Kapital ve İdeoloji: Thomas Piketty’le Bir Röportaj (İTD 123)


Kapital ve İdeoloji: Thomas Piketty’le Bir Röportaj*

 

Bu röportaj, Social Europe’ta yayımlanmış, Robin Wilson’ın izniyle Türkçeye çevrilmiştir. Röportajın orijinalini https://www.socialeurope.eu/capital-and-ideology-interview-with-thomas-piketty üzerinden okuyabilirsiniz.

Thomas Piketty, Robin Wilson’a servet ve gücün sermayeden işçilere ve vatandaşlara nasıl aktarılabileceğini anlatıyor.

 

Robin Wilson: Yirmi Birinci Yüzyılda Kapital’in sizi meşhur etmesinin temel nedeni, “r> g” denklemiydi.[1] Son yıllarda eşitsizliğin artışı; ekonomik büyüme üzerindeki aşırı kâr birikimi ve hissedarlar ile üst düzey yöneticilerin kazandığı büyük rantlarla ilişkiliydi. Böylesine bir eşitsizliğin giderilmesi, yüksek gelirlerin ve yoğun sermaye varlıklarının vergilendirilmesi anlamına gelir. Fakat siz, Kapital ve İdeoloji‘de bir sorun ortaya koyuyorsunuz: Küreselleşmenin bir özelliği, zenginliğin ulus-ötesi hale gelmesi ve ulus-devletlerin, topladıkları veriler açısından bile, buna ayak uyduramamaları olmuştur. Peki, ne yapılmalı?

Thomas Piketty: Küreselleşmeyi organize etme şeklimizi yeniden düşünmeliyiz. Serbest sermaye akışı gökten inen bir şey değil, bizim tarafımızdan yaratıldı. Uluslararası anlaşmalarla düzenlendi ve bu anlaşmaları yeniden yazmamız gerekiyor. Yatırım sirkülasyonu temelde kötü değildir, ancak kimin neye, nerede sahip olduğuna dair otomatik bir bilgi aktarımı olmalıdır. En oynak ve en güçlü ekonomik aktörlerin kamu yararına katkıda bulunması için bazı ortak vergi sistemleri uygulanmalıdır. Bu aktörler, en azından orta sınıf ve alt sosyoekonomik gruplar kadar zenginliklerinin ve gelirlerinin bir kısmını paylaşmalılar.

Nüfusun çok büyük bir kısmının küreselleşmeden -özellikle de Avrupa’nın birleşmesinden- kazanç elde edemediğini hissettiği çok tehlikeli bir sistem yarattık ve tepedeki insanlar, büyük şirketler veya yüksek zenginlik ve yüksek gelire sahip insanlar daha iyi şartlara sahip. Çünkü sistem, bu şekilde inşa edildi ve bu insanların sadece bir düğmeye tıklayıp servetlerini başka bir yargı alanına aktarabileceği ve kimsenin onları takip edemeyeceği şekilde tasarlandı. Aslında sistemin böyle olmaması gerekiyor.

Bu, özellikle de Avrupa’da, bir ülkenin kamusal altyapısını -kamusal eğitim sistemini vb.- kullanarak servet biriktirmenizi mümkün kılan; ardından farklı yerlere gidebilmenizi sağlayıp, bizim sizi takip veya kontrol etmemize olanak tanımayan oldukça gelişmiş bir uluslararası hukuk sistemidir.

Ben 1992’deki Maastricht Antlaşması referandumuna evet dedim. Çok gençtim ama yine de bunun bizi çok adaletsiz bir sisteme götüreceğini o zaman fark etmemiş olan birçok insandan biriydim. Benim gibi düşünmeyenler, aslında ne için çaba sarf edildiğini çok iyi anladılar: Ülkeler arasında daha fazla rekabet olmalı, böylece ülkeler çok fazla vergi koymadan, daha “verimli” olmaya çalışır.

