İktisadi Refah Üzerine Düşünmek – Ensar Yılmaz


Piyasaların kapsamlı bir şekilde yeniden yapılandırılması bile, tek başına, yıllardır süren finansallaşma ve yoğunlaşmanın ürettiği dağıtım dengesizliklerini çözemez. Bunlar yerleşik servet ve gelir eşitsizliklerini otomatik olarak tersine çevirmez. Bu nedenle eşitsizliği azaltmak, piyasaları düzeltmekten daha fazlasını gerektirir.

1980’lerde sosyalist planlamanın çöküşü ve Sovyetler Birliği’nin dağılması, Batı’nın siyasi ve entelektüel hayatında şok dalgaları yarattı. Pek çok kişi için bu olaylar, devlet sosyalizminin başarısızlığından daha fazlasını ifade ediyordu. Bunlar, tarihin sonunun geldiğini işaret ediyordu. Kapitalizm, verimliliği nedeniyle övülerek kazandığı ifade ediliyordu. Liberal demokrasi, doğal siyasi muadili olarak, sorgusuz sualsiz duruyordu. Bu, sadece bir sonuç olarak değil, ideolojik evrimin son bölümü olarak görüldü.

Bu bağlamda, siyasi alternatiflerin ortadan kalkması, yelpazenin tamamında derin bir yön şaşkınlığı etkisi yarattı. Muhafazakarlar görece kolay uyum sağladı. Buna karşılık, ilerici ve sosyal demokrat hareketler zayıfladı ve istikrarsızlaştı. Neoliberalizm, yalnızca bir ideoloji olarak değil, aynı zamanda bir yönetim biçimi olarak işliyor. Piyasa rasyonalitesini toplumun örgütleyici ilkesi olarak aktif bir şekilde inşa ediyor ve dayatıyor. Klasik liberalizm, piyasayı doğal ve kendiliğinden olarak görürken neoliberalizm, onun yasal olarak tesis edilmesi ve siyaseten savunulması gereken bir toplumsal inşa olduğunu varsayar.

Bu liberal projenin etkilerinden biri, daha adil bir dünya tasarlamak için mevcut olan imgelem alanını daraltmaktır. Piyasa mantığını doğal ve kaçınılmaz olarak sunarak, alternatifler formüle etmek için gerekli olan siyasi ve kavramsal dili aşındırır. Daha adil bir sisteme yönelik öneriler, naif, hatta tehlikeli görünmeye başlar. Neoliberalizmin en derin başarısı, sadece fikirlerinin kamu tartışmasına egemen olması değildir. Asıl başarısı, muhalefetin daha düzgün bir şekilde oluşamadan etkisiz hale getirilmesidir; bu, olanaklılığın kendisinin sessiz bir şekilde ortadan kaldırılmasıdır. Bu etkiler, resmi siyasetle sınırlı değildir, öznelliğe kadar uzanır, bireylerin neyin gerçekçi veya ulaşılabilir olduğunu görmeye başladıklarını koşullandırırlar. Bir zamanlar kapitalizmin bilinçdışına sızması olarak anlaşılabilecek şey, artık sıradan sağduyu olarak tanımlanır.

İdeoloji en iyi, kendini ampirik gerçeklik veya ekonomik zorunluluk olarak sunduğunda, kendi inşa edilmiş niteliğini gizlediğinde işler. Eleştirel dikkatin tam da hayatın en tarafsız ve apaçık görünen alanlarında olması, altında yatan güç ve varsayım katmanlarını gün yüzüne çıkarması gerekir.

Kapitalist toplum, birbirlerinden kopuk ve gerçek ihtiyaçlarından koparılmış bir ekonomik mantığa tabi kılınmış bireyler üretir. İnsanlar maddi bolluğun içinde sürüklenir, ancak garip bir şekilde tatmin olmazlar, tabiri caizse suyla çevrili ama içemez haldedirler. Hayata tutarlılık ve amaç verebilecek tatmin biçimleri sürekli olarak ertelenir. Bu yanıyla, iktisadi sistem, yalnızca otantik arzuları bastırmaz, aynı zamanda yenilerini üretir. Tüketim kültürü devam eder çünkü kapitalizm, vaat ve ertelemenin sonsuz bir döngüsünü yaratır, nihayetinde tatmin edilemeyecek ihtiyaçlar üretir ve gerçek memnuniyetin her zaman uzaklarda kalmasını sağlar.

Bu durum, kapitalizmin insan eyleminin ötesinde, kendi başına işlediğini ima ederek yanıltıcı bir forma dönüşür. Sistem, otonom bir makine olarak, sonsuz bir şekilde arzu ve birikim üretiyor olarak tanımlandığında, sorumluluk gözden kayboluyor. Oysa, piyasalar kendiliğinden genişlemez veya kendilerini yeniden yapılandırmaz.  Onlar, hükümetler, şirketler, yatırımcılar ve politika yapıcılar tarafından örgütlenir, savunulur ve yeniden tasarlanır. Yasalar yazılır, kurumlar inşa edilir, düzenlemeler kaldırılır ve teşvikler belirli şekillerde yapılandırılır. Bu kararlar göz ardı edildiğinde, kapitalizm zorunlu ve siyaseten sürdürülen olmaktan ziyade, doğal ve kaçınılmaz görünmeye başlar. Fakat daha net bir bakış, kişisel olmayan ve otomatik görünen şeyin aslında bilinçli politik seçimlerin bir sonucu olduğunu kabul etmek durumundadır.

Dahası, bu tuzağa düşmemek için, daha sağlıklı bir yaklaşım, kapitalizmin iç dinamiklerini onları sürdüren toplumsal süreçlerle yeniden bağlantılandırmayı gerektirir. Jens Beckert’ın “kurgusal beklentiler” kavramı burada faydalıdır. Beckert (2013), kapitalizmin, mekanik olarak katılımı zorunlu kıldığı için değil, seküler bir büyülenme biçimine dayandığı için devam ettiğini savunur. Gelecekteki kazançlar (kârlar, büyüme, başarı) hakkında kolektif olarak üretilen inançlar, rekabet, inovasyon ve kredi yoluyla sürekli olarak ileriye yansıtılır. Bu beklentiler, yanlış oldukları için değil, eylemi motive etmek için hayal edilmesi gereken belirsiz bir gelecekle ilgili oldukları için kurgusaldır. Tekrarlayan krizler ve hayal kırıklıklarına rağmen, bu ortak anlatılar yatırımı, risk almayı ve uyumu sürdürmeyi salık verir. Kapitalizm, bu anlamda, şeytani bir makineden ziyade, toplumsal olarak örgütlenmiş umut, disipline edilmiş imgelem ve gelecekteki ödüle dair kurumsallaşmış vaatlerle bir arada tutulan kırılgan bir sistemdir.

