Keynes ve Seksen Yıl Sonra Onun Genel Teorisi – Meghnad Desai (İTD 74)


John Maynard Keynes (1883-1946) bir iktisatçı, bir yazar, aktif bir Borsa oyuncusu, yayıncı, bir sigorta şirketi yöneticisi, Cambridgeli bir akademisyen, sanatçı ve yazarlardan  oluşan bir çok sofistike grubun üyesi –Bloomsbury Grup- ve tabii ki büyük bir iktisatçı, hatta belki de yirminci yüzyılın en iyi iktisatçısıdır. Daha kırk yaşına gelmeden ünü yayılmıştı. Birleşik Krallık Hazinesinde bir memur olarak, Birinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinin ardından  Versailles  Barış Konferansı’na katıldı. Savaş muzafferi İtilaf Devletleri’nin Almanya’ya Savaş Tazminatı yüklemesine karşıydı. En çok satanlar listesinde birinci sıraya geçen Barışın Ekonomik Sonuçlarını yazdı ve ününü Savaş sonunda kin güden biri  olmaktan ziyade münazara yanlısı ve yüce gönüllü olma taraftarı olarak artırdı.

Keynes piyasa gelişmelerini aktif olarak gözlemleyip yorumlarken, Cambridge’de para ve bankacılık üzerine dersler veriyordu. Birinci Dünya Savaşı esnasında Altın Standardı çöktüğü için, döviz değişimleri serbest hale gelmişti. Döviz kurunun belirleyenlerini açıklayan yeni teori, Satın Alma Gücü Paritesi (SAGP) teorisi olarak adlandırıldı. Bu paranın miktar teorisine dayanıyordu. Her bir dövizin satın alma gücünü kendi ülkesindeki sabit bir mal sepeti için kıyaslıyordun. Aynı mal sepetini satın almada iki döviz arasında oluşan oran, döviz kurunu belirliyordu. Para Reformu için Bir Yol (A Tract on Monetary Reform, 1924) kitabında Keynes, SAGP teorisini ve son ekonomik gelişmeleri detaylı olarak açıkladı.

Sonraki çalışması iki ciltlik iddialı kitabı Para Üzerine İnceleme (Treatise on Money, 1930)’dir. Bu kitap, fiyatlar ve gelirin dinamiklerini açıklamak istemiştir. Dahası, para kurumları ve onların işleyiş biçimleri de detayları olarak incelenmiştir. Keynes, döngüler ve büyümeyle bütünleşmiş bir teori istedi. Ama İnceleme, bunda başarılı değildi. 1920’lerin sonuna denk gelen zamanlarda, Büyük Buhran daha yeni başlamıştı. İşsizlik kısa sürede sürekli olarak yükseldi. İşsizliğin Ortodoks çözümü ücretlerde kesintiye gitmekti. Ama bu yardımcı oluyor gibi gözükmüyordu. Hükümet harcamalarında kesintiler ise bir diğer çözümdü, ancak bu durumu daha da kötüleştirdi. İşsizlik sorununa acilen yeni bir yaklaşım gerekiyordu. Keynes bunu sağlamak üzereydi.

1936’da, Keynes İstihdam, Faiz ve Paranın Genel Teorisi’ni yayınladı. Ekonomik devrim yaratacak bir kitap yazdığını biliyordu. Einstein daha yeni Göreceliğin Genel Teorisi’ni gün yüzüne çıkarmıştı. Keynes de bu nedenle kitabının adını Genel Teori koymuştu. MIT’de genç, radikal bir iktisatçı olan Lawrence Klein (1980’de Nobel Ödülü aldı ve benim de tez danışmanımdır), 1940’larda kendi doktora tezini Keynesyen Devrim diye adlandırmıştı.

Genel Teori’nin yayınlandığı zamandan bu yana bir klasiğe dönüştüğüne dair hiç şüphe yoktur. 1930’ların sonu ve 1940’larda üniversiteye giden genç kuşak Keynesyendi. Eski Klasik iktisadı (daha doğrusu neoklasik iktisadı) reddettiler. Keynes tam istihdamı garantilemenin, resesyon ve depresyondan kurtulmanın anahtarını veriyordu. Toplam çıktı ve istihdamı belirlemede hayati rol oynayan kamu politikalarına izin veren bir teori ortaya koydu. Serbest Piyasa güvenilmezdi. Kapitalizm eleştirileri –Komünistler ve Faşistler- kapitalizmi sebep olduğu sefillikten dolayı eleştiriyordu. Politik inancına göre bir liberal olan Keynes, otoriter Politik felsefeleri onaylamadı. Eğer mülkiyet dağılımı da onarılabilirse, özgürlüğün en iyi garantörü olduğu için kapitalizmi kurtarmak istedi.

