Türkiye’de Girişimciliği Geliştirmek İçin Ne Yapılmalı – Rauf Gönenç (İTD 39)


Sayın Başkan, Panelistler, Konuklar,

Bu oturum için önerilen konular içerisinde “Türkiye’de girişimciliği geliştirmek için ne yapılmalı?” sorusu yer almaktaydı.

Türkiye için yapılmakta olan OECD Ekonomik Incelemesi (Temmuz ayında yayımlanacak) bu soruyla ilgili arka plandaki bir takım gerçeklere dikkatimizi çekti. Bu panelde sizlerle bunları paylaşmak istiyorum.

Gözlemlerimizi beş basit ifadeyle açıklamak istiyorum.

  1. Türkiye, önemli bir girişimciler ülkesidir.
  2. İlk bakışta, Türkiye’nin girişimci motorunun çok sınırlı bir beşeri sermaye ile ve küçük ölçekli ve düşük verimliliğe sahip iş birimleri ile çalıştığı görülmektedir.
  3. Bununla birlikte, 2000’lerde girişimcilikte dikkate değer bir gelişme yaşanmıştır. Ülke genelinde küçük iş birimleri daha kurumsallaşma eğilimine girmiş; daha yüksek ölçekli ve daha verimli seviyelere ulaşmışlardır. Bu da Türkiye’de kapsayıcı bir büyümeyi teşvik etmiştir.
  4. Ancak bu dinamizm, devralınan mevcut düzenleyici çerçeve tarafından desteklenmemiştir. Bu uyumsuzluk aslında işgücü piyasası kurallarıyla ilgilidir.
  5. Politika yapıcılar, teşebbüslerin büyümesi önündeki bu düzenleyici engelleri ikinci en iyi çözümlerle ortadan kaldırmak için ciddi çabalar sarf etmiştirler. Gösterilen bu çabalar büyümeye yardımcı olmuştur. Ancak, birinci en iyi reformlar, girişimciliğin desteklenmesi için artık gerekli hale gelmiştir.

Bu noktaların her biri üzerinde kısaca duracağım.

1.Türkiye bir girişimciler ülkesidir.

 Girişimciyi “işgücü piyasasında (ücret anlamında) sabit gelir teminatı olmayan; fakat gelirini mal ya da hizmet piyasasında kazanmak zorunda olan çalışan” şeklinde tanımlarsak, Türkiye’nin benzer OECD ülkelerine kıyasla daha ileri bir girişimciler ülkesi olduğunu söyleyebiliriz. Ücretli çalışanların istihdamdaki payı bu ülkelerde %80 iken, Türkiye’de yaklaşık %60’tır. Simetrik olarak, işverenler ve serbest çalışanlar, toplam istihdamın %40’ını oluşturmaktadır ki bu oran, benzer ülkelerde %20’dir. İşgücünün bu bileşimi, Türkiye ekonomisinin işleyişi için önem arz etmektedir: Ekonomik sürece katılanların önemli bir kısmı, yoğun olarak (neredeyse her gün) serbest piyasanin denetimi (testleri) ve teşvikleriyle karşılaşmaktadırlar. Bu ise oldukça duyarlı, canlı ve esnek bir ekonomi yaratmaktadır.

2.İlk bakışta, Türkiye’nin girişimci motorunun çok sınırlı beşeri sermaye ve küçük ölçekli ve düşük verimliliğe sahip iş birimleri ile çalıştığı görülmektedir.