Bu seküler büyülenme, birdenbire ortaya çıkmadı. İnsanların toplumsal dünyayı nasıl hayal ettiklerine dair derin bir değişim sağlandı. Piyasa, sadece ekonomik bir araç olmaktan çıktı ve toplumun kendisini anlamak için baskın bir çerçeve haline geldi. Toplumsal dünya yeniden icat edildi: artık kolektif bir proje değil, sadece rekabetçi, çıkarcı seçimler yapan bireylerin bir toplamından ibaret. Bu asla sadece ekonomik bir değişim değildi. İdeolojik bir projeydi; dayanışmayı bireysellikle takas eden ve kamusal malları özel tüketimin konusuna dönüştüren bir proje (Polanyi, 1944).

Bu dünya görüşü bir kez kökleştikten sonra, piyasa fundamentalizmi metalaştırmayı her şeyin en derin noktasına kadar tahrik etti. Hemen hemen her insan faaliyeti bir mübadeleye dönüştü. Toplumsal bağlar, refah ve kimlik, piyasa mantığıyla yeniden şekillendi. Bu, ekonomik ve siyasi alanları birbirinden ayırdı. Siyasi özerklik aşınırken, güç piyasa mekanizmalarının içinde yoğunlaştı. Ekonomi, toplumun yönünü giderek daha fazla belirledi. Demokratik müzakere bir kenara itildi.

Ekonomik alanı ayakta tutan kurgusal beklentiler, alternatifleri sistematik olarak ortadan kaldıran bir siyasi projeye dönüştü. Bu yanıyla, neoliberalizm, sözleşmeye dayalı özgürlüğü gerçek özgürlükle eşitleyerek toplumu izole edilmiş alanlara böldü. Ve vaat edilen özgürlüğün boş olduğu ortaya çıktı. Bu dengesizlikleri düzeltmek, bilinçli siyasi müdahale anlamına gelir. Sadece zararları hafifletmek için değil, ekonomi üzerinde demokratik kontrolü yeniden ele geçirmek için bu gerekli.

Ana Akım İktisadın Sınırları ve Güç Sorunu

Neoliberal ideolojinin kurumsal tabanı, ana akım ekonomi teorisinin ürettiği kavramsal çerçeve üzerine inşa edildi. Bu teorinin merkezişleştirici hamlesi, gücü görünmez kılmaktır. Ortodoks ekonomi, piyasayı ekonomik hayatın örgütleyici ilkesi haline getirir; üretim ve sınıf ilişkileri yerine değişimi (mübadeleyi) merkeze alır. Kapitalist ekonomileri, özgür ve eşit bireylerin gönüllü olarak değiş tokuş yaptığı tarafsız alanlar olarak sunar. Hiyerarşiler, yani gerçek ekonomik hayatı yapılandıran baskılayan güçler gözden kaybolur. Piyasalar, doğası gereği tahakküm veya eşitsizlikten etkilenmemiş, özgür olarak tasvir edilir. Bu sadece bir betimleme değildir, normatiftir. Fakat eleştirel politik iktisat, bunun bir yanlış temsil olduğunu ve ekonomik sonuçları fiilen üreten güç ilişkileri gizlediğini görür.

Ana akım iktisat yazınında bu gücün silinmesi tesadüf değildir. Ana akım mantığın merkezindeki iki entelektüel hamleye dayanır. İlk olarak, ortodoks ekonomi, piyasayı ekonomik hayatın örgütleyici ilkesi haline getirir. Üretime, emek ilişkilerine, kurumsal otoriteye bakmak yerine, neoklasik teori değişim (mübadele) üzerine yoğunlaşır. Bu, üretim ve sınıfı merkeze alan klasik politik iktisattan bir kopuştur. Marjinalist devrimden sonra üretim ikincil hale geldi. Piyasa değişimi evrensel, zamansız olarak ele alındı. Bu mantık her yere yayıldı. Gary Becker bunu eğitime, aileye, hatta suça uygular; hepsi rasyonel fayda maksimizasyonu olarak çerçevelenir. Bu hamlede piyasa, belirli bir tarihsel kurum olmaktan çıkar. İnsan davranışının genel bir modeli haline gelir.

İkinci soyutlama birincisini takip eder. Ana akım teori, idealize edilmiş bir ekonomik fail (aktör) inşa eder. Bu, tamamen rasyonel, kendi kendine yeterli, tarihinden, toplumsal konumundan, eşitsiz başlangıç koşullarından arındırılmış ve bunların hiçbirinin kendisi için önemli olmadığı bir aktör. Bu fail yerli yerine konduğunda, kapitalizmin nasıl ortaya çıktığı, eşitsizliğin neden devam ettiği, pazarlık gücünün sınıflar arasında nasıl farklılaştığı gibi sorular gündeme bile gelmez. Değişim, eşitler arasında gerçekleşir. Bir sözleşmeyi reddetme özgürlüğünün, zorlamayı ortadan kaldırdığı iddia edilir. Yapısal asimetriler (tekel gücü, sermaye mülkiyeti, emeğin bağımlılığı) sapmalar olarak ele alınır, sistemik özellikler olarak değil. Güç gözden kaybolur. Sonuç olarak güç, Milton Friedman’ın ünlü bir şekilde savunduğu “gönüllü işbirliği” dilinin yerini alarak gözden uzaklaşır.

Bu arındırılmış ve tarihsel olmayan çerçevenin siyasi etkileri derindir. Özellikle, serbest piyasaların demokrasiyle yaygın şekilde özdeşleştirilmesinin temelini oluşturur. Piyasa liberalizasyonu, doğası gereği demokratikleştirici olarak sunulur. Pratikte ise, nüfusun büyük kesimlerinin haklarından mahrum bırakılmasına yol açarken ekonomik ve siyasi gücü yoğunlaştırmıştır. Hesap verebilirliği olmayan finansal aktörler, seçilmiş hükümetleri düzenli olarak yönlendirir. Halk egemenliği baltalanır. Ve piyasa ilişkileri, demokrasinin bağlı olduğu empatiyi, dayanışmayı ve kolektif muhakemeyi aşındıran belirli alışkanlıklar (rekabet, çıkar, fırsatçılık) geliştirir.

