Türkiye Ekonomisinin Son Çeyrek Yüzyılı ve Önümüzdeki Dönem – Şevket Pamuk


Cumhuriyetin ikinci yüzyılına girilirken Türkiye ağır siyasi, iktisadi ve toplumsal sorunlarla karşı karşıya. Hukuk devletinin kaybolması ve giderek artan otoriterlik ekonomide tıkanmayı ve artan eşitsizlikleri beraberinde getirdi. Bu kısa yazıda ekonomideki sorunların her şeyden önce siyasetteki sorunlardan ve artan otoriterlikten kaynaklandığını vurgulayacağım ve önümüzdeki belirsizliklerle dolu zor dönemde devlet müdahaleciliğinin önemi ve geleceği üzerine gözlemler yapacağım

Cumhuriyet Döneminde Ekonomi ve Siyaset

Cumhuriyet döneminde Türkiye ekonomisi başta kentleşme olmak üzere önemli yapısal dönüşümler geçirdi ve bir hayli mesafe aldı. Son dönem milli gelir hesaplarının bir miktar iyimserlik içerdiğini düşünsek bile, son 100 yılda kişi başına gelirler 15 kattan fazla arttı; yaşam standartlarında, eğitimde ve sağlıkta önemli artışlar oldu. Türkiye’de kişi başına gelirin düzeyi ve uzun dönemli artış hızı, gelişen ülkeler ve dünya ortalamalarının üzerinde gerçekleşti. Ancak Türkiye’nin büyüme hızları “iktisadi mucize” yaratan Güney Avrupa ya da Doğu Asya ülkelerinin gerisinde kaldı. Gelirin bölüşümündeki eşitsizlikler ve bölgesel eşitsizlikler yüksek düzeylerde seyrediyor. Doğumda yaşam beklentisinde önemli iyileşmeler sağlanırken, eğitimde Türkiye kendi gelir grubundaki ülkelerin gerisinde kaldı (Pamuk, 2023).

Ortalama gelirler artar ve yaşam kalitesi yükselirken, ülke içi siyaset ve onunla ilişkili olarak ekonominin istikrara kavuşamaması, siyasette ve ekonomide sorunların ve dalgalanmaların sürmesi, Cumhuriyet döneminin çarpıcı özelliklerinden birini oluşturuyor. 20. yüzyılın ikinci yarısında pek çok askeri darbe yaşadık. Son dönemde siyasette ve ekonomide sorunlar daha da ağırlaştı. Demokrasinin gerilemesi, hukukun askıya alınması ve giderek artan otoriterlik, ekonomide de uzun vadeli riskleri artırıyor.

Dış ve İç Nedenler

Cumhuriyet Türkiye’sinde uzun dönemli iktisadi büyümenin niçin daha güçlü ve istikrarlı olamadığını araştırırken, hem dünya ölçeğindeki koşullar ve kurumlar hem de ülke içinde siyasetin işleyiş biçimleri ve siyaset ile ekonomi arasındaki ilişkiler üzerinde durmak doğru olur.

Dünya ekonomisinin işleyişinin, gelişmiş ülkeler ve uluslararası kuruluşlar tarafından belirlenen ve zaman içinde değişen kurallarının, sanayileşme sürecine geç başlayan ülkelerin aleyhine çalıştığı, daha yüksek verimlilik sağlayan yeni teknolojilere geçişte güçlükler yarattığı biliniyor. Son 100 yılda çok az sayıda gelişen ülkenin gelişmiş ülkelerle aralarındaki farkı kapatabildiklerine bakarak, bu görüşlerde doğruluk payının yüksek olduğu söylenebilir. Ayrıca dünya ekonomisinin işleyişinin ve dış müdahalelerin ülke içi siyaseti olumsuz etkilediği de biliniyor. Ancak koşulları eşitsiz olsa da dünya ekonomisinin sağladığı olanaklardan ve ileri teknolojilere ulaşmaya çalışmaktan vazgeçmek doğru olmaz. Ayrıca, ülke içindeki sorunlar ve istikrarsızlıklar dünya ekonomisiyle ilişkilerde de önemli sorunlara yol açmakta. Bu nedenle ülke içindeki kurumlar ve izlenilen politikaların daha sağlıklı temellere oturtulması ve yeniden yapılanmaları büyük önem taşıyor.

