Kentsel Dönüşüm – Doğan Kuban (İTD 76)


Eskiden medrese eğitimine ilişkin bir alaycı deyim vardı: “ benim oğlum ‘bina’ okur, döner döner yine okur!”   ‘Bina’ dersi medrese eğitiminin ilk yıllarında okunan bir din kitabı idi  Din adamı olmak için medreseye giren çocukların önemli bir bölümü için bu Arapça ders zor gelir, bu dersi yenileyip dururlardı. Tembel ve zeki olmayan çocuklarla alay etmek için kullanılırdı. Molla çocuğu olan bizim teyzeler, dayılar, annem aptal belledikleri  için  bunu söylerlerdi. Bugün ne zaman “kentsel dönüşüm” dense sağlam binayı yıkıp yerine daha yüksek yapmak için Türkiye’deki ‘hacı yatmaz’ inşaat yöntemi gelir aklıma.  Bu ‘hacı yatmaz’ sözü de İstanbul’da tipik bir sözcüktür,  hacıların inatçılığı ile ilgili bir deyimdir. Bütün yaşamını din üzerine kurmuş olan Türk toplumu genelde yine inançlı fakat hoşgörülü dervişleri yaptığı aptallık ve kötülükleri yineleyenlere ‘hacı yatmaz’ adını  vermişti. Türk folkloru bu hafif alaylı, yerici sözlerle doludur. Nasrettin hoca hikayeleri de bu tür imalarla dolu hikayelerdir.

Günümüzün de moda hikayesi  ‘Kentsel Dönüşüm’,  plansız inşaat yapmak demek!  Mimar öğrencilerim Belediyeler de oldukça katı inşaat kuralları,  ruhsat koşulları içeren imar planları olduğunu,  fakat onlarla birlikte özel inşaat birimleri yaratıldığını ve sıradan bir inşaat için vatandaşlara kök söktürülürken, istendiği kadar özel inşaatın bu çift başlı sistemde yapıldığını söylerler. Binlerce öğrencim olduğu için bu olayları  çok işittim. Türkiye de uzun yaşamak bile insana tarih öğretiyor.

Mimarlık fakültesinin yetiştirdiği, yıllar önce kaybettiğimiz  ünlü bir mimarın yaptığı yüksek bir apartmanın (Kadıköy yakasında) birkaç kat daha ilave için bir oturanın yıkım isteği üzerine mahkemelere düştüğünü biliyorum. (sonucunu da izlemedim) Fakat aralarında dostlarım ve öğrencilerim olan pek çok insanın kentsel dönüşüme hayır demediğini de biliyorum. Apartmanın 10.cu katına 3-4 kat daha eklenirse bundan herkes bir şey kazanıyor,  kuşkusuz en çok belediye ve inşaat müteahhitleri .O zaman evini yıkmak istemeyenlerle yıkılmasını isteyenler arasında bir de özel savaş başlıyor. Bunun kent planlaması ile değil, yapı spekülasyonu ile ilişkili olduğu, daha doğrusu spekülasyon için bir motif olarak kullanıldığı açık. Bu arada tek tek konut ya da apartmanlar değil, resmi binalar, hastaneler, okullar, tescilli yapılarda kentsel dönüşüm çerçevesine giriyor.

İstanbul da varsa yoksa kentsel dönüşüm. Tek ölçütü arsa ve yapı spekülasyonu. Paris’e bugünkü ünlü bulvarları kazandıran 19.yüzyılın  belediye başkanı Baron Haussman Paris’in bütün Ortaçağ sokak dokusunu Bastille’e kadar yıkıp ünlü olmuştu. Fakat baron Haussman’ın bir artısı var. Paris’e bugünkü yollar, yapıları, meydanları kazandıran da o’dur. Bugün kentin ortaçağ dokusunu yok etmesi tartışılır ama, daracık sokaklar yerine Champs Elisés Bulvarı  ve Concorde Meydanı  ve  diğer büyük bulvarları planlayıp çevrelerini mimali ile bezemesiyle,  ayni dar  caddeler üzerinde, otopark gerekliliğini düşünmeden,  yolların iki  yanında  kat yükseltmek aynı şey değil.

Adnan Menderes, Sur içinde  Vatan caddesini ve sahil yolunu açtığı zaman eleştirilmişti. Bugün o yollar oldukça önemli ulaşım akslarıdır. Kentsel planlama açısından bazı sorunlar olsa bile, Menderes’in   yeni yolları açılırken kent  nüfusu 1950 de bir milyon’u ancak bulmuştu ve eski İstanbul henüz  yok olmamıştı.  O sırada yollarda sadece Tramvay vardı ve otomobil sayısı da devede kulaktı.  Menderes bir Baron Haussman olmasa da, İstanbul’a onun başbakanlığında  önemli kent planlamacıları geldiğini, onlardan biri olan Piccineto’nun bizim fakültede konferanslarını da anımsıyoruz. Sorun kentsel değişim değil, Kentsel Yenileme (Urban Renewal)dir. Dünya da sanayileşen, nüfusu artan bütün kentlerin doğal sorunudur. Gerici ve spekülatif  bir ortamda (Kentsel gelişim) gibi güzel bir  Türkçe sözcük  hoşa gidiyor.  Ne var ki kentsel değişim doğal bir süreçtir. Kentler büyür, ve değişir. Sorun nüfusu bir milyondan 20 milyona çıkan bir kentin  çağdaş koşullara uymak için yenilenirken gereken, planlı büyümedir. O da doğal büyüyerek ot gibi etrafı sarmak değil, planlı olarak yenilenerek insanların daha rahat yaşamalarını sağlamaktır. Bunun da teknik ve ekonomik kurallara uyması sağlanmalı, kent yaşamının da kolaylaştırılması gerekir. İstanbul’da Hüda-i Nabit, spekülatif değişim zavallı kenti yaşanmaz bir bit pazarına döndürmüştür.

