Otoriter Rejimlerde Bir İstikrar Unsuru Olarak Silahlı Kuvvetler – Ayşegül Kars Kaynar (İTD 120)


1.Giriş

Yüzyılımızın başından itibaren en çok tartışılan konulardan biri demokrasilerin gerilemesi ve yerleşik liberal demokrasiler olarak bilinen Batı Avrupa ve Kuzey Amerika ülkelerinde dahi hak ve özgürlüklerin kısıtlanmasıyla otoriter liderlerin yükselişidir. Orta Doğu, Latin Amerika ve Afrika ülkelerinin uzun zamandır tecrübe ettikleri otoriter rejimlerin neoliberal dönemde daha da yaygınlık kazanmasının nedenleri olarak küresel terör ve göç dalgalarıyla mücadele, düzensiz silahlı güçlerin artması ve vekalet savaşları; bunların yanında özellikle ABD ve Çin arasındaki küresel ekonomik rekabet ve ulus devletlerin korumacı piyasa politikalarına yeniden başvurmaları gösterilebilir. Otoriter rejimler hem çok geniş bir coğrafyaya yayıldıkları hem de oldukça farklı kültürel ve tarihsel arka planlara sahip oldukları için ne ortaya çıkışları ne de sürekliliklerinin nedenleriyle ilgili genelleme yapmak kolaydır; yapılan her genelleme yanlışlanmasıyla malul olacaktır. Bu kısıtlılığın farkında olarak bu yazı, otoriter rejimlerde asker-sivil ilişkilerine dair kısa bir değerlendirme sunacaktır. Örnekler ise Arap Baharı ve Orta  Doğu ülkelerinden verilecektir.

Silahlı kuvvetlerin otoriter rejmlerdeki gücü zaman zaman iktidarı ele geçirip doğrudan kullandıkları askeri rejmlere kadar varıyor. Aşağıda daha detaylı anlatılacağı üzere aslında 1960-70 dönemi otoriter rejimler ile 1990’lar sonrasında ortaya çıkanları ayrıştıran en önemli özellik de bununla ilgilidir. Soğuk Savaş döneminde otoriter rejimler sıklıkla askeri rejimlerle özdeşleştirilirdi. Tek adam rejimleri ya da özgürlüklerin kısıtlı olduğı despotik sistemler için totaliter kavramı kullanılırdı. Soğuk Savaş sonrasında ve de halen günümüzdeki otoriter rejimlerin özelliği ise sivillerin yönetimidir; sivilllerin yönetiminde hak ve özgürlüklerin kısıtlı olduğu, seçimlere rağmen iktidar değişikliğinin engellendiği tek adam rejimlerinin ortaya çıkmasıdır. Yazın içerisinde de otoriter rejimlerde otokrat ve silahlı kuvvetler arasındaki ilişki bir iktidar mücadelesi, bir rekabet ilişkisi şeklinde gösterilmektedir. Zira askeri darbe tehlikesinin en yüksek olduğu rejimler yine otoriter rejimlerdir. Bu tespit doğru olmakla birlikte otokratların silahlı güçlerle ilişkisi sadece darbe tehdidi ve bu tehditin önlenmesi çabasından ibaret değildir. Bu yazı otoriter rejimlerin silahlı kuvvetlerle kurduğu ilişkiyi genişletip çeşitlendirecek ve böylece hem sivil otokratların militerleşmesinin hem de yönetimlerinin istikrar kazanmasının nedenlerinden birini açıklamaya çalışacaktır.

2.Otoriterlikler       

Temsili demokrasilerin tek bir biçim ve zamanda ortaya çıkmadığı ve dünya coğrafyası üzerine yayılmasının dalgalar halinde açıklandığı gibi,[1] otoriter rejimler de geride bıraktığımız yüzyılda dalgalar halinde yayılmışlar ve her bir dalgada diğer siyasi rejmlerle karşılaştırılmışlardır. 1960-70 döneminde otoriter rejimler, totaliter rejimlerle karşılaştırlmış ve ayrıştıkları noktalar üzerinden tanımlanmıştır. Bu dönemde Arjantin ve Brezilya gibi Latin Amerika ülkelerinde ve Güneydoğu Asya’da yaygınlaşan askeri rejimler ve Afrika’da Sahra-altı devletlerde güçlenen tek parti sistemleri, bu devletlerin kendi nüfuslarına karşı şiddet araçlarına daha seçici başvurmaları ve yönetimlerinde siyasi ideolojilerin daha az etki sahibi olması, halkın maddi refahını gözetiyor ve piyasa ekonomisini destekliyor olmaları gibi noktalarla totaliterlikten farklı özellikler sergiliyorlardı. Otoriter kavramı Soğuk Savaş döneminde bu rejimleri totaliterlikten ayırt etmek için kullanılmıştır.

