Giriş
Dünyadaki devletler 18. yüzyılın sonuna kadar mutlak monarşiyle, otoriter bir biçemle (üslupla) yönetilmiştir. Amerikan (1776) ve Fransız (1789) Devrimleri sonrasında hem monarşilerin gücü kırılarak Cumhuriyet yönetimleri kurulmaya hem de halk egemenliği (popular sovereignty) savının cazibesi ve etkisi artmaya başlamıştır. Bu durumda mutlak monarşiler, kişisel ve keyfi yönetimlerden, anayasaya dayanan ve halkın sözünün geçmeye başladığı, yasama sistemlerinin ve bağımsız ve tarafsız yargının güç kazandığı meşruti monarşilere (constutional monarchy) dönüşmüştür. Bu süreçte demokrasi de, halk yönetimleri içinde en etkili ve saygın yönetim olarak, 19. yüzyıldan itibaren yayılmaya başlamıştır (Huntington, 1991). Ancak, özellikle 20. yüzyıldan itibaren demokrasinin karşısına güçlü otoriter akımlar çıkmıştır. Bir anlamda çağdaş siyasal sistemlerde otoriterlik büyük bir yenilenme geçirerek çok sayıda ve farklı içerikte rejim ve hükümet biçimleri olarak demokrasiyi gerileterek yaygınlaşmıştır. Etnik milliyetçilik, dincilik veya mezhepçilik, sosyal sınıf temelli ideolojiler, yeni halk anlayış ve tanımlarıyla, halk yönetimi kavramını dönüştürerek, bir kültürel veya sosyo-ekonomik kitle, çoğunlukla bir büyük azınlık kitlesine dayalı olarak yönetim meşruluğu sağlamak suretiyle, mutlakiyetçi, zaman zaman kişisel, zaman zaman parti yönetimi ağırlıklı otoriter yönetimler üretmişlerdir. 20. yüzyılın sonu ve 21. yüzyılın başından itibaren bu otoriter yönetim uygulamaları büyük bir çeşitlilik ortaya koymaya başlamıştır (Levitsky & Way, 2002; 2010). Bu süreçte mutlak monarşiler artık istisnai bir otoriter yönetim türü haline dönüşürken, demokrasi ile otoriterlik arasındaki alanda farklı farklı kişisel, tam bir diktatörlük veya siyasal bir kişi kültünden ya da tek veya çok partiden oluşan, diğer yanda çok partili yasama gibi siyasal temsil kurumlarını da içeren uygulamalara, öte yandan askeri yönetim ve liderlere kadar varan örnekler ortaya çıktı. Ancak bunların hepsinin siyasal yöneticileri için ortak bir ikilem mevcuttur ve otoriter yönetimlerin karar alıp uygulamalarında da bu ikilem etkili olmuştur. Bu ikilemin bilinmesi, otoriter yönetimlerin nasıl karar alıp uyguladıklarını anlamak ve değerlendirmek açısından önem arz eder. Aşağıdaki satırlarda bu konuyu ele almaya çaılşacağız.
Demokratik Olmayan (Otoriter, Totaliter, Melez) Yönetimlerin İkilemi
Bir hükümet ve onun en önemli siyasal karar alıcısı konumundaki siyasal lider bağlayıcı (yaptırımla, yani ödül veya cezayla desteklenmiş) kararlar (siyasal kararlar) alır. Bu kararların uygulanabilmesi için, o kararların uygulanacağı toplumdakilerin o kararları benimsemeleri veya itaat etmeleri, direnmemeleri gerekir. Siyasal kararlara geniş kitlelerin uymasını sağlamak için ya ödül vermek, geniş kitlelerin kendi yararlarına görebileceği, iş, maaş veya ücret, ihale vb. ya ceza vermek, baskı, zorlama, tehdit, korkutma yoluna gitmek ya da en etkili ve en ucuz maliyeti olan meşruluk duygusunu yaratmak ve kullanmak gereklidir. Çağdaş melez ve otoriter rejimlerin, halk yönetimi olduklarını iddia etmekle birlikte, siyasal katılmaya fazla bir olanak sağlamadıkları için geniş kitlelerin şeffaf bir biçimde alınan siyasal kararların içinde yer almasını sağlamaları mümkün değildir. Melez de olsa otoriter rejimler karar alırken geniş halk kitlelerine danışarak, onları dinleyerek, onların birer paydaş olarak kararların içinde yer almasını sağlayarak hareket edemezler; zaten bunu sağlayabilseler, otoriter değil, demokrasi hükümetleri olurlardı. Dolayısıyla, alınan siyasal kararları büyük halk kitlelerinin meşru olarak görüp kabul etmeleri pek mümkün olamamaktadır. Bu kararlara halkın itirazı (contestation) ve muhalefet etmesi de otoriter rejimlerce kabul edilmediğinden, siyasal kararların uygulamasında iki yöntem kullanılabilmektedir. Bunlardan birisi, muhalefet edebilecekleri susturmak için, onlara ödül vererek iktidarın safına çekmek (co-optation) veya bu yapılamıyorsa, baskı uygulamak, zor kullanarak, korkutarak veya daha da zecri önlemler uygulayarak alınan kararlara uyulmasını sağlamaktır.
