Siyasi Düzen ve İktisadi Düzen Üzerine – Sübidey Togan


Ekonomideki kıt kaynakların etkin dağıtılamadığı, ülkenin gelişmiş ülke pazarlarına girmekte zorlandığı, yolsuzluklarla yeterli düzeyde mücadele edilemediği, gelirin adil dağıtılmadığı, dış ve/veya iç borç sürdürülebilirliğinin sağlanmadığı, enflasyonun yüksek olduğu ve finansal istikrarın tesis edilemediği birçok gelişmekte olan ülkede ayrıca hukukun üstünlüğüne dayanan bağımsız bir hukuk sisteminin geliştirilemediği ve iktisadi birimlerin mülkiyet haklarının yeterince korunamadığı görülmektedir.

Francis Fukuyama Siyasi Düzenin Kökenleri (2011)  ile Siyasi Düzen ve Siyasi Yozlaşma (2014) adlı eserlerinde toplumların refah düzeyi ve bu düzeyin tarihsel seyrinin, yalnızca sahip oldukları işgücü ve sermaye gibi kaynaklarla değil, bu kaynakları yöneten siyasi ve iktisadi kurumların niteliğiyle şekillendiğini belirtmektedir. Çeşitli toplumsal yönetim şekillerini tarihsel süreçte ve coğrafyalarda inceleyen Fukuyama’ya göre güçlü bir devlet, hukukun üstünlüğü, mülkiyet haklarının korunması ve hesap verebilirliğe dayanan siyasi düzen, kalıcı bir ekonomik düzenin ön koşuludur. Yazar, piyasa ekonomisinin işleyen bir siyasi sistem gerektirdiğini ve siyasi düzen olmadan ekonomik büyümenin sürdürülemeyeceğini vurgular. Ayrıca Fukuyama, siyasi düzenin oluşturulmasında önceliğin güçlü devletin kurulmasına verilmesini; sonra da sıranın hukukun üstünlüğünün sağlanması ile mülkiyet haklarının korunması ve son olarak da hesap verebilirliğe geldiğini vurgular.

Bu çalışmada, ele alınan ekonomideki reform sürecinin siyasi düzenin iyileştirilmesi ile başlaması gerektiğini kabul ediyoruz. Fukuyama’nın belirttiği üzere ülkelerde güçlü devletin oluşturulması çok uzun bir süre aldığından ele alınan ekonomide devletin güçlü olduğunu varsayıyor ve söz konusu ülkede reform sürecinin ilk aşamasında hukukun üstünlüğü, mülkiyet haklarının korunması ile hesap verebilirlik ilkelerinin sağlanması üzerinde durulduğunu kabul ediyoruz. Böylece ülkede reform sürecinin ilk aşamasında ideal bir siyasi düzenin oluşturulabildiğini varsayıyoruz. Reform sürecinin ikinci aşamasında iktisadi reformlar üzerinde duruyor ve çeşitli iktisadi sorunlarla karşılaşan gelişmekte olan ülke ekonomisinden kaynakların etkin dağıtıldığı, yolsuzlukların olmadığı müreffeh ve makro ekonomik istikrarın sağlandığı bir ekonomiye, diğer bir ifadeyle ideal gelişmekte olan ekonomiye geçişin nasıl yapılabileceğini tartışıyoruz.

Yazının ilk bölümünde siyasi düzen konusunu büyük ölçüde Fukuyama’nın (2011, 2014, 2019 ve 2025) çalışmaları çerçevesinde inceliyoruz.
Bu bölümde ilk olarak siyasi düzenin temel unsurları olan “devlet kapasitesi”, “hukukun üstünlüğü ile mülkiyet haklarının korunması” ve “hesap verebilirlik” üzerinde duruyor; bölümün ikinci kısmında çağdaş yönetim şekillerini söz konusu kriterler çerçevesinde analiz ediyor; üçüncü kısımda yönetim şekilleri arasında en ideal olan liberal demokrasilerde siyasi düzenin ana unsurlarını bütüncül bir bakış açısıyla değerlendiriyor ve bölümün son kısmında liberal demokrasinin kırılganlıklarını ve sürdürülebilirlik koşullarını irdeliyoruz. Çalışmanın ikinci bölümünde iktisadi düzen konusunu büyük ölçüde Togan (2010, 2014, 2015, 2016, 2024) ile Togan vd.’nin (2016, 2022, 2025) çalışmaları çerçevesinde inceliyoruz. Bu bölümde ülkedeki kıt kaynakların etkin dağıtılamadığı, yolsuzluklarla yeterli düzeyde mücadele edilemediği,
gelirin adil dağıtılmadığı ve makro ekonomik istikrarın sağlanamadığı gelişmekte olan ülkelerde problemlerin çözüm yollarını değerlendiriyor, bunu yaparken de ülkelerdeki kıt kaynakların etkin  dağıtıldığı, yolsuzlukların büyük ölçüde ortadan kalktığı, gelirin adil dağıtıldığı ve makro ekonomik istikrarın sağlandığı gelişmekte olan bir ülkeyi tanımlamış oluyoruz. Uzun vadede gerçekleşecek olan bu durumu kısaca “ideal iktisadi düzen” olarak isimlendiriyoruz. Bölümün ikinci kısmında, gelişmekte olan ülkelerin, ideal iktisadi düzene ulaşmak  için uygulanacak iktisadi reform sürecinde önceliği hangi iltisadi reformlara vermeleri gerektiği sorusunu yanıtlamaya çalışıyoruz. Yazı sonuç bölümüyle sona
ermektedir.

