Mustafa’nın Ardından
Meneviş Uzbay Pirili
Sevgi, çoğu zaman sadece bir duyguymuş gibi anlatılır; gelir, yerleşir, büyür ve bazen yerini kırgınlıklara bırakıp geçip gider sanılır. Oysa insan hayatın içinden geçip bazı eşikleri aşınca, sevginin aslında hiç de öyle olmadığını anlıyor. Erich Fromm’un da dediği gibi; sevgi sadece bir duygu değil, emek isteyen bir irade, derin bir özen ve en saf haliyle bir “eşlik etme” biçimidir. Bazı hayatlar vardır, insan bunu kelimelerle açıklamaz, bizzat yaşatarak öğretir. Ben sevgiyi böyle bir hayatın içinde, Mustafa ile öğrendim.
Benim için sevgi, dünyaya birlikte bakmanın bir haliydi. Birbirimizi değiştirmeye çalışmadan, varlığımıza saygı duyarak ve birlikte büyümeye alan açarak geçen bir ömür… Bir masada oturup uzun uzun sohbet etmek, aynı detaylara gülmek sevginin en canlı haliydi. Mustafa’nın zekası ve geniş bilgisiyle harmanlanan o ince mizahı, sohbetimizi her zaman hem derin hem de taze kılardı. Birlikte düşünmek ve birlikte gülmek, hayatın yükünü hafifleten en büyük hediyemdi.
Ancak şimdi geriye dönüp baktığımda, sevginin yalnızca bu güzel anlardan ibaret olmadığını daha iyi anlıyorum. Sevgi, Mustafa’nın varlığında somutlaşan o eşsiz özendi; insanı zorlamayan ama hep orada olan bir dikkat, sessiz bir sahip çıkış ve sarsılmaz bir dayanaktı. Büyük jestlerle değil, küçük detayları asla ihmal etmeyen bir zarafetle yanımdaydı o. Onu her zaman sadece bir eş değil, en güvenilir yoldaşım olarak hatırlıyorum.
Şimdi anlıyorum ki sevgi; birbirinin varlığına yer açabilmekmiş. Onu kendine benzetmeye çalışmadan, sadece aynı dünyada olduğunu bilmenin verdiği o huzurla yaşamak… Birlikte içilen bir çayda, yarım kalan bir cümlede ya da ansızın beliren bir gülüşte gizliydi her şey. Bunu Mustafa ile yaşadım. Yanında olmak bazen hiçbir şey söylememekti; aynı odada sadece o sessizliği paylaşmak bile “anlaşıldım” hissini vermeye yeterdi. Ve bu his, çoğu zaman kelimelerden çok daha derindi.
Sevgi hayatı kolaylaştırmıyor belki ama hayatın ağırlığını birlikte taşınabilir kılıyor.
Mustafa benim aynamdı; onun bakışında sadece olduğum kişiyi değil, olabileceğim en iyi halimi de görürdüm. Sevilen, anlaşılan ve değer gören bir kadın olduğumu o aynadan öğrendim. İnsan bazen kendini kendi içinde değil, bir başkasının bakışında tanırmış. O bakış kaybolduğunda, yalnızca sevdiğiniz birini değil, kendinize dair o değerli görüntüyü de kaybediyormuşsunuz. Bu eksiklik hemen adlandırılamıyor, yokluğu bir anda değil, zamanla ve yavaş yavaş fark ediliyor.
Onun gidişiyle bildiğim dünya, yerini sessizce başka bir dünyaya bıraktı. Ev aynı, masa aynı, şehir aynı; ama hiçbir şey eskisi gibi değil. İnsan bazen bir kişiyi değil, onunla birlikte var olan koca bir dünyayı kaybediyor. Mustafa’nın bakışı olmayınca, o bakışta gördüğüm kendim de eksiliyorum. Fakat sevgi yalnızca birlikte yaşanan anlarda değil, yoklukta da sürüyormuş; daha sessiz, daha içte ve çok büyük bir özlemle… Artık onu bir hatırada veya sebepsiz bir histe, içimin en derin yerinde taşıyorum.
