Geleneksel Türkiye Kavramsal Çerçeve : Köyden Kente… – Bozkurt Güvenç (İTD 47)


Türkiye dendiğinde, akla gelen imge, sağa sola koşuşan insanlar, sorunlarla yüklü bir ülke oluşudur. Neler oluyor?  Büyüyen kentler, küçülen köyler. Arabalarla dolup taşan, otoparka dönüşmüş yollar, trafik kazaları, cep telefonlarıyla  dolaşan yurttaşlar. İş bulmak umuduyla büyük kentlere doluşan köylüler, kasabalılar. Ne iş olsa yaparız, abi, diyen işsizler. Konsolosluk kuyruğunda vize bekleyenler…

Geleneksel Türkiye, köylülükten kentliliğe geçiyor da…

Kentlileşiyor mu? söylemesi zor, ama deniyor, çabalıyor.

Yarım yüz yıl kadar önce, toplumun yüzde 75’i küçük kasaba ve köylerde yaşarken; bugün toplam nüfusun büyük bölümü kent merkezlerinde, ailece çalışıyor; başını sokacak bir konut edinmeye, çoluk çocuğunu göndereceği bir okul bulmaya, sağlık ve güvenlik hizmetlerinden yararlanmaya çabalıyor. Nüfus bilimciler “Köyden kente  göç” diyor ya. Olayın göze çarpmayan boyutu daha karmaşık. Hareket halindeki bu  insanlar, Tarım Kültürü’nden Endüstri (sanayi) Kültürü’ne geçiyor. Tabii kente yerleşmekle hemen kentli olamıyor, ama ucundan köşesinden hızla büyüyen hizmetler sektörüne tutunmaya çalışıyor.

Batı toplumlarında, sanayinin kurulup gelişmesine paralel olarak 150-200 yıl süren ‘Büyük Dönüşüm’, ülkemizde en az iki kat hızlı gerçekleşiyor. Cumhuriyetle birlikte uygulanan sağlık ve eğitim  hizmetleri ölüm oranlarını düşürünce, sessizce patlayan nüfus  ekecek toprak bulamadı. Gurbet yollarına düştü.

 “Taşı toprağı altın İstanbul” köyden gelene buyur demezdi. 1960 Askeri müdahalesinden sonra kurulan DPT’nin genç plancıları, “Gelişmiş toplumlar kentli ülkeler, kente göçe izin verirsek daha hızlı gelişiriz” gerekçesiyle; belki de daha küçük oy ve seçim hesaplarıyla, kentin kapılarını araladılar. Sonuç, “dolmuşlu, gecekondulu” kent oldu.  Yeni gelenlere sunulan yol, su, elektrik hizmetleriyle, demokrat iktidarlar, art arda seçimler kazandılar. “Kentlerimizin köyleştiği” eleştirisi bile yapıldı. Türkiye, sosyal-ekonomik ve kültürel bakımdan, sanayi ekonomisinin çok önünde kentleşiyordu. Kentliler, kendi kentlerinde azınlıkta kaldılar. Demokrasinin bu cilvesi kaçınılmazdı.

Cumhuriyet’in kuruluşunda 12- 13 milyon olan nüfus 15 yıl sonra 18 milyona ulaşmıştı. Bugün, Çatalca’dan  İzmit’e  uzanan Büyük Şehir İstanbul nüfusu 16±2 milyona ulaştı.  Gizli tutulan sayım, ülke ve seçmen nüfusu gibi, yönetene, konuşana göre değişiyor.

Geleneksel Türkiye’ye  ne oldu?  Hangisi geleneksel, köy mü kent mi? Sosyal bilimler açısından  “Geleneksel Türkiye”, köyden kente, Tarım’dan Sanayi’ye geçen, yani geçiş halinde , “değişip dönüşerek büyüyen” dinamik hatta dinamit gibi  ülke . Yaşanan sorunlar da  hızlı değişim ve dönüşümün kaçınılmaz sonuçları.

Bu Önsöz” de, kuşkusuz kolay olmayacak  ama ‘Geleneksel Türkiye’ye bu  açıdan bakmaya çalışıyorum.

