurttaşların ancak %31,5’i kayıtlı çalışmaktadır. Geri kalanlar ya devlet memuru, ya kayıt dışı çalışan, ya da çalışmadan çalışanların gelirinden pay alanlar/sosyal yardımlarla geçineneler olarak sıralayabiliriz.

Tablo2: En Fazla Evet Oyu Veren İllerin Nüfus Hareketleri

Kaynak: TUİK veri tabanı kullanılarak hazırlanmıştır.

Grafik1: En Fazla Vergi Veren İllerin Toplam Vergi Gelirleri İçindeki Payı (%), 2016 Yılı

Kaynak: Maliye Bakanlığı veri tabanı kullanılarak hazırlanmıştır.

Tablo3: En Yüksek Hayır Oyu Kullanan İllerin Nüfus Hareketleri

Kaynak: TUİK veri tabanı kullanılarak hazırlanmıştır.

Referandumda evet diyen illerin Türkiye’nin vergi hasılatı içindeki payı %21,94’dür. Bu illerde çalışan sayısının ve yarattıkları katma değerin (GSYH) düşük olması nedeni ile böyle bir sonuç çıkmaktadır. Türkiye’de en fazla vergi veren ilk on il içinde altısı hayır oyu kullanmıştır. Bu illerin toplam vergi gelirleri içindeki payı %69,28 iken, evet oyu veren dört ilin toplam vergi gelirleri içindeki payı %10,93’tür.

Oylamada en fazla evet diyen illere bakıldığında Konya dışında kalanlar kentleşme sorunu yaşayan ve ya göç veren ya da yeni yeni göç almasının getirdiği sorunlar ile karşı karşıya kalan olan iller olduğu ve yaratılan GSYH’nın düşük olduğu illerdir.  En fazla hayır oyu kullanan iller iki kısma ayrılmaktadır. İlk grupta etnik kimlik kaygısı ile hayır oyu kullananlar var iken, ikinci grupta tam aksine Türk kimliğini öne çıkartan ve yaşam biçimi konusunda hassas olan illerdir. Bunların da çoğu da göç alan illerdir.

Sonuç Yerine

Referandumda Adalet ve Kalkınma Partisi sanayileşmiş kentlerde güç kaybetmiştir. Partinin çalışanlar arasında popülaritesi azalmıştır. Bunun nedeni de izlediği iktisat politikalarıdır. Sosyal yardımlarla geçinenler için enflasyon oranın hangi düzeyde olduğu önemli değildir. Çünkü her durumda ona bir kg makarna gelmektedir. Buna karşın çalışanlar, özellikle de, düşük ücretlerle çalışanlar için enflasyon oranı da, gıda enflasyonu da önemlidir.

İktidar Partisi (AKP) de bunun farkındadır. Bundan dolayı iktidar partisinin referandum sürecindeki söylemi de, düşük gelirlilere, işsizlere ve işgücü piyasasına gönüllü girmeyenlere yönelik popülizm ağırlıklı olmuştur. Unutulmamalıdır ki, Ocak 2017 dönemi itibari ile 11 milyon 120 bin kadın ev işleri ile meşgul olduğu için işgücü piyasasının dışında kalmaktadır. İktidar bunların içinde yer alan babaanneler, anneannelere yönelik bakıcı masrafı olarak ödeme yaparak bu kesime yönelik popülist söylemini somutlaştırmıştır.  [2]

Burada yanıtlanması gereken sorun Türkiye’de çalışanların  daha ne kadar zaman çalışmayanların fonlanmasına izin vereceğidir, bu önemli bir sorudur ve yanıtlanması gerekmektedir. Bu sorumuz, Malthusyen bulunabilir. Ancak ekonomiyi fayda-maliyet analizi ile idare eden bir iktidar için de böyle bir soru sorulmalıdır.

Tablo4: Cinsiyete Göre Üniversiteleşme Oranı (ÜO)

Kaynak: Kaynak: TUİK veri tabanı kullanılarak hazırlanmıştır.

İktidar partisinin büyük kentlerde önce sorunları ağırlaştırıp, sonra çözme gayreti kabul görmemiştir. İstanbul bu savımız için iyi bir örnektir. İstanbul’da son 15 yıldır kentsel sorunlar trafikten, eğitime, güvenliğe kadar ciddi biçimde ağırlaşmıştır. Bu sorunlara çözmeye yönelik üretilen mega projeler halkın gözünde rağbet görmemiştir. Çünkü sorunlu kentlerde yaşamanın maliyeti hanehalkı bütçesinde ciddi harcamalara neden olmaktadır. Hanehalkı çocuğun okulu için (okul devlet okulu da olsa da) servis ücreti, güvenlik için evine alarm ve kamera sistemi kurdurmakta vb onlarca harcamaya katlanmaktadır. Daha önce kentleşme yazınında  sözü edilmeyen bu harcamalar, kentin itici gücü olarak karşımıza çıkmaktadır.