1990’larda yeniden yükselen rejim tartışmalarında ise otoriter rejimler demokrasilerle karşılaştırılmışlardır. 1974’te Portekiz’de  başlayan ve Doğu Avrupa, Latin Amerika, Asya ve Afrika’ ya yayılan dalgada elliden fazla ülkede rejim değişikliği yaşanmış; siyasi liberalleşmeye genel seçimler ve çok partili sistem gibi demokratik kurumların kurulması eşlik etmiştir. Ancak on yıldan kısa bir süre içinde bu yeni demokrasiler yeniden otoriter eğilimler göstermeye başlamıştır. Jason Brownlee’nin[2] belirttiği gibi, 1975-2000 arasında, 44 ülkede siyasi iktidarı elinde tutan elitlerin değişmesini önlemek için çok partili siyasi hayat kısıtlanmış ya da çok partili sistem korunmuş, ancak adil seçim güvenceleri zayıflatılmış ve şaibeli seçimler yapılmıştır. Böylelikle ortaya, kısmi liberal, kimi demokratik kurumlara sahip ancak yönetici elitin değişmesine müsaade etmeyen otoriter rejimler çıkmıştır.[3]  Sayıları tek parti rejimlerinin iki katı[4] olan bu tarz otoriter rejimler için  Andreas Schedler[5] “seçimli otoriterlik”, Steven Levitsky ve Lucan A. Way[6] “rekabetçi otoriterlik”, Larry Diamond[7] ise “hegemonik parti sistemleri” demektedir.

Otoriterlik tartışmasının sonuncusu ise bu yüzyılın başında başlamış ve genel olarak yerleşik Batılı liberal devletlerin otoriterleşme eğilimini anlatmak için kullanmıştır. Böylece ikinci ve üçüncü dünya için uzun süreli bir sorun olan otoriterlik, birinci dünya ülkelerinin de gündemine gelmiştir. Daha önceki otoriterlik tartışmaları demokratik olmayan rejimlerin demokratikleşme çabalarının başarısızlığıyla ilgiliyken, 21. yüzyılda otoriterlik köklü demokrasilerin aşınması ya da bozulması sorunudur. Başka bir ifadeyle, Soğuk Savaş sonrası ortaya çıkan otoriter rejimler, otoriterliğin demokratik varyasyonları iken, birinci dünyanın otoriterleşmesi için demokrasinin otoriter varyasyonları denebilir. Batılı liberal devletlerin otoriterleşmesinin nedeni olarak, küresel terörizm ve göçle mücadele için izlenen, temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanması ve güvenlik tedbirlerinin arttırılmasıyla sonuçlanan politikalar gösterilmektedir.[8] Anayasal hakların sınırlandığı, parlamentoların zayıflayarak hükümet kararnameleriyle devlet yönetmenin norm haline geldiği ve yürütme erkini elinde toplayan liderlerin ön plana çıktığı bu eğilim için Fareed Zakaria “liberal olmayan demokrasi” terimini kullanmaktadır.[9]

Melez olarak nitelenen[10] ve zamanla ya totaliterizme “gerilemesi” ya da demokrasiye “ilerlemesi” beklenen otoriter rejimler, görüldüğü üzere bu beklentinin aksine uzun züre istikrarlarını korumuşlar ve dahası yaygınlaşmışlardır. Bu istikrarın unsurlarına bakılacak olursa karşımıza meşrulaştırma, baskı ve kooptasyon[11] başlıkları çıkmaktadır. Kısaca bahsetmek gerekirse meşrulaştırma, otoriter liderlerin halk desteğini kazanmasıdır. Bu destek halkın refah seviyesinin ve sosyo-ekonomik koşulların iyileştirilmesi, toplumsal asayişin ve can güvenliğinin sağlanması gibi devletin sunduğu hizmetlerle elde edilir. Otoriter rejimin desteklediği ideoloji ve siyasi görüşün meşrulaştırılması ise daha uzun vadeli bir kazanımdır. Baskı, bir kişi ya da gruba karşı, cezalandırma ya da caydırma amacıyla  uygulanan fiili fiziksel yaptırım ya da yaptırım tehdidi olarak açıklanabilir ve otoriter rejimlerin temel dayanağıdır. Baskının ana işlevi, toplumdan siyasi rejime yönelen eleştiri ve hoşnutsuzlukları bastırmak, siyasi muhalefeti dağıtmak, topluma korku salmak ve böylece otokratı iç tehditlere karşı korumaktır. Baskı, muhalefet liderlerini hedef alan açık saldırılar olabileceği gibi kitlesel protestoların şiddetle bastırılması, yaygın dinleme, gözetleme, eğitim ve iş imkanlarından  yararlandırmama da olabilir.[12]

