Türkiye Ekonomisinde İstikrar Arayışları ve Siyaset – Öner Günçavdı


Ekonomide istikrar arayışı” neredeyse yirmi yıl önce Türkiye’nin gündeminden düşmüş bir sorundu. Küreselleşmenin en üst seviyesine çıktığı 1990’lı yıllarda, dünya siyasetinde meydana gelen büyük değişimlere ayak uydurmakta güçlük çeken Türkiye’de, siyaset ve ekonomi alanında meydana gelen belirsizlikler istikrar arayışlarını gerekli kılmıştı.

Kamu kesiminin kaynak açıklarını kapayabilmek için yüksek faizlerle çok büyük oranlarda borçlanılması, ekonomide ortaya çıkan yüksek ve bir o kadar da kronikleşmiş enflasyonla birlikte o günlerdeki istikrarsızlığın en bilinen göstergesi olmuştur. Ardından 1990’ların sonlarına doğru Uzak Doğu Asya ve Rusya’da meydana gelen ekonomik krizlerin de etkisiyle dış kaynak bulmakta zorlanmaya başlayan Türkiye’de, dış ödemelerde baş gösteren güçlükler ekonomik büyümede ciddi dalgalanmalar yaratmıştır. Tüm bunlarla beraber, siyaset ve ekonomide istikrarsızlık artmıştır. Ekonomide yaşanan sıkıntılar toplumsal kutuplaşmalar için son derecede elverişli bir ortam yaratarak siyasette parçalanmış bir yapı doğurmuştur. Tüm bunlar birbiri ardına başarısız olan koalisyon hükümetlerin iktidara gelmesine yol açmıştır. Ortaya çıkan siyasi belirsizlik ekonomide ortaya çıkan istikrar arayışlarını da boşa çıkarmıştır.

O günlerin deneyiminin bir iktisatçı bakımından önemi ise siyasetin ekonomik performans ve ekonomik istikrarı bozucu etkisi konusunda inançlarımızı güçlendiren yeni deneysel gözlem oluşturmasıdır.

Hatta ekonomik istikrarsızlıkların kaynağı olduğuna inanılan siyasi belirsizliklerin toplumda yarattığı “bıkkınlık”, kamuoyunda bu belirsizliklerin sona erdirileceğine inanılacak herhangi bir siyasi oluş arayışının önünü açmıştır. Bu şekilde, 1990’ların iktisadi alanında ortaya çıkan belirsizlikler, Türk siyasetinde meydana gelecek büyük değişimlerin altyapısını oluşturmuş ve siyasi yapımızda büyük bir kırılmaya yol açmıştır.  Bu bakımdan Türkiye’nin yaşadığı bu deneyim, siyaset ile ekonomiyi birbirinden bağımsız düşünmenin doğru olmadığının güzel bir örneğini oluşturmuştur.

Elbette o günlerde ortaya çıkan bu istikrar arayışı, Türkiye için ilk değildi. Geçmişte de farklı dış ve iç koşullarda siyasette benzer arayışlar oldu. Bazısı başarıyla sonuçlanıp ekonomide istikrarın sağlanmasını mümkün kılarken, bazılarının sonuçları beklendiği gibi olmadı.

Elbette böyle bir değerlendirme yapılırken, temin edilen istikrarın ne kadar sürdüğüne de dikkat edilmelidir. İstikrarın sürdürülebilirliği bu bağlamda önemlidir.  Örneğin istikrar arayışının başarıyla sonuçlandığına inandığımız 2001 krizi sonrası inşa edilen ekonomik yapı, maalesef bizleri bugün karşı karşıya kaldığımız ekonomik sorunlardan kurtaramadı. Bu da ister istemez istikrar veya istikrarsızlığa ekonomik nedenlerin mi, yoksa ekonomiden bağımsız iktisadi kararlarda rol oynayan siyasi yapının mi etkili olduğu sorusunu akla getirdi.

Bunun cevabını, Türkiye’deki geçmiş krizlerde yaşanılan süreçlere bakarak verebiliriz.

Bu soruya verilecek cevap, bugünkü krizden nasıl çıkacağımızı görebilmek için de önemli. Zira son yıllarda görüldüğü gibi, krizden çıkışın koşullarını sadece iktisat biliminde aramak, bırakın sürdürülebilir ekonomik bir istikrara ulaşmayı, bizi çok daha büyük sorunlarla karşı karşıya bırakabilir. İktisadi krizin siyasetle bağını kabul ettiğimizde ise, iktisadi karar alma süreçlerine siyasetin yaptığı etkiyi kontrol edecek siyasi yapıları oluşturabilir; istikrar arayışlarımızı başarıyla sonuçlandırabilme olanağına erişebiliriz.

Gelecekte de ekonomik istikrar arayışı olmayacağının hiçbir garantisi yoktur. Yirmi yılı aşkın süredir tek bir parti iktidarı altında elde edilmiş olan siyasi iktidarın bile bir süre sonra ekonomik istikrar için yeterli olmadığı anlaşılmıştır. Bu tecrübeyle iktidarda tek partinin bulunması siyasi anlamda bir istikrar göstergesi olarak kabul edilse de, bunun ekonomik istikrar için gerekli ama yeterli olmadığı anlaşılmıştır. İster tek parti ve koalisyon iktidarı olsun, ekonomi yönetiminde siyasiler ile teknokratlar arasında liyakat temelinde kurulacak bir dengenin gözetilerek kararların şeffaf ve hesap verilebilir şekilde alınmasına olanak sağlayacak kurumsal bir yapının kurulmasının ekonomik istikrar sağlamanın önemli bir koşulu olduğu, kamuoyu tarafından kabul edilmelidir.

Kasım 2002 seçimlerinde, AKP’nin zafer kazandığı gece bazı iş insanlarımız tarafından yapılan yorumlarda, “tek parti iktidarının” ekonomiye istikrar getireceği ve bunun da Türkiye’nin çehresini değiştireceği söyleniyordu. Ama elde edilen bu istikrarın ne kadar süreceği konusunda bir fikir açıklamaya gerek görülmüyordu. Ayrıca AKP iktidarında ekonomik istikrarın 2017 yıldan itibaren aşamalı bir şekilde bozulması, siyasi yapıda yaşanan radikal gelişmelerin ekonomik istikrarı bozucu etkiler yaratabileceği konusunda şüphe duymamıza yol açmaktadır.

Ayrıca uygulanan ekonomik politikanın dışa konjonktüre uygun olması ekonomik istikrarın önemli bir koşulu olarak görülse de, dışarıda ortaya çıkan yeni çevresel koşullara uyum göstermede başarısızlığa yol açan bir siyasi yapının varlığı da bu istikrarsızlıkların nedeni olarak görülebilir. 2000’li yılların başlarında Türkiye’nin ekonomide yaşadıkları da bunun en güzel örneklerinden biridir. Tek parti iktidarı, elverişli siyasi ve ekonomik çevresel koşullar ve tüm bunlarla birlikte, Türkiye ekonomisinin kaynak kullanımında verim arttırıcı yapısal reformlarının varlığı, ekonomik istikrarsızlıklara son veren gelişmeler olmuştur.