Bugün karşı karşıya olduğumuz koşulların kökenlerini anlamaya ve sorunları aşmaya çalışırken, eksiklerimizi kendi evimizde de aramalıyız. Tarihten gelen bazı fay hatlarımız, toplumsal ayrılıklarımız var. Türkiye’de hem kırsal alanlarda hem de kentlerde sınıf farklılıkları her zaman var oldu ama zaman zaman kimliklerden kaynaklanan farklılıklar ve ayrılıklar, son dönemde olduğu gibi, sınıf farklılıklarınından daha fazla önem kazandı. Gerginlikler, kutuplaşmalar, kırılganlıklar, toplumsal sınıfları böldü, siyasetin yapılış biçimlerini de etkiledi. Kimi siyasetçiler bu ortamı projeleri için yararlı buldular, bu ortamdan yararlanmaya çalıştılar. Siyasi rejim ve kurumlar bu engelleri aşmakta zorlandı. Çok partili rejim sık sık kesintiye uğradı. Oysa iktisadi gelişme için güçlü ve istikrarlı siyasi rejim temel bir ön-koşul.

Küreselleşme ve Neoliberal Politikalar Çağında İki Döngü

Cumhuriyetin ilk yüzyılında ekonomide benimsenen temel model her dönemde dünya ekonomisinin koşullarına ve kurallarına göre biçimlendi. İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki on yıllarda diğer gelişen ülkeler gibi Türkiye de devlet müdahaleciliğini öne çıkaran ithal ikamesi yoluyla sanayileşme modelini benimsedi. Dünya ölçeğinde 1970’lerin sonlarından itibaren bu model terkedilirken piyasalara daha fazla ağırlık veren neoliberal modele geçilmeye başlandı. Türkiye’nin neoliberal iktisadi politikalar ve kurumlarla deneyimi de 1980 yılında başladı ve iki döngü halinde gelişti.

Her iki döngüde de iktisadi ve siyasi kriz koşullarında, IMF’nin ve diğer uluslararası kurumların desteğiyle başlatılan politikalar ve oluşturulan yeni kurumlarla yola çıkıldı. Birinci döngü Ocak 1980’de, iktisadi kriz koşullarında IMF’nin desteğiyle devreye sokulan yeni politika paketiyle, ikinci döngü ise 2001 yılında, yine bir iktisadi kriz sırasında, yine IMF destekli olarak oluşturulan yeni program ve kurumlarla başladı. Türkiye’nin neoliberal iktisadi politikalar ve kurumlarla deneyimini yansıtan bu iki döngüde pek çok ortak boyut ve süreklilik göze çarpıyor. Her iki döngüde de ilk aşamada göreli istikrarla birlikte yüksek büyüme hızları gerçekleşti. İkinci aşamaya ise siyasi ve iktisadi istikrarsızlıklarla birlikte, krizler ve durgunluk damgasını vurdu. Siyasi istikrarsızlıkların arttığı ikinci evrede kişi başına gelirlerin ortalama artış hızı birinci evrenin ve Türkiye’nin uzun dönemli ortalamalarının altında kaldı.

1980’den günümüze kadar geçen 46 yıllık sürede ülke ekonomisinin küresel ekonomiyle ilişkilerini ilgilendiren, dış ticaretin ve uluslararası sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesi gibi alanlarda yeni iktisat politikaları ve kurumlardan geriye dönüş pek olmadı. Bu politikalar ve ilişkili kurumlar, Gümrük Birliği’yle birlikte, Türkiye ekonomisinin dünya ekonomisiyle daha güçlü bütünleşmesinin önünü açtı.

Buna karşılık, ülke içi ekonominin işleyişini ilgilendiren birçok yeni politika ve kurumlar 1980’den sonra iç siyasetteki gelişmelere de bağlı olarak sık sık değiştirildi. Bu nedenle ülke içi ekonominin işleyişini ilgilendiren alanların pek çoğunda uzun dönemli sonuçlar, 1980 yılında ve daha sonra 2001 yılında benimsenen neoliberal iktisat politikaları ve kurumlardan beklenenlerden çok farklı gelişti. Yeni iktisat politikalarının teorideki amaçları ile uygulama arasındaki farkların en çarpıcı olduğu alan devletin ekonomideki rolüyle ilgiliydi. 1980 yılında daha farklı bir iktisadi modele geçilirken, devletin ekonomideki yerinin de değişeceği iddia edilmişti. Bugün bakıldığında, devletin ekonomideki belirleyici rolünün 1980 sonrasında azalmadığı, güçlü biçimde sürdüğü açıkça görülüyor.

1980-87 yıllarını kapsayan birinci döngünün ilk evresinde hedef, 1930’lardan bu yana izlenen müdahaleci ve içe dönük modelin yerine piyasaya daha fazla ağırlık veren ve dışa açık, ihracata yönelen bir ekonomi yaratmaktı. Askeri rejimin getirdiği yasaklar sonucunda, ücretler ve tarımsal üreticilerin gelirleri düşürülünce, mamul mallar ihracatında önemli artışlar oldu. Dış ticaret dışında bankacılık sektörünün ve finans piyasalarının serbestleştirilmesi de aşamalı olarak gerçekleşti. Ancak neoliberal gündemin ya da Washington Mutabakatı’nın diğer maddelerinde fazla ilerleme olmadı. 1987-2001 yılları, Türkiye’nin küreselleşmeye açılma sürecinde birinci döngünün siyasal ve iktisadi istikrarsızlıkların iç içe yaşandığı, son derece güç ikinci aşamasını oluşturur. 1989 tarihinden itibaren uluslararası sermaye hareketlerinin serbest bırakılması devletin dış borçlanmasını kolaylaştırdı. Ancak siyasal istikrasızlıklar nedeniyle mali disiplin sağlanamadı. Kamu maliyesi dengeleri sağlanmadan sermaye hareketlerinin serbest bırakılması, ekonomiyi dış şoklara çok daha açık ve kırılgan hale getirdi, dalgalanmaların şiddetini artırdı.