Kooptasyon ise siyasi rejim içerisinde güç sahibi önemli aktörlerin otokratın yanına çekilmesi, aralarında iş birliği oluşturulmasıdır. Bu iş birliği yargı eliti, silahlı kuvvetler yahut iş adamları gibi güç sahibi aktörlere devlet yönetiminden pay ve söz hakkı verilmesiyle gerçekleşir. Kooptasyon ile bu aktörler  ellerindeki kaynakları otokratın ihtiyaçları ve hedefleri doğrultusunda kullanmaya ikna olurlar. Söz konusu aktörlerin otokratın kontrolü dışında fazla güçlenmesini engelleyen kooptasyon, otokratik rejimlerin sürekliliği için oldukça önemlidir. Bu nedenle otoriter rejimlerde siyasete katılımı sağlayan seçimler, parlamentolar, siyasi partiler, demokratik işlevlerini tam olarak yerine getirmeseler de kooptasyon açısından önemli işlev görürler. Ancak bu kanallar dışında patronaj ağları, kayırmacılık ve de yolsuzluk en bilinen kooptasyon yöntemlerdir.

3.Darbe Tehdidi ve İstikrar Arayışı Karşı Karşıya

Bu çerçevede silahlı kuvvetler, otoriter rejimlerde istikrarı sağlayan unsurlardan olan baskı ve şiddetin bir aracıdır. Ordu, otoriter rejimlerde dış tehditlere karşı devlet egemenliğini ve sınırları koruyan bir güvenlik aygıtı olmanın ötesinde, iç tehditlere karşı otokratın güvenliğini sağlayan bir iç politika aktörüdür. Otoriter rejimler kitlesel ayaklanmaların meydana gelmesini önlemek için düşük yoğunluklu baskı teknikleri uygularlar ve ayaklanma ve isyanları caydırmaya çalışırlar. Basit yahut gündelik denebilecek çatışma ve olaylar  polis ya da diğer özel iç güvenlik birimleri tarafından bastırılır. Ancak, örgütlü ve şiddet içermesi muhtemel gösteriler ya da kalkışmalar söz konusu olduğunda ordu kullanılır.[13] Bu gibi anlarda ordunun rejimi koruma istek ve gücü hayati önem taşır; zira başka türlü otoriter rejimler büyük oranda savunmasız hale gelirler.[14]

Ancak silahlı kuvvetler otoriter rejimlerde bir o kadar da istikrarsızlık sebebidir. Aslına bakılacak olursa otoriter rejimlerde asker-sivil ilişkileri denilince ilk akla gelen, ordunun otokratlar için tehlike oluşturduğudur. Ebru İlter Akarçay’ın belirttiğine göre üçüncü demokratikleşme dalgasından sonra meydana gelen 208 askeri darbeden yüzde 85’e yakını demokratik olmayan ülkelerde gerçekleşmiştir.[15] Jun Koga Sudduth[16] ise otokratın iktidarı için en büyük tehdidin, darbe tehdidi olduğunu dile getirmektedir. Otoriter rejimlerde liderlerin ezici bir çoğunluğu, halk ayaklanmaları veya iç savaşlardan ziyade bir darbe sonucu iktidardan düşmüşlerdir. Asker-sivil ilişkileri kuramında baskın olan yaklaşım bu bulgu üzerine inşa edilmiştir. Samuel Huntington’ın[17] Moritz Janowitz[18] ve Alfred Vagts[19] ile birlikte katkı sundukları paradigmaya göre askerin gücü ve siyasete etkisi siyasi rejimin biçimiyle doğrudan ilintilidir. Demokrasilerde ordu, sivillerin kontrolü altında olduğu için askeri darbe tehdidi bulunmazken, iç politikaya müdahale eden ve darbe tehdidinde bulunan ordular otoriter rejimlerin bir özelliğidir. Bu kabul, asker-sivil ilişkileri konusunda farklı görüşlere sahip Rebecca L. Schiff[20]  ya da Peter Feaver[21]  gibi kuramcılar tarafından da kabul görmüştür.

