Doğuşunun 90. Yılında Türkiye Cumhuriyeti – Bozkurt Güvenç (İTD 48)

Turkey Turkish Flag Flag Turkish  - Hans / Pixabay

TARİHÇE

Osmanlı Devlet-i Fahimesi, Rus Çarlığı ile yaptığı Küçük Kay­narca (1774) Barış Antlaşmasında, toprak kaybetmemiş ama yö­netim ve denetimindeki Hıristiyanların himayesini Ruslara bıra­karak dağılma sürecine girmişti. Batılı güçler, “Doğu Sorunu” diye bilinen ‘Osmanlı Mirasını paylaşmak’ politikasında gecik­mediler. Yükselen Almanya’dan müneccim isteyen Osmanlı’ya, İmparator Bismark kendi sarayından üç müneccim önermişti: Güçlü Ordu, Sağlam bir Hazine (maliye) ve Müspet İlim! Dü­yunu Umumiye ile yarı sömürge olan Devleti Aliyye (Çavdar), Nizam-ı Cedid, Vak’ayı Hayriye, Tanzimat ve Meşrutiyet giri­şimleriyle, mukadder çöküşü belki geciktirdi ama önleyemedi. Ortaylı’nın “En Uzun Yüzyılı”, aslında tam yüz elli yıl sürdü (Andersen 1774-1923).

Birinci Dünya Savaşı’nda son umut Almanya ile birlikte yenik düşen Devlet Ebed Osmanlı, Sevr planıyla bölüşüldü. Bu plan, yalnız Osmanlı’nın değil, Küçük As­ya’daki bin yıllık tarihi Türk Varlığı’ nın da sonu olacaktı. Kuzey Anadolu’da Türklere bir yer verildiği söylemi gerçek değildi. Sevr Haritasında,“TÜRKEİ” olarak gösterilen böl­ge, İstanbul’daki kukla Halife’nin silahlı kuv­vetlerinin yöneteceği bir Turkey olacaktı. ‘Bar­bar Türkler’ buraya sığmazlarsa, geldikleri Asya bozkırlarına serbestçe dönebilirdi…

Osmanlı tükenmişti, çaresizdi; kayıtsız şartsız teslim oldu (1920).

1.CUMHURİYET DEVRİMİ

Milli Mücadele’yi örgütleyen ve yöneten Mustafa Kemal, Batılı müttefiklerin niyetlerini ve hedefle­rini öğrenmişti; Amasya Genelgesi’nde, Erzurum ve Sivas Kongrelerinde tespit ve Osmanlı Mebus­lar Meclisi’nce kabul edilen Misak-ı Milli’de “Tam Bağımsızlık ve İstiklal” yeminleri yer alıyordu.

 İstiklal Savaşı

Sivas Kongresi’ndeki özenli ve Batılı giyimini sorgulayan Alman gazeteciye, Mustafa Kemal, “Giyimimde çelişki yok, sömürgecinin anladığı en iyi dildir, çağdaşlığa değil, emperyalizme karşı sa­vaştığım mesajını veriyorum.”

Mustafa Kemal (Sivas, 1919) Sivas ‘tan Diemen’s varışın­da, İstanbul’da­ki Misak-ı Milli karşıtı gösterileri, “Bireyler düşün­mezse, kitleler her yöne güdülebilir,” diye yorumlayan lider, sömürgeci­lerle kader birliği yapan Hilafet’e karşı, istiklal ve bağımsızlık bi­lincini nasıl yaratacaktı? Namık Kemal ve Tev­fik Fikret gibi şairler bu boşluğu görmüşler ama dolduramamışlardı. Dr. Abdullah Cevdet, İçtihat dergisinde, hayal ettiği “Cumhuriyet” rüyasını yazabilmişti ancak. Osmanlı aydını Süleyman Na­zif, aynı İçtihat dergisinde, Türkçü Ahmet Ağa­oğlu ile giriştiği bir tartışmada, “Önce Müslüman, sonra Osmanlı, en sonra Türk olduğunu açıklıyor; kızkardeşimi Müslüman olmayan bir Türk’e ver­mem de Türk olmayan bir Müslüman’a veririm,” yollu övünüyordu. Şair-i Âzam (!) Abdülhak Ha­mit şöyle arka çıkmıştı Süleyman Nazif’in İslam­cı dünya görüşüne (1916):

Hemen anlar halkımız 
Milliyetin diyanet olduğunu
Siyaset olduğunu Şeriat’ta
Hilafetteki İslam Birliğini.

