İklim değişikliği karşısında geçim kaynaklarının dayanıklılığını artırmak için sosyal korumayı harekete geçirmek yaşamsaldır. Müdahale için önemli ve acil bir alan, özellikle doğal kaynaklara büyük ölçüde bağımlı olan ve iklim değişikliğine maruz kalan yoksullar arasında geçim kaynaklarının dayanıklılığını artırmak (ve dolayısıyla etkilenebilirliği azaltmak)tır.
Giriş
Küresel ölçekte son yıllarda derinleşen ekonomik dalgalanmalar, iklim değişikliğinin hızlanan etkileri, bölgesel ve uluslararası savaşlar ile tarım-gıda ticaretini yeniden şekillendiren korumacı ya da stratejik ticaret politikaları, tarımsal üretim sistemlerini çok boyutlu biçimde dönüştürmektedir. Bu dönüşüm yalnızca bitkisel üretim ve hayvancılık etkinliklerinin maliyet, verimlilik ve süreklilik koşullarını etkilemekle kalmamakta; aynı zamanda gıda arzının istikrarı, kırsal hane halklarının geçim stratejileri, tarımsal istihdam yapısı, doğal kaynak kullanımı ve üretim planlaması üzerinde de belirleyici olmaktadır. Özellikle girdi piyasalarının küresel tedarik zincirlerine bağımlı yapısı, enerji ve gübre fiyatlarındaki oynaklık, su stresi, hava sıcaklığı artışı, kuraklık, aşırı hava ve iklim olayları ve jeopolitik gerilimlerin tarımsal piyasalar üzerindeki baskısını artırmıştır. Bu çerçevede tarım sektörü, yalnızca iklimsel ya da biyojeofiziksel risklerin değil, aynı zamanda ekonomik ve jeopolitik etkilenebilirliklerin de yoğunlaştığı stratejik bir alan hâline gelmiştir.
Hakemli dergi makaleleri ve akademik kitap/kitap bölümlerine dayanan bu bilimsel değerlendirme, söz konusu küresel dinamiklerin tarımsal üretim, hayvancılık etkinlikleri, gıda güvenliği, kırsal yaşam ve üretim planlaması üzerindeki etkilerini bütüncül bir yaklaşımla incelemektedir. Çalışma, önce küresel ölçekte gözlenen başlıca eğilimleri tartışmakta, ardından Türkiye’de halihazırda gözlenen etkileri ve orta-uzun vadede ortaya çıkabilecek olası sonuçları ele almaktadır. Böylece, tarımın yalnızca ekonomik bir etkinlik değil; gıda egemenliği, toplumsal dayanıklılık, bölgesel kalkınma ve ekolojik sürdürülebilirlik bakımından kritik bir kamusal alan olduğu vurgulanmaktadır.
1. İklim Değişikliğinin Tarıma ve Gıda Güvenliğine Etkileri
Şekil 1: İklim değişikliğinin tarımsal üretim sistemleri, gıda güvenliği ve beslenme üzerindeki zincirleme etkileri (Türkeş 2025’ten; FAO 2016’ya göre Türkçeleştirilerek ve değiştirilerek yeniden düzenlendi).

İklim değişikliğinin tarımsal üretim sistemleri, gıda güvenliği ve beslenme üzerindeki zincirleme etkileri (Şekil 1), “Riskler” ve “Yanıtlar” şeklinde iki ana başlık altında ve oluşturulan etki değerlendirme çizelgelerinin (Bkz. Çizelge 1, 2 ve 3) yardımıyla ana çizgileri aşağıda tartışılmıştır.
1.1. Riskler: İklim Değişikliğinin Gıda Güvenliği Üzerindeki Etkileri
İklim değişikliğinin tarımsal üretim sistemleri üzerinde hem doğrudan hem de dolaylı etkileri vardır. Doğrudan etkiler, artan hava sıcaklıkları, değişen yağış rejimi ve dağılımı gibi fiziksel özelliklerin belirli tarımsal üretim sistemleri üzerindeki değişikliklerinden kaynaklanan etkileri içerir. Dolaylı etkiler ise tozlayıcılar, hastalık ve zararlılar, hastalık taşıyıcıları, istilacı türler ve çekirgeler gibi diğer türler üzerindeki değişiklikler yoluyla tarımsal üretimi etkileyenlerdir.