Zamanla insan bazı şeyleri kabulleniyor; istediği için değil, başka türlüsü mümkün olmadığı için. Hayat devam ediyor; günler geçiyor, işler yapılıyor, insanlar gidip geliyor. Ama Mustafa’nın yokluğu, içimde dindiği sanılan ama hep orada duran bir sessizlik gibi yerini koruyor. Onunla yaşadığım hayatı düşündüğümde, bir eksiklikten ziyade derin ve silinmez bir iz hissediyorum. Sanki bir devir tamamlanmış gibi…
İnsan bazı şeyleri geride bırakamaz, sadece onlarla yaşamayı öğrenir. Belki de kabulleniş dediğimiz şey tam olarak budur: O sevgiyi ve o sessizliği, eksiltmeden içimizde taşımak.
Mustafa Hoca’nın Ardından
Aykut Lenger
Mustafa Hoca ile tanışıklığımız, Harran Üniversitesi’ndeki Dekanlık görevini yürüttüğü 2006 yılına kadar geri gider. Daveti üzerine, düzenlenen sempozyumda bildiri sunmak üzere bir grup akademisyen olarak Urfa’ya gitmiştik. Her seferinde mutlulukla andığım birkaç günlük bir gezi ve anlamlı bir bilimsel etkinlik olmuştu. Kendisiyle tanışınca Mustafa Hoca, birikimi, bilgeliği ve zarafeti ile derin bir saygı uyandırıyordu. Bu saygı ve kendisinden genç bir meslektaşına onun gösterdiği saygı, daha sonra İzmir’e taşınmasıyla ve birbirimizi daha iyi tanıdıkça karşılıklı bir sevgiyi içerecek şekilde daha da arttı. Beni oğlu gibi sevdiğini hissederdim; ama hala bana hocam diye hitap ederdi.
Ekonomi Politik üzerinde derin okumalarını, neredeyse günün yirmi dört saati açık olan ve klasik müzik, bale, opera gibi sanat gösterileri sunan arte kanalının ruhuna dokunan güzellikleri eşliğinde yapardı. Sanat ruhunu, politik ekonomi beynini besliyordu. Bu yirmi yıllık sürede geriye bakıp evindeki bu güzel ortamdaki sohbetlerimizden ne kadar çok şey öğrendiğimi anımsadığımda, kendisine duyduğum saygı ve sevgi daha da artıyor. Kendi neslinin artık az bulunur niteliklerini taşıyan Mustafa Hoca’nın kaybıyla, akademi dünyasının yanı sıra; insan ilişkilerinde de özlediğimiz, şiddetle ihtiyaç duyduğumuz güzellikler biraz daha azalmış oldu. Kaybıyla bıraktığı boşluk yalnızca sevgili eşinde değil, hepimizde katlanması güç bir eksilme duygusu oldu. Her anımızı anımsadığımda yüzümde oluşan gülümseme ve kalbime dolan mutluluk; bu eksilmeye karşı en büyük desteğim. Kendisini tanıyan ve anılarında küçük ya da büyük izleri bulunan herkesin hafızasındaki anlamlı anısının yıllar boyu sürmesi dileğiyle…

Müfit Akyüz
Sayın Mustafa Hocam,
“Hocam efendim, bu konuda ne diyorsunuz?” Bu soruyu artık soran olmayacak. Mustafa Pirili ile tanışıklığımız yarım yüzyıl geriye gider. Benden bir yıl önce başlamıştı akademik hayatına. Aynı fakültedeydik. Yirmi beş yıl önce başka kentteki bir üniversitede akademik çalışmalarına (idari görevine rağmen) devam etti. Coğrafya, muhabbetimize engel olmadı.
Akademik çalışma alanının dışında merak etmediği konular var mıydı? Galiba yoktu. Ama eleştirel politik ekonomi dışında; edebiyat, tarih ve felsefe hocanın baş tacıydı. Sürekli genişleyen, salkımlanan bir zihindi Pirili Hoca…
Odalar dolusu kitap, hocanın iç dünyasında didik didik edilip yeniden ve yeniden kurulurdu. Bazen son bitirdiğiyle ilgili sorar, ardından kendisi cevap verirdi. Böylece sizi sıkışmış hissettirmezdi.