Finansallaşma, Tekelleşme ve Teknolojik Kapatma: Rantiyer Kapitalizm

İçinde bulunduğumuz ekonomik düzeni, birbirine kenetlenmiş üç büyük güç belirliyor: finansallaşma, kurumsal yoğunlaşma ve teknolojik dönüşüm. Bu üçü bir araya geldiğinde ortaya, adeta bir birleşik alan teorisi kadar kapsayıcı bir ekonomik güç tablosu çıkıyor, farklı görünen tüm dinamiklerin aslında tek bir sistemin içinde bütünleştiği bir yapı.

Finansallaşma, sermayeyi üretken yatırımdan çekip spekülasyona yönlendirir. Özellikle teknolojideki kurumsal yoğunlaşma, baskın firmaların hızla ölçek büyütmesine ve tekel konumlarını sağlamlaştırmasına olanak tanır. Ardından yüksek teknolojik altyapılar, bunların hepsini (veri çıkarımı, platform kontrolü, küresel tedarik zincirleri üzerinde komuta) daha da güçlendirir. Bu alanlarda üretilen olağanüstü rantlar, spekülatif birikimi daha da hızlandırarak finansal piyasalara geri akar. Ortaya çıkan şey, finans, tekel ve teknolojinin birbirini beslemeye devam ettiği kendini güçlendiren bir döngüdür. Bu kapalı döngü içinde, devletin düzenleyici otoritesi daraltılır ve zayıflatılır.

Bu dinamikler aynı zamanda sınıf gücünü açıkça politik yollarla yeniden şekillendirir. Firmalar piyasalarda rekabet ediyor gözükseler de temel çıkarları tehlikeye girdiğinde, rekabet yerini koordinasyon ve işbirliğine bırakır. Lobicilik ağları, ticari birlikler, siyasi kampanya finansmanı, düzenleyiciler ile düzenlenenler arasındaki döner kapı (revolving door) ilişkiler aracılığıyla, kapitalistler devlete dönük kolektif olarak hareket ederler. Amaç, emeğin taleplerine (yeniden dağıtım, daha güçlü düzenleme, genişletilmiş demokratik katılım) direnmektir. Düşük kurum vergileri, finansal deregülasyon, esnek emek piyasaları ve zayıf toplu pazarlığın savunulması, bunların hiçbiri izole tercihleri yansıtmaz. Ortak bir stratejik yönelimi yansıtır. Kısaca, sermayenin endüstriyel, finansal ve teknolojik kesimleri arasında bölünmeler açılsa bile, bu gruplar kârlılığı ve yönetsel kontrolü koruyan politikalar etrafında birleşme eğilimindedirler.

Bu çıkar uyumu, kurumsal davranışta kendini gösterir. Firmalar, hisse geri alımları, maliyet düşürme, varlık soyma yoluyla hissedar değerini giderek daha fazla önceliklendirir. Uzun vadeli üretken yatırım önceliğini kaybeder. Ücretler bastırılır ve emek piyasaları kontrol edilir. Finansal yatırımcılar, şirketleri konsolidasyona iten tekelci hakimiyeti ödüllendirir. Genellikle düzenleyici kurumları ele geçirilen hükümetler, firmalara yoğunlaşmayı derinleştiren vergi ayrıcalıkları ve politika çerçeveleri sunar. Yüksek teknoloji de demokratikleştirici bir güç olarak işlemekten uzak, bu dinamikleri yoğunlaştırır. Dijital platformlar, ağ etkilerini, otomasyonu ve veri tekellerini kullanarak rakipleri elemek
ve işçileri daha da kontrol eden gözetim mekanizmaları sunar. Burada bir ironi vardır. Başlangıçta kamu araştırmaları tarafından finanse edilen yüksek teknoloji firmaları, şimdi agresif deregülasyonu savunan ve devletin rolünü azaltmaya çalışan kurumsal aktörler üretmiştir. Birlikte ele alındığında, bu süreçler serveti yoğunlaştırır, demokratik hesap verebilirliği baltalar ve gözetim odaklı iş modellerini normalleştirir.

Bu yapısal eğilimler bir araya geldiğinde sosyal refahı derinden zedeleyen sonuçlar üretmektedir. Çağdaş ekonomik düzen, her şeyden önce, giderek daha fazla rantiyer bir yapılanma içermektedir. Finansallaşma, piyasa yoğunlaşması ve teknolojik dönüşüm bu yapıyı birlikte yeniden üretmekle kalmayıp alanını da genişletmektedir. Finansallaşma sermayeyi üretken yatırımlardan spekülatif faaliyetlere ve sermaye kazançlarına yönlendirerek rekabet baskısını zayıflatır; inovasyonu veya üretken verimliliği değil, ölçeği, öngörülebilirliği ve kontrolü ödüllendirir. Piyasa yoğunlaşması ise bu mantıktan beslenerek onu daha da pekiştirir. Finansallaşmış sermaye, özellikle yüksek teknoloji alanında, en büyük firmalara orantısız biçimde akar. Bu firmalar rakipleri yutarak tekel konumlarını sağlamlaştırır ve fikri mülkiyetten, platformlardan, veri mülkiyetinden, tedarik zinciri kontrolünden rant devşirir. Söz konusu rantlar gerçek bir şey üretmekten değil, diğerlerine kapatmadan (enclosure), kapı bekçiliğinden ve stratejik varlıklar üzerindeki komutadan kaynaklanmaktadır.

Bu güçlerin etkileşimi ülkeler/bölgeler arasında farklılık gösterir. ABD, Çin ve AB’de bu, farklı kurumsal mimariler ve siyasi gelenekler aracılığıyla işliyor. ABD modeli, büyük ölçüde özel sermaye piyasalarına ve risk sermayesi finansmanına dayanır. Wall Street ve Silikon Vadisi, inovasyon ve birikimin temposunu beliyor. Çin, teknolojik genişlemeyi devlet öncülüğündeki bir çerçevenin içine yerleştiriyor. Tek parti otoritesi ve stratejik sanayi politikası, devasa firmaları yönlendiriyor, ancak piyasa disiplini ve küresel sermaye hala önemlidir. AB, piyasa entegrasyonunu düzenleyici gözetimle dengelemeye çalışıyor. Rekabet hukuku, gizlilik kuralları, sosyal politika; bunlar kurumsal hakimiyeti dizginlemeyi amaçlıyor. Ancak ülkelerdeki tüm bu farklılıklara rağmen, aynı siyasi ikilemle karşı karşıyalar: Ekonomik güç üzerinde demokratik kontrol sürekli olarak zayıflıyor.

