Küresel Ekonomide Kısa ve Orta Vadeli Dinamikler – Erhan Aslanoğlu


Önümüzdeki süreçte, gerçek gelirle daha fazla talep yaratmamız gereken bir döneme girmiş bulunuyoruz. Ücretlerin ve iş gücünün toplam katma değerde payının arttığı bir değişime ihtiyaç bulunuyor.

Covid-19 pandemisiyle beraber küresel ekonomide tarihi bir dönem yaşamaya başladık. 2020 yılında ikinci Dünya Savaşı’ndan bu yana en sert daralma, negatif yüzde 3,1 oranıyla gerçekleşti. 2021 yılında 1950’lerden bu yana en güçlü büyüme rakamını gördük. Son yaşadıklarımızı karşılaştırdığımız dönem İkinci Dünya Savaşı ve sonrası aslında. Pandemide savaş gibi bir dönem yaşadık. Geçtiğimiz yılın güçlü büyümesinin ardından, bu yılın başında büyüme tahminleri yine güçlüydü. Örneğin, IMF’nin Dünya Ekonomik Görünüm Ocak raporunda 2022 büyüme tahmini yüzde 4,7 olarak belirlenmişti. Birçok ülke için büyüme tahminleri de güçlüydü. Ekonomik birimler böyle bir bütçeye göre beklenti oluşturmuş, bütçe yapmıştı. Şubat ayında başlayan Rusya–Ukrayna savaşı büyüme tahminlerini hızla aşağı çekmeye başladı.

 Küresel Resesyon Yakın mı ? 

Tablo 1’den izlenebileceği gibi son açıklanan IMF Dünya Ekonomik Görünüm raporuna göre bu yılın büyüme tahmini yüzde 3,2 seviyesine, gelecek yılın büyüme tahmini de aşağı yönlü yüzde 2,7 seviyesine revize edildi. Bizi en çok ilgilendiren ve en büyük ihracat pazarımız olan Euro Bölgesi 2021 yılında yüzde 5,2 büyümüştü. Bu yıl beklenen büyüme yüzde 3,1 görünüyor. Aslında enerji krizi ortaya çıktığından bu yana AB’ye üye olan ülkelerin üreticileri kış ayları gelmeden işlerini tamamlamak amacıyla oldukça yoğun çalıştı. Üretim faaliyeti güçlü oldu. Buna ilaveten, pandemi sonrası başta turizm olmak üzere hizmet sektörlerinde oldukça güçlü hareketlenmeler yaşandı. Özetle, AB’de bu yılın büyümesi büyük oranda geride kaldı. Öncü göstergeler, bu yıl son çeyrekten başlayarak ve gelecek yıla yayılarak büyümedeki yavaşlamanın çok daha net hissedileceğine işaret ediyor. Bunun, Türkiye ekonomisinin büyümesi açısından da önemli yansımaları olacaktır. 

Tablo 1. Dünya Ekonomisi Büyüme Tahminleri

Kaynak: IMF-World Economic Outlook, Ekim 2022 

Dünya Bankası’nın eylül ayında yayımlanan kapsamlı bir raporu, küresel ekonominin  resesyona yakın olup olmadığını geçtiğimiz 60 yılın verilerine bakarak yanıtlamaya çalışıyor. Büyüme eğilimlerinden ihracat siparişlerine, istihdam eğilimlerinden hisse senedi piyasalarının gidişatına kadar tüm öncü göstergeler geçtiğimiz resesyonlara göre bu sürece daha hızlı gittiğimize işaret ediyor (Guenette, Köse ve Sugawarai, 2022). 

Söz konusu raporlar dışında birçok öncü gösterge söz konusu tahminlerin önümüzdeki süreçte daha da aşağı gidebileceğine işaret ediyor. Örneğin, Rusya–Ukrayna savaşı başladığından bu yana Satın Alma Yöneticileri Endeksi (Purchasing Managers Index) sert bir şekilde aşağı gidiyor. Bu endeksin 50 değerinin altına inmesi, ankete katılan şirketlerin yarısından fazlasının siparişlerinde ve üretim planlamalarında düşüş olduğuna işaret ediyor. Bu durum aynı zamanda resesyon sinyali olarak da alınıyor. Grafik 1.’den de izlenebileceği gibi 50’nin altına inen ve en sert düşüş gösterenler Çin, Euro Bölgesi ve İngiltere PMI verileri. Veriler, resesyonun Avrupa’ya ve Çin’e çok daha yakın olduğuna işaret ediyor. 