Kazanlı Yusuf Akçura, Kahire’de basılan Üç Tarzı Siyaset denemesinde (1905), “Türk Kültürü politi­kasından başka izlenecek yol kalmadığını savun­muş; ama, Sarayı ve Halife Sultan’ı ikna edeme­mişti. Osmanlı düşüncesinda, “Türk ve Türklük” kavramları bulunmadığını söyleyen Ziya Gökalp, ki­şisel kimliğini/dünya görüşünü,“Türk Harsından, İslam Dininden, Batı Medeniyeti’ ndenim” diye sıralamış, ama diyalektik bir senteze varamamıştı.

Ankara’daki ilk Meclis’in açılış töreninde (1920) dikkatleri çekmeyen “Hakimiyet-i Milliye” (Ulu­sal Egemenlik) posterleri, Frenkçe “Res-publica” (Cumhuriyet) kavramının Osmanlıcasıydı. Reis Mustafa Kemal gönlünden geçen devrimi kurulan Meclis’ten gizlememişti..

İnkılap mı, İhtilal mi?

İstiklal Savaşı kazanıldıktan sonra sıra elbet Halk Eğitimi’ne gelecekti.

Mustafa Kemal, Sakarya Savaşı sırasında Anka­ra’daki Muallimlere “Savaş ertesi için planlar yap­ma görevini vermişti (1921). Mustafa Kemal’in zihninde Eğitim Seferberliği vardı (Kocatürk):

1922 Hanımlar, ailenizin ve milletin öğretmeni olacaksınız.

1922 Asıl savaş şimdi eğitimle başlıyor.

1924 Tevhid-i Tedrisat, Medrese-Okul ikilemi­ne son verecek.

1924 Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir.

1924 Cumhuriyet fikren, ilmen, bedenen güç­lü koruyucular ister.

1928 Halkımız artık Türk alfabesiyle okuyup yazacaktır.

1933 Seçen ve seçilen Türk kadınları şimdi yurttaş olacaklar.

Mustafa Kemal, çağdaşlık için eğitime inanıyor ama Yeni Çağlar’ın filozofları bu konuda neler diyordu acaba? Çağdaşlaşmanın yolu eğitimden mi geçi­yordu? Eğitimle yeni bir toplum / kültür ve insan yaratmak mümkün müydü?

  • TABLO 1. YAKIN ÇAĞ FELSEFESİNDEN GÖRÜŞLER
  • J. Locke 1700: İnsan –doğmakla değil– eğitimle insan olur !
  • A. Pope 1733: Eğitim, topluma ortak bir akıl verebilir.
  • Helvetius 1748: Din-min yok, her şey eğitim.
  • D’Holbach 1770: İnsan-kültür-insan döngüsü eğitimle aşılır.
  • Hegel 1837: Geist (akıl / ruh / hayalet) yönlendiriyor Tarihi.
  • Marx 1859: Toplum Tarihini Üretim ilişkileri yönlendiriyor.
  • Nietzsche 1870:Tanrı öldü, insanı yaratmak insana kaldı.
  • Tylor 1871: İnsan-Kültür ilişkisi toplum ve eğitimle kurulur.

Kaynak: Güvenç 2010.

Mustafa Kemal’in bu filozofları okuyup okuma­dığı pek belli değil. Ancak H.C. Wells’in (1920) ünlü Dünya Tarihi’nin Fransızcaya çevirisini incelediği biliniyor. İnsan türü eşit doğuyor, eğitim­le değişip gelişiyorsa, insan ve toplum, eğitimle “Muasır Medeniyet” düzeyine erişebilirdi. Lider Mustafa Kemal (!925) “İnkılaplarımızın hedefi öz ve biçimde çağdaşlıktır!” sözüyle ülküsünü dile getiriyordu. İngiltere Büyükelçisi Lindsay, 1925 yılında Bakan Chamberlain’a gönderdiği rapor­da: “Dikkat! Bu, bir Devrimdir. Türkler tepeden tırnağa her şeyi değiştirecekler!” uyarısında bu­lunmuştu. (Bilal Şimşir)

Devrim’in gizlisi saklısı yoktu. İslam ve Batı hu­kukunu tanıyan Ostrorog, Hukuku tümden değiştiren ‘Angora Reformu’ (1927) en büyük devrimdir.” Diyecekti..