1. Fukuyama’ya Göre Siyasi Düzen

1.1. Siyasi Düzenin Temel Unsurları
Fukuyama siyasi düzenin olmazsa olmazları olan üç temel unsuru şöyle tanımlar:

1.1.1. Devlet Kapasitesi
Fukuyama’ya göre devlet; belirli bir toprak parçası üzerinde yasal güç kullanma tekelini elinde bulunduran merkezi ve hiyerarşik bir örgütlenmedir.

Devletten beklenen toplumda güvenliği sağlamak, yasaları uygulamak, altyapı hizmetleri gibi kamu hizmetlerini sunmak ve harcamaların finansmanı için gerekli vergileri toplamaktır.

Devlet, günümüzde Afganistan ve Suriye örneklerinde görüldüğü üzere söz konusu hizmetleri sunmakta başarılı olmayabilir. Bu durumlarda devlet, halkı etkin bir şekilde yönetemediğinden “başarısız devlet”, diğer bir ifadeyle “zayıf devlet” olarak isimlendirilir. Söz konusu ülkelerde, kaçınılmaz olarak kayırmacılık, yolsuzluk ve düzensizlik ortaya çıkmaktadır.

“Güçlü devlet”, kamu politikalarını uygulayabilme yeteneği yüksek; güvenliği sağlayabilen; hukuku fiilen işletebilen; kamu hizmetlerini etkin olarak sunabilen ve vergi toplayabilen devlettir. Thomas Hobbes (2020), Leviathan adlı eserinde, insanların birbirine güvenmediği ortamlarda savaşın kaçınılmaz olduğunu, bu nedenle can ve mal güvenliğinin mutlak güce sahip bir egemen (monarşi) tarafından sağlanabileceğini belirtmiştir. Devletin güçlü olması arzu edilmekte ise de mutlak güce sahip bir egemenlik altında yaşamak da kolay olmayabilir. Dolayısıyla güçlü devletin sınırlandırılması gerekmektedir.

Fukuyama, yöneticilerin liyakatten ziyade akrabalık ve sadakat bağlarına önem verdikleri yapıları “patrimonyal devlet” olarak adlandırır. “Neo-patrimonyal devlet” ise kamu kurumlarının liyakatli kişilerce yönetilmesi yerine, güçlü çıkar gruplarının ve lobilerin baskısıyla kişisel çıkarlara veya grup çıkarlarına hizmet ettiği yönetim şeklidir. Bu yönetim şekillerinde kamu kurumları kamu yararından ziyade iktidardaki grubun gücünü artırmak için birer araç olarak görülür. İşte bu durumda patrimonyal veya neo-patrimonyal devlet zaman içinde zayıflar ve devlet kendisinden beklenen görevleri yerine getiremez hale gelir.

Fukuyama, toplumlarda gerçekleşmesi arzu edilen devlet türünün “modern devlet” olduğunu ifade etmektedir. Yazara göre modern devlette idare hem yasaları uygulama hem de güvenliği sağlama ve kaynak toplama kapasitesine sahiptir. Modern devleti geleneksel patrimonyal veya neo-patrimonyal devlet yapılarından ayıran temel özellik yönetimin aile, kabile ya da kişisel sadakat bağlarına değil de kurallara dayalı şahsi olmayan liyakat ilkesine dayanmasıdır. Modern devletin başarılı örnekleri Prusya’da, Britanya’da ve Meiji Restorasyonu sonrasında Japonya’da görülmüştür.

Fukuyama’da güçlü devlet ile modern devlet aynı anlama gelmemektedir ama aralarında yakın bir ilişki vardır. Yazara göre devlet Latin Amerika’da olduğu gibi modern ama zayıf olabilir. Söz konusu rejimlerde kurallar ve bürokrasi vardır ama devletin uygulama gücü zayıftır. Diğer taraftan devlet, çok güçlü ama kişisel, patrimonyal ya da keyfî olabilir. Bu durumda devlet güçlü ama modern değildir. Arzu edilen devletin hem güçlü hem de modern olmasıdır. Yazar güçlü modern devletin ancak bürokrasinin etkin, kamu kurumlarının da bağımsız (otonom) ve yetkili olmaları durumunda ortaya çıktığını belirtmektedir.