İngiltere’de yaşanan düşüş, orada yaşanan siyasi gelişmeleri de açıklayacak nitelikte. İşçi partisinin muhafazakar partinin yaklaşık 10 puan önünde olduğu siyasi atmosferde, resesyona hızla giden ekonomiyi terse döndürmek için Truss hükümetinin açıkladığı vergi indirim paketi Eylül ayı sonunda İngiltere’yi büyük bir finansal krize sokabilirdi. Paketin bütçe açığı ile yaratacağı enflasyon ve yüksek faiz beklentisi İngiltere’de faizle ters hareket eden bono fiyatlarını sert bir şekilde düşürebilir, bono piyasasında çöküşe yol açabilirdi. Zaten tepki olarak da sterlinde çok sert bir değer kaybı gördük. Önce İngiltere Merkez Bankasının U dönüşü yaparak ciddi bir tahvil alım programına girişmesi, arkasından Truss hükümetinin vergi paketinde büyük çapta U dönüşü yapması İngiltere’yi krizin eşiğinden almış görünüyor. İngiltere’de yaşanan güven bunalımının ileride nasıl siyasi sonuçları olabileceği ayrı bir tartışma konusu olarak duruyor. 

Grafik 1. Satın Alma Yöneticileri Endeksi 

Kaynak: OECD

Küresel Enflasyon Zirvelerde

Küresel ekonomide daralmayı çok net görebiliyoruz ve bu durum çok büyük olasılıkla bir resesyon ile de sonuçlanacak. Zaten, dünya ekonomisinde büyüme oranı yüzde 2,5 altına inerse genelde resesyon olarak adlandırılır. Küresel ekonomide büyümenin hızla aşağı gitmesi kadar diğer bir makro gerçeklik son 40 yılın en yüksek enflasyon oranlarına ulaşmış olmamız. OECD ortalaması yüzde 10’lar civarına geldi. Enerji ve gıda hariç baktığımız çekirdek enflasyon yüzde 7’ler civarında seyrediyor. 

Küresel ekonomide en yakından izlediğimiz ekonomi doğal olarak ABD oluyor. ABD dünyanın en büyük ekonomisine sahip ve ABD doları uluslararası ticaret ve yatırımlarda en çok kullanılan para konumunda bulunuyor. Küresel döviz rezerlerinin yüzde 60 kadarı ABD dolarından oluşuyor. Dolayısıyla, bu paranın sahibi ABD Merkez Bankası Fed’in para politikası bütün dünya ekonomisini yakından ilgilendiriyor. 

ABD’de TÜFE enflasyonu yüzde 8’in üzerinde seyrediyor. Çekirdek enflasyon yüzde 6,5 üzerinde. Son 40 yılın en yüksek enflasyon rakamları ortaya çıkmış durumda. 2021 ortalarında enflasyonu geçici gören Fed, zaman içerisinde durumun pek de öyle olmadığının farkına vardı ve para politikasını beklentilerin üzerinde sıkılaştırmaya başladı. Yılbaşında politika faizini yüzde 0’dan 1’e getireceğini öngören Fed, eylül ayında yılsonu hedefini yüzde 4,5 olarak belirledi ve enflasyon hedefi olan yüzde 2’ye ulaşana kadar faizi arttırabileceğini ve yüksek tutacağını defalarca vurguladı. 