Anahtar Sözcük ve Kavramlar

Köy, Kent,  Kültür, Kent Kültürü ve Geleneksel  Türk Kentleri.

Konuya “köy ve kent” le girdik ama, kentlerden önce, dilimizde- Eskişehir, Yenişehir, Viranşehir, Ataşehir gibi -Arapça, ün ve ‘şöhret’ ten üretilen “şehir” ler ; Farsça köğ veya Ermenice kuy’ dan Türkçeleşmiş ‘köy’ler vardı.  İsmet İnönü, Köy Enstitüleri kararını vermeden önce, “Ben köyü tanımıyorum, biri bana köyü anlatsın” demiş; kendisine yabancı  ansiklopedilerden çevrilmiş  Köylerimiz adlı  bir kitapçık sunulmuştu. Köy, taş devri değil, bir tarım yerleşmesiydi, Kasaba ve şehirler, tarım kültürünün ticaret ve yönetim merkezleri olarak geliştiler, devletler kurdular.

Almanca Stadt, Fransızca  Cite /ville, İngilizce City/Bourg karşılığında kullandığımız Kent,  Semerkant ve Taşkent gibi. Türk lehçesi Sogdça ‘Kand’dan geliyor. Biz bugün Tarım kentine “şehir”, Endüstri şehrine “kent” diyoruz. Çoğu Avrupa ülkeleri, Strasburg, Hamburg, Petersburg gibi burg’ lardan, Almanya Stadt’ lardan oluşan federasyonlardı. Kentlerde yaşayan orta sınıf lar, Burjuva / Kentsoylu olarak da anılır.

İnsanbilimin  kurucusu sayılan İngiliz Taylor’a (1871) göre:

Kültür ya da uygarlık:

“Toplum üyesi insan türünün yarattığı, öğrendiği ve aktardığı, bilgi, sanat, gelenek, görenek vb. yetenek, beceri ve değerleri kapsayan karmaşık bir bütün” dür.

Tarlayı ekip-biçmek anlamında colere, kavramı, Latince’de cultura olmuş, 18. yy’da Fransa’da insan zihnini, zekasını  geliştirmek  için de kullanılmış. Almanlar, kavramı beğenmiş, “Fransız uygarlığına karşı, bizim de kültürümüz var” demişler. Türkçe, “ekmek’ten “ekin” denendi ama, sanımca tutmadı.

Tarihçi filozof Marx, “Doğal yaratıklara karşılık, İnsanın yarattığı her şey!” diye tanımlamış—kültürü.  İtalyan Halk Tiyatrosu, ”Hayatta her şey, tek kelimeyle karmakarışık” gerçeğini yansıtıyor geleneksel sahnesinde..

Bu satırların yazarı, “ Kültür varlığını, toplum, eğitim ve hayattaki  her şeyden  İNSAN’ ların özgün  dilleriyle ördüğü karmaşık  bir yumak” olarak  görüyor. Karmaşık, çünkü, her olgunun  dilde bir çok adı; her sözcüğün kültür varlığında çok sayıda karşılığı var. İlişki teke tek değil, türlü çeşitli ve karmaşık!  Örnek olarak, sanata, eğitime, fikre, üretime de kültür diyoruz. Oysa, yemek, müzik, tiyatro, edebiyat, spor, kent ve barış kültürleri, Lang’ın (1971) gösterdiği gibi, Bütünlerin Parçalarıdır.

Güneydoğu Anadolu’yu da içine alan  “Bereketli Hilal” bölgesinde 10-12 binyıl önce doğan Tarım devriminin,  5-6 bin yıl önce kent kültürüne dönüşmesi, günümüze değin sürdü geldi. Hititler’ den Troy’ a, Persler’ den Osmanlı’ ya Ön Asya’ da kurulan bütün  devletler, “kuru tarım”a dayalıydı. Mezopotamya, Nil, İndüs, Yang-tse, Tuna,  Volga ve Ren gibi büyük akarsuların  delta ve vadilerinde “sulamalı tarım” a geçen büyük kentler, gelişti, dünyayı, medeniyeti değiştirdi.