Tüm bu sistemlerde, piyasalar tarafsız değişim alanları olmaktan çıkar. Bunun yerine, kimin sermayeye sahip olduğuna ve kimin teknolojiyi kontrol ettiğine göre fırsata, nüfuza ve güce erişimi şekillenir. İster Amerikan hissedar kapitalizmi, ister Çin devlet-kapitalist koordinasyonu,
ister Avrupa düzenleyici yönetişimi yoluyla olsun, ekonomik güç, finans ve dijital altyapının kesiştiği noktada konumlanmış aktörlerde piyasa yoğunlaşmasına devam ediyor. Mekanizmalar farklıdır (Wall Street’in likiditesi, Silikon Vadisi’nin platformları, Pekin’in stratejik planlaması, Brüksel’in teknokratik düzenlemesi) ancak altta yatan örüntü aynı kalır. Karar alma yetkisi, geniş demokratik denetimden uzaklaşarak, sıradan siyasi erişimin ötesinde bir ölçek ve hızda işleyen kurumlara doğru kaymaktadır.

Bu çerçevede artan eşitsizlik, salt bir dağıtım başarısızlığı olarak değil, yapısal bir olgu olarak anlaşılmalıdır. Finansallaşma halihazırda varlıklara sahip olanların gücünü artırırken yüksek teknoloji, özel tekellere giderek genişleyen alanlar açmaktadır. Emeğin pazarlık gücünün aşınması ise demokratik katılımın toplumsal temellerini zayıflatmaktadır. Yirmi birinci yüzyılın politik ekonomisi bu bağlamda çifte bir paradoksla malüldür. Birincisi, üretkenlik ve teknolojik karmaşıklık artmasına karşın kazançlar ağırlıklı olarak sermayeye aktığından toplumsal güvensizlik derinleşmektedir. İkincisi, devlet inovasyon, kriz yönetimi ve altyapı açısından vazgeçilmez olmayı sürdürürken vatandaşlar yerine piyasalara hizmet eder göründüğünde siyasi meşruiyeti aşınmaktadır. Bu iki gerilim birbirini beslemekte ve mevcut düzeni hem ekonomik hem de siyasi açıdan kırılgan kılmaktadır.

Ortak Refah, Adalet ve Demokratik Ekonomi

Piyasalar, eski toprak sahibi seçkinleri zayıflatmış olabilir, ancak onların yerine yeni ve genellikle daha az hesap verebilir güç merkezlerine yerleştiler. Piyasaların doğal olarak demokrasi yarattığı inancı, tarihsel tesadüfü nedensellikle karıştırmaktadır. Demokratik hakların kazanılmasında toplumsal mücadelenin rolünü önemsizleştirir. Nihayetinde, düzenlenmemiş piyasalar değil sadece, piyasa mantığının kendisi demokratik eşitlik ve kolektif özyönetimle gerilim halindedir.

Bu durum, bir soruyu gündeme getirir. Piyasa mantığı ve demokratik eşitlik birbiriyle iyi uyuşmuyorsa, ne yapılabilir? Ekonomik hayatı, eski ve yeni tahakküm biçimlerini basitçe yeniden üretmeden hangi ilkeler örgütleyebilir? Ortak refah paradigması, bu konu hakkında düşünmenin bir yolunu sunabilir. Hem piyasa fundamentalizminden hem de merkezi devlet kontrolünden kaçınan bir perspektif sunar. Gücü, farklı ölçeklerde işleyen farklı siyasi mücadeleleri birbirine bağlayabilmesidir. Yerel düzeyde, toplulukların paylaşılan kaynaklar üzerinde kontrolü yeniden ele aldığı çabalarında görürüz. Üretim özel kâr etrafında değil, kolektif ihtiyaçlar etrafında örgütlenir. Ulusal ve küresel düzeylerde, aynı mantık, ortak malları (çevresel sistemler, kamu altyapısı, dijital bilgi) savunan hareketlerde ortaya çıkar.

Bunun merkezinde, paylaşılan sorumluluk, adil erişim ve gelecek nesilleri de içeren sürdürülebilirlik üzerine inşa edilmiş yönetim düzenlemeleri de yer alır. Ortak refah, sömürücü, kâr odaklı modelleri dışlar, ancak katı devlet hiyerarşilerine de yönelmez. Bu sadece soyut bir fikir değildir. Aynı anda hem normatif bir çerçeve hem de pratik bir strateji olarak işler. Farklı hareketleri ortak bir vizyon altında koordine edebilir. Dayanışma, kolektif ilgi ve demokratik yönetime yaptığı vurguyla, ortak refah paradigması, hem neoliberal bireyciliğe hem de devlet merkezli yapılara bir alternatif olarak durur.

Bu yönelim, belirli bir adalet anlayışını taşır. Adil bir toplum, tüm üyelerine temel kaynaklara (kaliteli eğitim, sağlık hizmeti, siyasi ses, sosyal, kültürel ve ekonomik hayata tam katılım) erişimi garanti eder. Kurumları (mülkiyet hakları, dağıtım sistemleri, sosyoekonomik ilişkiler) herkes için koşulları en üst düzeye çıkaracak şekilde yapılandırılmalıdır. Bu mutlak eşitliği gerektirmez. Gelir veya servetteki eşitsizlikler, özgür seçimlerden kaynaklanıyorsa veya dezavantajlıların beklentilerini açıkça iyileştiriyorsa, belirli düzeylerde, haklı görülebilir.

Bu nedenle, mevcut gidişatı tersine çevirmek, her şeyden önce kalkınmacı devletin yeniden tesis edilmesini gerektirir; her şeyi kontrol eden bir planlayıcı olarak değil, ekonomik hayatın demokratik bir mimarı olarak. Devlet, finansı yönlendirme, teknolojik etkileri şekillendirme ve piyasaları toplumsal hedefler içine yerleştirme kapasitesini geri kazanmalıdır. Ekonomiler, doğal yasalar tarafından yönetilen kendi kendini düzenleyen sistemler değildir; onlar güç, fikirler ve kolektif seçim tarafından şekillendirilen insan kurumlarıdır. Belirleyici soru, kapitalizmin uyum sağlayıp sağlayamayacağı değil, toplumların onu yeniden şekillendirmek için gerekli siyasi failliği geri kazanıp kazanamayacağıdır. Önümüzdeki görev, inovasyonu katılıma, büyümeyi adalete ve piyasaları eşitsizlik araçlarından paylaşılan toplumsal ilerleme araçlarına dönüştürmektir.