Mizah duygusu hayli gelişmişti. Bir sohbet sırasında aniden bir kahkaha attıysa, bu, konudan sıkıldığını gösterir ve sezdirmeden yeni bir konu açardı.
Çok ciddi bir sorun karşısında sabahın beşinde çekinmeden telefonla arayacağınız kaç dostunuz var? O sırada benim aklıma üç kişi geliyorsa, biri mutlaka Mustafa Pirili Hoca olurdu… Artık arayıp soramayacağım: Hocam efendim, bu konuda siz ne diyorsunuz?
Mustafa Pirili Hoca Anısına Birkaç Cümle
Cengiz Bahçekapılı
Sayın Mustafa Hocam,
“Hocam efendim, bu konuda ne diyorsunuz?” Bu soruyu artık soran olmayacak. Mustafa Pirili ile tanışıklığımız yarım yüzyıl geriye gider. Benden bir yıl önce başlamıştı akademik hayatına. Aynı fakültedeydik. Yirmi beş yıl önce başka kentteki bir üniversitede akademik çalışmalarına (idari görevine rağmen) devam etti. Coğrafya, muhabbetimize engel olmadı.
Akademik çalışma alanının dışında merak etmediği konular var mıydı? Galiba yoktu. Ama eleştirel politik ekonomi dışında; edebiyat, tarih ve felsefe hocanın baş tacıydı. Sürekli genişleyen, salkımlanan bir zihindi Pirili Hoca…
Odalar dolusu kitap, hocanın iç dünyasında didik didik edilip yeniden ve yeniden kurulurdu. Bazen son bitirdiğiyle ilgili sorar, ardından kendisi cevap verirdi. Böylece sizi sıkışmış hissettirmezdi.
Mizah duygusu hayli gelişmişti. Bir sohbet sırasında aniden bir kahkaha attıysa, bu, konudan sıkıldığını gösterir ve sezdirmeden yeni bir konu açardı.
Çok ciddi bir sorun karşısında sabahın beşinde çekinmeden telefonla arayacağınız kaç dostunuz var? O sırada benim aklıma üç kişi geliyorsa, biri mutlaka Mustafa Pirili Hoca olurdu… Artık arayıp soramayacağım: Hocam efendim, bu konuda siz ne diyorsunuz?
Funda Barbaros
Mustafa Hoca’nın ardından yazmak zor… Çünkü bazı insanlar yalnızca yaptıklarıyla değil, birlikte geçirilen zamanların sıcaklığıyla, hafızada bıraktıkları izlerle var oluyor. Benim için Mustafa Hoca, önce çok yakın bir dostumun eşi olarak hayatıma girdi; ama zamanla bu tanımın çok ötesine geçti. Birlikte yapılan yolculuklar, uzun sohbetler ve paylaşılan düşünceler, onu hayatımda ayrı bir yere taşıdı.
Kalkınma üzerine çalışan bir iktisatçı olarak meseleye yalnızca teknik bir alan olarak bakmazdı; insana, doğaya ve topluma dokunan bir yönü vardı. Zeytince’nin kurucuları arasında yer alması da tesadüf değildi. Bilgisi, duyarlılığı ve içtenliği ile derneğin ve Zeytin Okulu’nun gelişmesine büyük katkı sağladı.
Mustafa Hoca’nın en belirgin özelliklerinden biri de yardımseverliğiydi. Özellikle gençlere yaklaşımı çok kıymetliydi. Onları dinler, cesaretlendirir, yol açardı. Bunu gösterişsiz, doğal bir şekilde yapardı; sanki hayatın olağan bir parçasıymış gibi. O yüzden pek çok insanın hayatına sessiz ama derin bir dokunuşu olduğunu biliyorum.