İşgücü piyasasına yönelik düzenlemelere rağmen kentsel alanda işsizlik oranı artmaktadır. Özellikle 2009 krizi sonrasında kadınların işgücü piyasasına katılma oranı yükselmeye başlamış ve 2017 yılı Ocak döneminde %32’ye  yükselmiştir. Diğer yandan kadınların üniversiteleşme oranı da artan üniversite sayısı, türban serbestliği sayesinde artmıştır. 2000 yılında kadınlarda üniversiteleşme oranı %5,4 iken, oran 2015’de %13,1’e yükselmiştir. Bu ve benzeri oranlar Türkiye’nin kalkınma göstergeleri açısından olumlu gelişmelerdir. Nitekim daha önceki seçimlerde bu kesim AKP’ye oy vererek yapılanları bir anlamda takdir etmiştir. Şimdi ikinci bir aşamaya geçilmiştir. Kadınlar, gençler daha çok özgürleşmek istemektedir. AKP’nin buna dayandığı ideolojik temel nedeni ile şu ana kadar yanıt veremediği görülmektedir.

Bu talepler kentleşme oranının (kentli olmanın, kent kültürüne eklenmenin) yükselmesi ile birlikte daha da artacaktır. Mevcut siyasal partilerin bu taleplere verecekleri yanıtlar gelecek seçimlerde oy oranlarını da belirleyecektir.[3] Referandum sonuçlarına YSK müdahalesi olmasa idi, sanırım bu referandum Türkiye’de kentli sınıfın, çalışanların siyasete en ciddi müdahalesi olarak anılacaktı. Yine önümüzdeki dönemlerin seçmen profili görülmüş oldu. Siyasal partiler daha çok kentli, dolayısı ile daha özgürlükçü, daha emeğe, özellikle de kadın emeğine saygılı olmak zorunda kalacaklar. Buna uyum gösteremeyenler siyasal yaşamdaki yerlerini yitireceklerdir. Bunu engellemek için din, milliyetçilik duyguları elbette okşanacaktır. Ancak sonuç alınması zor olacaktır.

[1] Bu yazının ilk hali dünya gazetesinde 21 Nisan 2017’de yayınlanmıştır.

[2] Bu uygulama ile torun sevgisi de parasallaştırılmıştır. Türkiye’de muhafazakar kesim batılı ülkelerde çocuk 18 yaşını geçince aileye kira veriyor gibi uydurma bir yargıyı hep kabul eder olmuştur. Batılı ülkeler de böyle bir olguya pek rastlanmasa da, bizim muhafazakarlarımız bunu somuta indirgemiştir.

[3] Bir televizyon programına ilişkin gözlemimi buraya aktarayım. “Güldür güldür show” adlı programda (aslında bir tiyatro) kimi zaman cinsellik kokan esprilere bile türbanlı-türbansız kadılar birlikte gülmektedir. Hal böyle iken, AKP ideologları, yöneticileri gülmeye bile kısıt getirmek istediler. Devletin TV kanalı bu söylemi tutturanlara sonuna kadar açık. Ancak rating oranlarına bakılırsa halk onları değil, sözünü ettiğimiz program ya da benzerlerini izlemektedir. Yani meğerse atı alanlar (kadınlar, gençler)  Üsküdar’ı geçmiş.

Kaynakça
– Piketty Thomas, 2014, 21. Yüzyılda Kapital, T. İş Bankası Yayını.

1962 yılında Elazığ’da doğdu. 1977 yılında Sivas Lisesi’nden mezun oldu. 1981 yılında Ankara İ.T.İ.A’dan lisans, 1992 yılında Gazi Üniversitesi’nden doktora derecesi aldı. 2003 yılında Profesör oldu. Muğla Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nde Dekanlık (2003-2005), Gazi Üniversitesi’nde Genel Sekreterlik (2006-2008) yaptı. 2009 yılında üniversiteden ayrıldı. Özel sektörde danışmanlık yapmaya başladı. 2006 yılında TİSK Akademi Dergisi’nin kurucu editörü oldu, derginin 2017 yılında kapanmasına kadar editörlüğünü yaptı. 2010 yılında İktisat ve Toplum, 2018 yılında EfilJournal dergilerini çıkarmaya başladı ve halen her iki derginin editörlüğünü yapıyor. Dünya Gazetesi’nde 2009 yılından bu yana her hafta düzenli yazıyor. Halen Hacettepe Üniversitesi ve TOBB - Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi’nde lisans ve yüksek lisans dersi veriyor. Başlıca çalışma alanları, para teorisi ve politikası, finansal piyasalar ile işgücü piyasalarıdır. Son yayınlanan kitabı “Ekonomide Masallar Gerçekler”.

Bir cevap yazın