Bu perspektiften bakıldığında, finansallaşma, piyasa yoğunlaşması ve dijitalleşmeyle yüzleşmek, sadece aşırılıkları düzenlemekle ilgili değildir. Ekonomik düzenin kendisini yeniden tasarlamak anlamına gelir. Yeniden güçlendirilmiş kamu kurumları, piyasa mantığının sınırlarını belirlemek ve onun dinamizmini uzun vadeli toplumsal ve ekolojik hedeflere yönlendirmek zorunda kalacaktır. Arzu edilir bir ekonomi tasarlamayı düşünürken, hedefler konusunda net olmak yardımcı olur. Katılımcı bir ekonomi, birkaç şeyi hedefleyecektir. Birincisi, bir karardan etkilenme derecesiyle orantılı şekilde karar alma sürecine katılım anlamında, ekonomik demokrasidir. İkincisi, çaba, fedakarlık ve ihtiyaçla orantılı ekonomik ödül anlamına gelen ekonomik adalettir. Üçüncüsü, başkalarının refahı için duyulan endişe olarak anlaşılan dayanışmadır. Katılımcı bir ekonominin çevresel olarak sürdürülebilir olması gerekir. Bu nedenle görev, insanları kendi işlerini yönetmeleri
için güçlendiren kurumlar ve prosedürler tasarlamaktır.

Dayanışma, alternatif mülkiyet yapıları, iş birliği ve artan oranlı vergilendirme ilkelerini merkeze alarak, özyönetim, ademi merkeziyetçilik ve güç ile mülkiyetin sürekli yeniden dağıtımına dayanan katılımcı bir demokratik modelin temelleri atılabilir. Bu, geçmişin merkeziyetçi ve otoriter devlet yapılarından köklü biçimde ayrışmaktadır. Buradaki vurgu farklıdır: Bireyler ve topluluklar güçlendirilir, katılımcı karar alma öncelik taşır, ekonomik ve sosyal kaynaklar ortak yarara hizmet edecek biçimde yönetilir. Nihai amaç eşitsizliği azaltmak, sosyal güvenlik ağlarını güçlendirmek ve adaleti ile kapsayıcılığı hem siyasi hem de ekonomik hayatta ileriye taşımaktır.

Politika yapımı ayrıca hangi araçların ne yapabileceğini ve nerede sınırlarına ulaştıklarını bilmeyi gerektirir. Kepler, gezegen hareketini tanımlamak için mükemmel dairelerden vazgeçmek zorunda kalmıştı. Burada da benzer bir şey geçerlidir. Karmaşık sosyal gerçeklikler, basit kalıplara sığmaz. Bu nedenle önerilen politikalar, kurumlar, yapısal reformlar, insan refahını artırmaya yönelik olmalıdır. Bu, sosyal, ekonomik ve teknolojik dinamikler değiştikçe yeniden ayarlanabilen, uyarlanabilir kurumlar tasarlamak anlamına gelir. Gerçek ilerleme, operasyonel ayrıntılarla, bağlamla ilgilenmek anlamına gelir. Soru, hangi tek bir modelin doğru olduğu değil, her bir modelin insanın gelişmesine hizmet etmek için nerede ve nasıl uygulanabileceğidir.

Kapitalizme yönelik herhangi bir güvenilir yanıt, ekonomik yapıları toplumsal amaçla yeniden ilişkilendirmek zorundadır. Şu anda, istikrarsızlaştırıcı bir üçlü yapı (finansallaşma, tekelleşme, teknolojinin yarattığı eşitsizlik) servet yaratımı ile kolektif refah arasındaki bağı koparmıştır. Bu kopukluğu gidermek, parça parça düzenlemelerden daha fazlasını gerektirir. Koordineli bir dönüşüm gerektirir. Amaç, piyasaları toplumun dokusuna yeniden yerleştirmektir, onların üzerinde durup öncelikleri dikte etmesine izin vermek değil.

Bu dönüşümün ilk ayağı, finansmanı bir kamu hizmeti olarak yeniden inşa etmektir. Finans, spekülatif ve rantiyer çıkarlara değil, üretken yatırıma, istihdama ve uzun vadeli kalkınmaya hizmet etmelidir. Bu, zorunlu borç verme kotaları aracılığıyla kredinin finansal olmayan sektörlere yönlendirilmesi anlamına gelir. Spekülatif gayrimenkul ve varlık tabanlı borç vermenin farklı vergilendirmeyle caydırılması anlamına gelir. Çoğulcu bir bankacılık ekosistemini, kamu, kooperatif, yerel kurumların tümüne yer olacak şekilde beslemek anlamına gelir. Güçlendirilmiş kamu kalkınma bankaları ve hedefli kredi planları, kaynakları yenilenebilir enerji, konut ve teknolojik inovasyon gibi stratejik alanlara kanalize edebilir. Tobin vergisi, sermaye kontrolleri, seçici kamu mülkiyeti gibi stratejik araçlar, ulusal ekonomileri değişken küresel finanstan daha da koruyabilir. Kalkınma hedefleri için politika özerkliğini geri kazanabilir. Merkez bankalarının da dar enflasyon hedefleme mantığının ötesine geçmesi gerekir. Örneğin, tam istihdam ve makro ihtiyati istikrarı önceliklendiren ikili görevler üstlenebilirler.

McCarthy’nin (2023) ifade ettiği gibi, Los Angeles Halk Bankası, Londra merkezli Common Wealth ve Jeremy Corbyn’in Kapsayıcı Mülkiyet Fonu farklı kurumsal bağlamlarda ortaya çıkmış olmakla birlikte ortak bir politik-ekonomik proje etrafında birleşmektedir. Her biri 2008 global krizinin mirasından beslenmiş; Wall Street hakimiyetine artan tepkiden, kemer sıkma ve özelleştirme politikalarına duyulan karşı çıkıştan ya da kalıcı ücret durgunluğu ve derinleşen eşitsizliğe verilen yanıttan doğmuştur. Bu somut girişimlerin paylaştığı ortak bir teorik yönelim vardır: Finansı tarafsız bir araç olarak ya da eşitsizliği salt dağıtımsal bir sonuç olarak ele almak yerine, mülkiyeti ve finansal kontrolü temel toplumsal ilişkiler olarak kavramsallaştırmak. Bu çerçeveden hareketle söz konusu projeler, yalnızca davranışları düzenlemenin ötesinde yapısal bir dönüşümü hedefler; kimin sahip olduğunu, kimin yönettiğini ve ekonomik varlıklardan kimin yararlandığını yeniden düzenlemeyi amaçlar.