Bir dereceye kadar bu argümanı anlayabiliyorum. Fakat günün sonunda bu, demokrasiye yönelik bir güvensizliktir; bu, oyunun kurallarını esneterek, esasen en oynak ve en güçlü ekonomik aktörlerin fiilen vergiden kaçınmasını mümkün kılıp, belirli türdeki dağılım sonuçlarını vermeye zorlayarak, demokratik seçimlerin etrafından dolaşma girişimidir. Bu, küreselleşme ve demokrasi için çok tehlikeli bir seçenektir ve toplumsal sözleşmemize ciddi zararlar verebilir.

Peki, Avrupa Birliği’ne odaklanalım. Sermayenin gücüne toplu olarak iş birliğiyle uyum sağlamak yerine, bireysel hareket eden devletler dilenci-komşum (beggar thy neighbour) yaklaşımlarını izlediği sürece, Avrupa’da kurumlar vergisinde dibe doğru bir yarışla karşı karşıyayız. Şu anki AB mimarisinin ima ettiğiniz özelliklerinden biri, bu dibe doğru olan yarışı tersine çevirebilecek AB düzeyinde bir eyleme engel olan oy birliği kısıtlamasıdır. Sizce bu durum nasıl tersine çevrilebilir?

Oy birliğinin, oy birliği kuralını değiştirmesini bekleyemeyiz. Dolayısıyla bir noktada, büyük şirket kârları, yüksek karbon salınımları ve yüksek gelirli vergi mükellefleri için ortak bir vergi oluşturmak gibi bir takım kararlar verebilecek, kendi aralarında çoğunluk kuralını esas alan yeni bir sözleşme imzalayacak, özellikle de gelişmiş ülkeleri (Almanya, Fransa, İtalya, İspanya, mümkün olduğu kadar çok ülke) içeren bir ülke alt kümesine sahip olmamız gerekiyor.

Bu durum, bu ülkeler arasında yapılan çoğunluk kuralı aracılığıyla gerçekleşecek. Bana göre sözleşme, tıpkı Almanya ve Fransa arasında geçen yıl yapılan, iki ülkenin parlamenter meclisinin hazırladığı çift taraflı yeni sözleşme gibi olmalı; ulusal parlamento üyeleri tarafından oluşturulan yeni bir Avrupa Meclisi aracılığıyla yapılmalı. Bu da sözleşme iki veya daha fazla ülke arasında yapılsa bile, ülkelerin Avrupa Birliği’nde kalmasını sağlamakta -Fransa ve Almanya elbette hala AB içindedir– ve siyasi ve mali bütünleşmesini ilerletmek isteyen ülkelere, kendi aralarında özel iş birliği yapmanın kusursuz bir şekilde mümkün olduğunu göstermektedir.

Umuyorum ki bir grup ülke bu öneriyi masaya yatırır ve sadece bu öneriyi yapmakla kalmayıp, “Tamam, bundan 6 ay sonra ya da 12 ay sonra bu yasa yürürlüğe girecek ve yeni vergi sistemini içeren bu iyileşme planının gerçekleşebilmesi yönünde çoğunluk kuralına uyarak karar vereceğiz” der. Şu anda AB üyesi olan 27 ülkenin genelinin katılacağını umuyorum, ancak muhtemelen, en azından belirli bir süre için bazı ülkeler bu mekanizmanın dışında kalmayı seçeceklerdir.

Euro yaratılırken de olan buydu aslında. Bunun mükemmel olduğunu söylemiyorum; 27 ülkenin tamamının bütünleşme sürecinin bir parçası olmasını tercih ederdim. Ayrıca İngiltere’nin AB’ye geri gelmesini isterim ve bir noktada bunun olacağını düşünüyorum. Fakat bu yönde ilerlemeden önce tüm ülkelerin anlaşmasını beklersek, sonsuza kadar bekleriz. Bu nedenle, ülkelerin bir bölümünün bu yönde hareket etmesi çok önemlidir. Eğer her zaman oy birliğiyle ilerleme kaydetmeyi bekliyorsak, bir noktada oy birliğinin maliyeti çok büyük olacaktır.