Türkiye ekonomisinde bugün yaşadığımız istikrarsızlığın nedenini anlamak için siyasi iktidarın dünya ekonomisindeki değişen koşullara uyum gösterememesinin rolü inkâr edilemez. Özellikle dünya finans piyasalarındaki koşulların değişmeye başladığı 2013 yılından sonra birçok gelişmekte olan ülkeyle birlikte, Türkiye’deki makroiktisadi dengeler bozulmaya başladı. Ülkemizde ekonomik bozulmaların siyasi sonuçlarını iktidar 2015 Haziran ayındaki seçimlerde gördü. TBMM’de çoğunluğunu kaybederek, MHP ile zimmi bir ittifak kurmak zorunda kaldı.  Rejim değişimini konu eden 2017 referandumu sonrasındaki yaşanan kurumsal değişimle birlikte ekonomideki durum, içinden çıkılamaz bir boyut aldı.

Her ne kadar 2018 ve 2019 yılları ülkemizde seçim yılları olsa da, bu dönemlerde döviz kuruyla birlikte enflasyondaki yükselişler hiç de tesadüf değildir. Yine Türkiye ekonomisi ve onu yöneten siyasi irade, dünya ekonomi ve siyasetindeki değişimlere uyum göstermekte zorlanmıştır. Buna bir de iktidarın izlediği iddialı siyasi hedeflere ulaşma gayreti eklenince, böyle bir uyum arayışı gecikmiştir. Sonuç olarak, bir kez daha Türkiye’deki siyasi pratikte siyaset ile ekonomi ayrışmış, ama siyasi hedefler çok daha fazla önemsenmiştir. Ekonomi siyasi hedefler için önemli bir araç olarak kullanılmaya başlanmıştır.

Türkiye ekonomisinin ve siyasetin yapısı ile siyasi aktörler farklı olsa da ekonomideki arayış aynı. Enflasyon ve büyüme oranlarında yaşanan sıkıntılar, yapısı değişmiş ekonomide yine uzmanlarından çözüm beklemektedir.

Bugün istikrar, ekonominin sınırları içinde aranılıyormuş gibi görünse de istikrarsızlığın temel kaynağı her zaman olduğu gibi siyasette ortaya çıkan belirsizliklerdir. 2016 yılında yapılan referandumla siyasi rejim değiştirilmiş olsa da siyasetin ekonomik istikrarsızlıklara neden olmasının önüne geçilememiştir. Hatta bugünkü rejim altında istikrarın tesis edilmesi geçmişe göre çok daha zorlaşmıştır. Artık ekonomik istikrarsızlığa çare arayışları, geçmişten farklı olarak bir de “yönetişim” sorunlarına çare arayışıyla birlikte yapılır olmuştur. Dahası, samimi olarak ekonomide istikrar arayışında olanlar, ülkenin üst yapısında ortaya çıkan bu yönetişim sorunlarının bizzat kendisinin istikrarsızlık kaynağı olduğunu söylemek zorundadır. Dolayısıyla bu yönetişim sorunlarını çözmeden, ekonomik alandaki istikrarsızlara çözüm bulabilmek pek mümkün görünmemektedir.

Daha açık olmak gerekirse, iktidar siyasetçilerinin aksine “Türk Tipi Başkanlık Sisteminin” bizzat kendisi, ekonomik kararlarda yarattığı belirsizlikler nedeniyle ekonomideki istikrarsızlıkların ana kaynağıdır.

Bugün ekonomide aradığımız istikrarı yine salt “pozitif” iktisat biliminin bize çizdiği sınırlar içinde kalmaya çalışarak çözmeye çalışıyoruz. Ancak siyasi yapının bugünkü yapısının ve bu yapının ürettiği ekonomik kararların arkasındaki motivasyonun anlaşılmasına geçmişten çok daha fazla ihtiyacımız var. Kararların arkasında var olan siyasi motivasyon aynı zamanda uygulanan iktisat politikalarının ve çözüm arayışlarının amacına ulaşmasını da engelleyici bir rol oynayabilmektedir. İktisadi kararların alınış şeklini belirleyen böyle bir bağ, ister istemez ekonominin siyasetten bağımsız düşünülemeyeceğinin de bir göstergesi oluyor.

 

İstikrar Arayışında Normatif ve Pozitif Bakışın Önemi

 

Biz iktisatçılar, iktisat derslerine başlarken, önceliği her zaman iktisat ile siyaset arasındaki bağı koparmaya ayırırız. İktisadın teknik bir bilim olduğunu söyler, tüm iktisadi meseleleri o teknik konuların sınırları içine hapsederiz.

Giriş derslerinde bunu pozitif ve normatif iktisat arasındaki farkı belirginleştirerek yaparız. Buradaki amaç, siyasetin de konusu olacak olan değer yargılarını normatif iktisat olarak ayrıştırmaktır. Değer yargılarından ve bu değer yargılarına bağlı olarak yapılan siyasi tercihlerden ayrıştırılmış iktisadi ilişkileri de pozitif iktisat altında incelemeye çalışırız. Bir nevi daha test edilebilir, değer yargılarına ve siyasi görüşlere göre değişkenlik göstermeyen ve nihayet zaman ve mekândan bağımsız birtakım somut ilişkiler üzerine yoğunlaşılmış olunur.

Richard Lipsey’in 1960’ların ortasında yayımladığı Pozitif İktisat kitabıyla, iktisat öğreniminde politik iktisadın normatifliği iktisadi analizlerden dışlanmaya başlanmıştır.[1] Bu dışlamayla, siyaset ve ahlak, iktisadın ölçülebilir ve test edilebilir dünyasının dışında tutulmuştur. Özellikle siyasi tercihlerin iktisadi kararlar üzerinde etkisinin olmadığı üstü kapalı olarak kabul ediliştir. Aslında iktisadi karar süreçlerinin ardında varlığı inkâr edilemez olan değer yargılarının ve normatif kuralların, iktisadi ilişkiler üzerindeki etkisi göz ardı edilmiştir. Bu bağlamda ABD’deki piyasa algısı ve piyasa işleyişi de, bir makineye benzer şekilde, Türkiye’de ve benzeri gelişmekte olan ülkelerde aynıdır.

Bu yaklaşım bir bakıma neoklasik iktisadın gelişimine ve buna bağlı politika önermelerine önemli katkıda bulunmuştur. Hatta bugün Türkiye’de konu edildiği gibi, ekonomik istikrar için uygulanacak ekonomi politikalarında da standardizasyona gidilebilmesine ve bu şekilde toptancı bir bakış açısıyla her ülkeye ve her ekonomiye aynı ekonomik reçeteyle müdahale edilebilmesine olanak sağlamıştır. Bu yüzden de bu standart politikaların bazı ülkelerde yol açtığı sonuçlar beklendiği gibi olmamış, bizzat bu politikaların kendileri istikrarsızlığın sebebi haline gelmiştir.

Ancak bugünkü dünya koşulları ve iktisat biliminin geçirdiği gelişim, siyaset ile iktisadi kararların ayrılmaz olduğunun daha iyi anlaşılmasına yol açmıştır. Zira iktisada sadece pozitif ilişkiler penceresinden bakmayı amaç edinmiş neoliberalizmin ülkeleri karşı karşıya bıraktığı sorunlar iktisadi kararların siyasi bağlamdan koparılarak alınamayacağı gerçeğini kabul etmemize neden olmuştur.

Hatta bu yıl Nobel alan Daron Acemoğlu ve arkadaşlarının iktisat bilimine yaptıkları katkı bile, en önemli bileşeni demokrasi ve hukuk olan kurumların iktisadi gelişmedeki önemine vurgu yapmaktadır (Acemoğlu ve Robinson, 2013; 2020). İktisadi kararları etkileyen siyasi anlayışın kurumların gelişmişliğiyle olan ilgisi, bugün herkes tarafından kabul edilmektedir.

