“…şikâyet etmek, suçlamak ve Çinlilere nasıl davranmaları gerektiğini ya da ne yapmaları gerektiğini öğretmek yerine tek yol, Çin’i yeni bir ekonomik güç olarak kabul etmek ve onu olduğu gibi değerlendirerek hareket etmek gibi görünüyor.”
Helmut Schmidt, Almanya Şansölyesi
Giriş
28 Şubat tarihinde ABD-İsrail’in İran’a karşı başlattıkları savaşa, Çin hükümetinin mesafeli duruşu dünya kamuoyunun ve bölgeyle ilgili uzmanların ve politikacıların dikkatini çekmişti. Savaşın başlamasıyla birlikte uluslararası kamuoyu Çin›in vereceği tepkiyi merakla bekliyordu. Çin, bugüne kadar ABD’nin İran’a yönelik üst düzeydeki baskıcı politikasına güçlü bir sesle karşı çıkmamış ve İran’la ilişkilerinde ABD’yle doğrudan bir tartışmaya girmekten ve yaptırımlarını açıkça sorgulamaktan kaçınmıştır.
Tartışılan nokta, dünyanın ikinci süper gücünün Orta Doğu’yu güvenlik ve ekonomik açıdan derinden etkileyebilecek bir savaşın dışında kalması ve tarafsızlık izlenimi vermesiydi. Tahran’ın en yakın müttefiklerinden biri olan Çin, Ali Hamaney’in ölümünü sert bir şekilde kınarken, neden dikkat çekici bir şekilde temkinli bir tutum sergiliyordu?
Bazı uzmanlara göre, Çin›in bu pasif davranışının temel nedeni, İran’la olan ilişkilerinin tamamen ekonomik nitelikte olması ve savaşın kendisi açısından hayati bir öneme sahip olmamasıdır. Başka görüşlere göre de Çin, tüm önemli bölgesel güçlerle iyi ilişkiler kurmayı hedefliyor ve tek bir güce bağımlı kalmak istemiyor. Ayrıca Çin’in Orta Doğu’da askeri müttefikleri yok; sadece stratejik ortaklıkları ve ekonomik çıkarları var. İlginç bir yorumda, NY Times’tan geldi: “…Pekin için Washington ile ilişkilerin Orta Doğu’daki olaylardan çok daha önemli olduğunu vurguluyor. Bir zirve toplantısı yakında gerçekleşecek ve Pekin, yarı iletkenler ve Tayvan konusunda ABD’den tavizler almayı umut ediyor…” Bu nedenle de bulunduğumuz koşullarda, Pekin hükümeti Trump’a karşı doğrudan olumsuz bir tutum almak istemediği izlenimini veriyor.
Çin’in Orta Doğu Politikasının Ana Hatları Nelerdir?
Sorumuz: Orta Doğu’daki ABD-İsrail ve İran arasındaki savaşa karşı Çin’in bu ilginç tutumunu nasıl açıklayabiliriz? Çin, geleneksel olarak yabancı çatışmalardan uzak duran ve barış ile istikrarı savunan bir süper güç olduğu izlenimini veriyor. Bu tarafsız görüntüsüyle yapıcı bir aktör olarak, Amerikan askeri ve saldırgan politikasına karşı alternatif bir barışçı model mi oluşturmak mı istiyor?
Çin Halk Cumhuriyeti’nin dış politikası, geleneksel olarak her ülke gibi ulusal çıkarlar üzerine kurulmuş bir stratejidir. Ekonomik çıkarlar, genellikle bu politikanın merkezinde yer alır. Çin, tüm önemli bölgesel güçlerle iyi ilişkiler kurmayı hedefliyor ve tek bir güce bağımlı kalmak istemiyor. Ayrıca Çin’in gerçek anlamda askeri alanında bölgede işbirliği yaptığı müttefikleri yok; sadece stratejik ortaklıkları vardır.
Çin Devlet Başkanı ve Parti Genel Sekreteri Xi Jinping’in 2012 yılında iktidara gelmesiyle bu strateji değişti; o günden bu yana Çin’in çıkarları ekonomik konuların çok ötesine geçiyor. Çin›in artık sadece ABD’ye karşı çıkan bir bölgesel güç değil, ABD’yle eşit düzeyde bir süper güç olarak kabul edilmesini istiyor.