Bunu, nihayetinde uygulanmaya başlayan yeni bir iyileşme planıyla yakın zamanda gördük. Ama hepimizin bildiği gibi, bazı ülkelerin veto etmesi halinde 27 ülkenin tamamı yerine 25 ülke arasında ayrı bir anlaşma olacağı tehdidi altında kabul edildi. Böylesine büyük bir federasyonu sonsuza kadar bu şekilde yönetemezsiniz. Çünkü işler bu şekilde yürümüyor, hatta bu şekilde daha fazla zaman alıyor.

Eğer 3 ay ya da 6 ay sonra iyileşme planının yetersiz olduğuna karar verirsek -ki muhtemelen öyle olacak- o zaman ne yapacağız? Bu oyunu başka bir zaman, kamusal parlamento müzakeresi veya çoğunluk kararı kuralı olmaksızın kapalı kapılar ardında oy birliğini zorla sağlayarak mı oynayacağız? Artık başka bir yönteme ihtiyacımız var.

Kapital ve İdeoloji’de, kendisini sosyal politika veya siyasi bir topluluktan ziyade piyasa dengesi ölçümü bağlamında dar bir şekilde tanımlayan ve dünyadaki tek yarı-federal varlık olarak etkin olan AB’nin evriminin oldukça acımasız bir portresini çiziyorsunuz. Brexit referandumu ya da ondan önceki referandumda önerilen AB anayasasının aldığı yenilgi ve hatta az önce bahsettiğiniz Maastricht üzerine olan tartışmanın kanıtlandığı üzere, alt sınıfın (les classes populaires) sosyo-politik amaçlarından bahsedilmemesinin Avrupa projesine yabancılaşmayı körüklediğini iddia ediyorsunuz. Vatandaşların Avrupa’ya güveni nasıl yeniden oluşturulabilir?

Önce Avrupalı ​​bir federalist olduğumu söyleyeyim. Ben Avrupa’ya inanıyorum. İyileştirilmesi gereken her şeyi açıklamadan önce, Avrupa ulus devletlerinin, özellikle II. Dünya Savaşı’ndan sonraki yıllarda, dünyadaki en iyi sosyal güvenlik sistemini, en az eşitsizliğe sahip olan sosyal piyasa ekonomisini inşa edebildiklerini hatırlamak önemlidir. Bu büyük bir başarı. Avrupa’da her şeyin kötü olduğunu söylemek için burada olsaydım, oldukça saçma olurdu. Tarihteki en eşitlikçi sosyal sistemi inşa ettik ve bu çok büyük bir başarı, ancak bu başarı kırılgan.

Uzun bir süre, her ulus-devletin refah devleti olmasının mümkün olduğunu düşündük; AB sadece sermaye, mal ve hizmetlerin serbest dolaşımından ve ortak pazarın kurulmasını sağlamaktan sorumlu olacaktı. Bugün bunun yeterli olmadığını anlıyoruz ve eğer vergi mevzuatını uyumlu hale getirmezsek -veya daha genel olarak, kapitalizmi düzenlemek ve eşitsizliği azaltmak için ortak bir kamu politikasına sahip değilsek- o zaman Avrupa projesiyle alt sınıf arasında, projenin bir noktada kendini imha etmesini sağlayacak bir ayrılık riskine sahibiz demektir.

Kapital ve İdeoloji’de gösterdiğim bir gerçek beni çok şaşırttı. Avrupa’nın herhangi bir yerinde yapılan -Britanya’da, Fransa’da ya da Danimarka’da- referandumlara bakarsanız, Avrupa’nın aleyhine oy verenlerin genellikle gelir, refah veya eğitim gruplarının en düşük yüzde 50’si veya 60’ı olduğunu; Avrupa lehine oy verenlerinse yalnızca en yüksek yüzde 10’luk, 20’lik veya 30’luk gruptakiler olduğunu görürsünüz. Bu bir tesadüf olamaz.