Dolayısıyla iktisat biliminin sınırlarının, eskisi gibi siyasetten ve hâkim değerlerden bağımsız olamayacağını ve bizdeki gibi bir ekonomide girişilecek istikrar arayışlarında hâkim siyasi yapının ve değerlerin belirleyici role sahip olacağı kabul edilmelidir.

Bu yüzden, günümüzde ekonomide girişilecek olan istikrar arayışlarının siyasetle bağı dikkate alınarak, ekonomik istikrarsızlığa kaynaklık eden siyasi kararların etkilerini sınırlayacak uygulamalara başvurmak gerekecektir. Özellikle çevresel koşullarda hızlı değişimlerin yaşandığı bir ortamda, siyaset ile ekonomi arasındaki bağın oluşturduğu “içsellik” ilişkisinin mutlaka göz önünde tutulması gerekmektedir.

Kurumlar Ekonomide Neden Önemlidir?

Son yıllarda ülkelerin iktisadi performansını belirlemede kurumların önemine vurgu yapan çalışmalar ilgiyle karşılanmaktadır. Kurumlar bu önemi, kurumların şekli ve niteliğinin alınan iktisadi kararları belirlemedeki rolünden almaktadır. Son yıllarda “kurumları” merkezine alan tartışmaların kamuoyuna verdiği izlenime göre, sanki dünyada evrensel kurumsal yapılar vardır ve ülkeler, bu yapılara sahip olmadıkları için iktisadi performanslarında düşüş yaşamaktadır.

Bu, tamamıyla doğru değil.  Zira her toplumun iktisadi kurumlarını belirleyen, o ülkelerdeki hâkim üretim şekilleri ve onun etrafına oluşmuş toplumsal kesimlerin organize olma şeklidir. Birbirinden farklı üretim yapılarına sahip ülkelere tek bir kurumsal yapılaşmayı dayatmak, bırakın iktisadi performansı arttırmayı, düşmesine bile yol açabilir.[2] Bu nedenle tekrar etmekte yarar var: Her ülkenin kendi üretim yapısına uygun bir şekilde ortaya çıkmış olan kurumlar, ülkelerin siyasi ve iktisadi kararlarına etki ederken, ekonomideki kaynak kullanma tercihlerini de belirlemektedir. Siyaset ise, bu belirleme gücünün ülkeye özgü koşullar dâhilinde kullanıldığı önemli bir kurumdur ve iktisattan bağımsız düşünülmesi mümkün değildir.

Tüm bu detaylı açıklamalarımızı sebebi ise, 2017 sonrasında Türkiye’de radikal bir şekilde gerçekleşen rejim değişikliğinin iktisadi karar süreçlerinde yol açtığı deformasyona ve yetkilerin tek elde toplanmasının yarattığı tahribata dikkat çekmektir. Zira son zamanlarda içinde bulunduğumuz enflasyonist süreci yönetmek ve ekonomide kaybolan istikrarı tekrar sağlayabilmek için gündeme getirilen ekonomi politikalarında, istikrarı sadece pozitif iktisadın sınırlarına hapsolmuş politikalarında arayan bir bakış açısı iktisat yönetimine hâkim olmuştur.  Sorunların doğuşunda nasıl siyasetin belirleyici rolü yadsınamazsa, çözümünde de siyasetin belli bir şekilde konumlanmasına gereksinim vardır.

 

Geçmişte Ekonomik İstikrar Arayışları ve Siyaset

Yukarıdaki satırlarda iktisadın kendi özgün sınırları içinde icra edilen bir bilim dalı olarak ele alınamayacağı ifade edilmeye çalışılmıştır. Eğer iktisat ülke kaynaklarının en verimli bir şekilde dağıtımını kendine amaç ediniyorsa, bu kaynak dağıtım tercihlerine etki eden iktisat dışı faktörleri de kendine konu edinmelidir. Bu yüzden ülke içindeki siyasi yapı ile ülkenin uluslararası sistemdeki değişimlere verdiği tepkiler, ekonomilerdeki istikrar arayışlarında önem arz eden faktörler olarak öne çıkmaktadır. Ülkemizin geçmişte maruz kaldığı ekonomik krizlerin ortaya çıkış şekillerine bakıldığında, bunun Türkiye ekonomisi için de geçerli olduğu anlaşılır.

Türkiye’nin ilk kez IMF’le karşı karşıya kaldığı 1958 krizi uluslararası ödemelerde yaşanan bir kriz olarak kamuoyuna yansımıştır. Ama özü itibarıyla 1950’ler boyunca Demokrat Parti’nin uygulamaya çalıştığı büyüme ve refah modelinin, o günkü ekonomik kaynaklarla sürdürülebilirliğinin kalmamasının bir sonucudur (Tezel, 2015). Altyapı yatırımları ve ticaretin sermaye birikimi ve refah sağlama bakımından aşırı kaynak tüketen bir niteliğe sahip olması, ülkenin büyüme modelinin değiştirilip daha çok kaynakların sanayileşmede kullanılmasını gerekli kılmıştır. Ancak başta iktidar olmak üzere, ülkedeki diğer siyasi ve ekonomik kurumların bu dönüşümü gerçekleştirebilecek kabiliyetlerinin olmaması önce 1958 ödemeler dengesi krizine, ardından da 27 Mayıs 1960 askeri darbesine yol açmıştır. Bu, Türkiye tarihinde ekonomi ve siyaset arasındaki ilişkiye yönelik ilk göstergelerden biridir ve bu örnekte ekonomik istikrar bakımından siyasi koşulların önemini ortaya çıkartan önemli bir örnektir.

Siyaset-ekonomi ilişkisine yönelik bir diğer önemli örnek ise, 1971-1972 yılları arasında uluslararası ödemeler sisteminde yaşanan dönüşüme Türkiye’deki siyasi yapının doğru tepkiyi gösterememesidir (Steil, 2013). Yurt içinde siyasetin etkisiyle belirlenmiş olan ekonomik önceliklerde yapılması gereken dönüşümden kaçınan siyasi ve iktisadi kurumlar, sanki dünyada böyle bir dönüşüm olmamış gibi davranmaya çalışmışlardır. Doğal olarak bu, ekonomide aynı yıllarda sıkıntıların baş göstermesine yol açmıştır. Bu sıkıntılar beraberinde Türkiye siyasetinde askeri müdahaleleri gündeme getirmiş ve siyasi istikrarsızlıkların en önemli nedeni olmuştur.

Ancak 1970’li yıllar boyunca Türkiye’deki kurumlar, dünya ekonomisinin işleyişinin yeni kurallarına uyum sağlamakta yeterli olamamış ve 1980’e kadar mevcut kurumsal yapıyla ekonomi idare edilmeye çalışılmıştır. Artık modası geçmiş, güncelliği kaybolmuş yapı ve kurumlarla 1970’lerin ekonomik koşullarında ortaya çıkan sorunlara cevap aranmaya çalışılmıştır.

Örneğin tüm dünyanın ulusal paralarını serbest dalgalanmaya bıraktığı bir ortamda, Türkiye’nin sabit kur rejiminde diretmesi ve dünyanın üretime, arza doyduğu bir ortamda yeni üretim kapasiteleri yaratma anlamına gelebilecek bir sanayileşme paradigması uygulaması bu örneklerden biridir. Bu dönemde ortaya çıkan ekonomideki istikrar arayışlarında, ekonomilerin dünyadaki değişime uyumunu sağlayacak, eksikliği duyulan kurumları oluşturmak ve bunlara ait düzenlemeleri yapmak, çare olarak görülmüştür. 24 Ocak 1980’de ilan edilen Yapısal Uyum ve İstikrar Tedbirleri (Arıcanlı ve Rodrik, 1990) ile 12 Eylül 1980 askeri darbesini bir de bu şekilde değerlendirmek gerekmektedir.