Bu nedenledir ki otoriter rejimlerin en büyük kaygılarından biri silahlı kuvvetlerin siyasetten ve iktidardan nasıl uzak tutulacağı ve ordunun güçlenmesinin önüne nasıl geçileceğidir. Silahlı kuvvetler üzerinde  kontrol sağlamak ve askerin darbe yapmasının önüne geçmek için geliştirilen stratejilerin bir kısmına özel olarak darbeye dayanıklılık stratejileri denmektedir.[22] Bunlardan en bilinenleri ordunun kendi içinde rakip birimlere bölünmesi, ayrı bir komuta yapısına sahip paramiliter güçler oluşturulması ve iç güvenlik kurumlarının güçlendirilmesidir.[23] Bu taktiklerin temel amacı, ordu üzerinde baskı kuracak alternatif silahlı kuvvetler yaratarak orduyu zayıflatmak; ordunun darbe yapabilme kapasitesini azaltmaktır.

Fark edileceği üzere otoriter rejimlerde sivillerin askerlerle kurdukları ilişkinin ikili ve birbiriyle çelişen bir yapısı vardır. Bir yandan otokratların toplumu baskı altında tutmak için güçlü bir orduya ihtiyacı vardır; öte yandan ordunun rejim için bir tehdit oluşturmaması için zayıf olması ve zayıf tutulması gerekir. Ancak günümüz otoriter rejimlerinde bu çelişen ilişkiye bir üçüncü unsur ekleniyor. Bu üçüncü unsuru görmek için Michael Makara’yı[24] takiben Arap Baharı örneğine yer verebiliriz. Orta Doğu’da 1970’lerin sonundan itibaren 40 seneye yakın bir zaman tek adam rejimleri darbe tehdidiyle karşılaşmadan hüküm sürmüşlerdir. Buna Ürdün’de Kral Hüseyin bin Talal (1952-1999), Suriye’de Hafız Esad (1971-2000), Mısır’da Hüsnü Mübarek (1981-2011) ve Irak’ta Saddam Hüseyin (1979-2003) örnek olarak verilebilir. Bu otoriter rejimler için Arap Baharı’yla birlikte başlayan kitlesel protesto ve ayaklanmalar, ordunun rejime ve otokrata bağlılığının test edildiği bir saha olmuştur. Buna göre altı Orta Doğu ülkesinden sadece ikisinde (Suriye ve Bahreyn) ordu rejim liderine bağlı kalmış; diğerlerinde ya protestoları desteklemiş (Tunus ve Mısır) ya da rejim ve muhalifler arasında bölünmüştür (Yemen ve Libya).

Arap Baharı’nın otoriter rejimlerde asker-sivil ilişkileri açısından gösterdiği ilk şey, darbeye dayanıklılık stratejilerinin darbeleri engellemede başarılı olduklarıdır. Ancak darbe yapmayan ordular, otokratları ihtiyaç durumunda iç tehditlerden korumamış; liderin güvenlik gereksinimlerine karşılık vermemiştir. Bu durum, ordunun otokrata yahut rejime bağlılığı tartışmasını darbe tehdidi bağlamının dışına çıkarak yeniden açmaktadır. Bu çerçevede son dönemde asker-sivil ilişkilerinde ön plana çıkan mesele de otokrata her koşulda sadık bir ordunun mümkünatı ve bunu sağlayacak ordu ve otokrat arasındaki kişisel bağdır; öyle ki ordu sadece rejime meydan okumamakla kalmayacak, aynı zamanda otokrat, rejim karşıtı ayaklanmalar gibi kritik durumlarda ve ihtiyaç duyduğunda orduyu bir şiddet aracı olarak iç ve dış muhaliflerine karşı koşulsuz ve engelsiz kullanabilecektir.[25]