Şüphesiz Çin, önümüzdeki yıllarda ABD’nin üstünlüğünü değiştirebilecek potansiyele sahip büyük bir güç olarak öne çıkıyor. Çin, ulusal çıkarları nedeniyle, sadece Hint-Pasifik’te değil, aynı zamanda Orta Doğu’da da ABD’nin çıkarlarına karşı güç dengesini oluşturmaya çalışıyor. Kısacası, Çin dış politikası bölgesel çıkarlar ile küresel güçler rekabeti arasındaki bir noktada bulunmaktadır.
Pekin yönetiminin içinde bulunduğumuz 21. yüzyıldaki dış politika stratejisini anlayabilmek ve Çin hükümetinin Amerikan askeri politikasına karşı nasıl bir alternatif model ortaya koyduğunu açıklayabilmek için, bu ülkenin 4000 yıllık yazılı tarihinde uyguladığı dış politika ve savunma statejisini kısaca özetlemenin yararlı olacağını düşünüyorum.
Çin’in Tarihsel Dış Politika ve Savunma Stratejisi
19. yüzyıla kadar Çin’in, Batı’ya kıyasla, kendisiyle aynı büyüklükte veya eşit konumda olan devletlerle hiçbir ilişkisi olmadı. Çin İmparatorluğu, kendi coğrafi etki alanı içinde her şeyin üzerindeydi (Middle Kingdom) ve bu durum,bir doğa kanunu gibi kabul ediliyordu. İmparator “Gökyüzü İradesi”nin yeryüzündeki bir temsilcisi olarak görülüyordu. Çin imparatorları için bu irade, komşu halklarla düşmanca ilişkiler kurmak anlamına gelmiyordu; aksine, çoğunlukla dostane ilişkileri tercih ediyorlardı. Bugün ABD gibi, Çin de kendisine özel bir rol üstlendiğini düşünüyordu. Ancak, ABD’nin kendi değerlerini tüm dünyaya yaymayı amaçlayan evrenselciliğe benzer bir anlayışı, Çin imparatorları hiçbir zaman benimsemediler. İmparatorluğun amacı, yakın çevresindeki barbarları kontrol altında tutmaktı. Kore gibi haraç ödeyen devletlerin kendi özel statüsünü tanımasını istiyordu ve karşılığında kendilerine ticaret haklarıyla ilgili konularda ayrıcalıklar tanıyordu.
Çin hakkında fazla bilgisi olmayan Avrupalılar, uzak barbarlar olarak adlandırılıyordu. Onlara karşı dostane davranılıyor, ancak aynı zamanda aralarına küçümseyici bir mesafe de konuyordu. Çin 18. yüzyıla kadar dünyanın en güçlü ekonomisine ve teknoloji birikimine sahipti. Çin’in “istisnai devlet” anlayışı, Çin’in fikirlerini ihraç etmesi ve topraklarını genişletmesi anlamına gelmiyordu; aksine, bu fikirleri benimsemeleri beklenen devlet yetkilerinin kendi ülkelerine gelmeleri bekleniyordu.
Batı denizlerinden gelen barbarların, Pekin’e seyahat etmelerine nadiren izin verilirdi; imparatorun huzuruna kabul edildikleri takdirde, konukların yere kapanıp alnını üç kez yere değdirerek ritüel “kotau” hareketini yapmaları beklenirdi. 14-15 Mayıs’ta Trump’ın Pekin’i ziyareti ve 19-20 Mayıs’ta Putin’in Çin’e beklenen ziyareti bir bakıma bu geleneğin bugünkü diplomasinin protokol kuralları çerçevesinde sürdürüldüğünü göstermektedir. Bir başka deyişle, uluslararası sorunların çözümü için başka ülke liderlerinin Pekin’e gelmeleri bekleniyor.
Çin, tüm komşu devletleri fethetmeyi hedeflemedi. Amacı, barbarları işgal ederek boyun eğdirmek değil, onları “daha gevşek bir politika”yla yönetmekti. Farklı halklar Çin’e itaat etmediklerinde, Çin bu devletlerin kendi aralarındaki anlaşmazlıklardan yararlanırdı:
Bu politika “barbarları, barbarları kontrol etmek için kullanmak” şeklinde tanımlanıyordu. Başka bir deyişle, gerekirse “ barbarları barbarlara karşı savaştırmak ve onları kendi çıkarları için kullanmak” olarak ifade de edilebilir.