Çizelge 1: İklim değişikliğinin tarımsal üretim sistemleri, gıda güvenliği ve beslenme üzerindeki başlıca etkileri.

Kaynak: IPCC (2022); FAO (2015, 2016, 2018, 2024); Rosenzweig vd. (2014); Türkeş (2014, 2020, 2023a, 2023b, 2024); Zhu vd. (2018); Li vd. (2025).
İklim değişikliğinin başlıca ürün verimleri üzerindeki etkileri, uzun dönemli gözlemler ve modelleme çalışmalarıyla geniş ölçüde belgelenmiştir. Küresel ölçekte olumsuz etkilerin olumlu etkilerden daha baskın olduğu; özellikle birçok bölgede buğday ve mısır verimlerinin iklim değişikliğinden zaten olumsuz etkilendiği değerlendirilmektedir (IPCC, 2022; FAO, 2016). Birçok çalışma, iklim değişikliğinin gelecekte düşük enlemlerde ürün üretimini çoğu durumda olumsuz etkileyeceğine işaret ederken, daha yüksek enlemlerde etkilerin ürüne, bölgeye ve uyum kapasitesine göre değişebileceğini göstermektedir. Bazı yüksek enlem bölgeleri belirli ürünler için iklimsel olarak daha elverişli hâle gelebilse de toprak niteliği, su mevcudiyeti ve aşırı olay riski bu potansiyeli sınırlayabilir (IPCC, 2022; FAO, 2016). Yakın dönem sentez çalışmaları, yüksek emisyon ve sınırlı uyum senaryolarında başlıca ürün gruplarında verim kayıplarının artabileceğini göstermektedir. Ancak bu kayıpların büyüklüğü ürün, bölge, kullanılan model ve senaryoya göre önemli ölçüde değişmektedir; bu nedenle tek bir küresel yüzde değeri yerine aralık ve bağlam temelli değerlendirme yapmak daha uygundur (IPCC, 2022; Rosenzweig vd., 2014; Li vd., 2025).
Çizelge 2: İklim değişikliğine karşı gıda güvenliği ve beslenme için temel uyum yaklaşımları.

Kaynak: FAO (2016); IPCC (2022); World Bank (2008); de Janvry ve Sadoulet (2010); Türkeş (2014, 2020, 2023a, 2023b, 2024); Yang vd. (2024); AMIS (2026).
“Etki zincirinin” her aşamasında, var olan etkilenebilirlikler net etkileri daha da kötüleştirir. Buna ek olarak, sistemler/hane halkları varlıklarını, temel kaynaklarını ve yanıt verme kapasitelerini sürekli olarak aşındıran ve tekrarlanan şoklarla karşı karşıya kalırsa, etkilenebilirlik zamanla artabilir. Gıda güvensizliği ve eşitsizliğinin yüksek olduğu bölgelerde, kuraklıkların ve diğer iklim değişikliklerinin artan sıklığı özellikle yoksul hane halklarını etkileyebilir. Mevcut literatür, toplumsal cinsiyet eşitsizlikleri ve kaynaklara erişim kısıtları nedeniyle kadınların birçok bağlamda orantısız biçimde etkilenebildiğini göstermektedir (IPCC, 2022; FAO, 2016).
1.2. Yanıtlar: İklim Değişikliği Bağlamında Gıda Güvenliği ve İyi Beslenmenin Sağlanması
İklim değişikliği karşısında geçim kaynaklarının dayanıklılığını artırmak için sosyal korumayı harekete geçirmek yaşamsaldır. Müdahale için önemli ve acil bir alan, özellikle doğal kaynaklara büyük ölçüde bağımlı olan ve iklim değişikliğine maruz kalan yoksullar arasında geçim kaynaklarının dayanıklılığını artırmak (ve dolayısıyla etkilenebilirliği azaltmak)tır. Bu çabada, yoksulluk ve açlığın kısır döngüsünü kırmada kanıtlanmış etkinliğe sahip olan sosyal güvenlik programları çok önemlidir. Sosyal koruma hem güvenlik ağlarını hem de “güvenlik bağlarını”, yani yoksullar ve savunmasızlar için gelir yaratma yeteneklerini ve fırsatlarını artıran düzenekleri kapsayan geniş bir araç ve hedef yelpazesini içerir.
Çizelge 3. İklim değişikliğine uyum politikaları ve müdahale düzeyleri.