1.1.2. Hukukun Üstünlüğü ve Mülkiyet Haklarının Korunması
Fukuyama’ya göre hukukun üstünlüğü, devletin ve yönetenlerin hukuka bağlı olması demektir. Diğer bir ifadeyle hukuk yalnızca yurttaşları değil, aynı zamanda iktidar sahiplerini de bağlayan üstün bir ilkedir. Dolayısıyla hukukun üstünlüğü, sadece kanunların varlığı demek olmayıp iktidarın da hukuka tabi kılınması anlamına gelir. Fukuyama, hukukun üstünlüğünü iktidarın keyfiliğine karşı bir kurumsal fren mekanizması olarak görür.

Diğer taraftan hukukun üstünlüğü altında tüm yasalar Raz’a (1979) göre ileriye dönük, açık ve anlaşılır olmalıdır. Ayrıca yasalar görece istikrarlı olmalı; yasaların yapılması açık, anlaşılır ve genel kurallarla yönlendirilmeli; yargının bağımsızlığı güvence altına alınmalı; yargılama ve idari karar alma süreci adil olmalı, diğer bir ifadeyle doğal adalet ilkeleri sağlanmalı; mahkemeler bu ilkelerin uygulanmasını denetleme yetkisine sahip olmalı; mahkemelere erişim kolay olmalı ve suçları önlemekle görevli kurumların takdir yetkisinin hukuku saptırmasına izin verilmemelidir. Bu ilkeler iki gruba ayrılır. İlk üçü, hukukun bizzat kendisinin eylemleri etkili biçimde yönlendirebilmesini sağlayacak standartlara uygun olmasını gerektirir. Geri kalan ilkeler ise uygulama mekanizmasının hukuk devletine uygunluğunu denetleyebilecek kapasitede olmasını ve bundan sapma durumlarında etkili başvuru yolları sunmasını sağlamayı amaçlar. Böylece çarpıtılmış bir uygulamanın hukukun yol gösterici niteliğini ortadan kaldırması engellenmiş olur.

Barzel (1989), özel mülkiyetin temel unsurlarını bir varlığı kullanma hakkı, başkalarını söz konusu varlığı kullanmaktan dışlama hakkı ve varlığı başkalarına devretme hakkı olarak tanımlamaktadır. Belirli bir ülkede özel mülkiyet haklarının tanındığını belirttiğimizde söz konusu üç hakkın devlet tarafından garanti edildiğini; varlık sahipleri ile yatırımcıların devlet (veya ilgili diğer gruplar) tarafından adil tazminat olmaksızın kamulaştırmaya (el koymaya) maruz kalmalarına karşı devlet tarafından korunduğunu kabul ederiz.

1.1.3. Hesap Verebilirlik
Fukuyama’ya göre hesap verebilirlik, bir hükümetin kendi çıkarları doğrultusunda değil, kamu yararı için hareket etmesini sağlayan temel mekanizmadır. Bunun sağlanabilmesi için kararların denetlenmesi, yönetici yetkilerinin sınırlandırılması ve yanlışlar yapıldığında ilgililerin cezalandırılması gerekir. Bu da genellikle seçimler yoluyla gerçekleşir. Halk, periyodik seçimlerde hükümeti ödüllendirir ya da cezalandırır. Ancak Fukuyama, yöneticilerin halk tarafından değiştirilebilir olmasının tek başına yeterli olmadığını düşünmektedir. Fukuyama; parlamenter denetim yoluyla yasama organının yürütmeyi denetlemesini, hukuk yoluyla sistemin denetlenebilmesi için yargının bağımsız olmasını, kamusal denetimin medya ve sivil toplum kuruluşları aracılığıyla gerçekleştirilmesini ve liyakatli bir bürokrasi sayesinde sistemin keyfîliğinin azaltılarak toplumca kabul gören etik kurallara uyulmasını önermektedir.

Eğer toplumda özgür basın, bağımsız yargı, sivil toplum kuruluşları ve liyakatli bürokrasi gibi hesap verebilirlik mekanizmaları zayıfsa, devlet güçlü olsa bile toplumun ihtiyaçlarını karşılayamaz hâle gelir. Dolayısıyla basının özgür, yargının bağımsız olması; sivil toplum kuruluşlarının sürece aktif biçimde katılması ve bürokrasinin liyakate göre seçilmiş profesyonel kadrolar tarafından yönetilen güçlü ve özerk bir yapıya sahip olması, hesap verebilirliğin uygulanabilmesi için elzemdir.

1.2. Çağdaş Yönetim Şekilleri
Çağdaş yönetim şekilleri, Fukuyama’nın üç temel unsuru sağlama düzeyine göre beş grupta toplanabilir:

“Liberal demokrasi”lerde devlet güçlüdür; bürokrasi güçlüdür; kamu otoritesi etkilidir ve hukukun üstünlüğü ile yöneticilerin hesap verebilirliği güvence altındadır. Bu tür rejimlerde siyasal iktidar hem etkindir hem de sınırlandırılmıştır (İngiltere).