AKP Dönemi

AKP yılları Türkiye’nin küreselleşmeyle yaşama sürecinde ikinci döngünün hem birinci hem de ikinci evresini oluşturdu. 2001 krizi sonrasında IMF desteğiyle biçimlenen program, Washington Mutabakatı’nı yansıtan daha önceki programlardan farklıydı, piyasaların işleyişinde kurumların oynadığı rolü kabul ediyor ve piyasaların denetlenmesi için bağımsız yeni kurumların oluşturulmasını öngörüyordu. AKP iktidarı bu programı uygulamaya devam etti, erken yıllarında Türkiye’nin AB üyeliğinden yana politikalar izledi, ekonomide dışa açık politikalardan ve düzenlemelerden yana oldu. Bu dönemde uzun vadeli bir sanayileşme ve büyüme perspektifi oluşturulmasa da dünya ekonomisindeki olumlu koşulların desteğiyle yüksek büyüme hızları gerçekleşti. Ancak ilerleyen yıllarda bir yandan Almanya ve Fransa’da merkez sağ iktidarların Türkiye’nin AB üyeliğine açıkça karşı çıkmaya başlaması, öte yandan da Türkiye’de siyasi rejimin giderek demokrasiden uzaklaşmasıyla AB adaylığı süreci ivmesini kaybetti.

Yirmi yılı aşan iktidarının ikinci evresinde AKP, giderek otoriterleşen yeni bir siyasi rejim kurmaya yöneldi. 2008 yılından itibaren adım adım yargı bağımsızlığının ve hukuk devletinin gerilemesi, medyanın siyasal iktidar tarafından denetim altına alınması ve 2018’de başkanlık rejimine geçilmesiyle birlikte, çok partili siyasi rejimden uzaklaşıldı. Yüksek öğretim de dahil olmak üzere çoğulcu demokratik rejimde ve sağlıklı işleyen bir ekonomide belirli bir özerkliğe sahip olması gereken tüm kurumlar yürütmeye bağlandı. Siyasetteki bu köklü değişiklikler ekonomiyi derinden etkiledi. En önemlisi, hem ülke içinde hem de ülke dışında ekonomiye ve ekonomi politikalarına güven kayboldu. AKP iktidarının ilk evresinde AB üye adaylığının da etkisiyle artan dış yatırımlar, ikinci evrede sürekli olarak geriledi. 2008’de başlayan ikinci evrede kişi başına gelirin ortalama artış hızı ilk evredeki ortalama büyüme oranından belirgin biçimde daha düşük gerçekleşti. Buna karşılık özellikle 2018 sonrasında hız kazanan yüksek enflasyonun etkisiyle gelirin bölüşümündeki eşitsizlikler arttı (Buğra ve Savaşkan, 2014).

Patronaj ve Yoksulluk

AKP iktidarının ikinci evresinde otoriterlik yükselirken, ekonominin işleyişinde patronaj, yolsuzluk ve bunlarla ilişkili diğer davranış biçimleri yaygınlaştı. Her toplumda olduğu gibi Türkiye’de de patronajın kökenleri eskilere, tarım ağırlıklı dönemlere gidiyor. 1950’li yıllardan itibaren bir yandan hızlanan kentleşme, öte yandan da geniş kesimlerin beklentilerini yansıtan daha açık ve rekabetçi bir siyasi rejime geçilmesiyle birlikte, tarımsal üreticilerin, işçilerin ve esnafın taleplerine eşitsiz güç ilişkilerinin temel niteliğini değiştirmeden yanıt verecek yeni ilişkiler, yazılı olmayan kurallar ve kurumlar ortaya çıkmış veya daha önceki dönemlerde tarım toplumunda var olan kimi kurallar ve kurumlar değiştirilerek kullanılmaya başlamıştı.