Ancak 1861’de, 19. yüzyılda Batı’nın askeri müdahalelerinin baskısı altında, Çin’in Batılı güçlere karşı iki “Afyon Savaşı”nı kaybetmesinin ardından 1949 yılına kadar, Büyük Britanya başta olmak üzere, kolonyal güçlerin ve bu arada 1937 yılında Japonya’nın istilasına uğradı. Nihayet iç savaş sonrasında, 1949 yılında Mao’nun başkanlığında özgürlüğüne kavuştu.
Çin’in Orta ve Yakın Doğu’daki Temel Ulusal Çıkarları Nelerdir?
Bu aşamada karşımıza çıkan önemli soru: Çin’in bu bölgedek ulusal çıkarları nelerdir?
Çin’in bölgedeki en önemli önceliği kendi enerji güvenliğidir. Ülkenin petrol ihtiyacı çok büyüktür ve bu ihtiyacı büyük ölçüde Orta Doğu’dan ithal edilen petrolle karşılanmaktadır. Çin’in ithal ettiği ham petrolün %43’ü ve doğal gazın %24’ü Hürmüz Boğazı’ndan geçiyor. İran’ın petrol ihracatının %90’ını alan Çin’in, Basra Körfezi’ndeki İran’dan da büyük petrol tedarikçisi ise Suudi Arabistan’dır.
Çin ekonomisi için ikinci öncelikli ilgi alanı ihracat pazarlarıdır. Buna paralel olarak Çin, bu bölgeyle ticaretini genişletmiş ve önemli bir ekonomik ortak ve yatırımcı haline gelmiştir.
Çin’in bölgedeki artan ekonomik varlığının merkezinde, Çin’in “İpek Yolu Girişimi” (Belt and Road Initiative, BRI), öncelikle İran üzerinden geçmesi planlanan “Güney Koridoru” yer almaktadır. Çin bugün, Orta Doğu ve Doğu Akdeniz’de faaliyetlerini siyasi ve güvenlik açısından derinleştirmeye açık bir ilgi göstermektedir; bu faaliyetler, ABD ve Rusya gibi diğer güçlerin faaliyetlerine kıyasla henüz mütevazı görünse de hızla büyümektedir.
Kısacası, Çin hükümeti, ABD ve Büyük Britanya’nın uyguladığı, istilacı ve askeri güç kullanarak yayılmacı süper güç stratejisini uygulamak yerine, öncelikle bölgelerde ekonomik üstünlüğü ele geçirmek ve ekonomik bağımlılığı sağlayarak dünyanın değişik bölgelerindeki ülkelerde kendi ulusal hedeflerini sağlayabilmek amacındadır. Çin’in bu davranışı bir çeşit “ekonomik emperyalizm” olarak da tanımlanabilir. Böylece, barışcıl bir şekilde ulusal çıkarlarını küresel düzeyde yayabilir ve askeri güç kullanmadan ABD’yle arasındaki süper güçler dengesini kurabilir.
Çin, tarihi boyunca her zaman öncelikle bir ticaret ülkesiydi. 19. yüzyılın ikinci yarısında dünya gücü haline gelirken ABD’nin ve Büyük Britanya’nın izlediği yoldan farklı bir yol izlemiyor. Ancak Çin, şu ana kadar tarihinde sınırlarını genişletmek için askeri güce başvurmamıştır: Güney Çin Denizi’ndeki coğrafi etki alanlarını güvence altına alma çabasını, daha çok bir “Çin Monroe Stratejisi” girişimi olarak değerlendirmek gerekir.
Savaşın Çin Ekonomisi Üzerindeki Etkileri
Körfez savaşının kısa vadede Çin ekonomisi üzerindeki etkileri iki başlık altında toplanabilir:
Birincisi, Çin, diğer ülkelere kıyasla enerji krizinden daha az etkilendiği için dış politikada bu temkinli tutumunu sergileyebilmektedir. Çin, enerji ithalatında, Orta Doğu’ya bağımlı olsa da tahminlere göre bugün altı aylık petrol rezervlerine sahiptir. Son yıllarda yenilenebilir enerjiye yatırım yapmıştır; ayrıca, gaz ve petrol ihtiyacını Rusya’dan karşılayabilir. Böylece Çin Halk Cumhuriyeti, enerjiyle ilgili ortaya çıkabilecek
olası sıkıntıları aşabilecek konumdadır.