O dönemdeki ekonomik istikrar arayışı, ülkenin ekonomik kurumlarının ve yapısının dönemin hâkim neoliberal anlayışına uygun şekilde yeniden inşa edilmesiyle sürdürüldü.  Dünyadaki yapılanmaya paralel unsurları içeren birtakım yapısal reformlar yapıldı. Sanayideki mevcut sermaye stokunun, o günlerin önceliklerine göre, yeniden organizasyonu sağlandı. Bu amaçla uluslararası rekabetçi olabilecek üretim kapasiteleri teşvik edilirken, rekabet edemeyecek ve kaynak tüketimi yüksek olanların tasfiyesi yapıldı.

Büyük bir kararlılıkla yapılan bu reformlar neticesinde, ülkede ciddi gelir dağılımı sorunları ortaya çıktı. Ancak askeri yönetimin varlığı bu konuda ortaya çıkacak olan toplumsal muhalefetin baskılanmasına yaradı. Dolayısıyla 1980’lerin başında “askeri darbe”yle gerçekleştirilen siyasi dönüşüm, arkasından gelen zorlayıcı ve toplumsal maliyetleri yüksek ekonomik politikaların yapılabilmesi için elverişli bir siyasi ortam sağladı.

Eksik kalan reformların ve daha önce iktisadi karar alma süreçlerinde anlamlı bir etkiye sahip olmayan siyasi rekabetin zamanla artması, 1980’lerin sonunda ekonomide yeni istikrarsızlıkların kaynağı olmuştur. Dönemin başında oluşturulan iktisat politikaları ve onların dayandırıldığı iktisadi ve siyasi yapının siyasi rekabet ortamında uygulanabilirliği azaldı. Neticede bu rekabet beraberinde popülizmi doğurarak yeni istikrarsızlıkların kaynağını oluşturdu.  Bu durum, öncelikle yapılması gereken kamu sektörü reformlarının geciktirilmesine, hatta kamunun ekonomideki konumunun iktidar lehine siyasi rekabet aracı olarak kullanılmasına yol açtı. Sonuç olarak enflasyon arttı, 1988 yılının ortalarına doğru dış ödemelerde yeni bir sıkıntı yaşandı.

Bu sorunun hızlı bir şekilde ve siyasi maliyete katlanmadan çözümü için biraz zamansız da olsa uluslararası sermaye akımlarına izin verildi. 1990 yılında 32 sayılı Kararname’yle TL’ye konvertibilite kazandırıldı. Daha sonraki yıllarda bu, ekonomideki istikrarsızlıkları arttırıcı bir etki yarattı. Ülkemizdeki ekonomi ile siyaset etkileşimi bakımından bu da önemli örneklerden biridir.

O günlerdeki istikrar arayışlarında siyasi rekabetin şiddetinin ve dolayısıyla iktisadi kararlar alınırken siyasetin etkisinin azaltılması önerilmiş ve bu bağlamda siyasetten bağımsız bir iktisat politikası yapımı çare olarak görülmüştür.

Gelişmekte olan ülkelerde sermaye akımlarının serbest bırakılması 1990’larda genel bir pratiğe dönüşürken, küreselleşme de olabildiğince ileri düzeylere ulaştı. Türkiye’nin de aralarında bulunduğu kimi ülkeler, daha çok kendi siyasi önceliklerini dikkate alarak, sermaye akımlarını kendi “popülist” ekonomik politikalarının finansmanına katkı sağlamak için kullanmayı tercih etti. Bu ülkelerin birçoğu, makroiktisadi bakımdan bu sermayenin yönetiminde zorlandı. Bunun en güzel örneklerinden biri, 1994 yılında Türkiye’de yaşanan ekonomik krizdir.

Ancak Türkiye bu konuda tek değildi.  1997 yılında Güney Doğu Asya’da başlayan ekonomik kriz sermaye akımlarına getirilmiş olan serbestinin kötü yönetiminden dolayı ortaya çıkmıştı. Türkiye’yi de etkileyen bir diğer mali kriz, bu kez Rusya’da 1998 yılında yaşandı. Ancak bu krizin Rusya’da yaşanması bir bakıma SSCB’nin çöküşünün ardından, ülkenin ve ekonomik tüm kurumlarının yeniden inşa edildiği bir döneme rastlaması sebebiyle önceki örneklerden bir ölçüde farklılık göstermektedir.

Türkiye, 1980’lerin başından itibaren ekonomik istikrar uğruna dünya ekonomisine entegre olmaya çalışıyor.  Bunun için o gün dünyadaki hâkim ideoloji olan neoliberal modelin temel önermelerine uygun bir ekonomik yapı inşa ederek istikrarsızlıklarla baş etmeye çalışmıştır.  Siyasi tercihlerin etkisini azaltan, onun yerine piyasanın belirleyici gücünü arttıran birtakım reformları aşamalı olarak uygulamaya koymuştur. Ancak siyasi rekabetin oluşturduğu rekabet sebebiyle ülkedeki siyasi kurumların kaynak dağılımının kontrolünü hiçbir şekilde piyasaya bırakmaya yanaşmaması, aranılan istikrarın belli aralıklarla bozulmasına yol açmıştır.

Maalesef 1980’lerin sonunda artan bu siyasi rekabet, Türkiye’nin reform sürecinin yavaşlamasına neden olmuştur.  Hatta 32 sayılı Kararname’yle sermaye hareketlerine getirilen serbesti bile bu yüzden son derecede zamansız görülmüş ve bu yolla sağlanan sermaye akımlarının iktidarın popülist uygulamalarına finansmanı kolaylaştırarak ülkedeki makroekonomik dengeleri deforme edip, siyasi avantaj yaratmak için kullanılabileceği düşüncesini doğurmuştur (Ekinci, 1998).

Bu yüzden Harvard Üniversitesi profesörlerinden Dani Rodrik, 1980’lerdeki bu reform sürecini “prematüre reform” çabası olarak nitelemiştir (Rodrik, 1990). Aslında bundan kastedilen, ülkenin kaynaklarının kullanımında ağırlığı olan kamu kesiminin, yapılan piyasa yanlısı reformlardan muaf tutularak siyasi rekabetin yol açtığı bütçe açıklarının verilmesinde kolaylık sağlamasıdır. Bu, o günlerin koşullarında iktisadi istikrarı bozucu bir etki doğursa da, siyasi rekabet açısından iktidarın ciddi avantajlar elde etmesinde yararlı görülmektedir. Bu siyasi yararlar, kamu sektörünün reformlardan muaf tutulmasının ana nedenlerinden birini oluşturmuştur.