“Otokratik modern devlet”lerde devlet kapasitesi yüksektir; bürokrasi güçlüdür ve kamu düzeni büyük ölçüde sağlanır. Ancak hukukun üstünlüğü ve yöneticilerin hesap verebilirliği bulunmadığından, iktidar keyfiliğe açık hâle gelir (Çin).

“Liberal olmayan rejimler”, düzenli seçimlerin yapıldığı ancak hukukun üstünlüğünün ve temel özgürlüklerin güvence altında olmadığı yönetimlerdir. Bu rejimlerde demokrasi yalnızca seçim prosedürüne indirgenmiş, liberal kurumlar ise büyük ölçüde aşındırılmıştır (Macaristan).

“Zayıf devlet” kategorisinde yer alan ülkelerde hukukun üstünlüğü ve hesap verebilirlik ilkeleri büyük ölçüde kabul edilmiştir; fakat devletin
idari ve kurumsal kapasitesi sınırlıdır. Bu nedenle yasaların uygulanması, güvenlik ve kamu hizmetleri alanlarında ciddi aksaklıklar ortaya çıkabilir (Latin Amerika).

“Patrimonyal ve neopatrimonyal yönetim”lerde devlet göreli olarak zayıftır; hukukun üstünlüğü ve hesap verebilirlik mekanizmaları işlememektedir (Nijerya).

1.3. İdeal Siyasi Düzen: Liberal Demokrasi
Fukuyama’ya göre beş çağdaş yönetim şekilleri arasında en ideal ve arzu edilir olanı liberal demokrasidir. Bunun nedeni liberal demokrasinin hem liberal hem de demokratik unsurları bir araya getirmesidir.

Liberalizm, 17. ve 18. yüzyıllarda aydınlanma düşüncesiyle birlikte mutlak monarşilere ve dogmatik dinî otoriteye karşı bir tepki olarak doğmuştur. Fukuyama’ya göre siyasal düzen olarak liberalizmin temel ilkeleri şunlardır: güçlü ve kurumsallaşmış devlet; hukukun üstünlüğü ve hesap verebilirlik ilkelerini sağlar (Fukuyama ilkeleri); devletin keyfi uygulamalarını engellemek için yasama, yürütme ve yargı birbirinden bağımsız olmalı ve devletin yetkileri anayasayla sınırlandırılmalıdır (kuvvetler ayrılığı ve anayasa düzeni); toplumun temel birimi olan bireyler ifade, örgütlenme, inanç, mülkiyet ve girişim özgürlüğüne sahiptir ve başkalarına zarar vermedikleri sürece yaşamlarını diledikleri gibi şekillendirebilirler (bireycilik ve özgürlük); devletin gücü ve yetkileri sınırlıdır ve devletin asıl görevi bireylerin özgürlüklerini ve güvenliğini korumak ve adaleti sağlamaktır (sınırlı devlet) ve farklı düşüncelere, inançlara ve yaşam tarzlarına saygı esastır (hoşgörü).1 Bu yönleriyle liberalizm, bireysel özgürlükleri merkeze alan, devlet gücünü sınırlamayı ve birey haklarını güvence altına almayı amaçlayan siyasal bir düşünce sistemidir.

Diğer taraftan demokrasi, halkın kendi kendini yönetmesi ilkesine dayanır ve şu unsurları içerir: Yönetme yetkisinin kaynağı halktır; hiçbir kişi ya da zümre bu yetkiyi tek başına sahiplenemez (millî egemenlik); farklı siyasi partilerin var olduğu ve yurttaşların yönetime katılımının esas olduğu rejimde düzenli, serbest, adil ve rekabetçi seçimler yapılır (serbest seçimler); kamu hizmetlerini etkin biçimde sunan güçlü ama sınırlı devlet hukukun üstünlüğü ve hesap verebilirlik ilkelerini sağlar (Fukuyama ilkeleri); vatandaşların ifade, örgütlenme, din ve mülkiyet hakları korunur (özgürlükler); çoğunluğun iradesi azınlık haklarını ihlal edemez (azınlık hakları); ve rejim kuvvetler ayrılığı ilkesini sağlar (kuvvetler ayrılığı).2

Fukuyama’ya göre demokrasi, liberalizm olmadan da var olabilir; bu durumda ortaya “liberal olmayan demokrasi” çıkar. Aynı şekilde liberal kurumlar, tam anlamıyla demokratik olmayan rejimlerde de bulunabilir. Liberal demokrasi ise liberalizm ile demokrasinin birlikte var olmasını gerektirir. Dolayısıyla liberal demokrasilerde devlet güçlüdür ve rejim; hukukun üstünlüğü, hesap verebilirlik, kuvvetler ayrılığı, anayasal düzen, bireycilik, özgürlük, sınırlı devlet, hoşgörü, millî egemenlik, serbest seçimler ve azınlık haklarının tanınması ilkelerini sağlamaktadır.