İkincisi, İran Savaşı yine de Çin ekonomisini etkileyebilir. Enerji ve ulaşım fiyatlarını yükselten uzun süreli bir savaş, küresel talebi ve dolayısıyla Çin ürünlerine olan talebi de azaltabilir. Pekin’in bu yılki büyüme hedefini şimdiden yüzde 4,5-5’e düşürmüş olması ve artan petrol fiyatları karşısında benzin fiyatlarına kontrol getirmiş olması, savaşın ekonomik sonuçlarına dair endişelerin arttığının bir kanıtı olarak anlaşılabilir. Çin için bu çatışmadaki en temel motivasyon, kendi ekonomik maliyetlerini ve risklerini en aza indirmek ve bölge kaynaklı petrol ithalatını sorunsuz bir şekilde sağlamaktır.
ABD- Çin İlişkilerinin Geleceği
Uluslararası düzenin istikrarsızlaştığı bir ortamda, ilginçtir Başkan Donald Trump, Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’le Pekin’de görüşmek istediğini açıkladı. Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, 14-15 Mayıs tarihlerinde Pekin’de bir araya geldiler.
Donald Trump, Ekim 2025 tarihinden altı yıl sonra ilk kez Xi Jinping’le yüz yüze görüştü, ancak dönüşünde yine de tarifeler ve hammadde ileyarı iletken ihracatı konusunda vardıkları “büyük bir görüşme” ve tarihi anlaşmalardan bahsetti. Bilindiği üzere, sonraki dönemde, ABD, Çin’e yarı iletken teknolojisi üzerinden ihracat kontrollerini getirdi. Çin liderliği durumu tersine çevirdi ve nadir toprak ve ilgili üretim teknolojilerinin ihracatını, Avrupa’ya da dahil olmak üzere, kasıtlı olarak kısıtladı.
Tarihi 14-15 Mayıs buluşmasında, ticaret, Tayvan ve İran-ABD savaşı gündemin merkezinde yer alıyordu. Fikir ayrılıklarına rağmen, her iki taraf da dostane bir üslubu korumaya özen gösterdiler. Trump pazarlık gücünü artırmak için, başından itibaren masada yer almasını istediği tanınmış iş dünyası liderlerini beraberinde getirdi. Bu isimler arasında Tesla CEO’su Elon Musk, Apple CEO’su Tim Cook ve Nvidia’nın CEO’su Jensen Huang bulunuyordu. Basında görüşme, “Pekin, Amerikan firmalarına kendi pazarına daha iyi erişim imkânını vaat ediyor” şeklinde yorumlandı. Trump’la Pekin’de yapılacak görüşmelerde, Pekin hükümetinden İran’la önce bir uzlaşmaya varılması ve sonra da bir barış antlaşmasıyla savaşın sona erdirilmesi konusu ve Çin hükümetinin bu konuda arabulucu olması bekleniyordu.
Çünkü, Çin, İran›ın en önemli ticaret ortağıdır; ancak Pekin›in bu etkisini olası bir arabulucu olarak kullanıp kullanmayacağıve bunu nasıl yapacağı, ne zaman kullanacağı henüz belirsizdi. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio şu açıklamayı yaptı: “…bu krizi çözmek, Çinlilerin de menfaatine. Onları bu konuda daha aktif bir rol üstlenmeye ikna edebilmeyi umuyoruz…”
Pekin’de yapılan ikili görüşmenin ardından Beyaz Saray, ABD ve Çin’in küresel enerji kaynaklarının serbest akışını sağlamak için Hürmüz Boğazı’nın açık kalması gerektiği konusunda mutabık kaldıklarını açıkladılar. Çin Devlet Başkanı Xi Jinping de bu önemli su yolunun askeri amaçlarla kullanılmasına karşı olduğunu dile getirdi ve geçiş ücreti uygulanmasına yönelik her türlü girişimi reddetti. Burada önemli nokta, Çin’in bu ortak düşünceyi nasıl gerçekleştireceği ve İran’ın tüm bu gelişmelere tepkisi ve yanıtı ne olacaktır?
İran savaşı dışında, görüşmelerde Tayvan da önemli bir rol oynadı.11 Xi, ABD’yi Tayvan meselesini yanlış ele almaması konusunda uyardı. Aksi takdirde, iki ülke arasındaki ilişkilerin “son derece tehlikeli bir duruma” düşebileceğini belirtti. Çin tarafının açıklamasına göre, “Xi, Tayvan meselesini son derece dikkatli bir şekilde ele alınması istiyor ve meselenin yanlış yönetilmesi halinde, her iki ülke de bir çatışmaya sürüklenebilir.”