İstanbul, denizleri birbirine bağlayan boğaz  üzerine kurulmuş,  Cenova, Venedik, Efes gibi ”littoral’ bir  deniz kent idi. Kıtalar ortası merkezi konumuyla bir dünya kenti oldu ama henüz bir “ kültür başkenti” olamadı. Japon sanatçı dostum,  Saray Burnu’ndan Yeditepe’ ye uzun uzun baktı ve hayranlıkla, ‘Ne muhteşem bir Kaos (karmaşa)” demekten kendini alamadı. Günlerce dolaştıktan sonra Çiçek Pasajı’ndaki ‘Rakı Kültürü’ nü  çizdi.

Özetle,  Diyarbakır, Amasya, Adana dışında, akarsulardan yoksun ama kalelerle çevrili Anadolu kentleri büyüyemediler. Selçuklu başkenti Konya 30 bini aşamamıştı.  Su kaynakları yetersizdi.

“Geleneksel Türkiye” dediğimiz zaman, tarihi ve kültürel bakımdan, ‘Batının doğusu, Doğunun Batısı’  böyle bir Anadolu tarihi ve gerçeği  içinde buluyoruz  kendimizi. Yurt dışında yaşayan bir fizikçimiz,  1970’lerde ülkeyi dolaşmış,  “Ege ve Marmara bölgesi bugün ise, Orta Anadolu on yıl,  Doğu Anadolu yüzyıl  geri kalmış,” demişti.  Böyle  bir karmaşa üzerine, ,anlamlı bir Önsöz yazılabilir mi? Güç ama gene de deniyorum.

Yakın Tarihçe

Sanayi Devrimi’nin İngiltere’de buhar makinesinin üretimde kullanıldığı 1750  yılında  başladığı kabul edilir. Aynı yıl, Paris’te Ansiklopedi’nin ilk fasikülleri yayımlanıyordu.. Fransız İhtilaline daha 40 yıl vardı. Adam Smith, (1776’da) Ülkelerin  Zenginliği denemesiyle, Serbest Pazar Ekonomisinin el kitabını yayımladı.

Karl Marx, 1859’da Ekonomi Politiğin Önsözü ’ne Katkı denemesiyle, ‘Yabancılaşma (alienation)” adını verdiği Yüzyılın Hastalığını tanımladı.  Sanayi devrimi ve kapitalizm, “İnsanı, soyuna, tarihine, toplumuna, hatta kendisine yabancılaştırıyordu.” Aynı yıllarda Darwin,  Türlerin Kökeni araştırmasıyla semavi dinlerin yaradılış inancını sarsmıştı. Filozof Nietzsche (1871) dayanamadı, “Tanrı öldü!” Görev biz insanlara kaldı, dedi.

Alt üst olan Avrupa’yı onarım görevi, Alman yenilgisinden sonra “Kuralsızlık /Anomie  bunalımı  geçiren Fransa’da,  sosyolog Dürkheim’a düştü. 1926’da Spengler, teknolojiye yönelen Batı’nın Çöküşü’ nü yazdı. Ogburn, “Kültürün Geri Kalışı” (Culture Lag) kuramıyla, çöküşü  doğruladı. Evrimci Huxley,  Yiğit Yeni Dünya romanıyla, eleştiri ödülleri kazandı. Bunalımlara, geçici devlet müdahalesini öneren,  çaresiz Keynes. “Uzun vadede hepimiz öleceğiz” demişti. Polanyi 1944’de Büyük Dönüşüm eserinde,  Endüstri Devrimi’nin  ve kapitalizmin tarihini özetledi. Durum pek parlak değildi. İkinci Dünya Savaş’ını izleyen  İkinci Teknoloji devrimiyle, değişim/dönüşüm hızlanırken, eleştiriler ve uyarılar da çoğalıp çeşitlendi:

Snow, İki Kültür; Mc Luhan, Medya İletidir; Ellul, Teknolojik Düzen; Habermas, Teknik ve Bilim;  Potomac ve Roma Kulübü, Ekonomik Büyümenin Sınırları;  Galbraith, Refah Toplumu, Neo Kapitalizm; ö Fukuyama, Tarihin, Devletin Sonu ve Son İnsan  eseri ve Küreselleşen Dünya; Huntington  Medeniyetlerin Savaşı ve BM Binyıl Bildirisi (Kıyamete sadece 2O C ve 30 ila 90 yıl kaldı, bildirileriyle Dünya’nın sonu geliyor, uyarısı diyordu.