Onu tanımış olmak büyük bir şanstı. Yokluğu kolay alışılacak gibi değil. Ama geride bıraktığı izler, dokunduğu hayatlar ve paylaştığı değerler, onu hep bizimle birlikte tutacak.


Prof. Dr. Mustafa Pirili: Hocamızın Ardından Bazı Düşünceler
Mehmet Şişman
Master (1986) sınıfımızda tarihe merakımızı yeneceğimiz bir hocamızla karşılaşmıştık: Mustafa Pirili. Uluslararası İktisat programına pek de yakışan yanlış hatırlamıyorsam “Türkiye dış iktisadi ilişkiler tarihi” dersinin İlk andan itibaren hakkını verdi. İlk okuma makalesi Huricihan İnan’ın (İslamoğlu): “Kolonyal olmayan periferleşmeye bir örnek: Osmanlı İmparatorluğu”. Böylece Osmanlı’nın Avrupa’yla sömürge olmayan ama periferi (Çevre) iktisadi münasebetini kolayca kavrayabilmiştik. Tabii sorular bitmez bu konuda: “Hocam, ilk dış borç ne zaman alındı?”, “Hocam, 1838 Baltalimanı anlaşmasının önemi nedir?” gibi… Hocamız da merakımızı gidermişti tabii, zira kendisi Osmanlı iktisadiyatına pek düşkündü. Mustafa Hocamız konuyu hep Osmanlı’ya çekerek, tarihten örnek yanıtlar bulmakta pek mahirdi aslında. Biz de kendisiyle muhabbetten zevk alırdık doğrusu. Ders dışında da ayak üstü veya bir yerlerde hep konuşurduk. O zamanlar öyleydi zaten, henüz sosyal münasebetler internete teslim olmamıştı… Mustafa Hocamız da derin muhabbet insanıydı. Bu söylediklerim 30 sene kadar önceyi yansıtıyor ama bende iz bırakmış doğrusu. İstanbul’un Kocamustafa Paşa semtinde büyümüş, Samatyalı Hocamız kadar bilemezdik İstanbul’u doğal olarak. Mustafa Hoca’nın Kocamustafa Paşa’ya daveti üzerine gittiğimiz bir meyhanede (Fuat Ercan ve ben vardık. Bu meyhaneler artık yok bu arada ne yazık ki), buğulama balık ve bira eşliğindeki muhabbetini ve sofrasını asla unutamam. Hele Müfit Hocayla bir araya geldiklerinde, aynı semtte yetiştiklerinden olsa gerek, ağızlarından bal damlardı adeta. Gülerdik ve çok şey öğrenirdik bu ikiliden… Kitap isimleri, dünyanın, şehrin ve üniversitenin güncel meseleleri… Sonra birden Mustafa Hoca ortadan kayboldu. Şanlıurfa’daki Harran Üniversitesinde çalışmaya başladı. O zaman için radikal bulmuştum bu davranışını ama anlamaya çalıştım tabii. İzmir ve Urfa arasında yaşadığını öğrendik. Telefonlaştık, güzel şeylerden bahsettik. Muhabbetimiz aynı tattaydı… Ah be Hocam! Biraz daha görüşebilseydik…
Süda Tekin
Kıymetli Mustafa Pirili Hocam,
İlk tanışmamız 2017 Urfa Harran Üniversitesi lojmanları ve kadim topraklarıydı. Sizi İktisat Fakültesi dekanı olarak makam aracınızda şoförünüzün yanında otururken görmüştüm. Açıkçası çok şaşırmıştım. Makam şoförünüzün yanında oturmuş, kolunuzu dışarıya çıkarmış bıyıklarınızın altından ağız dolusu gülmekteydiniz. O gün hayata bakışınızı anlamam kolay olmadı ta ki sizi yakından tanıyıp nelere değer verip anlam yüklediğinizi anlayana kadar.