Geçmişten Alınan Dersler

Türkiye ekonomisi, 1990’lı yıllar boyunca dünya ekonomisine uyum sorunları çekti. Bu dönemde yaşanan siyasal gelişmeler ile dünya siyasi ve ekonomik yapısındaki değişimler, Türkiye’deki siyasi aktörlerin zorlanmasına neden oldu. Özellikle II. Dünya Savaşı sonrası oluşturulmuş olan iki kutuplu dünyanın 1989 yılında çökmesi, dünyada olduğu kadar, Türkiye’de de siyasi ve ekonomik ezberleri yıktı. Bunun sonucunda siyasi istikrarsızlık ekonominin karakteristik bir özelliği haline gelirken, bu belirsizlikleri ortadan kaldırmaya yönelik yapılması gereken siyasi ve ekonomik reformlar sürekli olarak ötelendi.  İçeride siyasi rekabet artıp ekonomik sorunlara çözüm geciktikçe kamuoyunda istikrar talepleri yükselmeye başladı. Bu dönemde defalarca gerçekleşen iktidar değişimleri bu taleplere çare olamadı. Bu da o günlerdeki siyasetin hâkim aktörleri ile kurumlarına olan güvenin azalmasına yol açtı.

O günlerde ülkede ortaya çıkan istikrar arayışının niteliği ve kapsamı, dönemin TCMB Başkanı Gazi Erçel’in 14 Nisan 1999 tarihinde, Türkiye Ekonomi Kurumu’nun bir toplantısında yaptığı konuşmada tüm açıklığıyla ortaya konulmuştur (Erçel, 1999).

Gazi Erçel, yaptığı bu güzel konuşmada öncelikle istikrarın nerede arandığının cevap bulması gereken bir soru olduğuna dikkat çekmektedir. Aslında bu, bugünkü istikrar arayışında da cevap bulması gereken önemli bir soru. Gazi Erçel’in 1999 yılı koşullarını dikkate alarak soruduğu bu sorunun unsurları bakımından bugün de geçerli olduğu kolayca görülebilir. Bu sorular sırasıyla şunlardan oluşuyor (Erçel, 1999):

  1. Ekonominin istikrara kavuşmasını mı sağlamaya çalışıyoruz yoksa bu, enflasyonu indirecek politikaların mı arayışı mıdır?
  2. Daha önemlisi istikrara kavuşturulmak istenilen yüksek enflasyonist ortamın devamı mı, yoksa ekonomi yönetimi düşük enflasyonist bir ortam oluşturmanın mı peşinde gitmeli?
  • İstikrarın nerede, hangi alanda arandığının da cevaplanması gerekmektedir. Aranılan istikrar ekonomide mi yoksa siyasette bir istikrar mıdır?
  1. Ayrıca tek başına istikrarın bir anlamı var mıdır? Bunun ekonomideki başka hedeflerle birlikte düşünülmesinin gerekli olup olmayacağı da cevap bulması gereken sorulardır.

Bugün Mehmet Şimşek yönetiminde gerçekleştirilen enflasyonla mücadele politikaları bu sorulara tatmin edici cevap vermekten uzak görünüyor. Her şeyden önce, bugün uygulanan politikaların birincil amacı, orta vadede enflasyonu tek haneli seviyeler indirecek politikaların arayışı olduğudur. İkinci soruya verilecek olan cevabın da düşük enflasyonist ortamın istikrarının sağlanması olarak verilebilir. Ancak bugün uygulanan politikaların bunu nasıl yapacağına yönelik politikalar açık bir şekilde ortaya konulabilmiş değil.  Daha önemlisi, kamuoyu, siyasilerin ortaya koyduğu enflasyon hedeflerine inanamamaktadır. Tüm gayretin orta vadede yapılması gereken erken bir genel seçim için enflasyonu “makul” seviyelere getirmek ve göreli olarak daha istikrarlı bir ekonomik ortam oluşturmak olduğuna inanılmaktadır.

Üçüncü soru da bugün uygulanan politikalar için son derece anlamı bir sorudur. Elbette konu enflasyon olduğu zaman, bunu siyasetten bağımsız düşünmek çok mümkün olmaz. Dolayısıyla ekonomik istikrar ve siyasi istikrar geçmişte olduğu gibi günümüzde de birlikte düşünülmesi gereken bir konudur. Özellikle bir dezenflasyon politikasının başarılı olabilmesi için siyasi manada bir çıpaya gereksinim duyulmaktadır. Bugün uygulanan politikaların böyle bir siyasi çıpadan mahrum olduğu söylenebilir.

Son olarak istikrar arayışının başka hedefler ve politikalarla da desteklenmesine ihtiyaç vardır. Örneğin büyürken istikrar sağlamaya çalışmak bu şekilde tercih edilebilir. Bugün bu bağlamda ekonomi yönetimi enflasyonu orta vadede tek haneye getirmeye çalışırken, büyümeden fedakârlık yapmaya yanaşmamaktadır. Ancak enflasyonla mücadele politikasının yol açtığı baskı altına alınmış reel ücretler, büyümenin nimetlerinden kimlerin yararlanacağı sorusunu akıllara getirmektedir.

Öte yandan, cari denge ve ülkenin dış ödemelerindeki sıkıntıların da giderilmesi dezenflasyon sürecinde kullanılan amaçlardan biri olarak kamuoyuna açıklanmıştır. Ama Türkiye ekonomisindeki cari açık sorunun yapısal bir niteliği olduğu gerçeği göz ardı edilerek, sadece baskılanmış iç talebin sonucunda elde edilen cari dengenin kalıcı olmasını beklemek de pek mümkün değildir.  Bu yüzden enflasyonla mücadele ve istikrarın temininde tercih edilecek olan destekleyici politikaların gerçekçi ve ülke ekonomisinin üretim yapısıyla uyumlu olması gerekmektedir.

Sonuç olarak, Gazi Erçel’in sorduğu sorulara ekonomide bugün istikrar arayışında olanların tatmin edici cevaplar veremediği söylenebilir.  Öncelikle, bugünkü siyasi yapımızla ekonomide istikrar elde edebilme olanağımızın olmadığını düşünmek mümkündür. Dolayısıyla karşı karşıya kaldığımız istikrarsızlığın, siyaset kurumunun ve ona bağlı iktisadi karar alma şeklimizin ürettiği bir istikrarsızlık olduğu gerçeği kabul edilmelidir.  Kısa dönemde belli bir istikrar sağlanabilmiş olsa da, mevcut rejimin kısıtları altında bu istikrarın sürdürülebilmesi pek mümkün görünmemektedir.

Maalesef bu yüzden bir yılı aşkın süredir uygulanan enflasyonla mücadele politikaları son derecede prematüre kalmış ve para politikasını desteklemesi beklenen maliye politikasının eksikliği, yapılan mücadelenin başarı şansını azaltmıştır. Mücadelenin böylesine önemli eksikliklere rağmen uygulanmaya çalışması ise, para politikasını destekleyecek sıkı bir maliye politikasının uygulanmasına siyasi manada onay verilmemiş olmasıdır.