Türkiye’ye de Türk kentlerine de, Türk toplumuna da, Türk kültürüne de, Türk insanına da ‘Dönüşüm’ gerek! Çünkü Türkiye koşarak uçuruma giden, bütün uluslararası İstatistiklerde aşağı sıralara düşen ve İstanbul’un canavarlaşan boyutlarıyla dünyanın güzelliği en ünlü kentini Karaçi’ye ya da devleşen fakir Asya ülkelerine çeviren bir spekülasyon merkezidir. Menderes  1.000.000 nüfuslu ve önemli alanları olan 5-10 bin  hektar bir alanda  düzenleme  yapmak istiyordu. Bugün 550.000 hektarlık bir megalopolis söz konusu. İstanbul’da yeni caddeler açılıyor, tüneller kazılıyor, birkaç katlı ahşap evlerin yerine 5-10 yılda gökdelenler yükseliyor ama, artan nüfusun yürüyeceği kaldırım, çekirge sürüsü gibi artan otomobiller  için  otopark yeri yok. Nüfusu bir milyondan az  olan Alman kentlerinde kaldırımları İstanbul’un birkaç katı  daha  geniş. Geçen gün Frankfurt’un kaldırımlarının 5 metre genişliğinde, yollarının İstanbul’dan iki-üç kat geniş olduğunu yazdım. Bugün İstanbul trafiğinin ülkeye yüklediği zararı, belediye ya da hükümet hesap edip yazamaz,  çok yinelenen sözleri tekrarlamak anlamsız.

Kentsel dönüşüm yaşayan her kentin doğal olarak içinden geçtiği süreçtir. Bunun  kontrolü  belediyelerin planlama ödevinin doğal ve günlük görevidir.  Fakat  kontrol edilmeyen bir nüfus artışının zorladığı büyümenin dürtüp götürdüğü bir yapı spekülasyon mekanizmasından başka bir şey yok!

İstanbul’un Türkiye’nin kaldıramayacağı kadar büyük, planlanamayan ve kontrol edilemeyen boyutlara  ulaşmıştır.  Bir deprem, savaş, enerji krizi, ekonomik kriz gibi ulusal ya da uluslararası krizlere karşı korunması artık olanaksız boyutlar. Nüfusu doğru dürüst saymayıp kent sınırını boyuna arttırmak ve daha yüksek yapı yapmakla bu açık yaraların kapanması olanaksızdır.

İstanbul,  New York, Londra ve Paris’ten büyük. Avrupa’nın hiçbir uygar ülkesinde böyle bir dinozor yok.    Alman nüfusu Türkiye’den fazla, fakat  en büyük kent  Berlin 4 milyon nüfuslu. Yol genişlikleri İstanbul’un dört katı, 5 cm. kaldırım yüksekliği ve arabaların park edemediği kaldırımlar,  metro, otopark, yeşil alan, eski eser koruma, gökdelen sayısından  söz etmeye utanıyorum.  Kentsel dönüşümün çağdaş dünya da bir tek anlamı var: İnsan yaşamına saygılı, ulaşımını  insanları işlerine götürmek üzere  planlamış,  insana saygı üzerine kurulu  rasyonel ve ekonomik kurallarla çalışan bir sistem,

Katları arttırıp  uydurma zenginlik  yaratma, bütçe açığı kapatma aracı değil.

Saf ve söylenenlere inanmak zorunda olan milyonlarca  İstanbullu’dan biri olarak,  günlerdir,  aşağıdaki sorulara yanıt arıyorum:

  1. İnternet çalışmadı. Sorumlu firmadan gelen iki kişi, sorun internette değil, gelen elektrik hatlarının karmaşasında Sonra elektrikçiler geldiler, Hatları düzelttiler. Fakat Modem  çalışmıyordu. Yeni modem koyup çalıştırdılar. Acaba ilk gelenler,  iş yapmamak için, bozuk modem’e  sağlam mı dediler? yoksa sonradan gelenler  modem satmak için, bozuk mu  dediler? Biz bunu biliyoruz  ama, sıradan halk nereden bilecek?
  2. İstanbul’da iki türlü imar  planı var mı? Biri herkes için geçerli, diğeri özel proje?  Bunun varlığını da biliyoruz. Yanıtını bilmiyoruz.
  3. İstanbul’da ulaşımın kördüğüm olduğunu herkes biliyor. Fakat otopark sorununa  neden  bir çözüm  getirilemediğini  Avrupa’nın gelişmiş ülkeleri , daha çok otomobil sayısı ile bu sorunu nasıl çözüyorlar? Bunun da yanıtı yok!
  4. Sayısız soruya yanıt bulunamayan 20  milyonluk  bir kentin sorunlarını  kimden öğreneceğiz? Bu sorular   doğal olarak  dönüşen her kentin,  kaldırım ve yapıdan daha önemli yaşamsal sorunlarıdır. Dönüşüm gibi  bitkisel ve karmaşık  bir büyüme değil, uygar bir kent planlama düzeni içinde yaşamı kolaylaştıran bir uygulamaya bu toplumun insanları nasıl ulaşacaklar? Yoksa bu kaos tümel bir çöküş ile mi sonlanacak?  İnsanları biraz düşünenlerinin aklına galen soru bu. Düşünmeyenlerin de alınlarında yazılı.  Ülke geleceğe kimsenin bilemeyeceği bu alınyazılarıyla mı hazırlanıyor? Sorun kentsel dönüşüm değil?  Sorun düşünsel dönüşüm!

Ülkeyi, tek kent ekonomik olarak batırabilir. Böyle krizlerin politik çözümü yoktur.

Bir cevap yazın