Yıllar sonra Medeni Kanun (1926) tasarısını ha­zırlayan Mahmut Esat Bozkurt (1972), ilk Türk­çülerden Azeri asıllı Ahmet Ağaoğlu (1942), ve Siyasal bilimci Suna Kili (1981) Atatürk İnkılap­larının doğru anlamıyla bir “Kültür Devrimi” olduğu görüşünde buluştular. Devrim’in Türk ve Türklük kavramları, Cumhuriyet’in kendisi kadar yeni ve cesur atılımlardı. Osmanlı ve Türk tarihini ince­leyen Batılı tarihçiler, Mustafa Kemal’i bir Devlet Kurucusu olarak överler. Ziya Gökalp ve Yusuf Akçura son yıllarında ‘Devlet varlığının te­melinde millet vardır, ya da olmalıdır’ görüşünde uzlaşmış görünürler. Türk Milleti konusunda tarihçilerin görüşleri farklıdır:

Peyami Safa (1935), Osmanlı töresinde Türk yoktu ki uyusun;

Bernard Lewis (1962), Türk milleti uyanmadı, yaratıldı;

Paul Dumont (1983) Mustafa Kemal, Türk Milletini inşa etti;

Turgut Özakman (2010), Türk millet yaratılmadı, dirildi.

Siyasal bilimci Prof. Kemal Karpat (1970), kül­tür, din ve medeniyet kavramlarını yan yana sıra­layan “Ziya Gökalp’i diyalektik bir senteze vara­madığı” için eleştirmekte son derece haklıydı.

Devrimci bir Mustafa Kemal çıkagelmiş, “Efendi­ler, bunun adı ‘Cumhuriyet’tir” demişti. Yasala­rı, eğitimi, kurumları değiştirmek görece kolaydı; ama, tortuları temizlemek, inançları değiştirmek zor zanaattı. Cumhuriyetin özlemini duyduğu çağ­daş İnsanı yaratmak görevi ve onuru efsane eği­timci Hasan-Âli Yücel’e nasip oldu.

 Cumhuriyet Devrimi

Bir kültür devrimi olan Cumhuriyet, bütün devrim­ler gibi karşıtını yaratmaktan kaçınamadı, kaçına­mazdı. Tarih boyunca, nerede devrim olmuş ya da yapılmışsa, daima karşıtını yaratmıştı. Diyalekti­ğin değişmeyen kuralı böyleydi. İngiliz, Ameri­kan, Fransız, Meksika, Rus, İspanyol, Çin, İran devrimleri karşı devrimlerini yaratmışlar ve onlarla bir iç savaşla hesaplaşmak zorunda kalmış­lardı. Tabii her genel kural veya deyimde olduğu gibi devrim tarihinin de istisnaları olmuştu.

Japonlar, Meiji Devrimi’ni ‘Restoration’ (Onarım) olarak gördü; devrimci Stalin, karşı devrime aman vermedi, devrim karşıtlarını birer birer veye toptan temizledi ama savaşla kurulan Sovyetler Birliği’nin kansız dağıl­masını önleyemedi. Küba devrimi karşıtını yarattı ama Castro iç çatışmayı önledi. Barışçı Türk Dev­rimi, halen Laik Cumhuriyet’le çatışmayı ve bölünmeyi önlemeye çalışıyor.

İsmet İnönü Lozan Barış konferansına giderken, Mustafa Kemal’i Etlik’te sıygaya çeken yakın silah arkadaşları ve Rauf Bey, Meclis’in (belki kendi­lerinin) Cumhuriyet’ten kaygılı olduklarını dile getirmiş ve Meclis Başkanı’ndan bu kaygıyı gider­mesini istemişlerdi. Mustafa Kemal talebi kabul etmiş, ertesi günü Meclisi yatıştırmıştı: “Cumhuri­yet, yüce Meclisinizin kararı ile ilan edilebilir.” Bu demokratik tutum bile karşı devrimi önleyemedi.