Kaynak: FAO (2016); Türkeş (2014, 2020, 2023a, 2023b, 2024).
Üretim sistemlerinde kıt kaynakların, özellikle suyun, kullanım verimliliğini artırmak, dayanıklı geçim kaynakları oluşturmanın önemli bir yönüdür. Adaptasyon önlemleri arasında su hasadı ve depolama, sulamaya erişim, iyileştirilmiş sulama teknolojileri ve minimum toprak işleme gibi toprak su tutma kapasitesini artıran tarımsal uygulamalar ile toprak karbonu ve organik madde artışı yer alabilir. Ürünler için uyum önlemleri; farklı çevresel koşullara daha dayanıklı tarımsal çeşitlerin kullanımı, ürün çeşitlendirmesi, ekim tarihinin ayarlanması ve uygun olduğu yerlerde sulama ile toprak yönetimi uygulamalarını içerebilir. Literatür, bu önlemlerin bazı koşullarda verim kayıplarını azaltabildiğini; ancak etkinliğin bölgeye, ürüne ve uygulama kapasitesine göre önemli ölçüde değiştiğini göstermektedir (IPCC, 2022; FAO, 2016).
İklim direngen sürdürülebilir tarımsal kalkınma ve ilgili yatırımlar, uyumu destekleyebilir (Türkeş, 2024). Çiftçiler, balıkçılar ve orman sakinleri hükümetlerden ve özel sektörden desteğe ihtiyaç duyarlar ve burada sivil toplum kuruluşlarının da önemli bir rolü vardır. Tarım yatırımları ve özellikle küçük ölçekli üreticileri güçlendiren yatırımlar, yoksulluğun azaltılmasında önemli bir rol oynayabilir. Dünya Bankası bulgularına göre, tarımdan kaynaklanan büyümenin yoksulluğu azaltıcı etkisi birçok gelişmekte olan ülkede tarım dışı sektörlerden gelen büyümeye kıyasla daha yüksektir; bazı çalışmalarda bu etkinin yaklaşık iki ila üç kat düzeyine ulaşabildiği belirtilmektedir (World Bank, 2008; de Janvry ve Sadoulet, 2010).
Yukarıda sunulan ekonomik ve teknik seçenekleri mümkün kılmak, desteklemek ve tamamlamak, gıda üreticilerinin uyumunu sağlamak ve özellikle küçük ölçekli gıda üreticilerinin iklim değişikliğine uyum çabalarını desteklemek için ulusal ve uluslararası düzeyde uygun politikalar ve kurumlar gereklidir.
2. Küresel Gelişmelerin Tarım, Hayvancılık ve Gıda Güvenliği Üzerindeki Etkileri
Küresel ekonomik gelişmelerin tarım sektörü üzerindeki etkisi büyük ölçüde girdi maliyetleri, finansmana erişim, ticaret akımları ve fiyat oynaklığı üzerinden ortaya çıkmaktadır (OECD ve FAO, 2023). Özellikle enerji fiyatlarındaki artış, tarımsal üretimde mazot, elektrik, sulama ve lojistik maliyetlerini yükseltirken; petrol ve doğal gaz piyasalarındaki dalgalanmalar gübre fiyatları üzerinde doğrudan baskı yaratmaktadır (OECD ve FAO, 2023). Tarımsal üretimin giderek daha fazla dış girdiye bağımlı hâle gelmesi, küresel enflasyonist baskılar ve döviz kuru oynaklığının ulusal tarım sistemlerine daha hızlı yansımasına yol açmaktadır. Bu durum, düşük ve orta gelirli ülkelerde üretim maliyetlerini artırmakta, üretici gelirlerini aşındırmakta ve küçük ölçekli işletmelerin piyasa karşısındaki etkilenebilirliğini derinleştirmektedir. Literatürde, iklim değişikliği ile ekonomik etkilenebilirliklerin birbirini beslediği; özellikle kuraklık, sıcak hava dalgaları ve aşırı yağışların verim üzerinde yarattığı düşüşün fiyat artışları ve gelir kaybıyla birleşerek tarımsal riskleri büyüttüğü vurgulanmaktadır (Türkeş, 2020; Milne vd., 2025).
