Al Hançeri Kadınım Vur Ben Öleyim – Ayça Tekin-Koru (İTD 41)


Leonard Cohen. “I’m yourman”[1]. Düşsel bir imgelem ile hayatını kadına adayan adamın hikayesi…

Ruhi Su. “Al hançeri kadınım, vur ben öleyim”[2]. Düşsel bir imgelem ile hayatını kadına adayan adamın hikayesi…

Madem Türkçe yazıyorum bu yazıyı, Ruhi Su’nun seslendirdiği Ege türküsü olsun benim seçtiğim. “Al hançeri kadınım, vur ben öleyim” nasıl oluyor da, hangi yolculuğun sonunda, hangi oyunun son perdesinde “Al hançeri! Kadınım! Vur, ben öleyim!” oluyor? Nasıl oluyor da, bunca sevilen “kadın”, bunca şiddete uğrayan “kadın”a dönüşüyor ve bunu kabullenir hale geliyor?

Kadına yönelik şiddetin pek çok nedeni var: Öğrenme ile ilgili nedenler (aile içi şiddetin var olduğu bir ortamda yetişmek gibi), toplumsal nedenler (toplumun şiddeti aile içi özel mesele olarak görmesi gibi) ve kişiler arası etkileşim ile ilgili nedenler (güç ve kontrol sağlama gibi) bunların en önemlileri.

Bu yazıda biraz açmak istediğim konu, aslında kadın çalışmaları ve sosyoloji disiplinlerinin üzerinde çokça yazıp çizdiği kadına yönelik şiddet konusunun altında yatan toplumsal nedenler. Yazının geri kalanında toplumsal nedenlerden genel olarak söz ettikten sonra amacım medyada yaratılan kadın imgesinin sonucu olarak ortaya çıkabilecek şiddet konusunu kısaca irdelemek.

Toplumda şiddetin hoş görülmesi ve paylaşılan bir değer olması, kadına yönelik şiddeti meydana çıkaran ve hatta meşrulaştıran en önemli sebeplerden birisidir. Erkeğin, sert ve kadına karşı baskıcı tutumu “taş fırın erkeği” müessesesinde hayat bulur, şakayla karışık ele alınır ve başka türlü bir yaklaşım, bu olayı gereksiz abartmak olarak nitelenir. Daha net söylemek gerekirse, kadının toplumdaki rolünün daha edilgen olduğunun kabul edildiği bizimkisi gibi toplumlarda, erkek şiddeti toplumun en temel dokularından biri olan sosyal hafıza tarafından kaydedilir, siyasi düzen tarafından hoş görülür ve ekonomik sistem tarafından perçinlenir.

Sosyal hafızada kadının yerinin ne olduğuyla ilgili az da olsa bilgi verebilecek nitelikte bir istatistiği sizinle paylaşmak isterim. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından 2006 yılında gerçekleştirilen Aile Yapısı Araştırması’ndaki soruların birinde 18+ yaştaki bireylere kesin boşanma nedeni olabilecek nedenler soruluyor.  Tablo 1’de göreceğiniz üzere kadının kocasını aldatması hem kadın hem de erkek katılımcıların kabaca %90’ı tarafından boşanma nedeni olarak görülüyor. Erkeğin kadını aldatması ise kabaca %60 katılımcı tarafından boşanma nedeni olarak algılanıyor. Yani kadın yaparsa “vur tekmeyi”, erkek yaparsa “elinin kiri”. Toplumun erkek egemen yapısının bana kalırsa en çarpıcı göstergelerinden birisi bu. Kadın katılımcıların erkeklerle aynı oranda cevaplar veriyor olmasına ise öğrenilmiş çaresizlik mi dersiniz, yoksa “Al hançeri! Kadınım! Vur, ben öleyim!” sendromu mu dersiniz, siz karar verin…

Meraklısı için “gerçekleşen boşanmaların” sebeplerini de Tablo 2’de rapor ediyorum. Düşündürücü bir tablo. Kadınların %17’si dayak yediği ya da başka türlü istismar edildiği için boşanıyor. Erkeklerin %15’i eşleri kendi ailesine saygısızlık ettiği için boşanırken, kadınlarda bu oran %4.Periferideki aileye saygısızlık, eğer makul bir boşanma sebebi dahi olsaydı, nedendir bu fark?