Yeşil Barışçılara göre,  enerji tüketimi ve ısınma hızı acilen sınırlanmadığı için, kültür ve uygarlık, tüketim ekonomisinin büyüme hızıyla tükeniyor,  Kıyamet adım adım yaklaşıyordu.

Osmanlı’nın çöküşü, 1774 yılında Küçük Kaynarca Antlaşmasıyla başlamıştı. Batılı  sömürgeciler, “Doğu Sorunu” politikasıyla  “Osmanlı Mirasını bölüşme yarışına giriştiler.  Yenilikçi Sultan Selim  yenileşmeye direnen kendi Askeri’ne yenik düştü. Sultan 2. Mahmut Yeniçeri Ocağı’nı söndürdü.  Sultan Abdül Mecid, Tanzimat reformunu destekledi. Mithat Paşa Anayasal Meşrutiyet  atağını hayatiyle ödedi.  Osmanlı, Batı’nın “Yarı Sömürgesi’ oldu (Çavdar). Genç Türklerin 2. Meşrutiyeti, Sultan Hamid’i tahtından indirdi ama, çöken Devletin,  Dünya Savaşı’na sürüklenmesini ve çöküş sürecindeki Batı’ya teslim olmasını önleyemedi. “Doğu Sorunu”, Cumhuriyetle sona erdi (1923).  Ortaylı’nın En Uzun Yüzyılı, uzamış, tam 150 yıl sürmüştü. (Andersen 1774-1923)

Kuramsal Çerçeve ve Kaynaklar

Yeni Kentlerimiz, Başkentimiz ve Laik Cumhuriyetimiz,  Osmanlı külleri üstünde, Batı Emperyalizmi’ ne karşı savaşarak kuruldu ama kültürel açıdan, çöken bir uygarlığın kültürel mirasını da devraldı  Bugün Devrimci Cumhuriyet ile karşı devrimci, İslamcı demokrasinin iktidar çatışmasına tanık oluyoruz. Gecekondular üstünde,  dünyaya tepeden bakan, süper modern, mega teknolojik gökdelenler yükseliyor. Seçime dayalı demokrasi bitti. Dünya  İletişim teknolojisinin e-postaları ve  elektronik dalgalarıyla  uzaktan yönetiliyor. Sürdürülebilirlik söylemleri gerçekçi değil. Medeniyet intihar ediyor, varlığına son veriyor, diyenler var.

Böyle bir  süreçte,  Geleneksel Türkiye için neler söylenebilir?

 Huzur romanıyla  Cumhuriyet Devrimi’nin   başarılı  bir özeleştirisini yapan Ahmet Hamdi Tanpınar, Beş Şehir denemesiyle, Geleneksel Türkiye’nin şiirsel  tarihçesini başlattı.

Coğrafya sıralaması önemli olmayabilir ama Orta Anadolu’da Ankara ve Konya, Doğu’da  Erzurum ve Batı’da Bursa ve İstanbul’  seçimi, tarihi açıdan anlamlı görünüyor.  Ne ilk ne de sondu.  Halikarnas Balıkçısı Giritli Cevat Şakir, sürgün gittiği Bodrum’da boş durmamış, Antik Ege’yi yazmıştı. Batı’nın kök sayıp  özdeştiği  Grek –Elen kültürünün derin kökleri Doğu’da ve Anadolu’da idi. Yönetmen Onur Ünlü, Beş Şehir filmiyle özgün öyküye duyulan ilgiyi ekranda canlı tuttu..

Geleneksel Türkiye’nin yazılı kaynaklarından söz ederken Nazım Hikmet’in, “Memleketimden İnsan Manzaraları” ihmal edilmemeli. Çoğu silinmiş olsa da “Ey Yetimi Safa” diye başlayan birisi var ki hiç aklımdan çıkmadı.  Saydığım bütün  kaynaklarda, geleneksel kültürümüzün solan değerlerine duyulan hüzünlü bir  özlemle. yeniliğe, yenileşmeye duyulan coşkulu bir heyecanın çelişkisi hatta çatışması görülür.