Türk Devrimi’nin özgünlüğü, biçimsel de olsa, halk iradesine saygılı kalmış olmasıydı. Bitti gitti denen, Cumhuriyet Devrimi, dimdik ayakta duru­yor ve yarattığı Karşı Devrim’i, çoğulcu demok­ratik yöntem ve önlemlerle sürdürmeye çalışıyor.

 2.DEMOKRATİK KARŞI DEVRİM

Devrim ve Karşı Devrim

Etlik sırtlarında 1922’de dile getirilen “karşı dev­rim” tepkisi dinmedi, sinmedi, sadece gizlendi ve beslenerek güçlendi; “Türk Demokrasi Hareketi”  “YE­TER” sloganı ile açığa vuruldu (1945 ).

Gerçi Üniversitelerin özerkliği yasası yürürlüktey­di ama milliyetçi gençlerin baskısıyla DTCF’de, araştırmacı birkaç “solcu” hocanın derslerine son verildi. Köy Enstitülerini kuran Milli Eğitim Ba­kanı Yücel ile Tonguç ve yardımcıları “komünist” olmakla suçlandı. 1945 baskın seçiminde umduğu desteği bulamayan CHP, Toprak Reformu ve Köy Enstitüleri konusunda ödünler verdi ama 1950 se­çiminde) açık ara yenilgiden kurtulamadı .

Edebiyat Profesörü A. H. Tanpınar, Huzur roma­nında, şair Yahya Kemal’i yedeğine alarak, “Kül­tür Devrimi” nin kapsamlı bir eleştirisini yaptı. Devrim kaçınılmazdı ama Cumhuriyet yönetimi­nin ciddi eksikleri ve yanlışları vardı. Şair Nâzım Hikmet kaçıp kurtulmuş; yazar Sabahattin Ali kaçar veya kaçırılırken Trakya sınırında ölü bulunmuştu.

Yazar, çözümü bilemiyordu; bilseydi, Yunus gibi meydana çıkar, “Buldum” diye haykırırdı (1950).

1930’larda sosyalist İnsan dergisini yayımlayan Sosyoloji-Felsefe Profesörü Hilmi Ziya Ülken Hoca, DTCF’deki ideolojik ve politik tasfiyeler­den korkmuş olmalıydı; Tarihi Maddeciliğe (Ko­münizme) Reddiye (1950) denemesinde, sonradan pişmanlık duyacağı “Diyalektik Mantığın yanlışlı­ğı” tezini savundu. Oysa, Diyalektik mantık ko­münizmin tekelinde değildi.

Büyük Doğu’lu Necip Fazıl ile Fatih Harbiye romanının yazarı Peyami Safa, Babıâli’de, De­mokrat Parti iktidarının güçlü ikizleri oldular. Türk İnkılabına Bakışlar (1935) eserinde, zama­nın ruhuna uyarak Cumhuriyet Devrimi’ni des­teklediğini saklamayan Peyami Safa, kendine ve tarihi bazı gerçeklere gerçeklere saygılıydı. Türk Düşüncesi dergisin­de savunduğu görüşlerini Doğu-Batı Sentezi’nde (1962) şöyle özetlemişti:

Demokrasi, halkın karşı devrimi’ dir!”

Bu doğru tanı, ‘devri sabık” yaratmayacağız vaa­diyle gelen Başbakan Adnan Menderes’i yanılt­mışı; DP Meclis Grubunda nde Hükümeti istifaya zorlayan toplu ayaklanmayı,“Sizler, isterseniz Hilafeti bile geri getirebilirsiniz” manevrası ile bastırdı; “Sa­bık” olmaktan kurtuldu, “sakıt” Başbakan oldu.

 Laik Cumhuriyete Karşı Demokratik Devrim?

Türk Demokrasi Hareketi ve DP geleneğini sürdü­ren iktidar partileri, varlık gerekçelerini, devrim­ci CHP’ye değil, Cumhuriyet’e karşı algıladılar. Çağdaş Demokrasiyi, Cumhuriyete karşı yorum­ladılar. Oysa demokrasi, Cumhuriyet Devrimi’nin tarşıtı  değil, ileriye yönelik bir aşamasıydı ya da olmalıydı.