Canım hocam engin bilgileriniz, pek çok öğretinizi didaktik olmadan sohbet arasında vermeniz, evinizde orijinal dilinde Michel Foucault okurken okulda başka bir felsefecinin kitabını okumanız, dinlediğiniz özel müzikler, Mezzo kanalından tınılar ve balkonumuzda bitmesini istemediğim nice İstanbul ve Samatya anıları, müzik ve enstrüman çalma yeteneğiniz ve de insanı şaşırtan güçlü hafızanız… Çok yönlülüğünüzü buraya sığdırmak kolay değil.
Mustafa Hocam sağlık sorunlarınızı yakından desteklemeye çalıştığım günlerde sigarayı bırakmanız, beslenmede kendinizi yönetmeniz ve kan tetkikleriniz normal olunca bana dönüp “Süda Hocam ben sağlıklı öleceğim” diyerek hayata karşı gülümseten duruşunuzu hep gösterişiniz bakış açımı çok değiştirdi.
Her yıl tatil dönüşü annemden bir gün erken çıkıp sizinle sohbet etmek için ayrılışımı annem “Süda’nın hocalarına yıllık hac ziyareti” ironisi de sizin benim nezdimde -ve eminim pek çok insanın- olan değerinizi göstermektedir.
Sizi ve sayenizde tanıdığım güzel insan Meneviş Hocam mentorum oldunuz. Hayatıma farklı değerler kattınız.
İyi ki tanıdım sizi. İyi ki hayatın “eğlenceli” kısımlarından bakmayı gösterdiniz bana. İyi ki Mustafa Hocam oldunuz. Işıklarda uyuyun. Sizi çok özlüyorum.

Özlem Önder
Tarih Nisan 2007. Bölgesel Kalkınma ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi Sempozyumu için Ege Üniversitesi İktisat Bölümü hocaları olarak Harran Üniversitesi’ndeyiz. Mustafa ve Meneviş Pirili hocalarımız ev sahipliği yapıyor. İlk defa Urfa’dayım ve Mustafa Hocamızla da ilk kez orada tanıştık. Hocamız bilgisi ve akademik duruşuyla hemen dikkat çekiyordu. “Urfa’ya gelmesem, kalkınma iktisadı çalışmamın bir anlamı olmazdı,” demişti. Çoğu bilim insanı kendini toplumdan soyutlar. Ama Mustafa Hoca’nın Urfa ve Harran Üniversitesi’yle kurduğu bağ beni çok etkilemişti. Yıllar geçse de bu geziyi unutamam. Ruhu şad olsun.
Ayten Ayşen Kaya
Prof. Dr. Mustafa Pirili Hoca ile ilk tanışmamız çok değerli arkadaşım ve meslektaşım aynı zamanda Mustafa Hoca’nın eşi olarak Meneviş Hocamızla birlikte Urfa’da Harran Üniversitesi İİBF, İktisat Bölümü olarak 2007 yılında “Bölgesel Kalkınma Kongresi” düzenlemişlerdi. Ama ondan önce kalkınma iktisadı alanında yaptığı çalışmalarından tanıyordum Hocamızı. İyi bir akademisyen değerli bilgileri olan Hoca iken benim gözümde, tanıyınca yardım sever, babacan, şefkatli, anlayışlı ve konuştukça lebi derya bilgisi ile her görüştüğünüzde size mutlaka bir şeyler öğrettiğini, ufkunuzu açtığını hissederek ayrılıyordunuz yanından. Bu özelliği ile de İstanbul’dan Urfa Harran Üniversitesi’ne gelmesine rağmen hem yerel halk tarafından hem de üniversite camiası tarafından kısa sürede kendini bu kadar çok sevdiren, sevilen ve saygı duyulan birisi olduğunu da gördüm. Hoca’yı tanıdığım için çok şanslıyım ama erken ayrıldığı için o kadar da üzgünüm.