İklim değişikliğinin tarımsal üretim üzerindeki etkileri yalnızca bitkisel üretimle sınırlı değildir; hayvancılık da sıcaklık stresi, mera verimliliğinde azalma, su kaynaklarının azalması, yem maliyetlerinde artış ve hastalık risklerinin değişmesi gibi çok katmanlı baskılarla karşı karşıyadır. Birçok çalışma, artan hava sıcaklıklarının süt verimi, canlı ağırlık artışı, döl verimi ve hayvan refahı üzerinde olumsuz etkiler yarattığını; ayrıca yem bitkileri üretimindeki dalgalanmaların hayvansal üretim maliyetlerini yukarı çektiğini göstermektedir (Cheng vd., 2022). Hayvancılık aynı zamanda kırsal hane gelirlerinin ve beslenme güvenliğinin temel dayanaklarından biri olduğu için, bu alandaki bozulmalar kırsal yoksulluk, geçim kaynaklarının çeşitliliği ve toplumsal dayanıklılık üzerinde doğrudan sonuç üretmektedir.
Savaşlar ve jeopolitik çatışmalar, özellikle tahıl, yağlı tohum, gübre ve enerji piyasaları üzerinden tarım-gıda sistemlerini ciddi
biçimde etkilemektedir (Brenton vd., 2022; OECD ve FAO, 2023). Son yıllarda savaşların yalnızca çatışma bölgelerindeki üretimi sekteye uğratmadığı; aynı zamanda ihracat kısıtları, liman ve lojistik darboğazları, sigorta maliyetleri ve emtia piyasalarındaki spekülasyonlar aracılığıyla küresel gıda fiyatlarını yükselttiği görülmektedir (OECD ve FAO, 2023). Ticaret politikaları da bu tabloda belirleyici bir rol oynamaktadır. İhracat yasakları, korumacı tedbirler, gümrük vergileri ve stratejik stok politikaları kısa vadede iç piyasayı korumayı amaçlasa da orta vadede küresel arz dengesizliklerini artırabilmektedir. Bazı çalışmalar, iklim değişikliğinin etkileri altında gıda güvenliğinin yalnızca yerli üretimle güvence altına alınamayacağını; uluslararası ticaretin önemli bir tampon mekanizma sunduğunu, ancak bunun adil, öngörülebilir ve çok taraflı kurallarla desteklenmesi gerektiğini ortaya koymaktadır (Brenton vd., 2022).
Bu gelişmelerin üretim planlaması üzerindeki etkisi son derece belirgindir. Geleneksel üretim desenleri, geçmiş iklim normalleri ve görece istikrarlı piyasa beklentileri temelinde şekillenmişken, günümüzde üretim kararları çok daha yüksek belirsizlik altında alınmaktadır. Hangi ürünün hangi bölgede, hangi su ve girdi kısıtları altında, hangi piyasa ve ticaret koşullarında üretileceği sorusu stratejik bir planlama meselesine dönüşmüştür. Bu nedenle literatür, iklim uyumlu tarım, risk temelli üretim planlaması, su verimliliği, bölgesel ürün deseninin yeniden tasarlanması, erken uyarı sistemleri, sigorta mekanizmaları ve tedarik zinciri dayanıklılığı gibi konuların üretim politikalarının merkezine yerleştirilmesi gerektiğini savunmaktadır (Milne vd., 2025; Türkeş, 2020). Kırsal yaşam açısından bakıldığında ise üretim risklerinin artması, gelir dalgalanması, borçluluk, genç nüfusun tarımdan kopuşu ve zorunlu göç gibi süreçleri hızlandırabilmektedir.
Bu noktada sürdürülebilirlik ve sürdürülebilir kalkınma yaklaşımı, iklim değişikliğiyle mücadele ve iklim değişikliğine uyum politikalarını yalnızca çevresel bir zorunluluk olarak değil, aynı zamanda sosyal refah, yoksulluğun azaltılması, eşitsizliklerin giderilmesi, eğitim, sağlık, biyoçeşitliliğin korunması ve iklime dayanıklı ekonomik büyümenin ortak bir çerçevesi olarak ele almayı gerektirmektedir. Türkeş (2024), iklim değişikliği ile sürdürülebilirlik arasındaki ilişkinin en iyi biçimde Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları içinde, özellikle de Amaç 13 (İklim Eylemi) çerçevesinde anlaşılabileceğini; etkili iklim değişikliği mücadelesi ve uyum politikalarının ancak çevresel, coğrafi, toplumsal ve eğitsel boyutları birlikte gözeten bütünleşik sosyal bir kalkınma perspektifiyle anlam kazanacağını vurgulamaktadır. Bu yaklaşım, tarım ve gıda sistemlerinin geleceğinin yalnızca üretim teknikleri ya da piyasa dengeleri üzerinden değil, doğal kaynakların korunması, toplumsal dayanıklılığın güçlendirilmesi ve kuşaklar arası adalet ilkeleri doğrultusunda değerlendirilmesi gerektiğini göstermektedir.