Fed Tarihi Sıkılaşma Sürecinde 

Fed’in bu parasal sıkılaştırmasının küresel riskleri arttırdığına dair çok sayıda görüş başta IMF, Dünya Bankası, Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kuruluşlar olmak üzere gelmeye başladı. Fed’den gelen cevaplar ise durmaya niyeti pek olmadığı yönünde. Fed’in neden durmak istemediğini anlamak aslında çok zor değil. Birincisi, 1980’lerin başında yüzde 15’lere çıkan enflasyonu düşürmek için faizi başkan Volker yönetiminde yüzde 20’lere çıkaran Fed, o dönemde ABD’de büyük bir resesyona neden olmuş fakat merkez bankalarının gücünü göstermek açısından büyük bir kredibilite de kazanmıştı. Diğer merkez bankalarına da örnek olmuş, para politikalarının resesyon pahasına da olsa enflasyonla mücadelede tartışmasız gücünü göstermişti. Enflasyon dinamikleri farklı olsa da Fed benzer bir tabloyla karşı karşıya. 

Büyümede zayıflama olsa bile ABD’nin büyüme verileri diğer gelişmiş ülkelere göre daha iyi bir durumda. İmalat sanayindeki gerilemeye rağmen hizmet sektörleri pozitif seyrediyor. ABD ekonomisi ilk iki çeyrekte negatif büyümesine rağmen üçüncü çeyrek büyümesi yüzde 3’lere yakın bekleniyor. İşsizlik yüzde 3,5’ler civarında ve tarihi dip seviyelerde dolanmaya devam ediyor. Mevcut verilere göre işsiz sayısı 3,5 milyon civarında, buna karşın yeni açılmış iş ilanı sayısı 10 milyonun üzerinde. Yani bir işsize neredeyse 2 iş düşüyor. Böyle bir tabloda Fed’i durdurmak çok kolay olmayacaktır. İş imkanlarının bolluğu ücret baskısını, talep artışını ve enflasyon dinamiklerini canlı tutacaktır. 

En Az Etkilenen ABD Olacak 

Fed’in kaygılarını azaltan bir başka faktör ise hem ABD hanelerinin hem de şirketlerin oldukça likit durumda olmaları. Pandemi döneminde işsizlere haftalık en az 625 dolar, aylık 2500 dolar destek sağlandı. Bu veri yıllık 30,000 dolar gelir anlamına geliyor. Asgari ücretin 19,000 civarı olduğu ABD’de verilen desteklerin, hanelerin 2 trilyon dolar tasarruf etmesine olanak sağladığı hesaplanıyor. Benzer şekilde, şirketler düşük faiz ortamında büyük boyutlu tahvil ihracı gerçekleştirdi ve 2 trilyon kadar da onların likit varlığı olduğu düşünülüyor. Fed’in faiz arttırımları elbette ABD ekonomisinin büyüme hızını düşürecek ve resesyon riskini arttıracaktır. Hanelerin ve şirketlerin likit olması bu süreçte borç ödeyememekten kaynaklanabilecek riskleri azaltabilecek önemli bir unsur olarak bulunuyor.  

Grafik 2. Küresel Ekonomide Enflasyon Görünümü

Kaynak : OECD

En Büyük Risk Faizlerin Kontrolsüz Artışı Olur

Tüm bu nedenlerle, Fed’in güçlü faiz arttırımlarına devam etme ve enflasyon yüzde 2 seviyelerine inene kadar da faizi yüksek tutma niyeti muhtemelen gerçekleşecektir. Fed’in enflasyon ve faizde kontrolü kaçırma riskini almama ihtimali yüksek görünüyor. 2008 Krizi’nden bu yana kapitalizm tarihinin en düşük faiz ortamından geçtik. Bu nedenle bono-tahvil fiyatları en yüksek seviyelerde oluştu. Enflasyonun ve dolayısıyla faizlerin kontrolsüz bir şekilde artması bono-tahvil fiyatlarını sert bir şekilde düşürerek söz konusu borç senetlerini ellerinde tutan finansal kurumları zora sokabilir ve bir finansal krize yol açabilir. Eylül ayında İngiltere’de Truss hükümetinin açıkladığı vergi paketi sonrası enflasyon beklentisi tahvil faizlerini hızla yükselterek İngiltere’yi krizin eşiğine getirdi. İngiltere merkez bankasının hızlı müdahalesiyle tahvil alımı başlamasa önce İngiltere, ardından Avrupa, sonra da tüm dünya ekonomisi ciddi bir finansal krize girebilirdi. Bu risk, tüm küresel ekonomi için geçerli (Schiller, 2015) Son dönemde Avrupa’da bazı banka yöneticilerinin bizzat kendilerinin bankalarıyla ilgili risklerden bahsetmeleri de bununla ilgili görünüyor. 