4.Profesyonel Orduların Gerilemesi

Ordunun rejime ve daha da ötesinde otokrata bağlılığının sağlanabilmesi maksadıyla ilk olarak ordunun, yukarıda bahsedilen kooptasyonun bir parçası yapıldığını görmek mümkündür. Bu doğrultuda orduya hem ekonomik kaynak aktarımında bulunulur hem de ordu siyasi karar alma mekanizmalarına ortak edilir. Otoriter rejimler savunma sektörünü yüksek oranda finanse ederler; bütçeden savunmaya ayrılan pay, diğer sektörlere ayrılandan hem kat be kat fazladır hem de askeri harcamalar denetim dışında bırakılmıştır. Hatta ekonomik güçlükler diğer sektörlerde bütçe kesintilerine neden olduğunda bile silahlı kuvvetler için finansman arttırır. Diğer yandan silahlı kuvvetler personeline ekonomik teşvikler, ayrıcalıklı banka kredileri gibi savunma harcamaları dışında maddi kaynak aktarımı yapılır; konut, sağlık ve eğitim hizmetlerine ayrıcalıklı erişim imkanı sunulur. Sonuç itibariyle askerlerin rejimin devamından fayda sağlamaları garanti altına alınmak istenir. Silahlı kuvvetlerin rejimin ortağı yapılması olgusuna sadece ekonomik değil, siyasi alanda da rastlanır. Otoriter rejimlerde ordu mensuplarının çeşitli yüksek kurullarda ve bürokraside mevki sahibi olduklarını ve siyasi iktidardan pay aldıklarını görmek mümkündür. Öyle ki yüksek rütbeli askerleri sadece silahlı kuvvetler personeli olarak değil, aynı zamanda siyasi elit olarak görmek gereklidir.[26]

Kooptasyonun, orduyu kurumsal olarak rejime bağlamasına ve ordunun rejimin devamından fayda elde etmesine yönelik olmasına karşın, silahlı kuvvetlerin otokrata bağlılığını sağlamak, liderin kişisel etki alanı oluşturmasını ve kişisel bağlar kurmasını gerektirir. Bu da otoriter liderlerin ordu içinde yerleşik çıkarlar yaratmak için üst düzey askerlerin özel çıkarlarını gözetmesini, yolsuzluklarına göz yummasını ve daha da yaygın olarak siyasi atamalar yapmasını getiriyor. Yine de ordu ve otokrat arasındaki ilişkiyi kişisel bağlar üzerine bina eden en önemli unsur, ordunun personal alımı, terfi, atama ve emeklilik kararlarında liyakate dayalı sistemin yerini partizan ilişkilerin almasıdır. Komuta kadamesine yapılan atamaların ilk şartı, otokrata yakınlık ve bağlılıktır. Askerlerin otokrata bağlılığını sağlamak için dini bağlar (Suriye, Bahreyn), aşiret bağları (Yemen, Suudi Arabistan, Libya) veya ideolojik bağ (İran) kullanılır.[27]

Açıktır ki otokrata bağlılığı sağlama girişimleri, orduyu profesyonellikten uzaklaştırmakta ve özerkliğini yok etmektedir.[28] Orduların kurumsal nitelikleri aşınmakta ve profesyonel ordular yerini  patrimonyal ordulara bırakmaktadır. Ancak bu dönüşümün, kitlesel direniş ya da iç karışıklıkla karşılaşan otokrata ordu desteğini sağladığına dair bulgular da vardır. Lee Seymour’ın[29]  iç savaş ve çatışma sonrası devlet inşası üzerine yaptığı araştırma, patrimonyal askeri örgütlerin rejime daha sadık kaldıklarını göstermektedir. Çatışmalar toplum içindeki dini, etnik ve ideolojik bölünmeleri güçlendirmekte; patronaj ağlarıyla iltimas ve koruma gördüklerinin bilincinde olan askerler rejime sadık kalmayı tercih etmektedirler.[30]

5.Sonuç: Ordu Destekli Otoriterleşme

Otoriter rejimlerin orduyla kurduğu ilişkinin izini sürmek ilginç sonuçlar vermektedir.  Günümüz otoriter rejimlerini ayırt eden özelliklerden biri (Mısır gibi istisnalar olmakla birlikte) sivillerin yönetimi olmasıdır. Ancak sivillerin yönetiminin “sivil bir yönetim” anlamına gelmediğini görüyoruz. Kristen A. Harkness’in[31] belirttiği gibi günümüz otoriter rejimleri otoriter kontrol sorunuyla karşı karşıyadır. Çoğunluğun tercihlerine sırt çeviren ve halkı siyasetten ve iktidardan dışlayan otokratlar, tek adam yönetimlerini sürdürmek için neredeyse münhasıran baskıya güvenir hale geliyorlar. Yoğunlaşan ve yaygınlaşan toplumsal memnuniyetsizlikleri ve muhalefeti bastırmak için kullanılan şiddet ise orduyu daha fazla siyasetin içine çekiyor ve siyasi bir aktör yapıyor. Bu sebeple otokrat ve ordu arasındaki kişisel bağ ve otokrata sadık silahlı kuvvetlerin varlığı, günümüz otoriter rejimlerinin devamı için hayati önem taşımaktadır.