1980 sonrasındaki neoliberal politikalar döneminde de toplumsal ağlar, yazılı olmayan kurumlar ve yenileri, aynı amaçlarla ve yazılı kurumlarla ilişki içinde kullanılmaya devam etti. Hem siyasette hem de ekonomide yazılı olmayan kurallarla işleyen ve bir ölçüde var olan toplumsal ağları da kullanan bir yaygın ilişki biçimi de patronaj oldu. Siyasi patronaj, eşitsizliklerin yüksek olduğu toplumlarda, iktidara yakın ve iktidarın olanaklarından yararlanabilen kişilerin veya partilerin seçmenlere iş bulmak, gıda ve diğer malzeme yardımları yapmak, devlet dairesinde halledilmesi gereken bir konuda yardım etmek, altyapı hizmetlerini ulaştırmak gibi hizmetler karşılığında seçmenlerden siyasi destek ve oy beklemeleri çevresinde yürüyen bir ilişkidir. 1980’li yıllarda ANAP toplumsal ağları ve patronajı yaygın olarak kullanmıştı. 1990’lı yıllardan itibaren ise siyasal İslamcı partiler ve AKP özellikle büyük kentlerin gecekondu mahallelerinde seçmenle ilişki kurarken, seçmene hizmet taşırken toplumsal ağlardan ve patronajdan yoğun olarak yararlandı (Kalaycıoğlu, 2001).

Tüm dünyada patronajın bir başka biçimi de daha eşit kişiler arasında, siyasetçiler ile iktisadi gücü yüksek kişiler ve firmalar arasında ortaya çıkıyor. İktidardaki siyasi partilerin belirli kişi ve firmalara ayrıcalıklı davranması, bunun karşılığında da ayrıcalıklardan yararlananların siyasi partilere destek olması Türkiye’de de yaygın bir yöntemdir ve birçok kişinin, ailenin ve iş grubunun yükselmesinde kilit rol oynadı. AKP döneminde, özellikle de AKP iktidarının ikinci evresinde, bu yöntem geçmişte olduğundan çok daha yoğun biçimde, AKP ve onun liderinin siyasi projesini destekleyecek bir muhafazakâr iş insanı katmanı yaratmak için kullanıldı.

Patronaj her ülkede var ama Türkiye’de çok yaygın ve zaman içinde azalmak yerine güçlendi. Eşitsizliklerin yanı sıra toplumsal ve siyasi ayrılıkların, kutuplaşmaların varlığı ve hukukun zayıflaması da hem siyasi hem de iktisadi yaşamda patronajı destekledi.

Devlet kapasitesinin sınırlı kaldığı, yazılı kuralların iyi işlemediği durumlarda, yazılı olmayan kurumlar hem insanların sorunlarının çözülmesine yardım edebilir hem de ekonomiye olumlu katkı yapabilir. Ancak siyaset bilimciler ve iktisatçılar yazılı olmayan kuralların ve özellikle de patronajın olumsuz sonuçlarına da dikkat çekiyorlar.

Siyaset bilimciler patronajın demokratik yaşamı zedelediğine, patronaj nedeniyle siyasetin ilkeler ve programlar üzerinden değil, karşılıklı menfaatler üzerinden yapıldığına, siyasi kurumların ne olursa olsun iktidarda kalmaya çalışan siyasetçilerin eline geçtiğine işaret ediyorlar. Siyasetteki ayrılıklar, kutuplaşmaların körüklenmesi ve kimlikler üzerinden siyasetle birleşince, patronajın yaygınlığı sermaye, emek, köylülük gibi geniş grupların ya da sınıfların birlikte hareket etmesini güçleştiriyor; her birini, kamu kaynakları için kendi içlerinde rekabet eden kesimler haline getiriyor. Patronaj ilişkilerinin gücü ve sürekliliği, daha güçlü siyasi kurumların ortaya çıkmasını ve gelişmesini de engelliyor.

İktisatçılar ise patronajın sadece demokrasiyi değil, iktisadi yaşamı da olumsuz etkilediğini gösteriyorlar. Yaygın olduğu başka ülkelerdeki gibi, Türkiye’de de patronaj ulusal ve yerel yönetimlerin sağladığı hizmetlerin miktarında, kalitesinde ve dağılımında önemli sorunlar yaratıyor. Patronaj kamu kesiminin, ulusal ve yerel yönetimlerin kaynaklarını az verimli, hatta verimsiz alanlara yönlendirdiği için, uzun dönemli iktisadi gelişmeyi de olumsuz etkiliyor (Bardhan, 2020).

Yine siyaset ile ekonominin kesiştiği alanda ortaya çıkan, patronajla yakından ilişkili ve önemli iktisadi sonuçları olabilen bir diğer sorun da yolsuzluktur. Patronaj için geçerli olduğu gibi, yolsuzluklar da sadece kamu faaliyetlerinin dağılımını, kalitesini ve etkinliğini etkilemekle kalmaz, özel yatırımların miktarını, dağılımını ve kalitesini de olumsuz etkiler. Son dönemde patronaj gibi yolsuzluklar da iktidarın gücünün artması, yargının ve medyanın büyük bir bölümünün iktidarın denetimi altına girmesi ve genel olarak devlet faaliyetlerinde şeffaflığın azalması nedeniyle giderek yaygınlaştı.