Türkiye’nin beşeri sermaye stokuna ilişkin sınırlamalar herkesçe bilinmektedir. Elbette bu durum iş sektörünün işleyişi üzerinde bir takım sonuçlar yaratmaktadır. Çalışan nüfusun eğitimindeki eksiklikler, diğer orta gelirli OECD ülkeleriyle karşılaştırıldığında oldukça dikkat çekicidir. Örneğin, Türkiye’de çalışma çağındaki nüfus içinde eğitim düzeyi lisenin altında olanların oranı %70 iken, Şili’de %30 ve Polonya’da %10’dur. Söz konusu eksikler, ekonominin “girişimci” tarafında daha derindir: Teşebbüs başına ortalama 5 işçiyle çalışan Türk işverenler, beşeri sermaye konusunda oldukça mütevazıdırlar. Şöyle ki, işverenlerin %40’ının eğitimi ya ilköğretim düzeyinde ya da daha düşüktür. Kendi hesabına çalışanlarda ortalama eğitim düzeyi muhtemelen daha da düşüktür. Genç nesillerin eğitime katılımı özellikle 2000’lerde hayli gelişti; fakat çalışma çağındaki nüfus çok katmanlı olduğu için (50 farklı yaș grubundan oluşuyor) girişimcilerin ortalama beceri düzeyi ancak çok yavaş değişebiliyor. İş sektörünün diğer ucunda yer alan son derece nitelikli girişimcilerin ve uluslararası standartlardaki profesyonellerin varlığı bu istatistiksel gerçeği değiştirmiyor.

3.Bununla birlikte, 2000’lerde girişimcilik konusunda dikkate değer bir gelişme yaşanmıştır[1]

Türkiye, eğitim ile ilgili yetersizliklerine rağmen, 2000’lerde (Dünya Bankası tarafından tanımlanan) “üst-orta gelir sınıfı” ülkeler grubuna katıldı. Artık, Polonya ve Şili ile mukayese edilebilir bir kişi başına GSYH’ye sahip olduğunu söylemek mümkündür. Bu ise büyük oranda girişimciliğin derinleşmesinin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. 2000’lerde çok sayıda yeni teşebbüs oluşmuş ve bunların ciddi bir kısmı başarılı orta ölçekli firmalar haline gelmiştir. Bu durum Türkiye’nin “kayıp orta”ya sahip (işletmelerin çok küçük ve büyük boylarda kutuplaştığı, orta boy islemelerin az bulunduğu) tipik bir Akdeniz ülkesi olması nedeniyle pek de beklenen bir durum değildi. En azından, klasik model buydu. 2000’lerde girişimcilikte yaşanan derinleşme ile daha önce bu tür işlere aşina olmayan bölgelerde sanayi yatırımları ve istihdam genişledi. Bazı küçük firmalar, küresel tedarik zincirinde pozisyon kazandılar ve bunu büyük oranda bu zincirlerin Avrupalı ve Alman liderleriyle işbirliği içinde gerçekleştirdiler. 2003 yılından 2010 yılına kadar 20-44 çalışana sahip küçük-orta büyüklükteki kuruluşlarda istihdam %120’lik bir artışla yarım milyondan 1,2 milyonun üzerine çıktı. 50-249 çalışana sahip orta ölçekli firmalarda da istihdam %90’lık bir artışla 900 binden 1,7 milyon üzerine yükseldi. Çalışan sayısı 2000’lerde en çok bu iki kategoride artış göstermiştir. Eş zamanlı olarak, imalat sanayinin küresel üretim zincirine katılımında ilerlemeler sağlanmıştır. OECD’nin son hesapları Türkiye’de tekstil ve metal ișleme sanayinin, küresel tedarik zincirine İtalya, İspanya, Polonya, Meksika ve Şili’den daha fazla entegre olduğunu göstermektedir.

Bu yeni iktisadi yapı düşük ve orta teknolojilidir. Zira teşebbüsler çalışma çağındaki nüfusun düşük vasıflı çoğunluğunu mobilize etmektedirler. Bu faaliyetler olmasaydı, söz konusu düşük eğitimli sosyal gruplar ya tarım sektöründeki gizli işsizliğin içinde kalır ya da işgücü dışına düşerdi. Bu nedenle orta ölçekli kuruluşların ivmelediği GSYH’deki büyüme önceki dönemlere göre daha kapsayıcı olmuştur.