En düşük yüzde 50’lik veya 60’lık grubun çok milliyetçi olduğu ya da enternasyonal fikirleri sevmedikleri açıklaması yanlıştır. Aslında tarihte daha dezavantajlı sosyo-ekonomik grupların elitlerden daha enternasyonal olduğu birçok örnek vardır.

Bu, tamamen sunduğunuz siyasi projeye -enternasyonal fikirler etrafındaki siyasi seferberliğe- bağlıdır. Sorun şu ki, zamanla Avrupa projesi giderek daha oynak ve daha güçlü olan ekonomik aktörlerin çıkarına inşa ediliyor gibi görülüyor. Bu da gerçekten çok tehlikeli.

COVID kriziyle birlikte Avrupa kamuoyuna, eşitsizliği azaltmak için Avrupa’nın yapabileceklerini gösterme fırsatımız var. Ancak bu, ekonomi ve vergi politikasını yürütme şeklimizde bazı ciddi değişiklikler gerektirecektir.

Bu büyük kamu borcunu kim ödeyecek? Şimdilik sorumluluğu Avrupa Merkez Bankası bilançosuna yüklüyoruz ama bir noktada bunu kimin ödeyeceğini tartışmamız gerekecek. Elimizde Avrupa tarihinin kendisinden de gelen çözümler var. Hatırlatmama izin verin; 1950’lerde, II. Dünya Savaşı’ndan sonra, pek çok ülke -özellikle Almanya- çok yüksek servete sahip olan bireyler için bile uygulanan, artan oranlı vergiler de dâhil olmak üzere, büyük kamu borcunu azaltmak için bazı yenilikçi yöntemler icat etti.

1952’de Almanya, 1952-1960 yılları arasında uygulanan çok iddialı, istisnai, kademeli bir servet vergisi koydu. Bu yüksek servet vergisinin mükellefleri, Alman hazinesine çok büyük miktarlarda paralar ödemek zorunda kaldı. Bu politika yalnızca kamu borcunun azaltılmasına yardımcı olmakla kalmayıp, kamu yatırımlarını ve kamu altyapısını karşılaması açısından da çok büyük bir başarıydı ve savaş sonrası uygulanan başarılı bir büyüme modelinin bir parçasıydı.

Gelecekte de bu politikaya benzer bir şey bulmamız gerekecek, ancak şimdi bunu tek başımıza yapamayız. Sadece Almanya, Fransa veya İtalya olamaz. Bazı ortak vergi politikalarına sahip olmamız gerekecek.

Avrupa, vatandaşlarına Avrupa’nın dayanışma anlamına gelebileceğini göstermelidir. Bu da Avrupa’nın, daha fazla kazanan, özellikle de 1 milyon Euro veya 2 milyon Euro’dan fazla varlığa sahip olan bireylerden daha fazlasını istemesi anlamına gelebilir. Önümüzdeki yıllarda, COVID’in sebep olduğu borcun bir kısmının geri ödenebilmesi için olağanüstü bir katkı yapmaları gerekiyor. 1952’de Almanya’da başarıyla yapılanlara çok benzer bazı öneriler, Almanya da dâhil olmak üzere çeşitli ülkelerde masaya yatırıldı.

Bir noktada, bunu ulus ötesi bir düzeye çıkarmamız gerekecek. Daha önce anlattığım türden bir Avrupa Meclisi aracılığıyla -Almanya ve Fransa olabilir, ancak Almanya, Fransa, İtalya, İspanya, Belçika ve bu gibi birçok ülke de dâhil olsa çok daha iyi olur- Avrupa’nın gidişatını değiştirmek zorunda kalacağız. Avrupa’nın orta sınıfını ve alt sosyo-ekonomik gruplarını, Avrupa’nın kendileri için de çalışabileceğine, eşitsizliği azaltmak için yanlarında olabileceğine ve sadece zengin vatandaşların çıkarına çalışmayacağına ikna etmek gerekmekte.

