Türkiye Orta Gelir Tuzağına Yaklaşırken – Erinç Yeldan (İTD 21-22)


Bu yazımıza şöyle bir soruya yanıt arayarak başlayalım:  Uluslararası işbölümü içerisinde Türkiye nerede yer alıyor?

Doksan seneye yaklaşan tarihinde Türkiye ekonomisinin uluslararası göreceli konumunu izleyebilmek için aşağıda sergilediğimiz grafiğe bir göz atmak yeterli.  Grafikte, Türkiye’de fert başına milli gelir düzeyi ABD’ye görece olarak çizilmiş.  Grafikteki veriler 1950’den bu yana 2007’ye kadar geliyor. Verilerin kaynağı Summer-Heston, Penn World Tables veri sitesi.

Grafikten Türkiye’de fert başına gelir düzeyinin ABD’ye görece 1950’den bu yana yüzde 17 ile yüzde 20 arasında seyir ettiğini ve hemen hemen hiç bir değişiklik göstermediğini anlıyoruz.  Yani Türkiye, kapitalizmin hegemonik merkezi (ABD) ile olan göreceli uzaklığını geçmiş 60 yıla yakın süredir hiç değiştirmeden sürdürmüş gözüküyor.  Arada 1958, 1979/80, 1994 ve 2001 gibi kriz dalgaları yaşanmış; 1963-67; 1973-77; ve 2003-2007 gibi konjonktürel gelişme dönemlerinden geçilmiş.  Ama bir bütün olarak baktığımızda, Türkiye’nin “merkeze” olan mesafesi hep yüzde 80 dolaylarında “ırak” kalmış…

Grafikte ayrıca Kore ekonomisine ait veriler de sergileniyor.  Kore 1960’ların ortasına değin Türkiye’ye benzer konumda, fert başına milli gelir düzeyi ABD’den sabit bir uzaklıkta görünüyor.  Ama, 1965 sonrasında Kore ekonomisi aniden ivmeleniyor. Önce Türkiye ile olan farkını 1970’lerde kapatıyor; 1990’ların başında ise fert başına geliri ABD yarısına ulaşıyor.  1997 krizinin etkileri grafikte net.  Ancak, kriz sonrası toparlanma sürecine çabuk giren Kore’de, ABD’ye görece yakınsama sürecinin aynı tempoda devam ettiği anlaşılıyor.

Ekonomik Büyüme Meselesi…

 “Ekonomik büyüme” ve “büyümenin kaynakları” iktisatçıların çok iyi açıklayamadıkları olgular.  Ülkelerin tarihçelerinden elde edilen ve genel kabul gören yorumlara göre, ekonomik büyümenin ilk evreleri görece hızlı ve kolay aşılmakta. Geleneksel tarımdan hafif tüketim malı sanayilerine geçiş göreceli olarak hızlı büyüme sağlanarak geçilebiliyor.  Bu süreçte kırsal ekonomideki “işgücü fazlası”, kent ekonomisine neredeyse “sınırsız” bir kaynak transferi anlamına geliyor.  Kent ekonomisinin yüksek karları sermaye birikimini özendiriyor; sermaye yoğunlaştıkça büyüme temposu ivmeleniyor.

Ancak, ekonomiler “orta gelir” düzeyine yaklaştıkça, artık tarımdan kente işgücü transferine ve sermaye yatırımlarının uyardığı yüksek karlara dayanan görece “kolay” büyüme kaynakları uyarıcı gücünü yitiriyor; teknolojiler olgunlaşıyor, giderek eskiyor.  Sermayenin karlılığı düşüyor; işgücü ve doğal kaynakların sömürülmesine dayanan  ilkel sermaye birikimi ivme kaybediyor.  Bu noktadan sonra büyümenin kaynakları artık sermayenin yeni yatırımlarından değil, üretkenlik kazanımlarından gelmek zorunda.  Üretkenliğin arttırılması ise beşeri sermayeye eğitim ve araştırma-geliştirme (Ar-Ge) yatırımlarıyla ve kurumsal reformlarla olası.

İktisatçılar, orta gelir düzeyinde yaşanan bu tıkanıklığı aşmanın kolay olmadığını vurguluyor ve bu noktayı “orta gelir tuzağı” olarak yorumluyor.  İktisat tarihi sanayi devriminin ilk öncüleri olan kıta Avrupası ve “yavruları” olan ABD, Kanada ve Avustralya dışında geç sanayileşen ülkelerden sadece Japonya ve Kore’yi orta gelir tuzağından çıkabilen ülkeler olarak değerlendirmekte.

Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley ekonomi profesörü BarryEichengreen ve arkadaşları[2]orta gelir tuzağını üç ana kıstas aracılığıyla değerlendiriyor: (1) fert başına gelir düzeyinin (2005 sabit fiyatlarıyla) 16,000 dolara yükselmesi; (2) fert başına gelirin ABD düzeyinin yüzde 58’ine ulaşması; ve (3) ülke içinde imalat sanayinin toplam milli gelirin yüzde 23’üne ulaşması.

Türkiye bu üç kıstastan ilk ikisinde daha hala tuzağın gerisinde gözüküyor.  Örnek olarak Çin Halk Cumhuriyeti daha ABD’ye görece yüzde 16 düzeyinde fert başına gelire sahip ve gideceği çok uzun bir yol var. Kore’nin 2010’lu yıllarda büyüme hamlesini koruyup koruyamayacağını izleyeceğiz.

Türkiye’nin Ar-Ge ve Eğitim Harcamaları

 Türkiye, bir yanda parçalanmış, uluslararası akademik standartlarından uzaklaştırılarak dinselleştirilmiş bir orta eğitim sistemiyle; OECD ekonomileri arasında orta eğitime katılım oranları ve milli gelirden Ar-Ge payları açısından en son sırada yer alan kurumsal yapısıyla; ve altın ve diğer değerli madeni eşyalara dayalı şişirilmiş ihracat rakamlarına ve sıcak para akımlarının tatlı spekülatif kazançlarına dayalı hormonlu büyüme süreçleriyle orta gelir tuzağını aşabilecek (Japonya ve Kore’yi izleyen) üçüncü bir başarılı ülke örneği olabilir mi?

Kanımca, tarihin böyle bir örneği kayıt edebileceğini beklemek büyük bir yanılgı olacaktır.  Bu konuda uluslararası bazı göstergeleri yeniden anımsamakta yarar var.  Önce biraz iktisat yazınındaki uyarılara kulak verelim:  2004 Nobel iktisat ödülü sahibi Stephen Parente ve Edward Prescott, ödül töreninde yaptıkları konuşmada “ülkelerin gelişmişlik düzeyleri arasındaki farkların temel belirleyicisinin yeni teknolojiyi kullanma becerileri” olduğunu savunmaktaydı.  Söz konusu “beceri”, kuşkusuz, kendi kendine ya da rastsal olarak ortaya çıkan bir olgu değil; ülkelerin tarihlerinde kurumlarıyla, eğitim sistemleriyle, yurttaşlık bilinçlerinin getirdiği demokratik kazanımlarıyla bir bütün oluşturuyor.  Teknolojinin ekonomik büyüme doğrultusunda geliştirilmesi, adapte edilmesi ve kullanıma sokulması her şeyden önce araştırma ve geliştirmeye ayrılan kaynakların bir uzantısı.

Oysa Türkiye, Ar-Ge üzerine ayırdığı kaynaklar bakımından uluslararası sıralamada son sıralarda yer almakta.  Aşağıdaki şekilde yer alan veriler bu savı vurguluyor.

Kaynak: OECD, Main ScienceandTechnologyIndicators, 2011

Şekilde sergilenen veriler, İsrail, Finlandiya ve İsveç’in Ar-Ge harcamalarında başı çekmekte olduğunu göstermektedir.  Milli gelire oran olarak Ar-Ge harcamaları İsrail’de yüzde 4.86, Finlandiya’da yüzde 3.76, İsveç’te ise yüzde 3.75 olarak hesaplanmaktadır.  Türkiye’nin 2007 verisi ise milli gelire oran olarak yüzde 0.72 düzeyinde bir Ar-Ge yatırım harcaması göstermektedir.

Devlet Planlama Teşkilatı’nca (Kalkınma Bakanlığı) yayımlanmış olan 2011 Yılı Ekonomik Programı‘na göre 2008 yılı itibariyle Ar-Ge harcamalarının GSYH içindeki payı Türkiye’de yüzde 0.73 iken, bu oranın AB-27 ortalamasının yüzde 1.9 olduğu görülmektedir.  Aynı veri kaynağına göre, 2007 itibarıyla Türkiye’de Ar-Ge personeli toplam istihdamın yüzde 0.56’sını oluşturmaktayken, bu oran AB-27 ülkelerinde yüzde 1.57 idi