4.Ne var ki, girişimciliğin kurumsallaşması reform öncesi düzenleyici çerçeve tarafından desteklenmemiştir.

OECD’nin daha önce Türkiye için yaptığı analizlerde ekonomik performansın iki reform dalgasıyla uyarılmış olmasının üzerinde durulmuştu: 1980’lerde piyasayı rekabete açan ve çoğu devlet tekelini özelleştiren mikroekonomik liberalizasyon, ve 2000’lerde kamu maliyesini ve bankacılık sektörünü çok güçlendiren ve dolayısıyla sermaye maliyetlerinde keskin bir düşüşe yol açan makroekonomik stabilizasyon. Avrupa Birliği’ne katılım süreci de iç tedarikçilerin Avrupalı değer zincirine entegrasyonu için yeni fırsatlar yarattı. Türkiye’nin 2000’lerdeki ekonomik tarihini girişimci bir toplumun ciddi bir ekonomik stimülasyona cevabı olarak görmek mümkündür.

Ancak bu gelişmeler 1980’ler liberalizasyonun ve 2000’ler stabilizasyonun öncesinde var olan ve katiyen girişimci dostu olmayan bir düzenleyici ortamda gerçekleşmiştir. Bu uyumsuzluk birincil olarak işgücü piyasası kurallarıyla ilgilidir.

Türkiye’de işgücü piyasasına ilişkin geleneksel düzenlemeler az sayıda lider firmanın bulunduğu ve korunaklı ticaret yapan bir ekonomi için şaşırtıcı değildir. Çok sayıda yeni giriş ve çıkışın olduğu; pazar payının firmalar arasında gidip geldiği ve arzın talepteki dalgalanmalara hızlı cevap verdiği bir ortamın ihtiyaç duyduğu esnek istihdam biçimleri hukuken mevcut değildir. Örneğin geçici istihdam ve çalışma büroları aracılığıyla istihdam yakın zamana kadar neredeyse imkansızdı. Resmi asgari ücretler uluslararası karşılaştırmalarda ortalama ücrete kıyasla çok yüksektir ve önemli verimlilik farklarına karşın bölgesel olarak farklılaşmamıştır. Bu nedenle ücret esnekliği enformel sektör aracılığıyla sağlanmaktadır. Bu durum küçük işletmelerin formelleșmesini ve kurumsallașmasini çok maliyetli hale getirmektedir.

Mevcut sistem sosyal olarak da çok etkili değildir. Bir şirket için istihdamda yapacağı değişimler kağıt üstünde maliyetlidir; ancak bunun çalışanlara sağlayacağı güvenceden yalnızca büyük firmalarda uzun dönemli istihdam edilenler faydalanabilir. İşgücü piyasası devri yüksek olduğu için sosyal güvenlik șemsiyesi işçilerin büyük bir kısmı için zayıftır. Sosyal güvenlik çerçevesi ne girişimciler ne çalışanlar için etkindir.

Politika yapıcılar bu uyumsuzluğun olumsuz etkilerini azaltmaya çalıştılar. İlk olarak, özellikle belirli bölgelerde ve teşebbüs boylarında kayıt dışılıklar göz ardı edildi. Tarım dışında kayıt dışı çalışanların oranı İstanbul ve Kocaeli gibi yüksek gelirli bölgelerde %20’nin altına düştü, ancak Gaziantep gibi ülkenin iç kesimlerinde hala %40’lardadır. Tarım dışında iş yaratmada daha da dinamik bir performans gösteren Urfa’da ve Van’da bu oran 2012 yılı itibariyle %50’nin üzerindedir. Türkiye bütününde de 20’den daha az işçi çalıştıran firmalarda kayıt dışılık oranı %70’tir. Bu firmalar iş sektöründeki toplam istihdamın %50’sini ve imalat sanayindeki istihdamın %30’unu karşılamaktadırlar. Tüm bu birimlerin daha formel kurumsal yapılara evrilmeleri çok maliyetlidir. İkincisi, politika yapıcılar formel sektörde faaliyet göstermenin maliyetlerini dengelemek ve böylece kurumsallaşmış şirketlerin yatırımlarını desteklemek için, büyüyen ve giderek sofistike hale gelen bir yatırım teşvik sistemi geliştirdiler. Bu tesvik sistemi 2004, 2005, 2009 ve 2012 yıllarında aşama aşama genişletilmiştir.