Alt sınıflar üzerinden devam edersek, Kapital ve İdeoloji’de bazı çarpıcı grafikler sunuyorsunuz. Bu grafiklerde, destek tabanı tarihsel olarak alt sınıf olan Avrupa’daki sol partilerin son dönemde yaşadığı kayma sonucunda, Avrupa’da daha iyi eğitimli olanları, hatta bir ölçüde daha iyi durumda olanları temsil etmeye başladıklarını gösteriyorsunuz. Bu süreçte, bugünün Avrupa’sındaki ulusalcı hareketlerin kimlik siyaseti ile “sınıfçı” siyaset olarak adlandırdığınız geçmişteki risklerin ikame edildiğini söylüyorsunuz. Böylesine dramatik bir dönüşüm nasıl yaşandı ve sizce nasıl düzeltilebilir?

Yanıtın büyük bir kısmı, ekonomik sistemin dönüşümünü tartışmayı bırakmış olmamızla ilgili. Sosyal sınıflar arasındaki eşitsizliği azaltmak üzerine tartışmayı bıraktık. On yıllardır halka, tek bir olası ekonomik sistem ve tek bir olası ekonomik politika olduğunu; hükümetlerin, sosyal sınıflar arasındaki gelir ve servet dağılımını değiştirmek için hiçbir şey yapamayacağını ve yapabilecekleri tek şeyin sınırları ve kimlikleri kontrol etmek olduğunu söylüyoruz.

20 veya 30 yıl sonra tüm siyasi tartışmanın sınır kontrolü ve kimlikle ilgili olmasına şaşırmamalıyız. Bu, büyük ölçüde ekonomik sistemin dönüşümünü tartışmayı bırakmış olmamızın sonucudur.

Tabii ki bu kısmen, ekonomik sistemi değiştirme fikrine karşı genel bir hayal kırıklığına katkıda bulunan komünizmin devasa tarihsel başarısızlığından kaynaklanıyor. 1989’da Berlin duvarının yıkıldığı sırada 18 yaşındaydım. 1990’larda, bugün olduğumdan çok daha fazla piyasa yanlısı biri olduğumu hatırlıyorum ve bu yüzden komünizmin düşüşünden sonra gelen duyguyu çok iyi anlayabiliyorum.

Ancak yalnızca bu nokta çok ileri gitmedi; bununla birlikte, şirketlerde birlikte yönetime katılma, gelir ve servetin aşamalı vergilendirilmesi ve sosyal güvenlik sistemleri de dâhil olmak üzere, sosyal demokrasinin birçok başarısına sahip olduğumuzu unuttuk. 20. yüzyılın bu büyük başarısı gelecekte daha da ileri götürülebilir. Şimdi, daha adil ve daha sürdürülebilir bir yeni ekonomik sistem biçimi hakkında tartışmamız gerekiyor.

Kitapta, “katılımcı sosyalizm” olarak tanımladığınız mevcut alternatifi farklı bir şekilde sonuçlandırıyorsunuz. Bu sonuç, her 25 yaşındaki bireye sermaye sağlanması, Almanya’da ya da herhangi bir ülkedeki mevcut ortak karar alma düzenlemelerinin genişletilerek tüzel güç dengesinin değiştirilmesini içeren, aşamalı bir refah vergisini içeriyor. Size göre bu, Sovyet kâbusu tekrar yaşanmadan kapitalizmin dönüşümünü sağlayacak bir yol olabilir. Son olarak da bunu biraz daha detaylandırabilir misiniz?