Ekonomik İstikrar Arayışının Açmazları

Türkiye ekonomisindeki istikrar arayışlarının hareket alanını kısıtlayan birtakım yapısal sorunlarımız bulunmaktadır. Bu sorunların varlığı sadece bu döneme özgü değildir. Geçmiş dönemlerde de farklı önem derecelerine sahip olarak, bu tarz kısıtlar ve tehditler her zaman olmuştur.  Ancak ilginçtir, bugüne kadar hiçbir siyasi iktidar bu sorunları kalıcı bir şekilde ortadan kaldıracak uygulamalar yapamamıştır. Karşı karşıya kalınan kısıtlar kısa dönemde “idare” edilerek, geçici çözüm üretecek uygulamalar tercih edilmiştir. Bugün de yapılan bundan farklı değildir.[3]

Gazi Erçel gibi tecrübeli bir merkez bankası başkanı Keynes’in 1923’te yaptığı bir konuşmaya atıf yaparak, istikrar arayışında olan ekonomi yöneticilerinin hareket alanlarını daraltan üç kısıttan bahsetmektedir. Hatta bunları yine Keynes’e atıf yaparak istikrarın üç şeytanı olarak adlandırmaktadır.[4]

Bundan 100 yıl önce ortaya atılmış olan bu görüşler, bugün bile güncelliğini korumaktadır. Ekonomik istikrar arayışlarının sınırlarını belirleyen bu ekonomik sorunları aşağıdaki gibi ifade edebiliriz:

  1. Beklentilerin kontrolünde çekilen sıkıntılar ve uyumsuz beklentiler sorunu
  2. Yüksek işsizlik oranları
  • Bozuk gelir dağılımı

Bunların üçünün bir araya geldiği hiçbir ekonomide ekonomiyi istikrara kavuşturmak mümkün değildir. Zira bunların her biri, siyasi aktörlerin sesiz kalamayacağı iktisadi sorunlardır ve tedbir alınmadıklarında er ya da geç siyasi maliyetler doğururlar.

Özellikle ülkemizde 2017 referandumu sonrası değişen siyasi rejimde, siyasi kararların tek kişinin inisiyatifine bırakılmasıyla iktisadi kararlarda siyasetin etkisi “içselleşmiştir”.  Bu bağlamda 1999’larda Gazi Erçel’in yaptığı açıklamalarda da itiraf edilen siyasetin istikrar arayışına etkisinin, rejim değişikliğimizin ardından arttığı kabul edilmek zorundadır.

Ekonomik karar süreçlerinde siyasetin içselleşmesinin geçmişte şikâyet edilen siyasi etkilerden farklı bir anlamı vardır. Geçmişte siyasi müdahalelerin ekonomik kararlara etkisi kabul edilmekle birlikte, o etkinin “dışsal” bir etki olduğu düşünülürdü. Müdahale bir kereye mahsus, iktisadi karar sürecinin bir parçası yapılmadan alınırdı.  Siyasetin iktisadi kararlarda dışsal bir konuma sahip olmasının ana nedeni ise, ekonomide bir “bütçe kısıdının” (ya da “finansal kısıt”) olmasıydı. Böyle bir kısıt, siyasi müdahalelerin sürekli bir nitelik kazanmasının önünü almaktadır. Şimdi ise bu müdahale “içsel” ve “sürekli” hale gelmiştir. Maalesef dünya ekonomisinin aşırı finansallaşması ve ülkelerin finansal kaynaklara kolay erişimi sayesinde siyasi müdahalelerin sürekliliğini önleyen finansal kısıtlar ortadan kalkmıştır. Bu bir bakıma yaşadığımız dönemdeki “yeni popülist” dalganın önemli bir özelliğini oluşturmaktadır.

Ortaya çıkan yeni siyasi yapıda “doğru” politikaların uygulanabilmesi için bir veya birden fazla kimsenin siyasi iradesinin aşılmasına gerek duyulmaktadır.  Bugün görünen o ki, ülkemizdeki iktisadi değerlendirmelerde konu edindiğimiz iktisadi sorunların giderilmesinde sadece iktisat biliminin sınırları içinde kalmak artık yeterli olmayacaktır.  Bu yüzden “gelişmekte olan” piyasa ekonomilerinde, özellikle de Türkiye’de yukarıda sayılan kısıtlara dördüncü faktör olarak “siyasetin” dâhil edilmesi gerekmektedir.

Bugün Mehmet Şimşek’in bu üç önemli sorunun çözümü bakımından elinde herhangi bir politika önerisi yoktur. Aslında bunlar arasında elindeki tek “çıpadar kapsamlı işsizlik oranının %9’ların hemen altında seyretmesidir. Ama unutmayalım ki, bu oran 1990’ların sonunda %5-6 mertebelerindeydi. Ancak sadece geniş kapsamlı işsizliğin %27-28 mertebelerinde olduğu bir ortamda, sadece dar kapsamlı işsizlik dikkate alınırsa,” işsizliğin” en azından şimdilik uygulanan politikaların üzerinde önemli bir baskı unsuru oluşturmadığı düşünülebilir.

Bugün uygulanan politikalarda “beklentiler”  Şimşek politikalarının en zayıf olduğu noktadır. Günümüzde kamunun güvenilirliğinin zedelenmiş olması, tutarsız politika uygulamaları, siyasi iktidara yönelik azalan güven, ülkede artan yoksulluk ve bozulan gelir dağılımı sorunu kamuoyunun geleceğe yönelik beklentilerinin kontrolünü zorlaştırmaktadır. Bu, aynı zamanda iktisadi aktörler nezdinde siyasilerin ciddi bir inanırlık sorunun olduğunun göstergesidir. Bu inanırlık meselesi ve kamuoyuna hakim olan “kuşku” havası sadece iktisadi konularda değil, hemen hemen her konu için geçerlidir ve bu sorunun giderilmesi konusunda ekonomi yönetiminin bir inisiyatif alabilmesi mümkün değildir. Bir bakıma bu, günümüzdeki AKP ve iktidar ortaklarının siyaset yapma üslubunun bir sonucudur.

Bugünkü programın gelir dağılımı meselesi ise, bir diğer zayıf noktasını oluşturmaktadır. Siyasiler gelir dağılımındaki bu kötüleşmeye kayıtsız kalmaya devam etmektedir. Ancak bu kayıtsızlık enflasyonla mücadele için uygulanan ve kaçınılmaz olarak gelir dağılımı bakımından istenmeyen sonuçlara yol açacak uygulamaların yapılmasını zorlaştırmaktadır. Örneğin asgari ücretin gelecek yılın enflasyon beklentilerine endekslenmesine işgücünün ikna edilmesi, bu koşullarda mümkün görünmemektedir.

Ülkemiz ekonomisinde bugünlerde beliren “politikaların inanırlığı sorununun” bir diğer nedeni ise, uygulanan politikaların prematüre yapısı ve bu kapsamda eksik unsurlarının olmasıdır. Kamuoyunda sıkça dile getirilen maliye politikalarının eksikliğinin yanında, orta vadede izlenecek gelirler politikası hakkında vatandaşın beklentilerini kontrol etmeye yarayacak bir politika oluşturulabilmiş değildir.

Ekonomide İstikrar Arayışı ve Tutarsızlık Meselesi

Ekonomide istikrar arayışında inandırıcılığın rolü büyük. Uygulanan politikaların inandırıcı olması için kamuoyunun ekonomi yönetiminin niyeti konusunda şüphe duymaması gerekiyor. Ancak 2023 seçimleri sonrasında uygula maya başlanan politikaların gerçek niyeti konusunda kamuoyu pek ikna olmuş görünmüyor. Bunda yapılan ekonomik uygulamaların bazılarının ortaya konulan iktisadi amaçlarla tutarsız olmasının rolü var. En azından görünürde “enflasyonla mücadele” adı altında yürütülen istikrar arayışlarının inanılırlığını yaralayan sebeplerden biridir bu. Bu konudaki en önemli örnek, kamu harcamaları ve kamuda yapılan israflardır. Bugün iktidarın vazgeçemediği birtakım yatırım ve harcamalar, “samimi” herhangi bir enflasyonla mücadele programında yer almaması gereken konular kamuoyunda sorunun ciddiyeti konusunda zaafların oluşmasına yol açmaktadır.