Bu tespit bizi üç (ve belki daha fazla) sonuca götürmektedir. İlk olarak, darbe tehdidi ve bu tehdit nedeniyle otokratların orduyla kurduğu gerilimli ilişkinin yazın içerisinde ön plana çıkmasına rağmen; günümüzde bu kabulü sorgulamak ve orduyu otoriter rejimlerin istikrarını sağlayan baş aktörlerden biri saymak gereklidir. İkincisi, yukarıda belirtilen otoriter kontrol sorununun yarattığı çelişkiler sivil otokratların silahlı kuvvetlere sıklıkla başvurmasını doğurdukça, sivil otoriter rejimler militerleşmektedir. Üçüncü nokta, kurumsal olarak rejime bağlı ordular otokratın bir ayaklanma anında güvenlik ihtiyacına cevap veremeyebileceği için kişiselleşen asker-sivil ilişkileri neticesinde silahlı kuvvetler profesyonel ordu olma niteliklerinde aşınma yaşamaktadırlar.

Kaynakça

Albrecht, Holger ve Dorothy Ohl (2016). “Exit, Resistance, Loyalty: Military Behaviour during Unrest in Authoritarian Regimes” içinde American Political Science Association, 14(1): 38-52.

Bloom, Peter (2016). Authoritarian Capitalism in the Age of Globalization. Cheltenham: Edward Elgar Publishing Limited.

Brownlee, Jason (2007). Authoritarianism in an Age of Democratization. Cambridge: Cambridge University Press.

Brownlee, Jason (2009). “Portents of Pluralism: How Hybrid Regimes Affect Democratic Transitions” içinde American Journal of Political Science, 53(3): 515-532.

Champers, Paul ve Aurel Croissant (ed.) (2010). Democracy under stress: Civil-Military relations in South and Southeast Asia. Bangkok: Institute of Security and International Studies.

Diamond, Larry J. (2002). “Thinking about Hybrid Regimes” içinde Journal of Democracy, 13 (2): 21-35.

Escriba-Folch, Abel, Tobias Böhmelt ve Ulrich Pilster (2019). “Authoritarian Regimes and Civil-Military Relations: Explaining Counterbalancing in Autocracies” içinde Conflict Management and Peace Science, DOI: 10.1177/0738894219836285

Feaver, Peter D. (2003). Armed Servants: Agency, Oversight, and Civil-Military Relations. Cambridge: Harvard University Press.

Gerschewski, Johannes (2013). “The Three Pillars of Stability: Legitimation, Repression, and Co-optation in Autocratic Regimes” içinde Democratization, 20 (1): 13-38.

Harkness, Kristen A.  (2016). “Military Loyalty and the Failure of Democratization in Africa: How Ethnic Armies Shape the Capacity of Presidents to Defy Term Limits” içinde Democratization, DOI: 10.1080/13510347.2016.1241244

Huntington, Samuel P. (1991). The Third Wave: Democratization in the Late Twentieth Century. USA: University of Oklahoma Press

Huntington, Samuel (1959). The Soldier and the State: The Theory and Politics of Civil-Military Relations. Cambridge: Harvard University Press

İlter Akarçay, R. Ebru (2020). “Demokrasilerde Darbe Geçirmezliğe Yakından Bakmak: Sivil-Asker İlişkilerinde İspanya Örneği” içinde Uludağ Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi, 21 (38): 145-185.

Janowitz, Morris (1960). The Professional Soldier: A Social and Political Portrait. Glencoe, IL: Free Press

Levitsky, Steven ve Lucan A. Way (2002). “Elections without Democracy: The Rise of Competitive Authoritarianism” içinde Journal of Democracy 13 (2): 51-65.

Makara, Michael (2013). “Coup-Proofing, Military Defection, and the Arab Spring” içinde Democracy and Security, 9(4): 334-359.

Schedler, Andreas (2002). “The Menu of Manipulation” içinde Journal of Democracy, 13 (2): 36-50.

Schiff, Rebecca L. (1995). “Civil-Military Relations Reconsidered: A Theory of Concordance” içinde Armed Forces and Society, 22 (1): 7-24.

Seymour, Lee ( 2014). “Why Factions Switch Sides in Civil Wars: Rivalry, Patronage and Realignment in Sudan” içinde International Security, 39(2): 92-131.