Ekonomide patronaj ve yolsuzluğun giderek yaygınlaşmasıyla birlikte, başarı için daha fazla eğitim, beceri ve teknolojiyle daha verimli ve daha rekabetçi çalışan yapılar oluşturmak değil, devlete yakın durmak önemli oldu. İktidar partisinin kurduğu ve geliştirdiği ilişki ağlarıyla arası iyi olan firmalar ve kişiler, eğitim, beceriler ve teknolojiye uzun vadeli yatırımlar yapmak yerine, var olan kaynaklarını hükümete yakın kalmak için kullanmayı daha avantajlı buldular. Diğer firma ve kişiler devre dışı kalırken yatırımların hem miktarı hem de bileşimi bu gidişattan olumsuz etkilendi.

Devlet Müdahaleciliğinin Dünü ve Bugünü

Batı Avrupa’dan Doğu Asya’ya kadar sanayileşmede başarı sağlayan tüm ülkelerde devlet müdahaleciliğinin iktisadi gelişme için gerekli olduğu, zaman içinde dünya ekonomisinin kuralları ve uygulamalar değişse bile, devletin sanayi kesimine ve ileri teknolojilere destek ve ayrıcalıklar sağladığı görülüyor. Ancak bu tarihi örneklerin varlığı, devlet müdahaleciliğinin her zaman iktisadi gelişme doğrultusunda olumlu sonuç vereceği anlamına gelmiyor.

Cumhuriyet’in erken yıllarından itibaren devletin özel sektöre destek olmasına dayalı strateji, diğer gelişen ülkelerde olduğu gibi, patronaj ve yolsuzlukla birlikte var oldu, belirli ölçülerde iktisadi hareketlilik ve büyüme de yarattı. Ancak özellikle son dönemde siyaset ile ekonominin kesiştiği alanda patronaj, yolsuzluk ve benzeri davranış biçimlerinin yaygınlaşması devletin ekonomideki yerini ve devlet müdahaleciliğini olumsuz etkiledi.

Neoliberal iktisat politikaları döneminde devletin müdahaleci rolünün zayıflayacağı, hatta ortadan kalkacağı iddia ediliyordu, ama 1980 yılından bu yana devletin ve yerel yönetimlerin dağıtım ve birikim süreçlerindeki önemi azalmadı. Daha önceki dönemlerde kullanılan yöntemler 1980’den sonra da özel sektöre, özellikle de hükümete yakın çevrelere destek olmak için kullanılmaya devam etti. Bunlara ek olarak, özelleştirme ihaleleri, hükümetten altyapı ya da kamu ihale anlaşmaları almak hem ulusal hem de yerel düzeyde yeni dönemin temel birikim yöntemleri oldu. Yeni ekonomi politikaları uzun vadeli kurallara bağlı olmadığı için, uygulamada kişisel kararlar ve davranışlar sık sık öne çıktı. Devlet müdahaleciliğinin daha olumlu sonuçlar vermemesinin önemli bir nedeni de özel sektörün parçalanmışlığı, kamuya ve siyasetçilere bağımlılığı oldu. Özel sektörün içindeki ayrılıklar ve örgütlenmesinin yetersiz kalması da farklı kesimlerin bir araya gelerek iş birliği yapmalarını güçleştirdi.

Devletin ekonomideki yeri AKP iktidarı döneminde daha da genişledi. Patronajın yaygınlaşmasına ek olarak, AKP çok partili dönemde iktidara gelen diğer partilerin hepsinden daha uzun süre iktidarda kaldığı ve idari ve hukuki mevzuatı değiştirme yönünde bir hayli çaba gösterdiği için, devletin iktidara yakın iş gruplarının güçlenmesindeki rolü ve buna karşılık olarak, iş gruplarının iktidardaki partiye yönelik desteği, AKP döneminde çok daha kapsamlı oldu (Çeviker Gürakar, 2016).

Bugün Türkiye’de devlet müdahaleciliğinin önemli bir bölümü uzun dönemli kurallarla değil, kısa vadeli olarak ve kişiler üzerinden yapılıyor. Müdahaleciliğin önemli bir bölümünün gelişme potansiyeli olduğu düşünülen sektörlere ve firmalara destek sağlamak yerine hükümete yakın kesimlerin çıkarları için kullanılması, var olan eşitsizlikleri yeniden üretiyor, ortaya yeni eşitsizlikler çıkarıyor. Devlet müdahaleciliğinin etkinliği ya da devletin ekonomiyi uzun vadeli gelişme için yönlendirme kapasitesi gerilerken, özel sektörde güven kayboldu. Sadece kamu yatırımlarının değil, özel yatırımların da miktarı, dağılımı ve kalitesi bozuldu. Eğitim, teknoloji ve verimlilik gibi uzun vadeli hedeflerden uzak düşüldü. Böylece gelinen noktada sanayileşmesi zayıflayan, orta-düşük teknolojili, orta-düşük verimlilikle çalışan bir ülke ekonomisi oluştu.