Güçlü Dolar, Baskılanan Emtia Fiyatları 

Fed’in faizleri en az yüzde 5’in üzerine çıkarma ihtimalinin yüksek olduğunu düşünüyoruz. Küresel ekonomide merkez bankalarının hemen hemen tamamı faiz arttırım sürecine girmiş durumda. Bunun bir nedeni kendi ülke enflasyonlarının da yüksek olması. İkinci nedeni ise Fed’in faiz arttırımlarının çok gerisinde kalmamak ve yerel paralarda değer kayıpları sonucu bir başka enflasyonist baskıyla karşılaşmamak diyebiliriz. Burada en kritik noktada AB bulunuyor. Hem çok yüksek bir enflasyon hem de enerji kriziyle resesyona daha yakın duran AB’de, Avrupa Merkez Bankası’nın faiz arttırımı Fed kadar muhtemelen güçlü olamayacaktır. Bu nedenle, ABD doları güçlendi, daha da güçlenebilir. Fed’in hem faizinin yüksek olması hem de düşük işsizlikten kaynaklanan talep enflasyonu riski olması yüzde iki enflasyon hedefine gidişi zorlaştıracaktır. Bu durumda güçlü dolar ve yüksek faizin bir süre kalıcı olacağını beklemek gerekiyor. Devletlerin ve şirketlerin borçlanma maliyetleri bir süre geçtiğimiz 15 yılın oldukça üzerinde kalmaya devam edecektir. Yavaşlayan küresel ekonomide borçların ödenememe ihtimali kredi risklerini arttıracaktır. Özellikle az gelişmiş ülkelerin ve ülke bazında farklılaşmakla birlikte haneler ve şirketlerin bir borç krizi yaşama ihtimali de yüksektir. 

Dolar bazında satılan hammadde fiyatları güçlü doların etkisiyle alıcılar için pahalı olmaya başlıyor. Bu durum talebi azaltarak bir süre sonra emtia fiyatlarında gerilemelere de yol açıyor. Küresel ekonominin yavaşlaması da emtia talebini düşürerek fiyatlara baskı uyguluyor. Bu durumun daha çok bakır, krom, çelik gibi ana metaller için geçerli olduğunu belirtmek gerekiyor. Enerji ve tarımsal emtialar ekonomi dışı, iklim, savaş gibi birçok faktörden etkilendiği için aşağı yönlü baskılar sınırlı oluyor ve oynaklığı çok daha yüksek bir patika izliyor (World Bank, 2022) 

Küresel ekonomide yavaşlama ve sonunda olası resesyonun yukarıda bahsettiğimiz gibi bir borç krizi yaratma potansiyeli bulunuyor. Dünya ekonomisinin toplam GSYH’si 90 trilyon dolar civarındayken, toplam borç 325 trilyon doların üzerinde bulunuyor. Önümüzde ciddi bir borç yapılandırma süreci bizi bekliyor görünüyor. Diğer taraftan küresel ekonomide sürdürülebilirliğin önünde çok ciddi başka yapısal engeller bulunuyor. Resesyon bu sorunların daha fazla açığa çıkmasına ve jeopolitik risklerin artmasına yol açabilir. 2008 Küresel Krizi’nden bu yana dengelerin sağlanması açısından neredeyse tek politika aracı para politikası oldu fakat ana soruna güçlü eğilinmediği için sorunlar ağırlaşarak devam etti. 