Snyder, Richard (1992). “Explaining Transitions from Neopatrimonial Dictatorships” içinde Comparative Politics, 24(4): 379-399.

Sudduth, Jun Koga (2017). “Coup Risk, Coup-proofing and Leader Survival” içinde Journal of Peace Research, 54(1): 3-15.

Vagts, Alfred (1973). A History of Militarism. New York: Free Press

Zakaria, Fareed (1997). “The Rise of Illiberal Democracy” içinde Foreign Affairs 76 (6): 22-43.

Son Notlar

1. Marmara Grubu Vakfı tarafından düzenlenen popülizm konusunun ele alındığı 22. Avrasya Ekonomi Zirvesi’nde konuşan 11’inci Cumhurbaşkanı Abdullah Gül “popülizm en çok demokrasinin temel niteliklerini hedef alıyor, onu çürütüyor… Bugün gördüğümüz popülizm otoriter yönetim şeklinde ortaya çıkıyor” dedikten sonra, “kısa vadede netice veren popülizmin uzun vadede sürdürülebilir olmadığı”nı belirtmiş (Cumhuriyet, 07.02.2019).
2. Dünya genelinde aralarında Nobel ödüllü yazar, politikacı ve siyaset bilimcinin de olduğu 500’ün üzerinde aydın ve örgüt tarafından yayınlanan “Demokrasi Tehlikede” başlıklı açık mektupta, bazı devletlerin Covid-19 salgınını fırsata çevirdikleri ve sağlık krizi sırasında eleştirel sesleri bastırdıkları uyarısını yaparak “demokrasiyi koruma” çağrısı yaptı. LeMonde Diplomatique Türkiye, 26.06.2020 Cumhuriyet.
3. New York Tımes’ın dış politika yazarı Roger Cohen, “Liberalizmin Ölümü” başlıklı köşe yazısında liberal demokrasilerin milliyetçilik ve otoriterlik karşısında yenik düştüğünü, liberal demokrasilerin içeriden ve dışarıdan kuşatma altında olduğunu belirtiyor. The New York Tımes, The Death of Liberalism, April 14, 2016.
4. David Harvey’in (2014) işaret ettiği gibi, kapitalizm sınırsız sermaye birikimi ve büyüme olmadan var olamaz. Büyüme sermaye birikiminin (ve şirket kar oranlarının) sürdürülebilmesi için değil sadece, gelirin bölüşümüyle (yeniden dağıtımıyla) ilgili doğabilecek sorunların çözülmesi bakımından da bir zorunluluktur. Dolayısıyla ekonomik büyüme ile kapitalizm arasında tarihsel ve zorunluluktan doğan güçlü bir bağ vardır.

[1] Bkz Huntington, Samuel P. (1991). The Third Wave: Democratization in the Late Twentieth Century. USA: University of Oklahoma Press

[2] Brownlee, Jason (2007). Authoritarianism in an Age of Democratization. Cambridge: Cambridge University Press, s. 25

[3] Schedler, Andreas (2002). “The Menu of Manipulation” içinde Journal of Democracy, 13 (2), ss: 37-38

[4] Brownlee, 2007: 25

[5] Schedler, 2002: 47

[6] Levitsky, Steven ve Lucan A. Way (2002). “Elections without Democracy: The Rise of Competitive Authoritarianism” içinde Journal of Democracy 13 (2), ss: 52-53

[7] Diamond, Larry J. (2002). “Thinking about Hybrid Regimes” içinde Journal of Democracy, 13 (2), ss: 23-24

[8] Bloom, Peter (2016). Authoritarian Capitalism in the Age of Globalization. Cheltenham: Edward Elgar Publishing Limited, s. 3

[9] Zakaria, Fareed (1997). “The Rise of Illiberal Democracy” içinde Foreign Affairs 76 (6), ss: 22.

[10]Bkz Brownlee, Jason (2009). “Portents of Pluralism: How Hybrid Regimes Affect Democratic Transitions” içinde American Journal of Political Science, 53(3): 515-532.