Hasta la Vista Mustafa Hocam
Semra Purkis
Mustafa Hocamın ardından yazmak, hele de bunu birkaç satıra sığdırmak yürek burkan ve yabancılaştıran bir deneyim. Onunla ilk kez yüksek lisans öğrencisi olduğumda karşılaşmıştım. Daha sonra Tamer (İşgüden) Hoca’nın asistanı olduğumda bir süreliğine aynı odayı paylaşma şansım olmuştu. Hoca ders yapmayı pek sevmezdi. Sanırım sabahlara kadar kitap okuyup, okula uykusuz geldiği için dersi kısa tutar, ancak ders sonrası sohbetleri çok severdi. Benim için asıl öğretici olan bu sohbetler sırasında, bir gecede birkaç yüz sayfalık kitapları okuyup bitirdiğini anlardım. Hoca’nın müthiş birikimi, onu odasında veya koridorlarda yakalayıp sorular sorduğumuzda ortaya çıkardı.
Mustafa Hoca’nın bende yaptığı ilk çağrışım her zaman nezaket olmuştur. Kendisi, tanıdığım en nazik birkaç insandan biriydi. Hoca bu sohbetlerimiz sırasında hiçbir zaman bizimle hiyerarşik bir ilişki kurmaz, sorularımızla, bizim de fikirlerimizi dinleyerek ilgilenirdi. Kendi görüşlerimizi ifade ederken bize değer verildiğini hissederdik ve ona daha çok saygı duyardık. Sanırım, bir hocanın ileride akademisyen olmak isteyen bir öğrencisine öğretebileceği en önemli şey buydu: Öğrencileriyle yatay ilişki kurarken, aynı zamanda, karşılıklı saygı ve değer duygusunu korumak. Hoca, bize bunu -meli, -malı içeren cümlelerle değil, kendi tavırlarıyla öğretmişti. Daha doğrusu, bu bilinçli bir öğretiş değildi, varoluş tarzıyla, fark etmeden bize örnek oluyordu. Kaybettiğimiz hocalarımız Mustafa Pirili Hoca, Tamer İşgüden Hoca ve ömürleri uzun olsun Ahmet Çakmak Hoca ve Müfit Akyüz Hoca benim sadece akademik kimliğimin değil, kişiliğimin gelişmesinde de sadece derslerde aktardıkları bilgilerle değil, dersler dışındaki tavırlarıyla da çok büyük katkıları olmuş insanlardı.
Ben Tamer Hoca’nın asistanıyken Mustafa Hoca ile aynı odayı paylaştığımızda, onun zihin açan sohbetlerinden daha çok yararlanma şansım olmuştu. Sohbetlere çokça sigara eşlik eder, üstüne yine aynı odayı paylaştığımız Müfit Abi geldiğinde espriler havada uçuşmaya başlar, sohbetin tadına doyum olmazdı. Arada telefonla konuşsak da Mustafa Hoca’yı ve onun yaşamına evrenin mükafatı gibi giren Meneviş Hanımı en son, sanırım 10 yıl kadar önce Akyaka’ya geldiklerinde görmüştüm. Tamer Hoca ve eşi Canan Abla da gelmişler, ancak hepsi çok kısa kalmışlardı. En son onu kaybetmeden 10 gün kadar önce telefonda konuşmuştuk. Sağlık sorunlarınızın olduğunu biliyor olsam da gidişiniz çok ani oldu Hocam. Umarım gittiğiniz yer buradan daha iyi bir yerdir. Sizi orada Tamer Hocamla birlikte kadeh tokuştururken hayal etmek istiyorum. Tekrar görüşmek üzere… Hasta la Vista.
Zekeriya Avşaroğlu
Mustafa Bey’in aramızdan ayrılışının derin hüznünü yaşadık. Urfa’da esnaflık yapıyorum; her gün iş yerine giderken illa selam verir, uğrar hal hatır sorardı. Bir gün Urfa’dan İzmir’e gitmesi gerekiyordu, arabayı ben kullanacaktım. Sabah erken yola çıktık, Meneviş Hocam da vardı yanımızda. Konya’da etli ekmek yedik, Mustafa Hocamın saksafonu vardı, çıkarıp çaldı, müzik ziyafeti yaşattı. Yaşadığım en güzel yolculuklardan biriydi. Akşam vardığımızda yolculuğun yorgunluğundan ziyade yüzümüzdeki gülümseme anı olarak hafızamızda kaldı.