1.4. Liberal Demokrasinin Kırılganlığı ve Sürdürülebilirliği
Liberal demokrasi yukarıda belirtildiği üzere bireysel hakları korur; özgürlükleri düzenler; iktidarı hukukla sınırlar; yönetimi hesap verebilirlikle dizginler; ekonomide kaynakların etkin dağıtımı için ortam hazırlar; makro ekonomik istikrarın sağlanmasına katkı sağlar ve iktisadi büyümeyi destekler. Ancak liberal demokrasi Fukuyama (2019) ile Levitsky’nin (2018) belirttiği üzere kırılgan bir yapıya sahiptir. Liberal demokrasinin gerilemesini önlemek için sistemin sürekli bakıma ihtiyacı vardır.

Fukuyama’ya göre liberal demokrasinin kırılganlığının temel nedenlerinden biri güçlü devlet, hukukun üstünlüğü ve yöneticilerin hesap verebilirliği unsurlarından herhangi birinin zayıflaması durumunda sistemin kolayca bozulabilmesidir. Devlet kapasitesi zayıf olduğunda siyasal ve iktisadi kaos ortaya çıkmakta; hukuk sistemi zayıfladığında keyfilik ve otoriterlik baş göstermekte, hesap verebilirlik zayıfladığında ise yolsuzluk ve çürümenin ortaya çıkması kaçınılmaz olmaktadır. Güçlü devletin sürekli olarak güçlü kalabilmesi toplumda özerk ve yetkili kurumların bulunmasına bağlıdır. Diğer bir ifadeyle ülkede bürokrasi etkin, kamu kurumları ise özerk ve yetkili olmalıdır.

Fukuyama’ya göre liberal demokrasinin kırılganlığının bir diğer önemli nedeni, çeşitli toplumlarda uygulanan popülist politikalardır. Popülist liderler, Galston’un (2018) belirttiği üzere, halk adına kurumları devre dışı bırakarak, yargıyı ve medyayı zayıflatmakta ve çoğunluğun iradesini hukukun üstüne koymaktadır. Böylece popülist liderler, liberal demokrasiyi içeriden aşındırmaktadır. Popülist politikaların liberal demokrasilerde yarattığı olumsuz etkileri en aza indirebilmek için ülkede yargı bağımsız, medya özgür ve sivil toplum güçlü olmalıdır. Ayrıca toplumda popülist iktidarların keyfiliğini sınırlayan etkili denetim mekanizmaları bulunmalıdır.

Toplumda popülist politikaların benimsenmesini özendiren bir diğer unsur gelir eşitsizliğinin artması ve orta sınıfın toplam gelirden aldığı payın göreli olarak azalmasıdır. Bu gelişmenin mutlaka önlenmesi gerekmektedir, bu da ekonomide kapsayıcı iktisadi büyüme politikalarının benimsenmesiyle sağlanabilir.

Diğer taraftan azınlıklar arasında etnik milliyetçi politikaların izlenmesi ve farklı grupların kimlik meselelerinin sürekli gündemde tutulması, toplumda ayrışmayı ve kutuplaşmayı artırarak liberal demokrasinin kırılganlığını derinleştirmektedir. Halbuki ülke politikacıları toplumda ayrışmayı ve kutuplaşmayı körüklemek yerine kapsayıcı yurttaşlık bilinciyle vatandaşlar arasında aidiyet duygusunun geliştirilmesine önem verse, tüm toplum liberal demokrasi altında kazançlı çıkabilir. Bu da toplumda ılımlı milliyetçi politikalar (kapsayıcı ve sivil) uygulayarak sağlanabilir.

2. İktisadi Düzen
Fukuyama’ya göre güçlü bir devlet, hukukun üstünlüğü, mülkiyet haklarının korunması, ve hesap verebilirliğe dayanan siyasal düzen, kalıcı bir ekonomik düzenin ön koşuludur. Bilindiği üzere devletin başlıca iktisadi işlevleri ekonomide mülkiyet haklarını korumak, sözleşmeleri güvence altına almak, uyuşmazlıkları çözmek ve ekonomide kıt kaynakların etkin dağıtımıyla makro ekonomik istikrarı sağlamaktır. Bu görevlerin yerine getirilmesi için devletin güçlü modern bir devlet olması gerekmektedir.

Hukukun üstünlüğü ilkesinin uygulanmasının etkilerini iktisadi düzen açısından ele aldığımızda şu hususlar belirtilebilir: Hukukun üstünlüğü ekonomide mülkiyet ve sözleşme güvenliğini sağlar, yolsuzluğu ve rantçılığı sınırlar, adil rekabeti mümkün kılar ve özel yatırımlarla girişimciliği teşvik eder. Ayrıca hukukun üstünlüğü, keyfî kamulaştırmaları önler ve devletin ya da güçlü aktörlerin mal ve gelir üzerindeki keyfî müdahalelerini sınırlar. Modern ekonomi, kredi anlaşmaları gibi sözleşmelere dayandığından, hukukun üstünlüğü ilkesinin uygulanması sayesinde iktisadi birimler, taraflar arasında anlaşmazlık çıktığında bağımsız ve tarafsız mahkemelere başvurabileceklerini bilirler. Bu durum sözleşmelere duyulan güveni artırır, işlem maliyetlerini düşürür ve ekonomik faaliyeti canlandırır. Ayrıca hukukun üstünlüğü, ekonomide kuralların sık sık ve keyfî biçimde değiştirilmesini önler; değişiklikler yapıldığında ise bunun şeffaf ve hukuka uygun biçimde gerçekleşmesini sağlar. Yargının siyasal baskıdan bağımsız olması da güvence altına alınır. Böylece ekonomide uzun vadeli yatırımlar teşvik edilir ve dolayısıyla iktisadi büyüme de desteklenmiş olur.