[11] Gerschewski, Johannes (2013). “The Three Pillars of Stability: Legitimation, Repression, and Co-optation in Autocratic Regimes” içinde Democratization, 20 (1), s. 14

[12] Gerschewski, 2013: 20

[13] Harkness, Kristen A.  (2016). “Military Loyalty and the Failure of Democratization in Africa: How Ethnic Armies Shape the Capacity of Presidents to Defy Term Limits” içinde Democratization, DOI: 10.1080/13510347.2016.1241244, s. 5

[14] Bkz Escriba-Folch, Abel, Tobias Böhmelt ve Ulrich Pilster (2019). “Authoritarian Regimes and Civil-Military Relations: Explaining Counterbalancing in Autocracies” içinde Conflict Management and Peace Science, DOI: 10.1177/0738894219836285

[15] İlter Akarçay, R. Ebru (2020). “Demokrasilerde Darbe Geçirmezliğe Yakından Bakmak: Sivil-Asker İlişkilerinde İspanya Örneği” içinde Uludağ Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi, 21 (38), s. 147

[16] Sudduth, Jun Koga (2017). “Coup Risk, Coup-proofing and Leader Survival” içinde Journal of Peace Research, 54(1), s. 3

[17] Huntington, Samuel (1959). The Soldier and the State: The Theory and Politics of Civil-Military Relations. Cambridge: Harvard University Press

[18] Janowitz, Morris (1960). The Professional Soldier: A Social and Political Portrait. Glencoe, IL: Free Press

[19] Vagts, Alfred (1973). A History of Militarism. New York: Free Press

[20] Schiff, Rebecca L. (1995). “Civil-Military Relations Reconsidered: A Theory of Concordance” içinde Armed Forces and Society, 22 (1): 7-24.

[21] Feaver, Peter D. (2003). Armed Servants: Agency, Oversight, and Civil-Military Relations. Cambridge: Harvard University Press.

[22] Diğer br grup uygulama bastırma, gözetleme ya da cezalandırma tekniklerini içerir. Bkz Champers, Paul ve Aurel Croissant (ed.) (2010). Democracy under stress: Civil-Military relations in South and Southeast Asia. Bangkok: Institute of Security and International Studies.

[23] İlter Akarçay, 2020: 151

[24] Makara, Michael (2013). “Coup-Proofing, Military Defection, and the Arab Spring” içinde Democracy and Security, 9(4): 334-359.

[25] Albrecht, Holger ve Dorothy Ohl (2016). “Exit, Resistance, Loyalty: Military Behaviour during Unrest in Authoritarian Regimes” içinde American Political Science Association, 14(1), s. 39

[26] Albrecht ve Ohl, 2016: 39

[27] Afrika’da askerin otokrata sadakatini sağlamak için etnik bağlar kullanılmaktadır. Gerçekten de Harkness (2016:2) tek tip etnik kompozisyona sahip orduların, farklı etnik gruplardan oluşan ordulara kıyasla, devlet başkanlarının elini güçlendirdiğini ve etnik orduların desteğine sahip devlet başkanlarının görev süresi sınırlamalarını daha fazla ihlal ettiklerini belirtmektedir.

[28] Bkz Snyder, Richard (1992). “Explaining Transitions from Neopatrimonial Dictatorships” içinde Comparative Politics, 24(4): 379-399.

[29] Bkz Seymour, Lee ( 2014). “Why Factions Switch Sides in Civil Wars: Rivalry, Patronage and Realignment in Sudan” içinde International Security, 39(2): 92-131.

[30] Albrecht ve Ohl, 2016: 40

[31] Harkness, 2016: 5

1980 Ankara doğumluyum. Şu anda, Institut für Sozialwissenschaften Humboldt-Universität zu Berlin'de çalışıyorum. Londra Şehir Üniversitesi ve Ankara Üniversitesi'nde yüksek lisansımı tamamladım; ardından Orta Doğu Teknik Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü'nden doktora derecemi aldım. New School for Social Research'de araştırmacı ve Hamburg Üniversitesi, TürkeiEuropaZentrum'da misafir araştırmacı olarak çalışıyorum. Araştırma ilgi alanlarım çağdaş Türk siyaseti, hukuk çalışmaları, siyasi içtihat, siyasi davalar ve sivil-asker ilişkilerini içermektedir. 2015 yılında tezim Türkiye Sosyal Bilimler Derneği tarafından “Genç Sosyal Bilimciler Yarışması” nda; Mayıs 2017'de ise Halit Çelenk Hukuk Ödülleri'nde “Neo-liberal Dönemde Hukuk ve Neo-Formal Hukuka Giriş” başlıklı makalem mansiyon ile ödüllendirildi. 2018-2020 yılları arasında Berlin Einstein Stiftung Akademik Özgürlük Ödülü'nü aldım. Haziran 2020'de Alexander von Humboldt Stiftung tarafından ödüllendirildim. https://www.sowi.hu-berlin.de/de/lehrbereiche/osteuropa/team/kaynar

Bir cevap yazın