Bu tablodan zarar gören alanlardan biri de ekonomide teknolojik gelişme ve daha yüksek teknolojik içeriğe sahip sektörler ve firmalar oldu. Çünkü AKP iktidarının ilerleyen yıllarında partinin kurduğu ve geliştirdiği ilişki ağlarıyla arası iyi olan firmalar ve kişiler, eğitim, beceriler ve teknolojiye uzun vadeli yatırımlar yapmak yerine, var olan kaynaklarını hükümete yakın kalmak için kullanmayı ve kayırmacılığın yoğun biçimde işlediği sektörlere yönelmeyi daha avantajlı buldular. Hükümetin sağladığı ayrıcalıklara ulaşmayı başaramayanlar ise, teknoloji ve beceri içeriği daha yüksek olan uzun vadeli projelere yatırım yapmama ya da yatırımlarını yurt dışına taşıma kararı aldı. AKP döneminin ikinci evresinde yüksek teknoloji içeren mamul malların toplam ihracat içindeki payı artmadı, azaldı. Yüksek teknoloji kullanan bir alanda faaliyet gösteren savunma sanayii, güçlü devlet desteği sayesinde, bu eğilimlere karşı bir istisna oluşturdu. Ancak yüksek teknoloji kullanımı açısından savunma sanayiinin diğer sanayi dallarına etkisi çok sınırlı kaldı (Toksöz, Kutlay ve Hale, 2023).

Önümüzdeki Dönemde Devlet Müdahaleciliği ya da Sanayi Politikası

Bugünden ileriye doğru bakarken, önce dünya ölçeğindeki gelişmelere değinelim. Önümüzdeki dönemde küreselleşme devam edebilir ama neoliberal politikalar dönemi artık sona erdi. Onun yerini nasıl bir düzenin alacağı henüz belli değil. Ancak önümüzdeki dönemde dünya ekonomisinin işleyiş kurallarının neoliberal döneme kıyasla daha farklı olacağı, hem gelişmiş hem de gelişen ülkelere kendi iktisat politikalarını ve devletin ekonomideki yerini kendilerinin belirleyebilmesi yönünde daha fazla manevra alanı bırakacağı ve devlet müdahaleciliğinin öneminin artacağı söylenebilir. Böyle bir değişiklik diğer gelişen ülkeler gibi Türkiye için de önemli bir fırsat olabilir.

Cumhuriyet dönemi boyunca Türkiye’de iktisadi büyüme üç kaynaktan beslendi: a) işgücünün artması, b) sermaye yatırımları, c) kentleşme ve yapısal dönüşüm. Son on yıllarda bu kaynakların katkısı artık azalıyor. Önümüzdeki dönemde büyümenin temel kaynağı sermaye ve emeğin daha verimli kullanılmasını gerektiren toplam faktör verimliliği olacaktır.

Son döneme kadar devlet müdahaleciliğinde sanayileşmenin çok farklı bir yeri oldu; sanayileşme, iktisadi gelişmeyle eş anlamda görüldü. Ancak son on yıllarda bir yandan dünya ölçeğinde imalat sanayinde kullanılan teknolojilerde çok büyük verimlilik artışları sağlanması ve dolayısıyla sanayileşmenin istihdama katkısının yavaşlaması, öte yandan da dünya sanayi üretiminin büyük bir bölümünün Çin ve Doğu Asya’da toplanması nedeniyle, önümüzdeki dönemde imalat sanayii önceki dönemlerde olduğu kadar güçlü ve sürükleyici bir odak olamayacaktır. Devlet müdahaleciliğinin ve “sanayi politikası”nın hem toplam istihdam hem de toplam katma değerde en yüksek payı alan hizmetler sektörünü de kapsamına alması gerekecektir. Dani Rodrik’in son kitabında (Shared Prosperity in a Fractured World) vurguladığı gibi, işgücünün büyük bölümünün çalıştığı perakende ticaret, bakım hizmetleri, sağlık, eğitim, turizm, lojistik ve küçük işletme hizmetleri gibi alt-dallarda verimliliği yükseltmek gerekir. Devlet, yüksek teknolojiye ve ihracata en yatkın birkaç “şampiyon” firmayı seçmek yerine, çok sayıda düşük ve orta vasıflı işçiyi istihdam eden hizmet işletmelerinin daha iyi teknoloji, yönetim yöntemleri, kredi, altyapı ve mesleki becerilere erişmesini sağlamalıdır. Amaç yalnızca ekonomik büyüme değil, verimlilik artışını daha fazla sayıda ve daha yüksek ücretli işlere dönüştürmek olmalıdır (Rodrik, 2025).