Menekşe Uzbay
Arada “Mustafa” demişliğim vardır ama ben onu hep kardeşim Meneviş’in çağırdığı gibi “Musti” diye bildim, “Musti” diye çağırdım, ona “enişte” dediğimi ise hiç hatırlamıyorum. “Eniştem” oluşu onunla ilişkimin resmi adı, oysa Musti benim için aile bağından öte o kendine özgü sonsuz sevimliliği, ince zekası, muzip gülümseyişiyle dünya iyisi, dünya güzeli bir insan. Bilgisi, entelektüel birikimi, akademik kariyerindeki yeri ve başarısı bir yana, kibir belki de Mustiye en uzak özelliktir, her zaman ince bir espri ve mizah anlayışıyla yüklü tevazusu bence en değerli erdemiydi onun.
Musti deyince gözümde canlanan onlara gittiğimde masa başında, önünde bilgisayarı, yanında okuduğu birkaç kitap – Musti birkaç kitabı birlikte okurdu ve bunlardan biri büyük ihtimalle Hegel üstüneydi, felsefe ve Hegel konusunda onu hayal kırıklığına uğratmışımdır belki de… Ama bana ya kendi yaptığı ya taa Urfa’dan getirttiği değişik baharatlar, acılı bir şeyler vermeye bayılırdı. Kendisi yiyemiyordu midesine dokunduğundan, Meneviş ise acıyı, baharatı sevmez, bunları bana vermek, bana yedirmek onu sevindirirdi.
Evet, Musti deyince gözümde canlanan beni gördüğünde mutlu olduğunu tezahürat yapmadan, yumuşakça hissettiren sevecen gülümseyişiyle “Hoş geldin Menekşe” deyişi… deyişini hep özleyeceğim.
Bir Asistanın Gözünden Pirili Hoca
Hatice Aztimur
Hayatımın en kıymetli dönemlerinden biri, asistanlığa Mustafa Pirili Hoca’nın yanında Harran Üniversitesi’nde başladığım yıllardır. Kendisi yalnızca danışman hocam değil, aynı zamanda fakültenin dekanıydı. Bu iki kimliği bir arada taşırken sergilediği denge, bugün geriye dönüp baktığımda daha da anlamlı hale geliyor. Bizler için o, her zaman “Pirili Hoca”ydı; akademik disiplini ve entelektüel derinliği kadar, insani yönüyle de iz bırakan nadir bir kişilikti.
Üniversitenin yalnızca kendi duvarları içinde var olamayacağına, mutlaka kente dokunması gerektiğine yürekten inanırdı. Bu inanç, onun hayatında somut bir karşılık bulurdu. Kentin görünmeyen, keşfedilmeyi bekleyen değerlerine karşı bitmeyen bir merakı vardı. Daha da önemlisi, bu değerleri keşfettiğinde onları kendine saklamaz, aksine bizleri de bu dünyalarla tanıştırmak için özel bir çaba gösterirdi. Farklı alanlardan insanları bir araya getirdiği sosyal ortamlar, yalnızca sohbet edilen değil, aynı zamanda öğrenilen ve dönüşülen mekanlar oluverirdi.
Akademi içinde de benzer bir yaklaşımı benimserdi. Akademisyenliğin dört duvar arasında, kitaplıkların gölgesinde sürdürülebilecek bir uğraş olmadığını yaşayarak gösterirdi. Az gelişmiş bir kentte sosyal imkânların sınırlı olması, onun için hiçbir zaman bir engel teşkil etmedi. Çünkü canlı, neşeli ve merak dolu kişiliği, bir mıknatıs gibi farklı ilgi alanlarına sahip insanları kendiliğinden bir araya getirirdi.