Bu girişimler aynı zamanda teori, politika ve aktivizm arasındaki çizgiyi bulanıklaştıran hibrit bir mantıkla işler. Politik ekonomi, yalnızca soyut analiz olarak ele alınamaz. Kurumsal yeniden tasarım önerilerine dönüştürülmelidir. Bu, eleştiriden inşaya, sistemik başarısızlıkları teşhis etmekten pratik alternatifleri ana hatlarıyla belirtmeye doğru bir hareketi işaret eder. Daha temel bir düzeyde, bu çabalar ortak bir varsayıma dayanır: Finans ve mülkiyet, ekonomik zorunluluk tarafından dayatılan tarafsız, teknik düzenlemeler değildir. Bunlar siyasi yapılardır, mücadeleye ve değişime açıktır. Sabit kısıtlamalar olarak değil, kolektif eylem alanları olarak anlaşıldıklarında, demokratik denetimi, sosyal eşitliği ve ekonomik istikrarı ilerletmek için yeniden düzenlenebilirler.

Ancak mülkiyetin siyasi olarak inşa edildiğini kabul etmek hemen daha zor bir soruyu gündeme getirir. Bazı mülkiyet biçimlerini diğerlerinden daha güçlü kılan nedir? Cevap, servetin maddi özelliklerinde yatmaktadır. Farklı varlıklar farklı derecelerde kaldıraç sağlar. Hareketlilik ve likidite belirleyicidir. Bu özellikler, sermayenin demokratik taleplere, düzenleyici müdahalelere ve yeniden dağıtım baskılarına nasıl tepki verdiğini şekillendirir. Varlıklar yüksek oranda likit ve kolayca transfer edilebilir olduğunda, sahipleri siyasi kontrolden kaçmak için olağanüstü bir kapasite kazanır. Yatırım, minimum sürtüşmeyle sınırlar ötesine kaydırılabilir, geri çekilebilir veya yönlendirilebilir. Bu şekilde, sermaye sürekli çıkış olasılığı yoluyla devletleri disiplinize eder. Bu haliyle, demokratik yönetim yapısal kısıtlama altında işler.

Bu yanıyla, finans sermayesi, varlığa dayalı gücün en yoğun ifadesini temsil eder. Hızı, belirlenme/ölçülme zorluğu ve küresel erişimi, yalnızca düzenlemeleri atlatmasına değil, aynı zamanda düzenleyici ortamı kendisinin şekillendirmesine de olanak tanır. Devletler, kredi, para birimi istikrarı ve büyüme için finansal piyasalara bağımlı hale gelir. Bu bağımlılık, anlamlı kısıtlamalar getirme yeteneklerini zayıflatır. Bu nedenle, finansı daha geniş toplumsal hedeflere tabi kılma çabaları, yalnızca siyasi muhalefetle değil, aynı zamanda çağdaş kapitalizmin içine gömülü yapısal sınırlamalarla da yüzleşir. Bu asimetri, finansın yönetilmesini, ortak refaha adanmış herhangi bir proje için merkezi savaş alanı haline getirir. Varlık hareketliliğini sınırlamak, likiditeyi dizginlemek ve finansı demokratik kurumlar içinde yeniden konumlandırmak için mekanizmalar olmadan, yeniden dağıtım reformları kırılgan ve geri alınabilir kalır. Bu nedenle, ekonomik egemenliği geri kazanmak, ilerici niyetlerden daha fazlasını gerektirir. Varlık gücüyle, özellikle finans sermayesinin aşırı kaldıracıyla doğrudan bir angajman ve onu bir tahakküm aracından kolektif fayda sağlama ve uzun vadeli sosyal yatırım için bir temele dönüştürmeye yönelik bilinçli bir çaba gerektirir.

Reformun ikinci ekseni, teknolojiyi ve veriyi demokratikleştirmekle ilgilidir. Teknolojik inovasyon, teknoloji hakimiyetindeki kapitalizmi pekiştirmek yerine insan hayatını daha iyi hale getirmelidir. Platform tekellerinin rekabetin nefes alabileceği bir alan olması için yapısal olarak ayrılması gerekir. Veri, dijital çağın kritik varlığıdır. Kamusal bir kaynak olarak ele alınmalıdır. Veriden çıkarılan değeri vergilendiren veya yeniden dağıtan politikalar, evrensel hizmetleri finanse edebilir. Vatandaşların dijital temettüden fiilen bir pay almasını sağlayabilirler. Devletin, yeşil enerji, sağlık, eğitim alanlarında inovasyona doğrudan yatırım yaparak girişimci bir fail olarak rolünü geri kazanması gerekir. Emek kurumlarının da bu yeni teknolojik manzaraya uyum sağlaması gerekir: taşınabilir sosyal yardımlar, yaşam boyu öğrenme, işçilere otomasyon ve dijitalleşmeyi yönetme kapasitesi veren yeniden eğitim programları. Doğru yapıldığında, teknolojik sınır, dışlama değil, katılım alanı haline gelir.

Bu vizyonu pratiğe dökmek, yerleşik teknoloji gücüyle yüzleşebilecek koordineli bir strateji gerektirir. Teknoloji sermayesinin yoğunlaşmış gücüne, izole reformlar veya teknokratik düzeltmelerle karşı koyamayız. Muldoon (2022), gerekli müdahale aralığını yakalayan üç parçalı bir çerçeve ortaya koyar: “Diren, Düzenle, Yeniden Kodla”. Diren, taban mücadelelerini, işçi örgütlenmesini, algoritmik ayrımcılığa karşı mücadeleleri desteklemek anlamına gelir. Bu çabalar, platform hakimiyetinin insani maliyetlerini görünür kılar ve siyasi ivme yaratır. Düzenle, kurumsal gücü dizginlemek için devlet ve ulusötesi eylem talep eder: tekelleri dağıtmak, dijital hakları güvence altına almak, veriyi ve yapay zekayı uygulanabilir standartlarla yönetmek. Yeniden Kodla, demokratik alternatifler (platform kooperatifleri, kamu dijital altyapısı, açık kaynak ekosistemleri) inşa ederek sosyal mülkiyetin gerçekten işe yarayabileceğini gösterme yolunda daha da ileri gider. Üçü birbirini güçlendirir. Diren, kurumları düzenleme yapmaya zorlar; düzenleme, alternatiflere alan açar ve başarılı alternatifler, sosyal refahı güçlendirir.