Yeri burası değil ama Darbelerin meşruiyeti yanıl­gısına değinmek gerekir. Mustafa Kemal, Silahlı Kuvvetlere, “Cumhuriyeti savunmak ve korumak görevi” vermişti – yönetmek değil! ABD’de “İş yapmanın doğru, yanlış ve bir de askerce yöntemi vardır,” derler. Milli Birlikçiler, 147 akademis­yeni üniversiteden attılar: Çok çalıştığı, bilim yaptığı ya da yapmadığı gerekçeleriyle (Koçaş). Yanlış düzeltildi ama kapısı açık kaldı. Peyami Safa’nın “Karşı Devrim” bayrağını, 1960’larda Muallimler Cemiyeti taşıdı. Cumhuriyete Karşı Devrimi, 1970’lerde Aydınlar Ocağı sahiplendi. Ocağın, Türkiye’nin Meseleleri Görüşü (Ergin), 12 Mart’a yetişmedi ama 12 Eylül Cuntası’nın“El Kitabı”, DPT’nin Milli Kültür Planı (1983), yü­rürlükteki Türk-İslam Sentezi’nin ruhsatlı kaynağı oldu (Güvenç ve Ark). Sentez’in hukuk danışma­nı ve yürütücüsü olan Ord. Prof. Sulhi Dönme­zer, “Zamanın Ruhu” söylemine sığınarak kısaca, “Öyle gerekiyordu” dedi.

Karşı Devrimin politik hedefi, laik Cumhuriyet ve laik eğitimdi. 1924 yılında çıkarılan Tevhid-i Ted­risat [ Öğretimin Birliği] Kanunu ile 1973 tarih­li Temel Eğitim Kanunu yerine bugün, ‘’Diyanet Vakfı”nın, Batı rayihalı, 444 rötuşlu, 1996 modeli –ve Laikliğe- Alternatif Perspektif uygulaması sü­rüyor.

Laik Cumhuriyete karşı iç ve dış güçlerin deste­ği ile Refah Partisi yerel ve belde seçimlerini ka­zanınca, Türkiye İran mı oluyor? telaşı yaşandı (1994). Ancak, Batı karşıtı Erbakan Hoca, Türk İslam Cumhuriyeti ne zaman? sorusunu, dürüstçe, “Kanlı mı Kansz mı” yanıtını verince, ‘Post Mo­dern’ (1998) bir darbeyle, iktidardan düşürüldü. Özel görevli Kemal Derviş, koalisyon hüküme­tini seçime ikna etti (2001§), AK Parti’nin kısmeti açıldı Elhamdülllah Müslüman Ocağı’ndan ABD ruhsatlı Milli görüşçüleri, modern zamanların Ha­life adayı Gülen Hoca’nın gözetim ve denetimi altında AKP iktidara geldi (2002). Büyük Orta­doğu (ılımlı İslam) Projesinin eş-başkanı oldu. Üst üste seçimler kazandı. Türk Lirası’nın değersiz sıfırlarını atıp öyle güçlendi ki, Erbakan Hoca’yı deviren laik komutanları, ithal malı senaryolarla ve hukuka da müdahale ederek, ömür boyu hapse mahkûm ettirdi, Orduyu kışlasına kapattı. Yılların PKK ve bölünme tehdidini, demokratik bir barış süreci vaadiyle, ilk yirmiye girdi, Cumhuriyet’in Yüzüncü Yılında, ‘İlk On’a girmeye hazırlanırken, beklenmeyenler oldu, her şey birden ters gitmeye başladı.

Cumhuriyetimiz, komşularla ‘sıfır sorun’ politi­kasında sıfır çekti, Irak’ta seyirci, Suriye politika­sında yalnız kaldı. Kürtler ve Alevilerle, Demokra­tik barış süreci durdu. Ülke olarak umut bağlanan İstanbul 2020 oylamasında, Batı Bloku, hizmet yılları dolmuş görünen AK Parti’yi kurtarma so­rumluluğunu üstlenmedi. Yabancı ortakların bala­yı sona erdi. .