Ne var ki, tarihi gerçekler, üç beş şehir, bir kaç şair  ve yazarla sınırlanamazdı. Geleneksel Türkiye’ nin ‘Nereden Nereyee” geldiğini, nerede bulunduğunu değerlendirirken…:.

 Köy gerçeği için Yaşar Kemal’i,  kasaba (erotiz) gerçeği için Cumalı’yı, İslam-Kur”an  gerçeği için Yaşar Nuri’yi, Cumhuriyet  için Özakman’ı, Devrim için Suna Kili’yi, Batı için  Attilla İlhan’ı, Medya  için  Banu Avar’ı ve tabii kurucu  M. Kemalin Gençliğe  Hitabı’nı -kaynakçada anmak yetmez- okumak zorunludur.

Ünlü Beş Şehir yanında, Aydın, Denizli, Adana, Urfa, Gazi Antep, Diyarbakır, Kayseri, Beypazarı, Eskişehir ve İzmir  gibi,  yenilenen  kentleri tanıtacak  belgeseller de  bekleniyor.

Evrensel İkilemler / Çelişkiler

Kent uygarlığının yitirdiği kültür değerleri ülkemize özgü değil.  Büyük bir bölümü, çelişik-çatışık görünen evrensel ikilemlerdir:     Doğa-İnsan, Bilim-İnanç, Kadın-Erkek, İyi-Kötü, Doğru-       Yanlış, Birey-Toplum, Varlıklı-Yoksul, Adalet-Güç, Vergi Adaleti,  Gelir Dağılımı, Kültür-Teknoloji,  Savaş-Barış, vb.

Bir bölümü, “insan-doğa” gibi Batı kültürüne; bir bölümü; “kadın-erkek” gibi  tek Tanrılı dinlere özgü; kimileri “varlıklı –yoksul” gibi çözümsüz görünen ikilemler, büyük bölümü “İyi-kötü gibi felsefe (etik) sorunları bir kısmı, “doğru-yanlış” gibi ideolojik (düşünsel) ve politik ikilemlerdir

Kısaca irdelersek, çoğu,  “adalet ve güç” ya da “birey –toplum” gibi beşeri ve evrensel yanılsamalardır. Eğer kültür varlığı, insan yapısı ise (ki öyle kabul ediliyor), bu türden ikilemler neden evrensel ve çözümsüz ola ki? Toplumlar yanlışları ve yanılgıları düzeltebilir.

Batı medeniyeti, kendini ‘Doğa’ya egemen olmak “diye tanımladı.

Uzak Doğu’da medeniyet, Doğayla uyum, barış içinde yaşamaktır.

Kadın-erkek çelişkisi,  egemen erkeklerin  kadınlara dayatmasıdır. Dünyada, Kadın-egemen toplumlar da vardır. İyi-kötü, görelidir. İyi, sürekli değişen karşıt uçların ortasıdır. Değişimi izleyenler ortayı kolayca bulabilir.

İrlandalı oyun yazarı Harold Pinter. “Her doğruda yanlışlar, her yanlışta doğrular” var sloganı ile 2005 te Nobel kazanmıştı. Birey toplumsal, toplum ise  bireylerden oluşan bir varlıktır; ikilem,   yönetimdeki Kapitalizm – Sosyalizm rekabetinden besleniyor.  İkisi de başarısızdır.  Küreselleşen yeni kapitalizmin  yol açtığı son bunalımlar ertesinde, dünya  yeni bir düzen arayışı içindedir.

Geriye, Bilim-İnanç, Adalet-Güç ve Savaş-Barış çelişkileri kalıyor. Din-Bilim çelişkisinin çözümü düşünce özgürlüğü; Bilim-Devlet çelişkisinin çözümü özerklik; Din-Devlet çatışmasının çözümü laikliktir. Bu üçlü, kamu yönetiminde Demokrasi-Otokrasi çatışmasını önleyen çözümdür. Adalet-Güç ikilemi, ‘Adaletin gücü’ ve “Adalet, mülkün temelidir” ilkesiyle çözülmüştü. Dünyanın süper güçlü devletleri, mademki  güçlüyüm, dilediğimi yaparım  yanılgısıyla bu kuralı çiğnerler ama sonunda hep  yenilirler.