Siyasi kadronun ve liderliğinin 20 yılı aşkın süredir iktidarda olması ve bu süre zarfında ekonomi ve siyasi konularda çizdiği zikzaklar ekonomi yönetiminin beklentileri kontrol edebilmesinde elini zayıflatan bir diğer etkendir.

Ayrıca ekonomik beklenti oluşturmada kullanılan resmi rakamları üreten TÜİK gibi kurumların güvenilirliği kamuoyunda sorgulanmaktadır. TÜİK’in ilan ettiği rakamların doğru veya yanlış olmasından bağımsız olarak, Mehmet Şimşek yönetiminin bu güven açığını kapamaya yönelik herhangi bir uygulama yapmaması kamuoyunun dikkatini çekmektedir. Bu da onun ekonomi yönetiminde son derecede dar sınırlar içinde davranabildiği yolunda var olan düşüncelerin haklılığını güçlendirmektedir.

Maalesef TÜİK yönetimi de, maruz kaldığı güven açığını kapama yönünde kamuoyuna karşı hasmane bir tutum takınarak yaptığı açıklamalarla, mevcut güven bunalımının daha da artmasına neden olmaktadır.  Mahkeme kararlarına karşı “kaçak” bir davranış sergileyerek, mahkemenin emrettiği hususlarda şeffaf olmayı reddetmesi ve bunu birtakım teknik sebeplere dayandırmaya çalışması da sorunun kötüleşmesine neden oldu.

Elbette böyle bir ortamda Mehmet Şimşek’in şikâyet ettiği gibi kamuoyu beklentilerinin kontrolü imkânsız hale geldi.  Ancak şunu da ifade etmek gerekirse, bu konuyu Mehmet Şimşek ve bazı TCMB üst düzey yetkilisinden başka dert edinen bir siyasi ve bürokratik kesimin olmadığı da son derecede aşikâr.  Unutmayalım ki, 2001 krizi sonrası yapılan reformlarda TCMB ve diğer ekonomik kurulların bağımsızlığı, eylemleri konusundaki şeffaflık ve hesap verebilirlik gibi ilkelerin bir kamu pratiği olarak benimsenmesi boşuna değildi. Bu ilkeleri benimsemenin en önemli nedeni “modern” para politikası uygulamalarının can alıcı noktası olan “beklentilerin” yönetilebilmesine olanak sağlamaktır.  Bu bakımdan doğru beklenti oluşturmak, doğru bilgiye erişimi gerektirir. Bu bilgiler ise, şeffaflığı ve hesap verirliği ilke edinmiş, siyasetten bağımsız bir para politikasının varlığıyla sağlanabilir.

Ne Yapmalı?

Bugün ekonomide istikrar arayan Mehmet Şimşek’in aradığı istikrara ulaşabilmesi için birtakım çıpalara ihtiyacı vardır. Özellikle beklentilerin yönetimi için böyle çıpalara her ekonomi yönetimi ihtiyaç duyar. Aksi halde beklentilerin kontrolünü elinizden kaçırırsınız.

Eğer istikrarı para politikasında sonuç almak bakımından ele alırsanız, üç farklı çıpaya ihtiyacınız olacaktır. Ülkemizin geçmiş tecrübeleri bu çıpaların işe yaradığını göstermektedir. Bu çıpaları oluşturmak ise, yaptırım gücünün azaltılmış olduğu, teknik konularda sekreter pozisyonuna indirgenen bakanların bulunduğu bir sistemde, siyasi otoritenin gerçek sahibinin sorumluluğundadır.  Bu çıpalar sırasıyla şunlardır:

  1. Uluslararası çıpa
  2. Siyasi çıpa
  • Ekonomik ve kurumsal çıpalar

Uluslararası çıpa, Türkiye ekonomisinin dünya ekonomisi içindeki konumunu ve dünya ekonomisine eklemlenmesinin niteliğini belirleme açısından önemlidir. Türkiye, 2001 sonrası Avrupa Birliği’yle (AB) girdiği müzakere süreciyle o günlerde uluslararası yatırımcılara son derecede net bir mesaj vererek, Türkiye ekonominin yeri konusundaki şüpheleri akıllardan silmesini bilmiştir. Ancak bugün aynı netlikte bir mesajın uluslararası ekonomi camiasına verildiğini düşünmek mümkün değil.

Bu çıpa, Türkiye’nin uluslararası sistemdeki yerinin tanımlanması açısından önemlidir, aynı zamanda Türkiye’nin hangi değerleri sahiplendiğinin de göstergesidir. AKP iktidarının başlangıcında, AB’yle yürütülen müzakerelerin hedeflerinden biri, AB’nin değerlerinin Türkiye’de hâkim kılınmasının amaçlanmış olmasıdır.

Hatta müzakerelerin kesintiye uğramasının akabinde “Kopenhag Kriterleri” olarak bilinen hukuk ve siyasi kriterlerden vazgeçilmediği, müzakereler kesintiye uğrasa bile bundan sonra bunlara “Ankara Kriterleri” denilerek Türkiye’nin yoluna devam edeceği sıklıkla ifade edilmiştir.  Oysa bugünkü Türkiye, uluslararası sistemde rotasını kaybetmiş bir gemi gibi, doğu ve batı arasında savrulan bir ülke izlenimi vermektedir.

Ancak bu konudaki tek sorumlunun Türkiye olduğunu söylemek de çok mümkün değil. İçinde bulunduğumuz dönemde dünya ekonomik ve siyasi sistemi de bir dönüşümün içinde ve ciddi altüst oluşlar yaşanmaktadır. Dolayısıyla Türkiye gibi, böyle bir döneme ciddi ekonomik sıkıntılara girmiş ülkelerin uluslararası sistem içinde kendilerini konumlandırmakta sorun yaşamaları, bir yere kadar anlayışla karşılanabilir.

Ekonomide istikrar arayışı için gerekli ikinci çıpa yurt içindeki siyasi istikrardır. Bu, 2000’li yılların başında tek parti olarak iktidara gelen AKP’den o günlerde beklenilen fonksiyondu. Siyasi belirsizlikleri ortadan kaldıracak ve/veya azaltacak bir siyasi iklimin oluşturulması bu bakımdan önemlidir. Ancak böyle bir iklimin 2015 seçimlerinin ardından bozulduğunu, 2017 referandumundan sonra da ortadan kalktığını görüyoruz. Özellikle beklentilerin aksine tek adam rejimi inşasının da siyasi istikrar bakımından istenileni vermediği, arkasında iktisadi bir başarıya ihtiyaç duymayan siyasi kararların alınabilmesine olanak veren tek adamlığın bizzat kendisinin istikrarsızlık üretebileceği görüldü. Ülkedeki her kararın tek adama bağlandığı bir sistemde, alınan ekonomik kararların kaynağının iktisadi gerekçeler mi, yoksa siyasi gerekçeler mi olduğu anlaşılmaz oldu. Şimdi Türkiye’de yaşadıklarımız bunlardır. Bu yüzden de Mehmet Şimşek’in uyguladığı programın amaçları konusunda kamuoyunda ciddi şüpheler oluşmaktadır.

Mehmet Şimşek politikalarının hareket alanını daraltan bir diğer husus ise kurumsal ve ekonomik çıpalardan mahrum olmasıdır. Maalesef uygulamaya başlandığından beri enflasyonla mücadelede TCMB “yarı kurumsal” para politikası  (daha çok durumsala yakın) izlemektedir. Özellikle döviz talebi ve kur seviyesinin kontrol edilebilmesine yönelik endişeler, kural temelli politika uygulamasına olanak vermemektedir. Bu da para politikasında tahmin edilebilirliğin azalmasına yol açmakta, beklenti oluşturmayı zorlaştırmaktadır.