Kapital ve İdeoloji’nin sonunda tanımladığım katılımcı sosyalizm sistemine, bazı insanlar, 21. yüzyıl için sosyal demokrasi demeyi tercih ederlerdi. Bununla bir problemim yok ama katılımcı sosyalizmden bahsetmeyi tercih ediyorum. Aslında bu, 20. yüzyılda yapılan ve başarılı olanların devamıdır. Bu, eğitime, sağlığa ve bir dereceye kadar hâlihazırda yürürlükte olan ancak daha otomatik hale getirilmesi gereken bir temel gelir sistemine eşit erişimi içerir; eğitim adaletinin daha gerçek ve daha az teorik olması gerekir, çoğu zaman da durum böyledir.

Sosyalizm ve kapitalizm hakkında her zaman temel tartışma konusu olan mülkiyet sistemiyle ilgili olarak, benim yaptığım öneri iki temele dayanmaktadır: Birincisi, idari sistemdeki ve şirketlerin yönetim sistemindeki değişiklik aracılığıyla ortak kararlar alınması; ikincisi ise artan oranlı vergilendirme ve mülkün sürekli dolaşımıdır.

Ortak karar almayla ilgili olarak, 1950’lerden bu yana, Almanya ve İsveç dâhil olmak üzere bir dizi Avrupa ülkesinde, büyük şirketlerin yönetim kurullarındaki sandalyelerin yüzde 50’sinin, şirketin sermayesinde payları olmamasına rağmen seçilen işçi ve çalışan temsilcilerine gittiği ve diğer yüzde 50’lik oy kullanma hakkının hissedarlara gittiği bir sistemimiz olduğunu hatırlatmama izin verin.

Ek olarak bu durum, şirketin işçilerinin veya çalışanlarının, örneğin yüzde 10’luk veya 20’lik bir sermaye payına sahip olması ya da bazen Almanya’da olduğu gibi, bir yerel veya bölgesel yönetimin yüzde 10’luk veya 20’lik bir paya sahip olması, sermayenin yüzde 70, 80 veya 90’ına sahip özel bir hissedar olsa bile, bu çoğunluğu değiştirecektir. Yani bu, hissedar kapitalizminin temel tanımı olduğu düşünülen bir hisse ve bir oy şeklindeki olağan kurala kıyasla oldukça büyük bir değişiklik. Fransa, Britanya veya Amerika Birleşik Devletleri’nde veya bu sistemin genişletilmediği diğer ülkelerde, hissedarlar bu fikirden hiç hoşlanmıyor.

Ancak nihayetinde bu sistem, Almanya ve İsveç’te oldukça başarılı oldu. Sistemi idealleştirmek istemiyorum ama şirketlerin uzun vadeli stratejilerine çalışanları da dâhil etmeyi bir dereceye kadar mümkün kıldı. Sistemin Almanya’da veya İsveç’te de mükemmel işlediği söylenemez ancak en azından Fransa, İngiltere ve ABD’ye kıyasla daha iyi olduğu söylenebilir.

Bu yönde daha da ileri gidebiliriz, bu yüzden önerdiğim katılımcı sosyalizmin ilk ayağı, “Öyleyse, bu ortak karar alma sistemini tüm ülkelere yayalım” demek. İlk olarak Avrupa’daki ülkelerden başlayarak daha sonra tüm ülkelere yaymak en uygunu. Ayrıca bu sistemi, Almanya’da uygulandığı gibi yalnızca büyük şirketler için değil, küçük şirketler için de genişletelim. İsveç’te sistem, Almanya’ya kıyasla daha küçük şirketler için de geçerlidir, ancak çok küçük işletmeler bu kapsamın dışındadır. Biz sistemi, büyüklüğü ne olursa olsun tüm şirketlere uygulayalım ve hatta daha da ileri gidelim, örneğin 100’den fazla çalışana sahip olan büyük şirketlerde oyların yüzde 50’sinin hissedarlara gittiği varsayımı altında, tek bir hissedar yüzde 10’dan fazla oy hakkına sahip olmasın.