3. Türkiye’de Gözlenen Etkiler ve Olası Gelecek Eğilimleri
Türkiye, Akdeniz Havzası’nda yer alması nedeniyle iklim değişikliğinin etkilerine karşı etkilenebilirliği yüksek ülkeler arasında değerlendirilmektedir (Türkeş, 2020). Çeşitli çalışmalar, Türkiye’de hava sıcaklığı artışları, yağış rejimindeki düzensizlik, kuraklık sıklığındaki artış ve aşırı hava ve iklim olaylarının tarımsal üretim üzerinde halihazırda etkili olduğunu göstermektedir (Bayraç ve Doğan, 2016; Türkeş, 2020). Özellikle suya bağımlı üretim desenleri, sulama altyapısındaki eşitsizlikler ve bölgesel iklim farklılıkları, tarımsal etkilenebilirlikleri artırmaktadır. Türkiye’de yapılan ampirik çalışmalar, hava sıcaklığı artışlarının tarımsal verim ve tarımsal gelir üzerinde olumsuz etkiler yarattığını; yağış miktarındaki değişimlerin ise bölge ve ürün türüne göre farklılaşan sonuçlar doğurduğunu ortaya koymaktadır (Bayraç ve Doğan, 2016). Bu bulgular, iklim değişikliğinin Türkiye tarımı üzerindeki etkisinin tek yönlü değil; ürün, coğrafi bölge, teknoloji düzeyi ve su erişimi gibi değişkenlere bağlı olarak farklılaşan karmaşık bir nitelik taşıdığını düşündürmektedir.
Türkiye’de hayvancılık etkinlikleri bakımından sıcaklık stresi, kaba yem açığı, mera kalitesindeki bozulma ve yem hammaddelerinde ithalata bağımlılık öne çıkan risk alanlarıdır (Cheng vd., 2022; OECD ve FAO, 2023). Küresel piyasalardaki yem, enerji ve gübre fiyatlarındaki artışlar, özellikle süt ve kırmızı et üreticilerinin maliyet yapısını bozmakta; bu durum hem üretim sürekliliğini hem de tüketici fiyatlarını etkilemektedir. Aynı zamanda hayvancılık, küçük aile işletmeleri ve yarı-geçimlik üretim biçimleri açısından kırsal refahın ana bileşenlerinden biri olduğu için, sektördeki maliyet baskıları kırsal toplumsal yapıda çözülmelere yol açabilmektedir. Gıda güvenliği bakımından ise Türkiye’de son dönemde fiyat enflasyonu, arz dalgalanması ve satın alma gücündeki aşınma, fiziksel gıda mevcudiyeti kadar ekonomik erişilebilirlik boyutunu da öne çıkarmıştır. Bu nedenle gıda güvenliği sorunu, yalnızca üretim miktarıyla değil, fiyat istikrarı, dağıtım altyapısı ve hane halkı gelirleriyle birlikte değerlendirilmelidir (Türkeş, 2020).