Onun etrafında şekillenen o özel ortamları bugün hâlâ büyük bir özlemle hatırlıyorum. Ney üfleyen bir biyolog, aynı zamanda enstrüman ustası olan bir akademisyen, motorsiklet tutkunu bir veteriner, henüz yolun başında bir iktisat asistanı, doktorasını Sorbon’da yapmış bir ilahiyatçı ya da araştırmalarına yeni başlamış bir arkeolog… Tüm bu farklı dünyalar, onun hayatı keyfe dönüştüren masası etrafında buluşur; akademik meselelerden toplumsal gelişmelere uzanan derin ve zengin tartışmalara dönüşürdü. Bu ortamlar, yalnızca bilgi paylaşımının değil, aynı zamanda hayatı birlikte anlamlandırmanın da mekânlarıydı.
Pirili Hoca, bir akademisyenin yalnızca kendi alanında derinleşmesinin yeterli olmadığını; aynı zamanda rafine meraklar geliştirmesi gerektiğini düşünürdü. Ona göre bir akademisyen, bir enstrüman çalabilmeli, hayatın farklı alanlarına dokunabilmeliydi. Bu düşüncesini yalnızca sözle ifade etmekle kalmaz, somut olarak da desteklerdi. Nitekim bir gün, kemanlarından birini bir süreliğine bana emanet etmişti. Bu, benim için yalnızca bir enstrüman değil, aynı zamanda bir güven ve teşvik ifadesiydi. Onun bu yönlendirmesiyle müzik bölümünden akademisyen arkadaşlarımdan yay çekmeyi ve nota basmayı öğrenmeye başladım. Zamanla bu merak, bir süre devam ettiğim piyano dersleriyle de derinleşti. Bugün ara vermek zorunda kalmış olsam da yeniden o derslere dönebilmeyi umut ediyorum. Çünkü bu merakın tohumu, Pirili Hoca sayesinde atıldı.
Asistanı olarak odasına her girdiğimde beni yeni bir okuma listesi karşılardı. Ancak bu listeleri değerli kılan yalnızca içeriği değil, onun bu eserler etrafında oluşturduğu merak duygusuydu. Her bir kitabı, her bir fikri, keşfedilmeyi bekleyen bir dünya gibi sunar; insanın öğrenme arzusunu derinleştirirdi. Bu yönüyle yalnızca bilgi aktaran bir akademisyen değil, merak uyandıran, düşünmeye sevk eden gerçek bir rehberdi.
Özünde; hayatı entelektüel bir merakla yoğurmayı bilen, bu merakı anlamaya ve paylaşmaya dönüştüren, en önemlisi de bunu çevresine bulaştırabilen bir karaktere sahipti. Kendi varlığıyla yarattığı değer, yalnızca kendisiyle sınırlı kalmaz; etrafındaki insanları da değerli kılan bir enerjiye dönüşürdü.
Bugün akademinin karşı karşıya olduğu sığlaşma eğilimleri, daralan entelektüel ufuklar ve giderek zayıflayan merak duygusu düşünüldüğünde, Pirili Hoca’nın temsil ettiği değerler çok daha anlamlı hale geliyor. Pirili Hoca’nın bilgiye yaklaşımındaki derinlik, merakı teşvik eden tavrı ve akademiyi hayatın içinden koparmayan anlayışı, yalnızca kendi dönemine ait değil; aksine bugün daha fazla ihtiyaç duyduğumuz bir örnek olarak karşımızda duruyor. Bu yönüyle bıraktığı miras, sadece bir hatıra değil, aynı zamanda korunması ve yeniden üretilmesi gereken bir akademik duruşu da temsil ediyor.
Onun öğrencisi ve asistanı olmak, benim için yalnızca akademik bir deneyim değil, aynı zamanda hayatı anlama biçimimi şekillendiren eşsiz bir kazanımdır. Bugün geriye dönüp baktığımda, onunla geçen zamanın kıymetini daha derinden hissediyor; bıraktığı izlerin, düşüncelerimde ve hayatımda yaşamaya devam ettiğini görüyorum.
Pirili Hoca’yı saygı, minnet ve özlemle anıyor; bizlere kattığı tüm değerler için kendisine şükranlarımı sunuyorum. Hatırası önünde saygıyla eğiliyorum…







Bir cevap yazın