5.İkinci en iyi çözümler büyümeye yardım etti; fakat artık birinci en iyi yapısal reformlara ihtiyaç var.

2000’lerde büyümeye yardımcı olan enformelliğe gösterilen hoşgörü ve formelliğe verilen teşvikler iş sektöründe bölünme riski yaratmaktadır. Bu durum firmaları, istihdam hacimlerine, faaliyet sektörlerine, teknolojik seçimlerine ve diğer özelliklerine göre farklı maliyetlere ve ödüllere maruz bırakmaktadır. Bu durumda is sektörünün doğal, akışkan şekilde dönüşümü zorlaşmaktadır. Örneğin;

  1. Küçük ölçekli iş birimlerinin kayıt dışı uygulamalarına göz yumulması, bu birimleri verimliliği dikkate almaksızın küçük kalmaya teşvik eder.
  2. Orta ölçekli firmalar, resmi kısıtlamalara maruz kalmayacakları bir boy sınıfında kalmayı tercih edeceklerdir. Bazı gözlemler ve çalışmalar Türkiye’de bu eşiğin 50 işçi civarında olabileceğine işaret etmektedir.
  3. Büyük şirketler, özellikle uluslararası rekabet içinde olanlar, daha büyük ölçeklere ulaşma konusunda risklerle karşı karşıyadırlar: özellikle işgücü piyasası mevzuatı büyük teşebbüsleri yarı resmi tedarikçilere yönelik taşeronluk anlaşmaları yapmaya teşvik ediyor görünmektedir.

Sonuç olarak, dünkü panellerde de belirtildiği gibi, Türkiye’nin emek, mal ve sermaye piyasası düzenlemelerinin ve sosyal güvenlik sisteminin en iyi uluslararası uygulamalarla aynı düzeyde olabilmesi için birinci en iyi reformlar kaçınılmazdır. İncelememizin bu aşamasında görülmektedir ki: birinci en iyi reformlar, kayıt dışılığın tolere edilmesinden ve belli türdeki işletmelerin seçilerek sübvanse edilmesinden yani ikinci en iyi reformlardan daha önemlidir. İş sektöründeki yapay bölünmenin (segmentasyon) önüne ancak bu şekilde geçilebilir, ve teşebbüsler doğal şekilde büyüyebilirler. İşletmelerin bu yolla geliştirilmesi Türkiye’nin yararına olacaktır.

[1] İktisatçı meslektaşlarımın dikkatini çekmek isterim: Prof. Phelps’e “kitlesel canlilik” (mass flourishing) kavramını meşrulaştırdığı için minnettar olmalıyız. Bu terim, zengin ve derin bir anlama sahiptir fakat yalnızca ana akım desteği çerçevesinde şüphe duyulmaksızın geçerli olabilir. Benzer şeyler diğer iki Nobel ödüllü iktisatçı tarafından kullanılan “coșku” (animal spirits) terimi için de söylenebilir. Türkiye ekonomisi bu gibi nosyonlarla açıklanmaya teşvik edilmediği sürece üzerinde çalışılması zor bir konudur.

Education PhD, University of Paris, 1984 Diploma, Political Science School of Paris, 1978 Professional Experience OECD, 1990-present Turkish Eximbank, 1989 Turkish Privatisation Agency, 1988 OECD, 1982-87

Bir cevap yazın