Uygarlık, Savaş-Barış ikilemini çözemedi: “Barış istiyorsan savaşa hazır ol” politikasını izledi. Ne ki, savaşa hazır olmak, barışı sağlamadığı  gibi, savaş hazırlığı çoğu zaman savaşlara yol açtı.

Barış istiyorsak neden barış eğitimi yapmıyoruz? UNESCO Direktörü Federico Major’un 1990’larda,  üyelerine yaptığı “Barış Eğitimi” çağrısı, Süper Güçlerini baskısı ile sonuçsuz kalmıştı. Günümüzde savaşları, Savunma –Güvenlik örgütleri yapıyor: “Barış”  amaçlı  ilahi adalet söylemleriyle,  Allah adını anarak…

Yurtta barış dünyada barış!” politikasının öncü ülkesi Türkiye Cumhuriyeti; dış politikasını sürdürmekte yalnız  bırakıldı,  Arap  Baharı savaşlarına sürükleniyor.

Yaşam kürenin Geleceği?

 Hangi Sürdürülebilirlik : Büyüme mi  Yaşam mı?  Dünyayı yöneten güçler, “Büyümenin sürdürülmesi” derken,  aklı başında çoğu  iktisatçılar,  barışçı HABİTATçılar ile bilim kurumları, sınırlı bir uzay gemisinde sınırsız büyümenin mümkün olamayacağı gerçeğini savunuyor.  Dünyanın geleceği  önümüzdeki bir kaç yılda  alınacak, etkili kararlara bağlı görünüyor.

Romalı filozof ve  devlet adamı Seneca, bugüne ulaşan bir eserinde.  “Bunalımlar, erdemleri sergileme fırsatıdır !” Diyormuş. Yarışmaya  katılan sanatçılarımızın, ‘Tarım Kenti’nden Kent Kültürü’ne geçen Geleneksel Türkiye’ nin bazı sorunlarını bir kaç karede sergilemek fırsatını bulacaklarını umuyorum.

Söz sonu

Gelişmişlik,  yoksulların otomobil sahibi olması değil,

varlıklı olanların toplu taşım araçlarını kullanmasıdır

Metinde Geçen Kaynaklar

Marx,  Yabancılaşma Sendromu

Darwin, Türlerin Kökeni

Tylor, Kültür Kavramı ve Kuramı

Dürkheim: Kuralsızlık Bunalımı

Freud, Ruh ve Temel  Kişilik ilişkisi

Spengler, Batı’nın Çöküşü Uyarısı

Ogburn, Kültürel Geri Kalma Kuramı

Huxley, Cesur Yeni Dünya romanı

Hartmann, Yeni Ontoloji

Orwell, 1984 (Büyük Birader )

Snow, İki Kültür (Fen edebiyat)

Ellul, Teknolojik Düzen

McLuhan, “Medya, kendisi İletidir!”

Roma-Potomac Büyümenin Sınırları

Galbraith, Refah Toplumu ve Yeni

Bir Dünya Düzeni  gereksemesi

Durning, Ne Kadarı Yeterli?

Fukuyama, Tarihin, Devletin, İnsanın Sonu, Küreselleşme, Küresel Kapitalizm

Rockefeller, Dünyayı Medyadan Yönetiyoruz.*

Bin Yıl Raporu, İmkanlarımızn Ötesinde Yaşam

RTE, Nereden  Nereyee? Müslüman Kardeşliği

Davutoğlu,  Ulusalcılarla hesaplaşma zamanı

 

www. World Clock (Dünya Saati)

Tarım Kentinden Endüstriye New York 1905, Bkz,

http-//www.youtube.com/w#3BA46A

*) www.youtube.com/watch?v=RLp7X-dJEk4‎

 

 

 

 

 

 

Bir cevap yazın