“Müslüman Kardeşler” Gerçeği

Yaşadığımız son gelişmelerde Müslüman Kardeş­ler gerçeği veya daha da temelde, Demokrasi ve İslam çelişkisi yatıyor gibiydi. Tanrı buyruğu İs­lam Şeriatı, “Hakimiyet-i milliye” (milli egemen­lik) Respublica (Cumhuriyet) veya onun ileri bir aşaması olan demo-krasi (Orta sınıf) ideolojisiyle uzlaşabilir mi? “İslam Cumhuriyeti” olarak bili­nen devletlerde yetkinin nihai kaynağı, halk değil, imam ya da mollalar idi. Cenabı Allah rahimdi ama şirk (ortak) koşulmayı asla bağışlamıyordu. Müslüman Ümmeti dışında hiçbir gücü, kurumu, gerçek veya tüzel kişiyi tanımıyordu. İslam dün­yasında egemenlik Allah’a aitti. Sorunu inceleyen siyasi tarihçilerin ve ilahiyatçıların ortak yargısı bu yönde görünüyordu.

Kural’ın tek istisnası Türkiye Cumhuriyeti olmuş­tu. Ortadoğu, Osmanlı ve Türkiye tarihçisi Ber­nard Lewis (1994), başarı vaat eden tek örnek olarak gördüğü laik Türk Demokrasisi’nin gele­ceğinden kaygı duyduğunu açıklamıştı. Haksız değildi. Yıllar önce ‘demokrasi’nin amaç mı araç mı olduğunu?” sorgulayan Başkan Erdoğan, bu­gün “Kahrolsun Demokrasi” diye haykıran sopalı yandaşlarını denetlemekte zorlanıyordu.

Müslüman Kardeş Mursi’yi göreve getiren askeri darbeye sesini çıkarmayan AKP iktidarı, Müslü­man Kardeş Mursi’yi görevden alan darbeci as­kerlere, demokrasi adına, ateş püskürüyordu.

Temel çelişki açıkça ifade edilmiştir: “İnsan, ya Müslüman olur ya laik! Müslüman laik, Laikler de Müslüman olamaz !” Fay hattı asla kapanmaz, Bu konuda ödün verilemez. İslam’la demokrasi bağdaşamaz.

Cemaat Lideri Gülen’in stratejisine uyarak, devlet varlığını adım adım içerden fetheden AKP, Sultan­lığa değilse bile, Halife Adaylığına yükselince, Ce­maat ile çatıştı. Güvenlik örgütlerini ve Medya’yı ele geçirip Gülen’i saf dışı bıraktı. Gençler, Taksim Gezisi’nde, “Yıkacağım, yapacağım” diye övünen ‘Tek Adam’ın, sınır ve yasa tanımayan dokunul­mazlığına son verdiler. On yılda inşa edilen imaj on günde eridi. Hayaller suya düştü. Mağrur öfke­sinin yıkıntıları altında tek başına kalan Başbakan, yalnızları oynuyor. Barış’tan değil Savaş’tan medet umuyor. Akıllı rakipler ve dostlar, ağız birliğiyle, Türkiye ile sorunumuz yok, diyorlar.

Sayın Başbakan hatırladığı “Demokrasi için ölü­rüm,” diyor. “Ölmek, öldürmek kolaydır, marifet yaşamak ve yaşatmaktır” demişti, devrimci bir genç şair (1920’lerde.)

Her yer Taksim, her yer Direniş” posterleri ile forumlarından “Kimse ölmesin, gelin, barış için­de kardeşçe yaşayalım” sesleri yükseliyor. Barışçı çözüm seçim sandığında; ekonomik koşullar seç­menden önce davranabilir. Yakıtsız kalan refah araçları parka çekilirse, iktidar ayakta kalabilir mi?

Dünya’daki Yerimiz

Adını sanını duymadğımız “Legatum Enstitüsü”nün 2012 Başarı ve Huzur Göstergeleri’ne göre:

Kamu yönetimi (46), Girişimcilik (53) ve Sağlıkta (58) ile ÜST ORTA; Ekonomi (74), Eğitim (91), Emniyet ve Güvenlikte (93) ile ALT ORTA; Kişi­sel Özgürlükler (127) ve Beşeri Sermayede (133) ile EN ALT gruplarda yer alıyoruz. Çok yakındığı­mız kamu yönetimi, girişimcilik-eşitlik ve sağlık göstergeleri ile ÜST ORTA’da; tartışmalı ekono­mi, eğitim ve güvenlikte ALT ORTA’da; özgür­lükler alanı ile beşeri sermayede ise EN ALT grup­tayız. Buna karşılık, Doğu Avrupa, Orta ve Kuzey Asya ve Peru dışındaki Güney Amerika ile Suudi Arabistan’ın ÜST ORTA grupta yer alması ulusal verilerin güvenirliği, ağırlıklı işlemlerin nesnelliği açısından düşündürücüdür.