İşte bu aşamada siyasal karar alıcının karşısına bir ikilem çıkmaktadır: “Otoriter bir liderin uygulatacağı baskı korku yaratır ve bu koşulda siyasal lider bir karar konusunda ne kadar desteğe sahip olduğunu bilemez, bir belirsizlikle karşı karşıya kalır; lider, muhalefeti kendi safına çekmek için rasyonel olandan daha fazla ödül vermek gereği duyar ve daha fazla kaynak harcamaya yönelir.” (Orvis & Drogus, 2019: 258). Alınan siyasal kararlara halkın uyumunu sağlamak için ödül (bütçe harcamaları) ve ceza (baskı ve sansür uygulaması) dengesini tutturmanın zorluğunu vurgulayan bu ikilemin üzerine dayandığı temel varsayım otoriter toplumlarda liderlerin doğru enformasyon ve bilgi almasının mümkün olmadığı varsayımıdır çünkü baskı, korku yaratır; korku duyan halk, gerçek duygu ve düşüncelerini belli etmekten çekinir (Wintrobe, 1998). Toplumda siyasal katılmanın özgürce gerçekleşmemesi ve basın, medya ve sosya medyada sansür uygulamalarının yaygınlığı dışında, troller vasıtasıyla yayılan gerçek dışı bilgi (disenformasyon ve misenformasyon) ortamında rejimin gerçekten ne ölçüde halk tarafından desteklendiğinin bilinmemesi, siyasal liderlerin yaptıkları değerlendirmelerde yanılgıya yol açmaktadır. Kendilerine yönelik olan muhalefeti olduğundan daha güçlü, yaygın, etkili olarak görerek, onları bastırmak için zor kullanmaya yöneldiklerinde, muhalefete yapılan uygulamaların şeditliği yüzünden adaletsizlik, hakkaniyetsizlik algıları yaygınlaşır ve muhalefet güçlenir. Muhalefetin önemli unsurları olarak gördüklerini susturmak için onlara daha fazla ödeme yapmaları ve ekonomik olanaklar sunmaları da elllerindeki iktisadi kaynakları iktisadi olmayan hedeflere tahsis ederek ekonomik yönetimi zora sokmalarına sebep olur. Bu gelişmeler de halkın adalet, hakkaniyet ve meşruluk duygularını zedeler. Böylece iktidardaki siyasal liderlerin meşrulukları daha da azalır. Kısacası, kendi siyasal konumlarının meşruluk sorunu onları korku içinde etraflarını kollamaya yöneltir; paranoya etkisinde karar almak, akılcı karar almanın tersidir. Akılcı olmayan kararlar hem bu kararların istenilen sonuçlara hizmet edip etmediğini hiçbir zaman bilmemelerine yol açar hem de ne kadar baskı ve kaynak harcarlarsa güvende olurlar sorusuna doğru yanıtı bulmalarını engeller. Her zaman bir belirsizlik, güvensizlik, şüphe, hatta korkuyla yaşamak ve karar almak zorunda kalırlar. Ancak, her durumda otoriter rejimler geniş patronaj ağları kurmaya yönelmişlerdir. Lider kendisine bağlı yanaşmalar (clients) yaratmak ve bunları çeşitli mali desteklerle beslemek suretiyle onların desteğini satın almayı hedefler. Bu uygulamalar da ortaya geniş bir yandaş, ahbap – çavuş ağının çıkmasını sağlar. Ülkenin kaynakları siyasal öncelikler ve lidere sadakat için dağıtılınca büyük gelir eşitsizlikleri ve adaletsizlik ortaya çıkar. Yolsuzluk ve usulsüzlük artar, yoksulluk yaygınlaşır. Siyasal rejimin ve hükümetin meşruluğu da giderek azalır. Bu patronaj ağları aynı zamanda yandaşlara güç ve siyasal kararlar üzerinde bir nebze de olsa etkili olma olanağı sağladığından, satın alınabilen muhalefetin bu ağları kullanmasının kolaylığı, onların örgütlenerek siyasal katılmaya yönelmelerinin de önünde bir engel oluşturur.