Ayrıca para politikasını destekleyecek olması beklenen “sıkı” bir maliye politikası da uygulanamamaktadır. AKP’nin bunca zaman ekonomi yönetiminde tavizsiz bir şekilde uyguladığı ve beklenti yönetiminde önemi inkâr edilemez olan bütçe dengesinin önemi ne yazık ki son yıllarda unutulmuş görünmektedir.

Yine buna ek olarak, ekonomiyle ilgili düzenleyici kurumlar ile TÜİK gibi istatistik üreten kurumların işleyişinin siyasallaşması, bu kurumların yürüttüğü işlere yönelik güvenin azalmasına neden olmaktadır.

Son olarak, Türkiye ekonomisinin algılanma şekli ve buna bağlı sorumluluk alanları ve yetkililerinde netlik bulunmamaktadır. Örneğin Mehmet Şimşek Hazine ve Maliyeden sorumlu bakan olarak ülkenin para ve maliye politikaları arasında olması gereken “eşgüdümü” sağlamakla görevlidir. Bugün ülkedeki siyasi koşullardan dolayı bu eşgüdüm kaybolmuş ve birbirinden bağımsız hale gelmiştir.

Ayrıca geleceğe yönelik ülkedeki gelirler politikası, sanayi ve tarım politikası gibi kalkınmanın ve büyümenin önemli yapıtaşlarında bütüncül bir politika geliştirme ve bunları koordine etme görevi kimdedir bilinmemektedir. Bahsi geçen bu konularla ilgili bakanlıklar mevcut. Ancak bunların faaliyetlerini birbiriyle koordine edecek bir koordinasyon bakanlığı yoktur. Bu da ekonominin bir “bütün” olarak yönetiminde ciddi bir otorite boşluğu yaratmaktadır.

 

Kaynaklar

 

Acemoğlu, Daron ve James A. Robinson (2013). Why Nations Fail: The Origins of Power, Prosperity and Poverty. Profile Books.

Acemoğlu, Daron ve James A. Robinson (2020) Narrow Corridor: How Nations Struggle for Liberty. Penguien.

Arıcanlı, Tosun ve Dani Rodrik (1990). The Political Economy of Turkey: Debt, Adjustment and Sustainability. London: Macmillan.

Ekinci, Nazım Kadri (1998). “Türkiye Ekonomisinde Büyüme ve Kriz Dinamikleri”. Toplum ve Bilim. 77, Yaz. Sayfa 7-27.

Erçel, Gazi (1999). Seeking Stability in The Turkish Economy During the Spring of 1999. TCMB. Ankara.

https://www.tcmb.gov.tr/wps/wcm/connect/b55c7930-280b-43c7-8404-50426b979251/05pyle2.pdf?MOD=AJPERES&CACHEID=ROOTWORKSPACE-b55c7930-280b-43c7-8404-50426b979251-m3fxB4x

Lipsey, Richard (1963). Introduction to Positive Economics. First Edition. New York: Weidenfeld and Nicolson.

Pamuk, Şevket (2018). Uneven Centuries: Economic Development of Turkey since 1820. Princeton: Princeton University Press

Rodrik, Dani (1990). “Premature Liberalization, Incomplete Stabilization: The Özal Decade in Turkey”. NBER Working Paper No. 3300. National Bureau of Economic Research.

Samuelson, Paul (1947) Foundation of Economic Analysis. Harvard Economic Studies No. 80. Harvard University Press.

Steil, Benn (2013). The Battle of Bretton Woods.  A Council of Foreign Relations Book. Princeton: Princeton University Press.

Tezel, Yahya Sezai (2015). Cumhuriyet Döneminin İktisat tarihi (1923-1950). Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. İstanbul.

[1] Bkz. Lipsey (1963). İktisat bilimini normatiflikten arındırıp nedensellik ilişkisi içine hapseden pozitif yaklaşım elbette Lipsey’in bahsi geçen bu eseriyle başlamadı. Bu yönde başka çabalar da oldu. Bu çabalardan en dikkat çekici olan ve bugünkü iktisat biliminde önemli bir açılıma neden olan çalışma, Paul Samuelson’dan gelmiştir. Bu çalışma Samuelson’un doktora tezine dayanan ve matematiği iktisadi analizlerde önemli bir araç olarak öne çıkartan önemli bir çalışmadır ki bugünkü iktisat anlayışımızın öncü çalışmalarından biri olarak bilinir: Bkz. Samuelson (1947).

[2] Piyasa anlayışı ve piyasa mekanizmasını kullanış biçimi bakımından bunun en bariz örneği Çin ile Batı Avrupa’daki piyasayı algılama şekilleridir.

[3] Bu ve benzeri yapısal ekonomik sorunların çözümünü, olağanüstü zamanlarda, olağanüstü koşullarda yapabilmektedirler. Koşulların olağanüstülüğü sebebiyle siyasilerin yükleneceği siyasi maliyetler ya onların hesabına kesilmiyor ya da başka seçenek kalmadığı için o siyasi maliyetlere katlanılması zaruret haline geliyor. Örneğin Marmara depremi sonrasında oluşturulan üçlü koalisyon döneminde girişilen enflasyonla mücadele döneminde uygulanan politikaların inkâr edilemez derecede yüksek siyasi maliyetleri olmasına rağmen, başka bir seçeneği kalmamış olan siyasilerin bu uygulamaları yapmak durumunda kalmıştı. Bu ve benzeri siyasi maliyeti yüksek politikaların uygulanmasında askeri darbelerin oluşturduğu baskıcı siyasi ortamın rolü de çok büyüktür. Şevket Pamuk’a göre, Türkiye iktisat tarihinin 200 yıllık süre zarfında, büyüme performansının dünyadaki benzer ülkelerden farklılaştığı dönemlerin, böyle yönetimler altında gerçekleşen “ekonomik reform” dönemlerine denk gelmesinin sebebi, büyük ölçüde budur. Bkz. Pamuk (2018).

[4] Keynes, ekonomik istikrarsızlığa neden olacak bu iktisadi faktörleri, Aralık 1923’te Londra’daki Ulusal Liberal Kulüp’te düzenlenmiş bir toplantıda yaptığı konuşmada dile getiriyor. Ülkemizde 1999 yılındaki istikrar arayışlarının kapsamına dikkat çekmek için Gazi Erçel’in daha önce bahsi geçen konuşmasından alınmıştır.

İTÜ İşletme Fakültesi'nde öğretim üyesidir. Warwick ve Nottingham Üniversitelerinden ekonomi alanında yüksek lisans ve doktora dereceleri bulunmaktadır. Ağırlıklı olarak Türkiye ekonomisinin gelişme ve büyüme sorunları üzerine çalışan Öner Günçavdı’nın ulusal ve uluslararası dergilerde yayımlanmış birçok makaleleri, kitap bölümleri ve derleme eserleri bulunmaktadır. Ayrıca 2009 yılında Tarih Vakfı tarafından yayımlanan "Düşten Gerçeğe - Türk Sanayiinde Elginkan Topluluğu" isimli eser ile "Yolun Sonu: Türkiye’nin Büyüme, Faiz, Bölüşüm Açmazı ve Yeni Türkiye Söylemi" (Efil Kitapevi, 2015) adlı iki telif kitabın yazarıdır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.