Bu çerçeve, Türkiye’ye odaklanan daha özgün çalışmalarla da desteklenmelidir. Türkeş (2014), iklim değişikliğinin tarımsal gıda güvenliğinin yalnızca üretim miktarını değil, gıdanın varlığı, erişilebilirliği, kullanım niteliği ve sürekliliği boyutlarını birlikte etkilediğini; bu nedenle uyum stratejilerinin yalnızca verim artışı hedefiyle değil, yerel bilgi, geleneksel üretim pratikleri ve agroekolojik yaklaşımlarla birlikte düşünülmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Buna paralel olarak Sen vd. (2012), Türkiye için bölgesel iklim modeline dayalı projeksiyonlarında batı kesimlerde yaz sıcaklıklarının 5–7°C’ye kadar artabileceğini, güneybatıda yağışların yaklaşık %40 azalabileceğini ve özellikle batı ile güney kıyılarında kuraklıkların daha sık, daha şiddetli ve daha uzun süreli hâle gelebileceğini göstermektedir. Aynı çalışma, birinci ve ikinci ürün mısırda büyüme döneminin kısalması ve verimde belirgin azalışlar beklendiğini ortaya koyarak, iklim baskısının tarımsal üretim planlamasını doğrudan etkileyeceğini göstermektedir. Daha güncel olarak Türkeş ve Yurtseven (2025) ise Türkiye’de yarı kurak step ve yazları kurak ve çok sıcak Akdeniz iklim tiplerinin alanlarının son dönemlerde genişlediğini, serin ve nemli iklim tiplerinin ise daraldığını; yüksek sera gazı salım senaryoları altında bu dönüşümün gelecekte daha da belirginleşeceğini ortaya koymaktadır. Söz konusu bulgular, Türkiye’de tarımsal üretim coğrafyasının, ürün desenlerinin ve yükseltiye bağlı ekolojik kuşakların yeniden şekilleneceğine; dolayısıyla üretim planlamasının artık geçmiş iklim normallerine değil, gözlenen ve gelecekte öngörülen iklim kaymalarına dayandırılması gerektiğine işaret etmektedir.
Geleceğe dönük olarak Türkiye’de tarımsal üretim planlamasının iklim projeksiyonları, su bütçesi, bölgesel ürün uygunluğu, dış ticaret bağımlılığı ve kırsal demografik değişimlerle birlikte ele alınması gerekmektedir (Milne vd., 2025; Türkeş, 2020). Özellikle tahıllar, yem bitkileri, sebze-meyve üretimi ve hayvancılık açısından sıcak hava dalgaları, su kıtlığı, zararlı ve hastalık baskısı ile girdi fiyat şoklarının eşzamanlı etkileri daha görünür hâle gelebilir. Bazı ürünlerin üretim coğrafyası kuzeye ya da daha yüksek rakımlara kayabilir; bazı bölgelerde geleneksel ürün desenleri ekonomik olmaktan çıkabilir. Bu nedenle Türkiye açısından geleceğin temel meselesi, yalnızca üretimi artırmak değil; hangi ürünün nerede, hangi teknoloji ve kaynak kısıtları altında, hangi risk yönetimi araçlarıyla üretileceğini bilimsel veriye dayalı biçimde planlamaktır. Bu bağlamda su verimliliği yüksek üretim modelleri, iklime dayanıklı tohum ve ırk geliştirme, mera ve yem yönetimi, tarımsal erken uyarı sistemleri, veri temelli destekleme politikaları, bütünleşik su, orman, toprak ve kuraklık yönetimi stratejileri ve bölgesel planlama araçları kritik önem taşımaktadır.
4. Kısa Tartışma ve Sonuç
İklim değişikliği; mevsimsel düzensizlikler, kuraklık, sel, sıcak hava dalgaları ve diğer aşırı olaylar yoluyla iklimsel belirsizlikleri artırarak ya da öngörülebilirliği zayıflatarak hasat planlarını zorlaştırmakta, verimi ve üretici gelirlerini etkileyebilmektedir. Aynı zamanda tarım sektörü
hem iklim değişikliğinden etkilenmekte hem de sera gazı emisyonları, arazi kullanımı değişikliği ve bazı kirletici girdiler yoluyla çevresel baskılar üretmektedir. Bunlar; kullanılan fosil yakıt ya da enerjiden kaynaklanan CO2 salımları; çeltik ve büyük baş hayvan yetiştiriciliğinden metan (CH4) ve azotlu gübre kullanımından diazotmonoksit (N2O) salımları; kimyasal gübreler ve zararlı mücadelesinde kullanılan kimyasallardan kaynaklanan hava, su ve toprak kirliliği, çeşitli hava kirletici salımları vb.’dir. Bu nedenle iklim değişikliği mücadelesi ve uyum politikalarının birlikte düşünülmesi önemlidir (FAO, 2016; IPCC, 2022; Yang vd., 2024).