Burada muhalefet denildiğinde demokraside olduğu gibi bir muhalefet de akla getirilmemelidir. Muhalefet ve iktidar birbirinden ayrışmış, şeffaf, kolay algılanabilir, izlenebilir mahiyette değildir. Aile ve yakın arkadaş çevresi dışında – ki bazen o çevre bile muhalif çıkartabilir, nitekim Osmanlı hanedanında padişahların kardeşleri en büyük tehdit olarak görülmüş ve Fatih Sultan Mehmet’in iktidarından sonraki dönemde kardeşlerin siyaseten katledilmeleri uygulaması standartlaştırılmıştır – herkes muhalif ve tehdit olarak algılanabilir. Bu tanımın içine, eğer mevcutsa iktidar partisi veya koalisyonu, Cumhur İttifakı gibi, unsurlar da dahildir. Birçok otoriter lider kendi muhafızları tarafından suikasta uğramıştır. Birçok otoriter rejim değişikliği iktidar blokunun içinde yer alan hizipler, klikler ve onların liderleri tarafından başarılmış, güçlü görülen otoriter iktidar ve liderler tasfiye edilmiştir. Çok büyük baskı ve denetim uygulamakta olan siyasal sistemlerde bu baskı ve denetim uygulayan örgütlerin, ordu, kolluk kuvvetleri, iletişim ve istihbarat örgütleri gibi unsurlarının da siyasal lider tarafından izlenmesi ve denetlenmesi hayati niteliktedir. Onların içinden çıkan hizip, klik ve cuntaların siyasal lider ve iktidarını devirmesi de söz konusudur. Üstelik, ülkede uzun bir darbeler süreci olgusu mevcut olduğunda bu tehdit liderin gözünde daha da ciddi bir içerik kazanır. Tüm bu nedenlerle, otoriter siyasal rejimler ve onların hükümetlerinde bir başka ikilem de söz konusudur.
Liderler ne derece yüce olarak tanımlanırsa tanımlansın, fanidir. Zamanla yaşlanacak ve öleceklerdir. Sadece bu nedenden dolayı bile değişmeleri kaçınılmazdır. Ancak, liderlik değişimi tüm yapılar için, siyasal yapı ve sistemler için de hayati bir içeriktedir ve kolayca bir krize dönüşebilir. Öyleyse, bir liderlik değişimi bunalımının oluşmaması için ne yapılmaldır? Lider kendisine bir halef işaret ederse, o zaman ona muhalif olan hiziplerin etkili bir hale gelmesi ve bu yeni lider alternatifini desteklemeye başlaması ve kendisinin de koltuğunu hızla kaybetmesini sağlayacak yolu açmış olabilir. Eğer böyle bir işarette bulunmazsa, o zaman iktidar hizipleri arasında bir iktidar mücadelesi kendi liderlerinin çıkartılması, parlatılması ve yarıştırılmasıyla sonuçlanabilir. Lider hangi nedenle olursa olsun ayrıldığında, örneğin aniden vefat ettiğinde, büyük bir iktidar mücadelesi oluşabilecek, iktidar partisi ve koalisyonu dahi bundan etkilenebilecek veya çökebilecektir. Otoriter rejimlerde bir lider değişimi ikilemi de söz konusudur. Bu olgunun ortaya en az çıktığı rejimler de demokrasilerdir. Demokrasilerde muhalefet meşru olup, her muhalefet partisinin lider ve ön safında yer alan siyasal kadroları mevcuttur; seçim ilan edilir ve seçim sonunda seçmen bir sonraki lider ve hükümeti oylarıyla belli eder. Oysa, özellikle seçimlerin olmadığı veya sadece bir lidere destek töreni (acclamation) anlamında olduğu siyasal sistemlerde, bu tür kolaylıklar bulunmaz. Liderlik değişimi kolayca bir hizipler arası mücadele, çatışma ve hatta iç savaşa bile dönüşebilir.