Finansal ve teknolojik reformlara paralel olarak ve çok düzeyli stratejilerle tutarlı bir şekilde, rekabeti ve toplumsal dengeyi yeniden tesis etmek istiyorsak, daha geniş anlamda tekelci piyasa gücünü kırmak çok önemlidir. Modern kapitalizm, yapısal bir oligopol eğilimine sahiptir ve dijital sektör bunu acımasızca açık hale getiriyor. Hakimiyet pekiştikçe, ekonomik dinamizm aşınır ve demokratik hesap verebilirlik zayıflar. Antitröst rejimleri o dar “tüketici refahı” doktrininin ötesine geçmelidir. Tekelleri proaktif bir şekilde dağıtmalı, rekabete aykırı birleşmeleri kısıtlamalı, ağ etkilerini etkisiz hale getiren birlikte çalışabilirlik ve veri taşınabilirliği gereklilikleri getirmelidir. Aynı zamanda, emek piyasalarının tek alıcı (monopson) gücünden kurtarılması ve işçi hareketliliğine daha fazla imkân sağlanmalıdır. Sendikaları güçlendirmek, toplu pazarlık kapsamını genişletmek gerekir. Nihayetinde sermaye ile emek arasındaki gücü yeniden dengelemek, şirketin varlık amacını yeniden tanımlamayı gerektirir; sosyal ve çevresel yükümlülüklerin, ortak karar alma süreçlerinin ve işçi temsiliyetinin şirket yönetimlerine kalıcı olarak yerleştirilmesi bu dönüşümün özünü oluşturmaktadır.

Bununla birlikte, piyasaların kapsamlı bir şekilde yeniden yapılandırılması bile, tek başına, yıllardır süren finansallaşma ve yoğunlaşmanın ürettiği dağıtım dengesizliklerini çözemez.

Bunlar yerleşik servet ve gelir eşitsizliklerini otomatik olarak tersine çevirmez. Bu nedenle eşitsizliği azaltmak, piyasaları düzeltmekten daha fazlasını gerektirir. Açıktan bir yeniden dağıtım gündemi oluşmalı. İlerici bir mali mimari, en yüksek gelirler üzerindeki marjinal vergi oranlarını yükseltmeli, anlamlı servet ve miras vergileri uygulamalı, finansal arbitrajı dizginlemek için küresel bir asgari kurumlar vergisi getirilmelidir. Kamu mülkiyetini ve katılımcı modelleri (kooperatifler, çalışan hisse senedi sahipliği planları gibi) genişletmek, sermayeyi demokratikleştirebilir ve ekonomik gücü yerel topluluklara dağıtabilir. Bu arada, yüksek nitelikli kamusal mallara (sağlık, eğitim, konut, ulaşım) evrensel erişim garanti edilmelidir. Bu, temel ihtiyaçları metalaştırmadan çıkarır ve fırsat eşitliği için gerçek bir temel oluşturur.

Bu reformlar, dağıtımsal etkilerinin ötesinde, Max Weber’in “demir kafes” kavramı ile yakaladığı daha derin bir yapısal kaygıyı da ele alır. Modern kapitalizm, ekonomik hayatı, bireylerin sadece bir geçim kaynağı sağlamak için içinde gezinmek zorunda kaldığı, yüksek oranda rasyonelleştirilmiş, bürokratik kurumsal çerçeveler içinde örgütleme eğilimindedir. Bu tür bir sistemde, resmi piyasa katılımı otomatik olarak anlamlı bir ekonomik özerkliğe dönüşmez. İnsanlar rekabetçi piyasalar içinde faaliyet gösterebilir ve yine de mülkiyeti yoğunlaştıran ve kaynaklara erişimi sınırlayan kurumsal düzenlemeler tarafından kısıtlanmış bulabilirler. Bu nedenle, yeniden dağıtım politikaları ve demokratik mülkiyet biçimlerini genişletmek daha geniş bir rol oynar. Kaynaklara erişimi genişleterek, sosyal güvenliği güçlendirerek ve ekonomik karar almada daha anlamlı katılımı mümkün kılarak demir kafesin kısıtlamalarını gevşetmeye yardımcı olurlar. Bu anlamda, yeniden dağıtım, sadece telafi edici değildir; ekonomik kurumları yeniden dengelemek ve ekonomik hayatı şekillendiren yapılar üzerinde demokratik kontrolü yeniden tesis etmek için daha büyük bir çabanın parçasıdır.

Dönüşüm Stratejisi

Ancak bu ölçekte bir yeniden dağıtım, onu gerçekleştirebilecek bir kurumsal aktörü varsayar. On yıllardır süren sosyal erozyonu tersine çevirmek, devlet kapasitesini kolektif refah için aktif bir güç olarak geri kazanmak anlamına gelir. Devlet, pasif düzenlemenin ötesine geçmeli ve stratejik koordinasyona yönelmelidir. Piyasalara sadece tepki vermek yerine onları şekillendirebilecek ve birlikte yaratabilecek modern bir kalkınma modeli inşa etmesi gerekir. Ancak devlet kapasitesini geri kazanmak, daha derin bir soruyla yüzleşmek anlamına gelir. Bu reformların dönüştürmeye çalıştığı sistem ne kadar dayanıklıdır? Kapitalist gelişmenin kaçınılmaz olarak kendini baltalayacağına dair teleolojik beklenti, tarihsel olarak doğrulanmamıştır. Gelişmiş kapitalist toplumlar, çelişkileri altında çökmedi. Uyum sağladılar, yeniden örgütlendiler, istikrara kavuştular. Bu dayanıklılık, doğallık veya kalıcılıkla karıştırılmamalıdır. Devam eden gerilimler, her şeyden önce kapitalizmin demokratik eşitlik vaadi ile eşitsizliğin yapısal yeniden üretimi arasındaki çelişki ve devletin sermaye birikiminin garantörü ve demokratik meşruiyet kaynağı olarak ikili rolü aracılığıyla sürdürülen bir dengeyi yansıtır. Bu karşıtlıklar sistemi yıkmaz. Onlar tam da işleyişinin içine işlenmiştir. Bunu kabul etmek çok önemlidir. Teorik içgörü kendi başına bir amaç değildir. Dönüştürücü praksis için bir ön koşuldur. Analizi kurumsal yeniden inşayla ilişkilendirmeden, kapitalizmin görünürdeki istikrarı, kaçınılmazlık olarak yanlış okunma riskini taşır. O, tarihsel olarak inşa edilmiş ve siyasi olarak geri döndürülebilir bir düzendir.