Diğer taraftan hesap verebilirlik ekonomideki kıt kaynakların etkin dağılımını sağlama, yolsuzluk ve rantçılığı sınırlama ve ortaya çıkabilecek iktisadi krizleri önleme konularında yardımcı olan temel iktisadi ilkelerden biridir. Eğer ekonomide hesap verebilirlik ilkesi sağlanmazsa kamu harcamaları savurganlaşır, yolsuzluk artar ve verimsiz projeler hayata geçirilir. Hesap verebilirliğin var olduğu bir sistemde hataların bir bedeli bulunduğundan, iktisadi birimler kaynakları daha rasyonel kullanmaya yönelirler. Ayrıca hesap verebilirlik; kamu ihalelerinde usulsüzlüğü önler, vergi kaynaklarının kötüye kullanımını azaltır ve kayırmacılığı sınırlar.

Diğer taraftan, ekonomide makroekonomik istikrarın sağlanması konusunda da hesap verebilirlik çok önemli işlevler üstlenmektedir. Enflasyon, aşırı iç ve dış borçlanma, popülist maliye politikaları ve denetlenmeyen bir bankacılık sisteminin ortaya çıkmasının arkasında çoğu zaman denetimsiz ve sorumsuz kararlar yatmaktadır. Oysa ekonomide hesap verebilirlik ilkesine uyulursa, bu gelişmeler erken aşamada frenlenebilir.

Aşağıda ele alınan ekonomide devletin, yazının giriş bölümünde belirtildiği üzere, güçlü olduğunu varsayıyor ve söz konusu devletin reform sürecinin ilk aşamasında hukukun üstünlüğü, mülkiyet haklarının korunması ile hesap verebilirlik ilkelerini sağladığını kabul ediyoruz. İdeal ekonomide kaynak dağıtım mekanizması olarak fiyat (piyasa) sistemini ele alıyor ve ekonomideki temel iktisadi amacın kaynak dağıtımında etkinliği sağlamak olduğu varsayıyoruz.3

2.1. Gelişmekte olan Ekonomiler için İktisadi Politikalar
Bilindiği üzere kaynak dağıtımında etkinlik, belirli koşullar altında, tam rekabetçi piyasa ekonomilerinde Adam Smith’in (2006) görünmeyen eliyle kendiliğinden sağlanmaktedır. Ancak etkinlik, ölçeğe göre artan getiri, dışsallıklar ve bilginin asimetrik dağıldığı sektörlerde rekabetçi fiyat sistemiyle sağlanamamaktadır. Benzer durumlar kamusal mallar, kamu ihaleleri ve gıda güvenliğinin sağlanmasında da ortaya çıkmaktadır.

“Piyasa aksaklıkları” olarak isimlendirilen söz konusu durumlarda piyasa ekonomilerinde etkinlik ancak doğru ve akılcı devlet müdahalesiyle gerçekleşebilmektedir.

Ekonomide kıt kaynakların etkin dağılımını sağlamak için genel denge kuramının standart varsayımlarının geçerli olduğu sektörlerde kaynakların Adam Smith’in görünmez eliyle dağıtıldığını düşünüyoruz. Diğer taraftan, piyasa aksaklıklarının söz konusu olduğu sektörlerde devlet müdahalesinin düzenlemeler, kurallar ve kontrol mekanizmalarıyla sağlandığını kabul ediyor ve düzenlemeler ile kuralların iyi yönetişimin ilkeleri olan şeffaflık, hesap verebilirlik, eşit muamele, ayrımcılık yapılmaması, dürüstlük, öngörülebilirlik ve teknolojik olarak rekabetin mümkün olduğu sektörlerde rekabet ilkelerini sağlayacak şekilde hazırlandığını varsayıyoruz.

İktisadi birimlerin söz konusu kurallara uyup uymadıklarını devletin denetlediğini ve kurallara uyulmaması durumlarında ilgili iktisadi birimleri etkin biçimde cezalandırdığını kabul ediyoruz. Söz konusu kurallar ve kontrol mekanizmaları setini “Düzenlemeler,
Kurallar ve Kontrol Mekanizmaları” (DKKM) olarak isimlendiriyoruz.