Genel fikir, gücü paylaşmamız gerektiğidir. Herkesin katılımına ihtiyacımız var. Çok sayıda insanın (çok sayıda maaşlı, mühendis, yönetici, teknisyen) şirketteki karar alma sürecine katkıda bulunabilecek şeylere sahip olduğu, iyi eğitimli toplumlarda yaşıyoruz.

Şirketi kurmak için küçük bir sermaye koyan ve bir veya iki kişiyi işe alan tek bir kişinin olduğu çok küçük bir şirketteyseniz, şirket kurucusu olan bir kişiyle oyların çoğunluğunu nerede istediğinizi görebilirsiniz. Ancak, şirket büyüdükçe, üzerine daha fazla düşünmeye ihtiyacınız var. Bir bireyin, iyi bir fikre sahip olduğu için veya 30 yaşında çok şanslı olduğu için her şeye hâkim olacağı bir sisteme ya da binlerce veya on binlerce çalışanı olan büyük bir şirket için 50, 70, 90 yaşında tüm karar alma gücüne tek başına sahip olmamalı.

Bu sebepten sistem, katılımcı sosyalizmin ilk ayağıdır. Ortak karar alma aşamasından başlar ve onu genişletmeye çalışırız.

İkinci ayağı, aşamalı vergilendirmedir. Yine, 20. yüzyılda denenmiş olandan başlıyoruz. Örneğin ABD gibi bazı ülkeler, kademeli vergilendirme yönünde oldukça ileri gittiler: Roosevelt zamanında en yüksek gelir vergisi oranı yüzde 91’di ve 1930 ile 1980 arasında ortalama yüzde 80’in üzerindeydi.

Ve aslında, şu andaki verimlilik artışı, 1980’lerde olduğundan çok daha yüksek olması açısından oldukça başarılıydı. Dolayısıyla, Reagan zamanında öne sürülen “ne kadar yeniliğe ve büyümeye sahip olursanız, üst kesimde o kadar eşitsizliğe sahip olursunuz” görüşü, tarihsel kanıtlara bakarsanız tamamen yanlıştır.

Kitabımda dayattığım, tarihten alınacak büyük ders, ekonomik refahın tarihsel olarak eşitlikten ve özellikle de eğitimdeki eşitlikten geldiğidir. ABD, 20. yüzyılın ortalarında dünyanın en eğitimli ülkesiydi; o dönemde yüzde 80-90’lık bölümü liseye gidiyordu; bu oran Almanya’da, Fransa’da veya Japonya’da belki yüzde 20-30’du. ABD, bu büyük eğitim ilerlemesine sahipken, aynı zamanda en üretken ekonomiydi.

En yüksek gelir vergisi ve en yüksek veraset vergisi oranları Reagan tarafından ikiye bölündü, ancak gerçekte kişi başına milli gelir artış oranı da Reagan reformundan sonraki otuz yılda ikiye bölündü. Bu yüzden, yüksek gelir grubunda aşırı servet yoğunlaşmasını önlemek için, sadece gelir ve miras kalan servetten değil, aynı zamanda servetin kendisinden alınacak ve yıllık, büyük ölçekli ve aşamalı olacak bir vergilendirme öneriyorum.

Ve gerçekten de 25 yaşında herkese ödenecek 120.000 avro tutarında bir asgari miras uygulaması öneriyorum. Bu uygulansa dahi, hala tam olarak eşitlik sağlanamayacak. Benim önerdiğim sistemde, toplumda sıfır avro kazanan, yani düşük gelir düzeyinin yüzde 50’si, hatta yüzde 60’ını oluşturan insanlar 120.000 avro alacaklar ve bugün vergi gelirleri vs. de dâhil olmak üzere 1 milyon avro alacak olanlar, 600.000 avro alıyor olacaklar. Düşünüldüğünde bu tutar 1 milyon avrodan az ama 120.000 avrodan çok daha fazla.