On yılda buraya nasıl düştük? (Bkz. Turhan Sel­çuk 1921-2009 Seçkisi).

(Bu karikatür Türk Kimliğinden alınabilir HA Yücel’in fotosu gibi.)

3.CUMHURİYET’ IN YAKIN GELECEĞİ

 Tam Bağımsızlık ve İstiklal
Yurtta barış Dünyada barış
“Ne Mutlu Türküm!” dersek:
Savunma-Koruma görevimizi yaparsak
Cumhuriyetimiz elbet yaşayacaktır !…

Yurdumuzun üretici kurumları ve kaleleri: Küre-markalı,
AB-takılı, mahalle-baskılı, medya-havalı, “De­mokrasi
yaftalı”, popülist politikalarla, haraç mezat satılı­yor.
Tüketime bağımlı ”bir refah” sınıfı yaratılıyor.
Durum ciddidir; ama, henüz umutsuz değildir:
Devrim-Karşı devrim çatışması sürecektir, sürmeledir.
Turgut Özakman’ın “Cumhuriyet Destanı” uzun derseniz…
Atatürk’ün Gençliğe Seslenişi her gün okunmalıdır.
Atatürk bunalımı görmüş çözümünü göstermiştir.
 
Seçilmiş Kaynaklar ve Yayınlar

Akçura, Y. Üç Tarzı Siyaset. Gazete Türk (Kahire) 1905
Anderson, M.S. Doğu Sorunu 1774-1923 YKY 2001
Aydemir, Ş. S. Tek Adam, İkinci Adam, Menderes. Remzi
Aydınlar O. Türkiye’nin Meseleleri A.O. 1973
Boyut, La Turquie Kamaliste 2010
Bozkurt, M. E. Ataürk İhtilali 1967
Çavdar, T. Osmanlı’nın Yarı Sömürge Oluşu. İst. 1970
Diderot, Fransız Devrimi. YKY 1996
Diyanet Vakfı. TES Alternatif Perspektif. TDV. 1004
DPT, Milli Kültür Planı Raporu DPT 1983
Dumont, P. Mimar M. Kemal 1983
Ergin, M. Aydınlar Ocağının Türkiye  Görüşü. A.O. 1975
Gökalp, Z. Türkçülüğün Esasları 1924
Gültepe, N, Osmanlı Türk müydü? İleri 2013
Güvenç, B. Türk Kimliği. Boyut 2010 (Remzi 1993)
Güvenç ve Ark., Türk İslam Sentezi Dosyası. Sarmal 1992
Güvenç, B. Kümtürün ABC’si,  YKY 2007
Kemal, M. Nutuk (1919-1927) TTK 1928
Kili, S. Atatürk Devrimi. Türkiye İş Bankası 2011(1981)
Kocahasanoğlu, O. Selim. Atatürk–Karabekir Kavgası. 2011
Kocatürk, U. Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri. AYK-AAM 1999
Koçaş, S. Atatürk’ten 12 Marta, Anılar-Acılar. May 1977
Lewis, B. Modern Türkiye. TTK 1984 (1961)
Lewis, B. “The Only Muslim Democracy?” MEQ 1994
Lewis, B. “Bir Ortadoğu Tarihçisinin Yüzyıla Bakışı” (İngilizce 2012)
Ortaylı, İ. Osmanlı’nın En Uzun Yüzyıl. Boyut 2006 (1986)
Özakman, T. Cumhuriyet Bilgi 2010
Peyami Safa, Doğu-Batı Sentezi. Dergah 1962
Sayılı, A. En Hakiki Mürşit İlimdir. Gündoğan 1989
Şimşir, B.  İngiliz Belgeleriyle  TürkiyiDe  Kürt Sorunu 1975.
Tylor, E.B, Kültür Kavramı, 1871 (Bz. Güvenç 2010)
Uyar, H.E. “Herriot’da Çağdaş Türkiye, ” Boyut 2010.

 

Bir cevap yazın