İyi yönetişim ilkeleri ile uyumlu olan DKKM’lerin geliştirilmesi çok zor ve çetrefilli olduğundan bu konuda Dünya Ticaret Örgütü ve Avrupa Birliği gibi uluslararası ve bölgesel organizasyonların deneyimlerinden yararlanılabilir. Burada kaynak dağılımında etkin olunabilmesiyle ilgili olarak sorumluluk, “konsey” olarak adlandırılan ve siyasi otoriteden bağımsız olarak yeterli kaynaklarla donatılmış merkez bankası gibi kamu kurumlarına bırakılabilir.

Burada olan konseylerin siyasi otoriteden bağımsız (otonom) olması ve konseylere atanan yöneticilerin liyakat ilkelerine uyularak belirlenmeleri son derece önemlidir.

Ayrıca konsey sistemi şeffaf, öngörülebilir ve hesap verebilir olmalıdır. Konseylerin görev tanımlarını gerçekten yerine getirip getirmediklerini
ve sorumluluklarını sağlıklı biçimde yürütüp yürütmediklerini güvence altına alacak bir denetim mekanizması da bulunmalıdır. Konsey sisteminin amacı iyi yönetişim ilkelerini uygulayarak kaynak dağılımında etkinliği sağlamak olmalıdır.

Burada üç sorun ortaya çıkmaktadır: yolsuzluklar; gelir dağılımında bozulmaların yarattığı olumsuzluklar ve makroekonomik istikrarsızlık.
Yolsuzluğu önleyebilmek için sorumluluk “Yolsuzlukla Mücadele Konsey”ine (YMK) bırakılabilir. YMK’nin etkin çalışabilmesi için konseyin siyasi denetimden ve polisten bağımsız, yeterli hukuki yetkilere haiz, liyakatli personele ve yeterli mali kaynaklara sahip olması şarttır. Ayrıca soruşturma altındaki tüm yolsuzluk vakalarında YMK’nin kararları nihai karar olmalıdır. Yani, YMK yukarıda DKKM’nin sağlaması gereken koşullara benzer koşulları sağlamalıdır.

Diğer taraftan gelir dağılımındaki bozukluklar kapsayıcı ekonomik büyüme stratejilerinin uygulanması ile uzun dönemde giderilebilir.
Son olarak makroekonomik istikrar üzerinde duruyor ve bunu borç sürdürülebilirliği, fiyat istikrarı ve finansal istikrar başlıkları altında inceliyoruz.

Togan ve Togan’a (2025) göre dış borç sürdürülebilirliğinin sağlanması için dış borcu sürdürülebilir olmayan ülkenin hukukun üstünlüğü ilkesini uygulaması; iktisadi birimlerin mülkiyet haklarını koruması; enflasyonu yüzde 2 veya 5 gibi tek haneli değerlere indirmesi; reel döviz kurunun gerektiğinde yeterli düzeyde devalüe edilmesi ve tutarlı para, maliye ve döviz kuru politikaları uygulayarak ekonomideki riskleri azaltması gerekmektedir. Dış borcun sürdürülebilirliğini sağlama görevi siyasi otoriteden bağımsız kamu kurumu olarak kurulacak olan Dış Borç Konsey’ine (DBK) bırakılabilir ve DBK’nin yukarıda piyasa aksaklıkları durumunda kurulması öngörülen konseylerin sağlaması gereken koşullara benzer koşulları sağlaması zorunlu tutulabilir.

Kamu borcunun sürdürülebilirliğini sağlamak için kamu borcu sürdürülebilir olmayan ülkenin Eğrican-Togan vd. (2022)’nin belirttiği üzere kamu ihale sistemiyle vergi sistemini reforme etmeli; faiz dışı fazla/GSYH oranını arttırmalı; ekonomideki riskleri azaltacak hem dış hem de yurt içi reel faiz oranlarını düşürmeli; ekonomik büyümede kalıcı artışlar sağlayacak ve tutarlı para, maliye ve döviz kuru politikaları uygulamalıdır.

Bu konuda sorumluluk Mali Konsey’e (MK) bırakılabilir ve MK’nin DBK’nin sağlaması gereken koşullara benzer koşulları sağlaması istenebilir.
Enflasyonla ilgili olarak ülke öncelikle Berg vd. (2006) tarafından geliştirilen basit makro modellere benzeyen makroekonomik model geliştirerek ileriye dönük enflasyon oranı, reel GSYH ve reel döviz kurundaki gelişmeleri tahmin edebilmeli ve değişik iktisat politikalarının etkilerini zaman içinde belirleyebilmelidir. Fiyat istikrarını sağlayabilmek için merkez bankasının da konsey sisteminin yukarıda belirtilen koşullarını sağlamalıdır.

Öte yandan finansal istikrarın sağlanması için ülke gerekli önlemlerin uygulanmasını, yine siyasi otoriteden bağımsız, yeterli mali ve teknik kaynaklara sahip olarak kurulması gereken “Finansal İstikrar Konseyi” (FİK) adlı bir kamu kurumuna bırakabilir ve FİK’in konsey sisteminin kurallarını sağlaması zorunlu tutulabilir.