Ayrıca, önümüzdeki 10-20 yılda yapay zekanın Türkiye ekonomisinde hem verimliliği artıran hem de gelir dağılımı ve istihdam açısından yeni sorunlar yaratan dönüşümlere yol açması beklenmelidir. Eğer yapay zekâ başarılı biçimde uygulanabilirse Türkiye’nin uzun dönemli iktisadi gelişmesine ek katkı sağlaması mümkündür. Ancak yapay zekânın etkisi büyük olasılıkla tek yönlü olmayacaktır. Yapay zekanın etkisiyle gelir dağılımındaki bozulmalar önümüzdeki dönemde Türkiye’nin derinleşen sorunlarından haline gelebilir. Bu olasılık yalnız Türkiye
için değil, bütün dünya için tartışılmaktadır.

Türkiye açısından önemli soru, yapay zekâyı geliştiren ülkelerden biri mi olacağı, yoksa sadece kullanan ülkelerden biri olarak mı kalacağıdır. Türkiye açısından yapay zeka konusundaki en önemli risk, yapay zeka geliştiren, patent üreten, temel modeller oluşturan bir ülke olamayıp yalnızca ABD ve Çin şirketlerinin ürettiği sistemleri kullanan bir ekonomi haline gelmesidir. Bu konuda son dönemdeki deyimiyle “sanayi politikaları”nın ya da devlet müdahaleciliğinin rolü çok önemli olacaktır.

Türkiye önümüzdeki dönemde iktisadi gelişme yolunda yakın geçmişindeki yapıları ve alışkanlıklarıyla mı yürümeye devam edecek, yoksa siyaset ve iktisadi gelişme süreci, yakın geçmişimizden çıkarılacak derslerle, daha farklı mı olacak? Bugün tüm dünyada devletin sanayileşmedeki ve daha genel olarak iktisadi gelişmedeki rolünün yeniden değerlendirildiği yeni bir döneme girilirken, geçmişten alınacak dersler Türkiye ve diğer gelişmekte olan ülkeler için yararlı olabilir.

Artık genel olarak kabul edilmektedir ki Doğu Asya’daki kalkınmacı devlet modeli, benzersiz tarihsel koşulların bir ürünüdür ve bu modelin diğer ulusal bağlamlara aktarılmasının önünde önemli engeller vardır. Türkiye’nin Cumhuriyet dönemindeki deneyimi de, bir ülke ortamında iyi işleyen kurumlar ve politikaların başka bir ortamda başarılı olamayabileceğini göstermiştir. Önceki dönemlerde dışarıdan ithal edilen kurumlar, genellikle yerel siyasi ekonomideki mevcut dengelerle uyumlu olamamış, diğer kurumlarla iyi etkileşim kuramamıştır (Pamuk, 2024).

Önümüzdeki dönemde devlet yönlendirmeli sanayileşme ve iktisadi gelişme için yeni kurumlar araştırılmaya ve oluşturulmaya başlanırken, kurumsal çeşitliliğe daha fazla vurgu yapmakta, yerel ihtiyaç, bilgi ve deneyimlerle daha güçlü etkileşim kurmakta yarar var. Devletin hangi teknolojinin veya işletme modelinin başarılı olacağını baştan bildiğini varsayan büyük ölçekli sübvansiyonlar ve korumacılık yerine, yerel yönetimler, firmalar, işçi örgütleri, meslek okulları ve teknoloji sağlayıcıları arasında sürekli iş birliğine dayanan deneysel bir sanayi politikası izlenmelidir. Kamu kurumları işletmelerle birlikte darboğazları belirlemeli; eğitim, ortak teknoloji merkezleri, dijitalleşme desteği, kredi garantileri ve çalışanların yerine geçmekten çok, onları tamamlayan teknolojiler sunmalı; sonuç vermeyen programlar ise terk etmelidir. Böylece hizmetler sektöründeki devlet müdahalesi, belirli sektörleri kalıcı biçimde korumaktan çok, toplumsal öğrenmeyi hızlandıran, firma yeteneklerini geliştiren ve düşük verimlilikli işleri “iyi işlere” dönüştüren bir koordinasyon ve keşif süreci haline gelebilir (Rodrik, 2025).

Ancak bugünkü otoriter siyasi yapı ve patronaja dayalı devlet müdahaleciliğiyle böyle bir fırsatın kullanabilmesi mümkün değil. Her şeyden önce devlet müdahaleciliğinin sağlıklı temellere oturtulması, devletin iktisadi gelişmeyi yönlendirme kapasitesini yeniden kazanması gerekiyor. Bunun için siyasette, hukukta ve devlette önemli dönüşümlere ihtiyacımız var. Umalım ki önümüzdeki dönemde Türkiye’nin önünde hem siyasi rejim ve demokrasi hem de iktisadi gelişme açısından yeni bir fırsat oluşur, yeni bir sayfa açılır. Son dönemden çıkarılacak derslerin de yardımıyla ve daha farklı bir siyaset anlayışıyla daha güçlü siyasal kurumlar oluşturulur, sağlam bir hukuk devleti ve demokrasi anlayışı yerleşir. Türkiye’de ekonomik dinamizm her zaman var oldu. Eğer ülke içi siyasal koşullar elverişli olursa, eğitime daha fazla önem veren, daha ileri teknolojiler kullanan ve daha yüksek verimlilikle işleyen, gelirlerin daha eşit paylaşıldığı, çevreye daha saygılı bir ekonomi kurmak mümkün olabilir.