Dolayısıyla, fırsat eşitliğinden hâlâ çok uzağız. Bu, insanların teoride hoşlanıyormuş gibi davrandıkları ama pratikte, yani somut öneriler söz konusu olduğunda, birçok insanın sorun yaşadığı bir ilke. Ancak yolumuzu bu şekilde çizmemiz gerekiyor. Bu öneri aslında çok ılımlı, yani daha da ileri gidebiliriz.

Bu platformun önümüzdeki hafta her ülkede uygulanması gerektiğini söylemiyorum. Bu, ekonomik sistemin uzun vadede nasıl dönüştürülmesi gerektiğine dair genel bir görüştür. Katılımcı sosyalizm adını verdiğim sistem, bugün sahip olduğumuz refah veya sosyal demokratik kapitalizmden elbette farklı ancak, geçen yüzyılda gerçekleşmiş olan dönüşümün büyük ölçüde devamı.

Bugün sahip olduğumuz refah ya da sosyal demokratik kapitalizm, mülk sahiplerinin haklarının dünya düzeyinde, sömürge düzeyinde, aynı zamanda yerel düzeyde daha baskın olduğu 1900 veya 1910’da sahip olduğumuz sömürge kapitalizminden çok çok farklıdır. İstediğin zaman bir işçiyi kovabilir, istediğin zaman bir kiracıyı kapı dışarı edebilirsin. Bunun bugün sahip olduğumuz sistemle hiçbir ilgisi yok. Yani daha fazla eşitliğe ve adalete doğru uzun soluklu bir süreç var. Bu süreç, mülkiyetin düzenlenmesi ve mülkiyet ilişkilerinin dönüştürülmesiyle; ekonomik ve sosyal hakların mülk sahibi olan ve olmayanlar arasında daha dengeli bir şekilde dağıtılmasıyla birlikte sağlanır.

Geçtiğimiz yüzyılda zaten çok güçlü olan bu evrim, gelecekte de devam edecek. Politik tartışmayı, kimlik politikasından ve sınır kontrolünden uzaklaştırarak ekonomik ve sosyal ilerleme ve dönüşüme yönlendirerek yeniden bir tartışma ortamı oluşturmalıyız.

[1] r>g, eşitsizliği. “r”, kâr, kâr payı, faiz, kira ve diğer sermaye gelirlerini içeren sermayenin yıllık ortalama getirisini yüzde olarak ifade ederken, gelir ve üretimdeki yıllık artışa karşılık gelen “g” de ekonominin büyüme hızını gösterir. İstikrar bozucu temel kuvvet, özel sermayenin getiri oranının (r), gelir ve üretimdeki artış oranından (g) kuvvetle ve sürekli daha büyük olmasıdır. r>g eşitsizliği, geçmişte biriktirilmiş servetin, üretimden ve ücretlerden çok daha süratli büyüdüğünü göstermekte. Bu eşitsizlik temel bir mantıksal çelişkiyi ifade eder. Girişimci -kaçınılmaz olarak- rantiyeye dönüşme ve emeğinden başka hiçbir şeye sahip olmayanlar üzerinde giderek artan bir hâkimiyet kurma eğilimi içine girer (Piketty, 21. Yüzyıl da Kapital, 2014, T. İş Bankası Yayını)

*Çeviri: Tuluhan Olcayto Çolak

 

 

 

Thomas Piketty (d. 7 Mayıs 1971), gelir eşitsizliği konulu araştırmalarıyla bilinen Fransız ekonomist. École des Hautes Études en Sciences Sociales'te (EHESS) profesör olarak görev yapmaktadır. Piketty 2013'te yazdığı Yirmi Birinci Yüzyılda Kapital adlı yapıtla tanınmıştır.

Bir cevap yazın