Keynes’in argümanının temeli toplam efektif talep seviyesinin toplam istihdamı belirlediğidir. Ama toplam efektif talebin bileşenleri biri sabit ve pasif bileşen –tüketim ve diğeri dinamik ve oynak bileşen –yatırımdan oluşur. Tüketim gelirin sabit bir fonksiyonudur. Eğer yatırımların yeterli seviyede kalması garantilenirse, o zaman tam istihdam da garantilenmiş olur.

Ama yatırım belirsiz bir gelecekte, bir kumardır.

Rasyonel hesaplamalar yatırım planlarını belirlemede yeterli değildir. Faiz oranına ek olarak (yatırım için fon maliyetleri) önemli olan unsur girişimciyi risk almaya teşvik edecek ‘hayvani içgüdü’ dür. Ama bu da garantilenemez. Bu yüzden Devletin görevi tam istihdamdaki boşluğu doldurmaktır. Eğer özel sektör yatırımları zayıflarsa, Hükümet boşlukları doldurur. Gerçek şu ki, hükümeti risk almaya hevesli girişimciler tarafından yaratılan boşluğu doldurmayı garantilemektedir. Böylece, hükümetin öne çıkma ve gerekliyse harcama yapmaya gönüllü olması hiç harcama olmaması gereğini önleyebilir.

İkinci Dünya Savaşı’ndan otuz yıl sonrası için -1945-1975, Keynesyen ekonomi, makro-iktisat (kavram 1940’lara kadar kullanılmadı) ders kitaplarında ve birçok hükümette hâkimdi. Anglo Sakson ülkeler –Birleşik Krallık, Amerika Birleşik Devletleri, Kanada ve Avusturalya- Keynesyen ekonomiyi izledi. Almanlar bundan uzak durdu ve tasarrufu ve piyasa öncülüğünde yatırımı öngören ortodoks politikalara bağlı kaldı, ama istihdam, gelir ve büyüme Keynes’in teorisinde detaylı açıkladığı çizgiyi izlediğinde, herkes ekonomilerin işleyiş şeklini anlamıştı.

Gelişmiş kapitalist ülkelerin sürdürülebilir yıllık gelir artışı, tam istihdam ve tüketim ile birlikte o zamana kadar görülmemiş zenginliğe sahip olduğuna hiç şüphe yoktur. Hatırlanan ilk büyük refah söz konusuydu. Otuzların Büyük Buhranının hemen ardından gelmesi çok iyi hissettirmişti. Kapitalizm ününe tekrar kavuşmuştu. Tabii ki o zamanlarda çok az fark edilebilen belli özel durumlar vardı. ABD’de ve Batı Avrupa’da, popülasyon altı yıllık savaş sonrası hane halkları oluşturmaya çalışan genç çiftlerden oluşuyordu. Onlar çocuk sahibi olmakta hevesliydi. Hepsi Savaş’tan kurtulmuştular. TV setleri, buzdolapları, arabalar ve tabii ki ailelerin yaşaması için evlerin üretimine yol açan icatlar vardı. Tüketici harcamaları büyümek için yapılması gereken yatırımlara destek sağlıyordu. Bu Gelir hareketlerinde yukarı yönlü bir kazan-kazan spiraliydi.

Ama Genel Teori’nin Aşil tendonu bir enflasyon teorisinin olmayışıydı (Genel Teori’de olmasına rağmen Keynesyenler tarafından okunmamış olan). Devamlı tam istihdam ve güçlü sendikalar ile ücretler oldukça hızlı biçimde artmaya başladı. Kısa sürede bu artış üretim artışını geçti ve bu da daha yüksek fiyatlarla sonuçlandı. Enflasyon oranı, Ellilerde ılımlıyken Altmışlarda hızla arttı ve Yetmişlerde patlama yaşandı. Hemen her gelişmiş ülke benzer deneyimler edindi.