Kaynakça

Bardhan, Pranab (2020), “Clientelistic Politics and Economic Development”, Jean-Marie Baland, François Bourguignon, Jean-Philippe Platteau ve Thierry Verdier (derl.), The Handbook of Economic Development and Institutions, Princeton University Press, Princeton, New Jersey, s. 84-102.

Buğra, Ayşe ve Osman Savaşkan (2014), Türkiye’de Yeni Kapitalizm, Siyaset, Din ve İş Dünyası, İletişim Yayınları, İstanbul.

Çeviker Gürakar, Esra (2016), Kayırma Ekonomisi, AKP Döneminde Kamu İhaleleri, İletişim Yayınları, İstanbul.

Kalaycıoğlu, Ersin (2001), “Turkish Democracy: Patronage vs. Governance”, Turkish Studies, c.2, s. 54-70.

Pamuk, Şevket (2023), Türkiye’nin 200 Yıllık İktisadi Tarihi, büyüme, kurumlar ve bölüşüm, gözden geçirilmiş ve genişletilmiş yeni baskı, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul.

Pamuk, Şevket (2024), “The state and industrialization in Turkey since the nineteenth century”, Journal of Government and Economics, c. 16.

Rodrik, Dani (2025), Shared Prosperity in a Fractured World – A New Economics for the Middle Class, the Global Poor, and Our Climate, Princeton University Press, Princeton, New Jersey.

Toksöz, Mina, Mustafa Kutlay ve William Hale (2023), Industrial Policy in Turkey: Rise, Retreat and Return, Edinburgh University Press, Edinburgh.

Şevket Pamuk (1950) İktisat tarihçisi ve Orhan Pamuk'un büyük kardeşidir. İstanbul'da doğdu. Robert Kolej'i ve Yale Üniversitesi'ni bitirdi. İktisat dalındaki doktorasını Berkeley Üniversitesi'nden aldı. Türkiye'de ve yurtdışında pek çok üniversitede öğretim üyeliği yaptı. Osmanlı-Türkiye iktisat tarihi üzerine çeşitli dillerde pek çok makalesi ve kitabı vardır. Osmanlı ekonomisi üzerine yazdığı ilk kitap olan Osmanlı Ekonomisinde Bağımlılık ve Büyüme, 1820-1913 (1984) İngiltere'de de yayımlandı. Daha sonra tamamladığı Osmanlı İmparatorluğu'nda Paranın Tarihi (1999) başlıklı kitabı Türkiye'de, ABD'de ve İngiltere'de ödüller kazandı. Bu kitap Arapçaya da çevrilerek Lübnan'da yayımlandı (2004). Prof. Dr. Süleyman Özmucur ile birlikte hazırladıkları "Osmanlı İmparatorluğu'nda Ücretler, 1489-1914" başlıklı çalışma ABD İktisat Tarihçileri Derneği’nin 2002 yılı En İyi Makale Ödülü'nü kazandı. Bu çalışmalarda Pamuk Osmanlı ekonomisinin kurumlarını ve uzun dönemli eğilimlerini karşılaştırmalı olarak inceledi. Pamuk’un 2014 yılında Türkçe olarak yayınlanan son kitabı ise Sanayi Devriminden bu yana Türkiye’de iktisadi gelişmenin 200 yıllık serüveni üzerine odaklanıyor. Pamuk 1999 yılından bu yana Dünya İktisat Tarihi Derneği’nin Yönetim Kurulu üyesidir. 2003-05 döneminde Avrupa İktisat Tarihçileri Derneği'nin başkanlığına, 2012-14 dönemi için de Asya İktisat Tarihçileri Derneği başkanlığına seçildi. 2008-13 arasında Londra Ekonomi Okulu and Political Science'da öğretim üyeliği yaptı ve aynı kurumda ilk başkanı olarak Çağdaş Türkiye Çalışmaları Kürsüsünü yönetti. Pamuk Bilim Akademisi kurucu üyesi[1], Türkiye ve Academia Europea (Avrupa Bilimler Akademisi) üyesidir. Avrupa iktisat tarihçileri tarafından yayımlanan European Review of Economic History dergisinin editorlüğünü yapmaktadır. Şevket Pamuk 1994 yılından bu yana Boğaziçi Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü öğretim üyesidir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.