Siyasi düzenin kadına yönelik şiddeti hoşgörüsüne gelince… Hafıza tazelemekte fayda var: Son 10 yılda kadın cinayetlerinin %1400 artması için “Kadına şiddet abartılıyor” diyen bir başbakanı, “Kadına yönelik şiddet, algıda seçicilik” diyen bir aile ve sosyal politikalar bakanı, kendisinden iş isteyen kadına “Evdeki işler yetmiyor mu?” diye soran bir çevre ve orman bakanı, “Kadınlar iş aradığı için işsizlik yüksek” diyen bir maliye bakanı, “Tecavüzcü, kürtaj yaptıran tecavüz kurbanından daha masum” diyen bir insan hakları komisyonu başkanı ve en fecisi “Anası tecavüze uğruyorsa neden çocuk ölsün? Anası ölsün” diyen bir belediye başkanı olan bir memlekette kadın olmak kolay mıdır? Bütün bu –idealde- örnek alınması gereken şahıslar, zaten kadın-erkek eşitliğini bir lüks olarak gören, yarıdan fazlası zor bela ilkokul mezunu olan bir toplumu kadına şiddete azmettirmiyorlar mıdır sizce?

Gelgelelim ekonomik sistemin perçinlediği kadına yönelik şiddete… Bu, bir iktisatçı olarak hep kadının işgücüne katılımı ekseninde düşündüğüm bir konu. Geniş bir konu, burada girmeyeceğim.   Çalışan bir kadın olarak ise, aynı konu, benim için, iş yerinde erkek egemen dünyanın kabul edilebilir bir parçası olmak üzere kendimizi nasıl metamorfoza uğrattığımızın bir irdelemesi haline gelmekte. Nasıl mı? Sözgelimi, günde bin kere sosyal medya hesabıma bakıp her gelişmeden saniyesinde haberdar olmasam, neme lazımcılar ve adam sendeciler federasyonuna mı dâhil edilirim? Bilgisayarımdaki menüleri leylak rengi yapsam, fellik fellik alışveriş merkezi gezen platform topuklu kokoşlar cemiyetinin güzide üyelerinden mi sanırlar beni? Ya da soyu tükenmekte olan canlılarla aynı sayılara sahip doktoralı kadınlardan biri olarak iş mülakatına gittiğimde, alyansımı kapıda çıkarıp çantama koymazsam, Edmond Rostand’ın “İstemem Eksik Olsun” tiradının şimdiki zamanlarda enayi addedilecek kahramanı mı olurum? Kadın kimliğimi evde bırakıp işe geliyorsam eğer, buna öğrenilmiş çaresizlik mi dersiniz, yoksa “Al hançeri! Kadınım! Vur, ben öleyim!” sendromu mu dersiniz, siz karar verin…

Son olarak, ürün satışlarının en kuvvetli araçlarından biri olan reklamlar vasıtası ile yaratılan kadın imgesinin tetiklediği daha soyut şiddeti  tartışmak istiyorum. Jean Kilbourne, reklamlarda yaratılan kadın imgesi çalışmaları ile ünlü bir yazar, bir yapımcı. “Killing Us Softly” belgeseli hayli etkileyici. Bu belgeselin ana teması reklamların sadece üretilmiş olan ürünleri değil, aşk, cinsellik, başarı ve en önemlisi “normal” tanımını satıyor olmaları. Reklamlar “ideal kadın güzelliğini” medya kanalıyla geniş kitlelere ulaştırmakta; milyonlarca kadın, çok genç yaşlarından itibaren önemli ölçüde zaman, enerji ve paralarını bu ideal görüntüyü elde etmek için harcamakta. İdeal kadın kusursuz: Ne kırışıklığı var ne sivilcesi, ne elektriklenmiş saçı ne gözenekleri… Selvi boylu, ince belli, narin elli, sütun bacaklı, kırk kilo ama yuvarlak hatlı, Photo Shop mamulü afet! Ergenliğe girene kadar bir çoğu mutlu yaşayan kız çocuklarıergenlik sonrası bir bakıyorsunuz bu imkansız “güzel”e ulaşma yolunun sadık neferleri olmuşlar. Senin gibi… Benim gibi… Buna, öğrenilmiş çaresizlik mi dersiniz, yoksa “Al hançeri! Kadınım! Vur, ben öleyim!” sendromu mu dersiniz, siz karar verin…Dahası,gerçekte var olmayan bu ideale ulaşmak için cansiperane mücadele eden cinsimden daha iyi pazar olabilir mi?