İklim Krizi, Borç ve Gelir Dağılımı Sorunları Çözülmek Zorunda 

Bu çerçevede sürdürülebilirliğin önünde üç temel sorun olduğunu düşünüyoruz. Bunlar, yüksek borç sorunu, iklim krizi ile gelir dağılımı sorunudur. 1980’lerden bu yana, gelişen finansal piyasaların etkisiyle küresel ekonomide talebin ana kaynağı gerçek gelir yerine borç oldu. Yukarıda belirtmeye çalıştığımız gibi bu noktada limitlere gelmiş görünüyoruz. Önümüzdeki süreçte, gerçek gelirle daha fazla talep yaratmamız gereken bir döneme girmiş bulunuyoruz. Ücretlerin ve iş gücünün toplam katma değerde payının arttığı bir değişime ihtiyaç bulunuyor. Borç sorunu büyük boyutlu yapılandırmalarla çözülürken, gerçek gelirle talep yaratma ihtiyacı gelir dağılımı sorununun çözümüne katkıda bulunabilir. İklim krizi de yeni yeşil mutabakata uygun yeni bir üretim biçimine geçmeyi zorunlu kılıyor (UNCTAD, 2022). Temel dinamiklerde büyük sıfırlama olarak da anılan bu değişim büyük mücadeleleri de yanında getirebilir. Emek ile sermaye arasındaki mücadeleden, fosil yakıt üretenler ile yenilenebilir enerjiye geçmek isteyenler arasındaki mücadeleye kadar birçok çatışma alanı doğabilir. Bu durum jeopolitik dengelerde, ticaret yollarında, uluslararası para ve finans sisteminde önemli değişimler açmaya aday görünüyor (Beck and Park, 2022). Önümüzdeki süreçte yaşayacağımız olası küresel resesyon, sıradan bir resesyonun ötesinde önemli bir yapısal değişim sürecini ve bunun sancılarını da getirecek gibi görünüyor. 

Kaynaklar; 

Guenette, J. D., Köse, A., Sugawara, N. (2022), Is global recession imminent ?, World Bank Group, EFI Policy Report, Washington, USA. 

IMF (2022) World Economic Outlook, www.imf.org 

OECD (2022), Economic Outlook, www.oecd.org 

Beck, T., and Park, Y. C (2022), Prospects of the Global Economy After Covid 19. 

Schiller, R. (2015), Irrational Exuberrance, Priceton University Press, NY, USA 

UNCTAD, Trade and Development Report, 2022, www.unctad.org 

World Bank (2022), Commodity Markets Outlook, Washington, USA. 

Sayı: İktisat ve Toplum Dergisi 145
Sayfa Aralığı: 21-26

1964’te Ankara’da doğdu. 1982 yılında Ankara Deneme Lisesi’nden mezun olduktan sonra ODTÜ Ekonomi Bölümünü kazandı ve 1987 yılında mezun oldu. Aynı bölümde 1988 yılında başladığı yüksek lisans çalışmasını 1990 yılında tamamladı. 1988-1991 yıllarında Hacettepe Üniversitesi İktisat Bölümünde araştırma görevlisi olarak çalıştı. 1991 yılında Avrupa Topluluğundan kazandığı Jean Monnet bursu ile gittiği İngiltere’nin Reading Üniversitesinden, ekonomi alanında bir yüksek lisans derecesi daha elde etti. Türkiye’ye döndükten sonra, 1993 yılında Marmara Üniversitesi İngilizce İktisat bölümüne arastırma görevlisi olarak girdi, aynı bölümde doktora çalışmalarına da başladı. Doktora çalışmasını 1997 yılı başında tamamladı. Doçentlik ve Profesörlüğünü de aynı bölümde aldı ve 2013 yılından itibaren Piri Reis Üniversitesi Ekonomi ve Finans Bölümünde öğretim üyeliği görevine başladı. Makroekonomi ve Türkiye Ekonomisi temel ilgi alanlarını oluşturmaktadır. Bu konularda yayınlanmış bir kitabı, kitap bölümleri, uluslararası ve ulusal makaleleri ve tebliğleri bulunuyor. Genel Ekonomi, Makroekonomik Göstergelerin Yorumlanması, Türkiye ve Dünya Ekonomisi; Göstergeler ve Gelişmeler üzerine seminer ve eğitimler vermektedir.

Bir cevap yazın