2.2 İdeal İktisadi Düzen
Yukarıdaki açıklamalardan görüldüğü üzere liberal demokrasilerde iktisadi düzen devletin güçlü olmasını ve rejimin hukukun üstünlüğü, mülkiyet haklarının korunması ve hesap verebilirlik ilkelerini sağlamasını gerektirmektedir. Ancak bu koşullar ekonomide kaynakların etkin dağılımını ve makro ekonomik istikrarı sağlamak için yeterli değildir. Kıt kaynakların etkin dağılımını ve makro ekonomik istikrarı sağlamak için iyi yönetim ilkelerine uyan DKKM’lerin geliştirilmesi, siyasi otoriteden bağımsız ve yeterli kaynaklarla donatılmış kamu kuruluşları olan konseylerin kurulması ve söz konusu konseylerin ilgi sahalarındaki kuralları harfiyen uygulamaları; yolsuzlukla mücadelenin kurulacak konsey yoluyla etkin olarak yürütülmesi; gelir dağılımındaki bozuklukların giderilebilmesi için kapsayıcı iktisadi büyüme politikalarının uygulanması; dış borç ile iç borç sürdürülebilirliğinin sağlanması için gerekli konseylerin kurulması ve sürdürülebilirliğin sağlanması konusunda yetkinin bu konseylere bırakılması; enflasyon sorununun çözülebilmesi için sorumluluğun merkez bankasına verilmesi ve ekonomide finansal istikrarın sağlanabilmesi için ilgili konseyin görevlendirilmesi gerekmektedir. Tüm bu politikalar uygulandığında eğer tüm konseyler kendi sahalarındaki problemlerin çözülmüş olduğunu belirtirlerse ekonomide “ideal iktisadi düzen” sağlanmış olur.

2.3. İktisadi Reform Süreci
Siyasi düzenin iyileştirilmesiyle ilgili reform süreci devam ederken ülke farklı sektörlerdeki DKKM’ler ile yolsuzlukla mücadele yasası ve DBK, MK, Merkez Bankası ve FİK’in oluşturulması için bir önceki kısımda belirtilen koşulları sağlayacak şekilde yasa taslaklarını hazırlamalıdır.
Bir sonraki aşamada ilgili kanunlar kabul edilerek konsey sistemi değişik sektörlerde uygulanmaya başlanacaktır. Bu arada ülke makro ekonomik reform paketini de geliştirmek durumundadır. Burada ilk görev Berg vd. (2006) tarafından geliştirilen model doğrultusunda bir makroekonomik model hazırlamaktır. Bu model; enflasyon oranları, reel GSYH ve reel döviz kuru gibi değişkenlerin gelecekteki değerlerine ilişkin öngörülerde bulunmak için kullanılabilir. Makroekonomik model ayrıca, çeşitli ekonomik politikaların enflasyon oranları, reel GSYH ve reel döviz kuru gelişmeleri üzerindeki etkilerini belirlemek için de kullanılabilir. Bu değerler, Eğrican-Togan vd. (2022) ile Togan ve Togan
(2025) tarafından geliştirilen model çalışmalarında borç sürdürülebilirliği analizlerinde kullanılabilir. Finansal istikrar analizleri için de benzer çalışmaların yapılması gerekmektedir.

3. Sonuç
Çalışma çeşitli iktisadi sorunlarla karşılaşan gelişmekte olan ülke ekonomisinin ideal gelişmekte olan ekonomiye geçişin kolay olmayacağını göstermektedir.

Gelişmekte olan ülkelerde iktidardaki hükümetler tarafından uygulanan iktisat politikalarının temelini oluşturan hukukun üstünlüğü ve mülkiyet haklarının korunması gibi temel değer yargılarına dayanan politikaların zaman içinde değişmemesi (“sürekli devlet”in oluşması) son
derece önemlidir. Halbuki, gelişmekte olan ülkelerde genel olarak hükümetlerin temel değer yargılarına dayanan politikalarının
bile kendilerinden önceki hükümetlerin temel değer yargılarına dayanan politikalarla uyuşmadığı görülmektedir.

Bu tür yaklaşımlar ekonomide uzun vadeli reformların gerçekleştirilmesini zorlaştırmaktadır. Dolayısıyla, demokratik rejimlerle yönetilen gelişmekte olan ülkelerde, başlıca siyasi partilerin temel değerler üzerinde uzlaşmaları hayati önem taşımaktadır. Uzlaşmanın sağlanamadığı durumlarda ise, siyasi partilerin en azından temel değerlerin belirli bir alt kümesi üzerinde bir mutabakata varmaları teşvik edilmelidir.

Böylece sürekli devlet koşulu en azından bu değerler alt kümesi için sağlanmış olur.

Sübidey Togan is Professor of Economics and the Director of the Centre for International Economics at Bilkent University. He has received his Ph.D. in Economics from the Johns Hopkins University in Baltimore.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.