Biyoklimatik değişkenlik ve bunun 2040’lar ya da 2070’lere kadar çeşitli ürünler üzerindeki etkisi incelendiğinde, iklim kaynaklı tehlikede olan ürünler arasında hem tahıllar hem de meyve ağaçları ve zeytinlikler ile bazı sebzeler var! Daha yüksek hava sıcaklıkları, şiddetli kuraklıklar ve diğer hava ve iklim olayları bazı bölgelerde üretimi azaltabilir ancak etkiler genellikle değişken ve öngörülemezdir. Ancak bazı çalışmalara göre, pek çok ülke yerel olumsuz hava ve iklim koşullarının neden olduğu üretim değişimlerinin sonuçlarını hafifletmek için tarım ve gıda ticaretine güveniyor. Ülke tarımına ve üreten çiftçilerin geleceğine zarar vermeksizin, “Ticaret, özellikle tarımda, iklim değişikliğinin etkilerini hafifletmek ve bunlara uyum sağlamak için kullanılan temel araçlardan biri” olabilir. Sonuç olarak, COVID 19 pandemisi, Rusya-Ukrayna Savaşı ve son olarak ABD-İsrail’in İran’a saldırısı vb. küresel önemdeki olaylarda yaşandığı gibi, küresel ekonomik gelişmeler, iklim krizi, savaşlar ve uluslararası ticaret politikaları, tarım ve gıda sistemleri üzerinde birbirini pekiştiren çoklu baskılar üretmektedir (Brenton vd., 2022; OECD ve FAO, 2023). Bu baskılar tarımsal üretimin miktarını ve niteliğini, hayvancılık etkinliklerinin sürdürülebilirliğini, gıda güvenliğinin dört boyutunu, kırsal yaşamın sosyoekonomik dokusunu ve üretim planlamasının mantığını aynı anda dönüştürmektedir (Cheng vd., 2022; Türkeş, 2014, 2020). Türkiye özelinde ise Akdeniz Havzası’nın iklimsel etkilenebilirliği, ithal girdilere bağımlılık, su stresi ve fiyat oynaklığı bu çoklu baskıları daha da görünür kılmaktadır (Bayraç ve Doğan, 2016). Nitekim Türkiye’ye ilişkin çalışmalar, yarı kurak step ve Akdeniz iklim özelliklerinin genişlediğini, serin ve nemli iklim tiplerinin daraldığını, kuraklıkların daha sık ve daha şiddetli hâle geldiğini ve özellikle su stresi yüksek ürünlerde verim kayıpları ile büyüme dönemi kısalmalarının belirginleşebileceğini göstermektedir (Sen vd., 2012; Türkeş ve Yurtseven, 2025). Ayrıca iklim değişikliğinin Türkiye’de gıda güvenliğini yalnızca üretim açığı üzerinden değil, erişilebilirlik, kullanım ve süreklilik boyutları üzerinden de etkileyeceği; bu nedenle uyum politikalarının agroekoloji, geleneksel bilgi ve yerel direngenlik kapasitesiyle birlikte ele alınması gerektiği anlaşılmaktadır (Türkeş, 2014, 2016). Bununla birlikte sürdürülebilirlik yaklaşımı, iklim değişikliğiyle mücadele ve uyum stratejilerinin yalnızca teknik ya da sektörel önlemler olarak değil; yoksulluğun azaltılması, eşitsizliklerin giderilmesi, ekosistemlerin korunması, eğitim ve sağlık gibi toplumsal hedeflerle birlikte tasarlanmasını zorunlu kılmaktadır (Türkeş, 2024). Dolayısıyla Türkiye’de tarım politikalarının geleceği, yalnızca destekleme ya da verimlilik artışı ekseninde değil; iklim değişikliği mücadelesi ve uyumu, sektörel olarak gıda güvenliği ve bireysel ya da toplumsal olarak gıda güvencesi, kırsal dayanıklılık, doğal kaynakların korunması, toplumsal adalet, ticaret stratejisi ve bölgesel üretim planlamasını birlikte düşünen iklim direngen ve bütünleşik bir sürdürülebilir kalkınma yaklaşımı çerçevesinde ele alınmalıdır.
Teşekkür
Makalenin son taslağını gözden geçiren, kaynakları kontrol edip yeniden düzenleyen ve yararlı önerilerde bulunan meslektaşım ve öğrencim sayın Nami Yurtseven’e (İzmir Bakırçay Üniversitesi, Coğrafya Bölümü) teşekkür etmeyi bir borç bilirim.






Bir cevap yazın