Enflasyonist süreci besleyen özel durumlar da söz konusuydu. Savaş sonunda, Keynes savaş sonrası bir döviz kuru sistemi oluşturmak için ABD Hazine çalışanlarıyla bir toplantı yapmayı denedi. Amerika en büyük altın rezervine sahipti. Bir ons altın için 35 dolar ile değerini sabitlemeyi garantiledi. Hükümetler arası resmi döviz değişimlerinde Altın ile doların değişimi için hazır duruyordu. Bretton Woods olarak bilinen bu sistem ( sistemi oluşturmak için delegelerin toplandığı yerin adı) döviz kurunun sabit olduğu anlamına gelir (Altın standardında olduğu gibi). Herhangi bir devalüasyon Uluslararası Para Fonu (IMF)’nin iznini gerektiriyordu.

Döviz kurları 1945’ten sonra yirmi yıl boyunca sabit kaldı. Batı Avrupa yaralarını sarıyordu ve Avrupa ekonomilerinin savaş öncesi normaline dönmesi Ellilerin sonunu bulmadı bile. Birleşik Krallık 1945’ten sonraki yirmi beş yıl içinde iki kez poundun değerini düşürmek zorunda kaldı. Ama Altmışlar boyunca, zayıflığın merkezi olarak ABD kendini kanıtlamıştı. Tam istihdam kadar Viyetnam’daki savaş için yapılan harcamalar da söz konusuydu. Büyük bir ticaret açığı oluşturdu. Diğer ülkelere olan borcu arttıkça, borç veren ülkeler onların dolarına karşılık altın talebinde bulunmaya başladı. Amerika 15 Ağustos 1971’de Altın dolar bağını terk etti. Bu tüm döviz kurlarını çeşitlendirdi. Altın dolar bağının kırılması dolar devalüasyonundan başka bir şey değildir. Bu Amerikalı tüketiciler için ithalatı pahalı hale getirmiştir.

Bundan iki yıl sonra Ekim 1973’te, Petrol İhraç Eden Ülkeler Birliği (OPEC) petrolün fiyatını varil başı 5 dolardan 12 dolara çıkardı (şu şıralar 45-50 dolar civarında). Böylece tüm endüstriyel ürünler pahalandı, çünkü petrol güç oluşturulmasında oynadığı rol yüzünden çoğu üretim faaliyetinde hayati bir girdiydi.

Bu Keynesyenlerin reddettiği ortodoks iktisatçıların sahneye tekrar çıkması için bir ipucuydu. Ve onlar fiyat seviyesini mevcut para arzına bağlayan paranın miktar teorisini yeniden vurguladılar. Hükümet bütçe açıkları borçlanma veya para basmaya sebep oldu, ikincisi enflasyon spiralini besledi. Bu yüzden, hükümet eylemleri tam istihdamı oluşturmaktan çok uzaktı ve refah süregelen açıklar ve para arzını genişleten emisyon nedeniyle bir güçlük haline gelmişti.

Yetmişlerin ikinci yarısı ve seksenlerin çoğu Keynesyen Teori’ye karşı bir saldırıya şahit oldu, bu saldırı fiyat ve de reel gelir seviyesinin belirlenmesinde temel olarak görülen paranın miktar teorisini izleyen Monetaristler tarafından yapılmıştır. Bir dengeye ulaşmada serbest piyasanın işe yaradığı fikri yeniden gündeme geldi. İşsizlik seviyesi piyasa tarafından belirlenirdi ve hükümet piyasanın belirlediği şekliyle bırakmalı daha aşağı düşürmek için müdahalede bulunmamalıydı.

Kamu politikasının yeni amacı tam istihdam değil enflasyon kontrolünü sağlamaktı. ABD’de Ronald Reagan, Birleşik Krallık’ta Margaret Thatcher ve Almanya’da Helmut Kohl sıkı para politikasının şampiyonları haline geldiler ve enflasyon kontrolünde bir araç olarak işsizliğin yükselmesine izin verdiler. Keynesyenler kendi köşesini korumaya çalıştı ancak enflasyon kontrolü için tatmin edici bir politikaları yoktu. Gelir politikası çerçevesinde işçi sendikalarını ücret artışları kontrolünü kabul etmeleri karşılığında fiyat artışlarının kontrolü önerisi, hem işçi sendikalarının aşağı yönlü taahhüt vermek istememelerinden, hem de üreticilerin (satıcıların) fiyatları yükseltmeme konusunda anlaşmaya yanaşmamasından dolayı başarısız oldu.