Bu durumu görmek, önemli metodolojik çıkarımları ifade eder. Kapitalizmle yüzleşmek ve onu dönüştürmek, esnek, tarihsel ve özeleştirel bir araştırma biçimi gerektirir. Aynı zamanda, zaman içinde ortaya çıkan sermaye birikimi sisteminin yalnızca istikrarsız değil, aynı zamanda ahlaki ve yapısal olarak kusurlu, derin eşitsizlikler üretirken onları sürdüren kurumsal düzenlemeleri yeniden üreten bir sistem olduğunu kabul etmek anlamına gelir. Bu anlamda, dogmatizm bir metodoloji değildir, bir engeldir. Tanıdık biçimlerde kendini gösterir: her soruna tek bir analitik çerçevenin mekanik uygulaması, miras alınan doktrinlerin eleştirel olmayan tekrarı, farklı sonuçlar vereceği umuduyla geçmiş stratejilerin ritüelleştirilmiş yeniden üretimi. Oysa kapitalizm statik değildir, biçimleri, güç ilişkileri, kriz eğilimleri zamanla mutasyona uğrar. Bu yüzden, herhangi bir teoriye kutsal metin muamelesi yapmak, eleştiriyi dondurur. Analiz gelenekleri, yeni gerçekliklerle angajmanı engelleyen kafesler haline gelir. Amaç ritüel değil de dönüşümse, fikirler emir olarak değil, araç olarak ele alınmalıdır. Gerçek eleştiri, kesinliğin bittiği yerde, deney, tarihsel duyarlılık ve en yerleşik varsayımları bile gözden geçirme isteğiyle başlar.

Bu metodolojik uyarı, özellikle devleti anlamak için de önemlidir. Devleti öncelikle sınıf tahakkümünün doğrudan bir aracı olarak ele alan açıklamalar sorunludur. Ana sorun teleolojidir, yani devletin, bilinçli olarak kapitalizmi yeniden üretmek gibi sabit bir amaca yöneldiği varsayımıdır. Bu, niyetin sonuçtan çıkarılmasıdır. Bir politika sermayeye fayda sağlıyorsa, bu, devletin sermayeye hizmet etmek için tasarlandığının kanıtı gibi gösterilir. Ancak, bu tür bir teleolojik akıl yürütme, pratikte devlet eyleminin karmaşıklığını gizler ve fazlasıyla indirgemeci bir hal alır.

İndirgemeciliğin sınırlamaları, devletin göreli özerklik sorunu ele alındığında daha da netleşir. Devlet gücü, egemen sınıf çıkarlarının doğrudan ifadesine indirgenirse, devletlerin neden bazen sermayeyi kısıtlayan politikaları (düzenleme, vergilendirme veya sosyal korumaların genişletilmesi gibi) benimsediğini açıklamak zorlaşır. Bu müdahaleler, devletin kendi kurumsal mantığını, meşruiyet gerekliliklerini ve yapısal kısıtlamalarını yansıtır. Dahası, tüm devlet eylemlerini sınıf çıkarına indirgemek, nedenselliği etkiye indirgeme riski taşır. Bir politikanın kapitalizmi istikrara kavuşturması, onun neden ortaya çıktığını açıklamaz. Bu tür bir akıl yürütme, karmaşık sosyal dinamikleri düzleştirir ve devlet eylemini şekillendiren çoklu, çoğu zaman çatışan güçleri gizler. Daha ikna edici bir teori, gücün gerçekte kurumlar, çatışmalar, uzlaşmalar ve tarihsel koşullar aracılığıyla nasıl uygulandığına odaklanmalıdır, sonradan nedenleri sonuçlardan çıkararak değil.

Devletin nasıl işlediğini açıklığa kavuşturmak sadece teorik değildir; stratejiyi şekillendirir. Bu teorik netleştirmelerin doğrudan stratejik etkileri vardır. Özgürleştirici hedefleri ilerletmek, iki yanılsamadan kaçınan bir siyasi strateji gerektirir. Biri, mevcut kurumları basitçe dağıtıp
ani bir kopuşla kurtuluşun sağlanabileceği inancıdır. Diğeri, anlamlı değişimin, tahakkümü sürekli olarak yeniden üreten yapıları pasif bir şekilde yönetmekten kaynaklanabileceği varsayımıdır. Bu yöntemlerin hiçbiri kapitalizmin ötesinde uygulanabilir bir yol sunmaz. Dönüşüm, zaman içinde mücadele, deney ve kurumsal yeniden yapılandırma yoluyla açılan sürdürülebilir bir siyasi süreç olarak anlaşılmalıdır.

Bu stratejik perspektiften bakıldığında, sosyal değişim zorunlu olarak birbirine bağlı iki cephede ilerlemek durumundadır. Birincisi, doğrudan demokratik karşı gücün inşası için yapılanlardır; kapitalist hiyerarşik kurumsal alanların bilinçli olarak yeniden yaratılmasıdır. Bunlar marjinal deneyler veya sembolik reformlar değildir. Bunlar işyerlerinde, belediyelerde ve dijital altyapılarda somut pratiklerdir. Kolektif karar almayı genişletir ve merkezi otoriteyi aşındırır, mevcut düzenin içinde egemen güç biçimlerine maddi olarak meydan okurken alternatif sosyal ilişkileri somutlaştırır.

Fakat, karşı demokratik güç kurma tek başına resmi kurumlarla angajman olmaksızın yetersizdir. Bu yüzden ikinci cepheye ihtiyaç vardır, o da resmi siyasi ve yasal kurumlarla stratejik angajmandır. Bu, uyumlu bir geri çekilme değil, maddi kısıtlamaların değiştirilebileceği ve yeni kapasitelerin inşa edilebileceği temel bir mücadele alanıdır. Emek hakları, sosyal garantiler, demokratik denetim ve ekonomik gücün düzenlenmesi üzerindeki çatışmalar kendi başlarına amaç değildir; bunlar, popüler güçlerin güç ilişkilerini yeniden düzenlediği, kurumsal sınırları zorladığı ve daha derin dönüşüm için kaldıraç yarattığı mekanizmalardır. Bu alanı terk etmek, mevcut kurumları tamamen sermaye ve teknokratik seçkinlerin eline bırakır.

Bu iki cephenin sentezi, daha geniş bir stratejik ufku tanımlar. Burada ileri sürülen ana iddia, bu yollar arasında seçim yapmaktan değil, her ikisini aynı anda ilerletmekten ortaya çıktığıdır. Kurumsal kaldıraç olmadan karşı güç, izolasyon ve tükenme riski taşır; taban gücü olmadan kurumsal angajman, yönetsel reformizme dönüşür. Dönüşüm ancak onların etkileşimi yoluyla ortaya çıkar.

Günümüz koşullarında, değişim hem mevcut yapıların içinde hem de onlara karşı ilerlemeli, kapitalist gücü demokratik genişleme yoluyla kademeli olarak yerinden etmelidir. Bu anlamda, demokrasinin (sosyal, ekonomik veya siyasi) her gerçek derinleşmesi, kapitalizmin kendisine doğrudan bir meydan okuma oluşturur. Bu ikili strateji, bu çalışma boyunca geliştirilen argümanlar, eleştiriler ve öneriler için yol gösterici çerçeveyi sağlar.

Yıldız Teknik Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, İktisat Bölümü,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.