ABD Başkanı Trump ve Çin Devlet Başkanı Xi, Pekin’deki görüşmelerini tamamlandı. Şu ana kadar somut bir sonuç ortaya çıkmadı, sadece ileriye dönük beklentiler dile getirildi. Bu arada, Çin hükümeti, Trump’a müthiş etkileyici bir ağırlama töreni hazırladı.
Başka önemli gelişme de Körfez ülkelerinin savaş sırasında ABD’yle yaptıkları savunma anlaşmalarının kapsamını ve yeterliliğini test etme olanağı elde etmiş olmasıdır. Bu gelişmenin sonucunda, Washington’la yapılan savunma iş birliklerinin işlevselliği konusundaki endişeler gündeme geldi ve tartışmaya açıldı. Bu nedenle de ortalık sakinleşince, Körfez ülkelerinin ABD’yle, öncelikle savunma alanındaki iş birliğini tekrar gözden geçireceklerini düşünüyorum.
Sonuç
ABD için Çin, artık Rusya’dan ve hatta Avrupa’dan daha önemli hale gelmiştir. Çin sadece yükselen bir ticaret, ekonomi ve askeri güç olarak kalmamakta, aynı zamanda Çin’in yükselişi, uzun bir süredir ABD başta olmak üzere, Batı tarafından şekillendirilen ve bugüne kadar büyük ölçüde Batı tarafından yönlendirilen “dünya düzenini” dengesiz hale getirmektedir. ABD, bugüne kadar ki “tek” süper güç konumunu korumak için Çin’in yükselişini önlemek istiyor.
Buna karşın, Pekin, ekonomik çıkarlarını güvence altına almak ve küresel lojistik ağını genişletmek amacıyla, Çin sınırları dışındaki merkezlerle, örneğin Afrika, Latin Amerika ve Avrupa’yla ticari ve sermaye ilişkilerini geliştirmek istiyor. Çin, yalnızca Hong Kong veya Tayvan gibi eski Çin toprakları üzerinde kontrol edici bir etki kurmaya çalışmakla kalmıyor, aynı zamanda uluslararası düzeyde yaptığı yatırımlarla, değişik bölgelerle dostça ilişkiler kurmaya, ekonomik bağımlılıklar yaratmaya ve kendi ekonomik imparatorluğunu oluşturmaya çalışıyor.
Xi Jinping’in toplantılar öncesi yaptığı açılış konuşmasında, ülkesinin ekonomik gücünü “…Çin, 140›tan fazla ülke ve bölgenin başlıca ticaret ortağı haline gelmiş ve daha fazla ülke için önemli bir yatırım kaynağı olmuştur. Hem Çin›in yurt dışındaki yatırımları hem de Çin’e yapılan yabancı yatırımlar, dostluğu, iş birliğini, güveni ve umudu güçlendirmiştir… “şeklinde ifade etmiştir.
Başka bir deyişle, Büyük Britanya ve ABD de, tıpkı başka imparatorluklar gibi, yükselişlerine agresif ve genişlemeci bir askeri, ekonomi ve ticaret politikalarıyla başlamışlardı. Çin de bugün bu durumun bir istisnası değildir. Aralarındaki önemli farklılık, Çin, askeri güç ve işgal yerine, önce ekonomik bağımlılık yaratarak süreci başlatıyor.
Kısacası, dünya halklarının beklentisi, ABD, Çin ve Avrupa’nın, ekonomik ve savunma ilişkilerinde sürekli bir diyalog içinde olması ve “yakınlaşma yoluyla değişim” sürecini başlatması ve uzlaşarak kurallara dayalı uluslararası düzeni kurması ve barışı yeniden sağlamasıdır. Bu hedefi gerçekleştirmek için de Henry Kissenger’in önerisini öncelikle dikkate almaları gerekiyor: “…Hemen hemen tüm imparatorluklar güç kullanarak kurulmuştur, ancak hiçbirinin bu güçle ayakta kaldığı görülmemiştir. Evrensel egemenliğin kalıcı olabilmesi için, gücün sorumluluğa dönüştürülmesi gerekir. Aksi takdirde, yöneticilerin enerjisi, devlet adamlığının en temel görevi olan geleceği inşa etmek yerine, egemenliklerini sürdürmek için harcanacak ve tükenecektir. İmparatorluklar ancak baskı yerini uzlaşmaya bıraktığında ayakta kalabilir…”






Bir cevap yazın