Bu verilerin ötesinde, Türkiye’de eğitim performansının genel görünüm ve kalitesi üzerine ulusal yazınımızda önemli endişeler mevcuttur.  Örneğin DPT (Kalkınma Bakanlığı) 2011 Yılı Program belgesi  (sf 198). “eğitime erişim ve eğitimin kalitesi, eğitim sisteminin temel sorun alanlarıdır” şeklindeki ifadesiyle Türk eğitim sistemindeki en önemli yapısal aksaklığa dikkat çekmektedir.  Aynı belgeye göre, “Erişim sorunu kapsamında okullaşma oranları ve bölgeler, cinsiyetler arası farklılıklar, kalite sorunu kapsamında ise fiziki altyapı yetersizlikleri, müfredatın güncellenmesi, öğretmen niteliklerinin geliştirilmesi ve eğitim materyallerinin müfredatla uyumu gibi hususlar öne çıkmaktadır.”.  Nitekim, DPT verilerine göre, Türkiye’de özellikle zorunlu eğitim kapsam dışında kalan eğitim kademelerinde OECD ve AB ülke ortalamalar ile karşılaştırıldığında söz konusu oranlar çok düşük düzeyde kalmaktadır.

TÜSİAD tarafından 2011 yılında yapılan bir araştırma[3] sonuçlarına göre, Türkiye’de nüfusun ortalama eğitim süresi 6.5 yıl olarak tahmin edilmekte; 15 yaşüstü yetişkinler arasında okuma yazma bilenlerin oranında da dünya sıralamasında 97. olarak göze çarpmaktadır.  Aynı raporda sunulan verilere göre, Türkiye’de 25-34 yaşarası nüfusta lise mezunu olanların oran yüzde 41; üniversiteyi bitirmiş olanların oranı ise yüzde 16.6 olarak verilmektedir.  Her iki kategoride de Türkiye 34 OECD ülkesi arasında 33. olarak değerlendirilmektedir.

Sonuç

 Sonuç olarak, Türkiye’de tüm eğitim kademelerine yapılan kamu harcamaları, OECD ve AB ülkeleri ile karşılaştırıldığında çok daha düşük düzeyde gözükmektedir. Özellikle yüksek öğretim öncesi eğitim kademelerinde yaş nüfusunun yüksek olduğu göz önüne alınırsa, bu kademelerdeki kamu harcamalarının uluslararası standartların altında kaldığı görülmektedir. Dolayısıyla eğitim kademeleri ile yüksek öğretim kademesi arasındaki dengesizliğin giderilmesi büyük önem arz etmektedir.

Türkiye, ekonomik büyümesini üretkenliğe ve eğitime dayalı kaynaklara dayandıramadığı ölçüde, iktisat yazınında “orta gelir tuzağı” diye anılan tökezlemenin çok yakında içine itilme tehlikesi ile karşı karşıya gözükmektedir.

[1]Bu çalışma, yazarın 11 ve 18 temmuz 2012 tarihlerinde Cumhuriyet gazetesindeki Ekonomi Politik köşesinde yer alan yazılarına dayanmaktadır.

[2]BarryEichengreen, Donghyun Park ve Kwanho Sin (2011) “When Fast Growing Economies Slow Down: International Evidenceand Implications for China” NBER Economic papers, No 16919, Mart.

[3]TÜSİAD (2011) Türkiye’de Büyümenin Kısıtları: Bir Önceliklendirme Çalışması, İstanbul: Tüsiad Yayını.

Sayı: İktisat ve Toplum Dergisi 21
Sayfa Aralığı: 26 - 32

Erinç Yeldan, 1960 yılında İzmit’te doğdu. Boğaziçi Üniversitesi İktisat Bölümü’nden mezun oldu. İktisat Doktorası derecesini 1988 yılında Minnesota Üniversitesi’nde tamamladıktan sonra Bilkent Üniversitesi’ne katıldı. Aynı Üniversite’de 1990’da Doçent; 1998’de de Profesör ünvanını aldı. Profesör Yeldan halen İktisadi, İdari ve Sosyal Bilimler Fakültesi Dekanı olarak görev yapmakta ve uluslararası ekonomi, kalkınma ekonomisi ve makroekonomik modeller üzerine çalışmaktadır. Merkezi Yeni Delhi’de olan Uluslararası Kalkınma İktisatçıları Birliği (IDEAs) kurucu-direktörlerinden olan Profesör Yeldan, 1998 yılında Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) bilim teşvik ödülü sahibidir.

Bir cevap yazın