Ülkemizde diyet, güzellik, kozmetik sektörlerine milyarlar akıyor. Ve artarak akmaya devam etmekte. Tablo 3, veri yetersizliğinden dolayı bu sektörün çok ufak bir kısmını ele almakta. Tablodaki verilere göre, 2003-2011 yılları arasında kuaför/berber ve güzellik salonu sayısı neredeyse 2 katına çıkmış ve sektörün reel cirosu 3 kat artmış görünüyor. Aynısını kitap, gazete ve dergi perakende ticareti için söylemek güç. Sektördeki girişim sayısı2003-2011 yılları arasında %20 artarken, sektörün reel cirosu ancak %11 artmış. Elbette ki, sadece bu göstergelere bakarak çok iddialı çıkarımlarda bulunulamaz ama yine de ortada bir gerçek var ki bir çok kadın reklamlarda gördüğü mükemmelin peşinde ve bunun için ciddi miktarda harcama yapmakta.

İşin ekonomik boyutunun ötesinde, reklamlarda  sadece bir parçasına odaklanarak satılabilir objelere dönüşen kadın vücudu kadının kendine güvenini etkilemenin yanı sıra kadına yönelik şiddete uygun bir iklim yaratıyor. Elbette, burada birebir, dolaysız bir ilişki yok. Ancak, tarihin laboratuvarında sınanmış bir gerçek var ki; o da, bir kişi satılabilir bir objeye dönüştürülüp insan olmaktan çıkarıldığında, o kişiye karşı şiddeti haklı göstermenin ilk adımlarından birisi atılmış oluyor. Medyanın son yıllardaki etkinliği de göz önüne alındığında, sıklıkla tanık olduğumuz kadını objeleştirme eylemi, kadına karşı şiddet konusunda önemli bir neden olarak karşımıza çıkabiliyor.

Ne yapmak gerek peki? İlk ve en önemli olarak farkında olmak ve farkında kılmak gerek. Sonrasında, Tablo 4’te yaygınlığı özetlenen kadına yönelik şiddeti engellemek için somut adımlar atmak gerek.

Kadına yönelik şiddet vardır ve yaygındır. Kadına şiddet abartılmamaktadır. Algıda seçicilik değildir. Tecavüzcü, kürtaj yaptıran tecavüz kurbanından daha masum değildir. Kadına yönelik şiddet vardır ve yaygındır.

[1]http://www.leonardcohen.com/us/music/im-your-man

[2]http://www.youtube.com/watch?v=_QUsgJHyBUA

Ayça Tekin-Koru Orta Doğu Teknik Üniversitesi, İktisat bölümünden lisans derecesini 1994, yüksek lisans derecesini 1997 yılında aldı. Purdue Üniversitesi, Ekonomi bölümünde doktorasını 2001 yılında tamamladı. 2001-2003 yılları arasında Krannert School of Management bünyesinde konuk öğretim üyesi olarak MBA ve Ekonomi programlarında ders verdi. Sonrasında 2003-2011 yılları arasında Oregon State Üniversitesi, Ekonomi bölümünde görev yaptı. 2012-2016 yılları arasında TED Üniversitesi, İşletme Bölümü'nün kurucu bölüm başkanlığı görevini yürüttü. Ayça Tekin-Koru çalıştığı üniversitelerde çeşitli düzeylerde uluslararası iktisat, oyun kuramı, mikroekonomi, makroekonomi ve sosyal meseleler iktisadı gibi dersler verdi. Araştırma konuları arasında, uluslararası ticaret, doğrudan yabancı yatırımlar ve iktisadi bütünleşme bulunmaktadır. Akademik araştırmalarının yanı sıra, 2012 yılından bu yana, İktisat ve Toplum dergisinde Sardunya adlı köşede Türkiye ve dünya ekonomisi üzerine yazılar yazmaktadır. Prof. Dr. Tekin-Koru, halen, TED Üniversitesi Ekonomi Bölümü öğretim üyesidir.

Bir cevap yazın