Monetaristler hükümetleri, Keynesyen politikaları terk edip kendilerinin enflasyon düşürme çözümünü benimsemeleri konusunda ikna etti. Bu bütçenin mümkün olduğu kadar denk olması ve kamu harcamaları seviyesinin de azalması anlamına geliyordu. Bu Keynesyen politikaların doğrudan zıttıydı. Vergiler zenginleri daha fazla yatırım yapmaya teşvik için kesintiye uğramalıydı.

Keynes kendi başına bırakılmış bir serbest piyasa ekonomisinin tam istihdamın altında bir seviyede dengeye gelebileceğini öne sürmüştü, eksik istihdam denge durumu ortodoks teori tarafından ileri sürülen tam istihdama bir alternatifti. Yetmişlere gelindiğinde, Devlet müdahalesi olmazsa, serbest piyasa ekonomilerinin tam istihdama ulaşabileceği fikri tekrar geçerlilik kazandı. Genel Denge Teorisi ilk kez Fransız İktisatçı Leon Walras tarafından 1870’lerde ortaya atılmıştır. Keynesyen makro iktisat yerini, Yeni Klasik İktisat denilen Walrasyan makro iktisada bırakdı. 1980’den 2008’e, Yeni Klasik İktisatçılar akademide ve politika çevrelerinde baskındı. Piyasaların verimli biçimde çalıştığına ikna olmuşlardı, insanlar piyasanın nasıl işlediğini ve eğer ekonomi bir şoka -teknoloji veya tercihlerde bir değişim- maruz kalırsa rasyonel beklentilerin nasıl oluştuğunu anlamıştı. Bu yüzden piyasa işlemesi için bırakıldığında, sürekli tam istihdam dengesi olacaktı. Para politikası fiyat istikrarını takip eden bir politika izlemek zorunda olan Merkez Bankasına bırakılmalıydı. Maliye politikası ise tahmin edilebilir olmalı ve mümkün olduğunca bütçe dengesini takip etmeliydi.

Bu hikâye işliyor gibi görünüyordu. Daha sonra 2008’de finansal çözülme yaşandı. Hisse senedi piyasası çöktü ve birçok şirketi faaliyet dışı bırakmada başarısız olundu. Bu Büyük Durgunluk olarak adlandırıldı. Yine iktisatçılar resesyonun kendini düzelteceğini düşündü, ancak bu olmadı. Birçok iktisatçı Keynesyen ekonomiye dönmek istedi. Büyük Durgunluk sekiz yıldır devam ediyor. Büyüme Avrupa bölgesindeki birçok ülkede çok yavaş ve ABD ile Birleşik Krallık’ta önceki seviyesinin çok altında.

Keynesyen fikirlerin tekrar canlanması için yeniden bir güven oluşmuştur. Ama bu fikirlerin yenilenmesi ve günümüze uyarlanması gerekmektedir. Keynes’in teorisinin, finansal piyasalar ve teknolojideki son gelişmelerle yeni bir sentezini arayan birçok iktisatçı vardır. Belki de iktisatçıların ve ekonomilerin işleyişinde umudu tazeleyebilecek bir başka Keynes olacaktır.

Meghnad Desai 10 Temmuz 1940'ta Hindistan'da doğdu. Bombay Üniversitesi'nde eğitimini tamamladıktan sonra Pensilvanya Üniversitesi'nde doktorasını tamamladı. 30 Nisan 1991'de Lord ünvanını aldı. 1965'ten beri Londra İktisat Okulu'nda (London School of Economics) ders vermektedir. 1983 yılında iktisat profesörü oldu. 1984-1991 yılları arasında Uygulamalı İktisat Dergisi'nin (Journal of Applied Economics) editör yardımcılığını üstlendi. 1992'de Küresel Yönetim Çalışmaları Merkezini (Centre for the Study of Global Governance) kurdu.

Bir cevap yazın