Sonuç: Pahalı, Baskıcı, Eşitsiz, Belirsiz ve Şiddet Potansiyeli Yüksek Yönetim
Tüm otoriter yönetimler, her türlü demokratik yönetime kıyasla muhalefete, ifade, basın ve medya özgürlüklerine tahammülleri olmadığı için çok daha baskıcı bir içeriktedir. Bu durumda meşruluk temellerini değerlendirmeleri pek mümkün olmadığı için, tehdit veya muhalif olarak kabul ettiklerini satın almak için daha fazla patronaj ilişkilerine gereksinim duyar ve kendilerini bu amaçla daha fazla iktisadi kaynak kullanmak zorunda hissederler. Onun için otoriter hükümetlerin iş görme maliyetleri demokratik rejimlerin hükümetlerinin çok üzerindedir. Örneğin, Türkiye’de kamu bürokrasisi çalışanlarının sayısının 2000’li yılların başlarında, hatta 2010’a kadar 2 milyon civarındayken, 2010’dan sonra nüfusun sadece 13 milyon veya %18 artmasına karşın, 2023 sonunda kamu personeli sayısının 5,2 milyona çıkması veya %236 artması, siyasal sistemdeki otoriterleşmenin ürettiği patronaj ilişkilerinden başka bir etkenle açıklanabilir mi?
Otoriter rejimler, sultanizm gibi melez rejimler de dahil olmak üzere, kaynakların siyasal liderliğin yönetim ikilemi yüzünden patronaja yönelik tahsisiyle büyük gelir eşitsizlikleri, yoksullaşma ürettikleri gibi, geniş çaplı yolsuzluk da üretirler. Transparency International’ın Yolsuzluk Algısı Endeksi (Corruption Perception Index) verilerine göre Türkiye’nin 2012’de dünyada 54/176. sıradayken, 2023’te 115/180. sıraya gerilemesi de 2017 sonrası geçtiği melez sultanizm rejiminin etkilerini göstermesi açısından fevkalade öğretici ve ilginçtir.
Otoriter rejimlerin, muhalefete alan yaratmamak için, halkın üzerinde ifade, basın ve medya özgürlüğünü baskılayan uygulamalarının, demokrasilere göre daha fazla olması da söz konusudur. Nitekim Türkiye, sultanizm rejimine geçtiği 2017 sonrasında, Freedom House tarafından, 2018’den itibaren “Özgür Olmayan “ (Not Free) ülke olarak hesaplanmaya başlamıştır. Aynı zamanda Sınır Tanımayan Muhabirler (Reporters Sans Frontières, RSF) yıllık raporlarına göre 2015 yılında 149/180. sırada olan Türkiye’nin 2023 sonunda 165/180. (Rusya’dan bir basamak sonra, Mısır’dan bir basamak önceki) sıraya gerilemesi de herhalde sürpriz olarak nitelenmemelidir. Bu ortamda muhalefetin derinliğinin ve halkın iktidardaki siyasal kadroya olan desteğinin nitelik ve kapsamının hesaplanması doğal olarak güç hatta olanaksızdır. Derin bir yönetim ikilemiyle yönetilmekte olan ülkede baskı – patronaj dengesinin yönetilmesi de olanaksız veya belirsiz hale gelmiş gibi durmaktadır. Bu ortamda yönetimde bozulma (yozlaşma) artmakta, şiddet uygulamaları yaygınlaşmakta, hükümetin meşruluğu daha da sorgulanır bir nitelik kazanmaktadır. Baskı arttıkça ve kaynaklar tükenip patronaj dağıtımı da sınırlandırıldıkça, bunlardan doğan adaletsizlik, hakkaniyetsizlik algıları yaygınlaşarak otoriterliğin yönetim ikilemi derinleşmekte ve otoriter yönetim içi mücadele de artmaktadır. Önümüzdeki yıllarda bu gelişmelerin daha da derinleştiği ve keskinleştiği bir süreçle tanışmaya aday olacağımız bir sürece girmiş bulunduğumuzu düşünmemizin zamanı gelmiş gibi duruyor.
Kaynakça
Huntington, S. (1991) The Third Wave: Democratization in the Late Twentieth Century (Norman:University of Oklahoma Press).
Levitsky, S. ve Way, L. A. (2002) “Elections without Democracy: The Rise of Competitive Authoritarianism” Journal of Democracy Vol. 13, No. 2: 51 – 65.
Levitsky, S. ve Way, L. A. (2010) Competitive Authoritarianism: Hybrid Regimes after the Cold War, (Cambridge, New York, Melbourne: Cambridge University Press).
Orvis, S. ve Drogus, C. A. (2019) “Authoritarian Institutions,” Introducing Comparative Politics, (Thousand Oaks, California; London: CQ Press & Sage): 252 – 276.
Wintrobe, R. (1998). The Political Economy of Dictatorship, (Cambridge, U.K.: Cambridge University Press).






Bir cevap yazın