Türkiye-Avrupa Birliği İlişkileri: İşlevsel İş Birliği Bile Tehlikede mi? – Nilgün Arısan Eralp


AB, gerek Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi kontrol edebilmek, gerekse mülteciler konusunda oynamasını istediği, tabiri caizse “kapı bekçisi” rolünü oynamaya devam etmesini sağlayabilmek için Türkiye üzerinde bir baskı/yaptırım gücüne sahip olmak istemektedir.

Türkiye-Avrupa Birliği (AB) ilişkilerinin artık iyice şekil değiştirdiği herkesin malumu. Türkiye, AB üyeliğine aday olmanın çok uzağında olduğu gibi, AB için artık ne stratejik, ne de normal bir ortak. AB’nin gözünde Türkiye, artık evrensel değerlerden uzaklaşmış, dış politikada ne yapacağı öngörülemeyen, güvenilmeyen ve kontrol altında tutulması gereken bir komşu ülke. Öyle ki Avrupa Komisyonu’nun kurumsal yapısında yapılan son değişiklikten sonra Türkiye artık Tunus, Fas, Cezayir gibi AB’nin güney komşularıyla aynı grupta yer alıyor. Anlaşılan o ki Türkiye, Doğu Akdeniz’de istikrarı bozucu bir eylemde bulunmaz ve bir türlü adil bir mülteci politikası geliştiremeyen, mültecilerin dağılımı konusunda dayanışma gösteremeyen AB tarafından istenmeyen mültecileri tutmaya devam ederse, en azından AB liderleri nezdinde “makbul bir komşu” statüsünü koruyacak, aksi takdirde geçtiğimiz Mart ayında yapılan AB liderler zirvesinde gündeme gelen yaptırımlar uygulamaya konulabilecek. 2020 yılının Ekim ayından beri yapılan üç AB zirvesinde dış politika (Doğu Akdeniz) başlığı altında ele alınan, Haziran ayında yapılan zirve sonuç belgesinde ise Rusya, Libya ve Belarus gibi ülkelerle birlikte sıralanan Türkiye ile Birliğin artık değerlerden olabildiğince uzak işlevsel bir iş birliği kurmak istediği açık. Türkiye’de de resmi ağızlardan her ne kadar “AB üyeliği stratejik hedefimiz” dense de bu tür bir ilişki tercih ediliyor. 

Türkiye, 2020 yılının Ekim ayından beri AB’nin adeta alternatif bir ilişki tarzı olarak dile getirdiği ve aşamalı, koşullu ve geri döndürülebilir bir iş birliği olarak tanımladığı “pozitif gündem”e odaklanmış durumda. Farklı kesimlerin bu iş birliğinden farklı beklentileri var. Ancak, Haziran ayında gerçekleşen AB liderler zirvesi sonuç belgesinin Türkiye’yle ilgili bölümü dikkatlice okunursa söz konusu iş birliği/pozitif gündemin kapsamının iyice daraldığı görülür. 

AB’nin Türkiye’yi de ele aldığı son liderler zirvesinde Türkiye ile iş birliği kapsamında muğlak ve koşullu bir şekilde Gümrük Birliği modernizasyonuna ve Lübnan ve Ürdün’le birlikte Türkiye’ye de Suriye’li mülteciler için aktarılan fonların sürdürülmesine değinilmiştir. 

Türkiye’de özellikle iş dünyası ve AB’yle az da olsa norm bazlı ve en azından kurala dayalı bir ekonomiyi zorunlu hale getirecek bir ilişki isteyen bir kesim açısından çok önemli olan Gümrük Birliği modernizasyon süreci, AB terminolojisine hâkim kişilerin yorumuna göre bir başka bahara ertelenmiştir. AB Konseyi, Avrupa Komisyonu tarafından Gümrük Birliği’nin modernizasyonu için başlatılan teknik çalışmaları “not etmiş”, uygulamadaki mevcut sorunların giderilmesini ve Gümrük Birliği’nin tüm üye devletlere uygulanmasının (Kıbrıs’a liman ve havaalanlarının açılması) gerekliliğini hatırlatmış. Modernizasyon müzakerelerinin başlaması için gerekli yetkinin AB Konseyi (liderler) tarafından yapılacak ek yönlendirmeler ışığında Bakanlar Konseyi tarafından verilebileceğini ifade etmiştir. 

Kısaca ve açıkça söylemek gerekirse, 2020 yılının Ekim ayından beri yapılan dört zirvede özel olarak ele alınan ve işlevsel nitelikte devam edeceği netlik kazanmış olan Türkiye-AB ilişkilerinin geleceği belirsizliğini korumaktadır. AB esasında gerek Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi kontrol edebilmek, gerekse mülteciler konusunda oynamasını istediği, tabiri caizse “kapı bekçisi” rolünü oynamaya devam etmesini sağlayabilmek için Türkiye üzerinde bir baskı/ yaptırım gücüne sahip olmak istemektedir. Ancak bunun için kurulması gereken ilişkinin niteliği ve içeriği hakkında kararsızdır. Türkiye’nin de AB’yle ilişkilerine yönelik bir strateji geliştirmiş olduğu söylenemez. 

Bu belirsizliğin temel nedeni taraflar arasında gitgide derinleşen karşılıklı güvensizliktir. Ancak tamamen işlevsel nitelikteki iş birliğinin bile hayata geçememesinin arkasındaki unsurlar incelenirken şüphesiz ki “odadaki filler” in göz ardı edilmemesi, hatta özellikle üzerinde durulması gerekir. 

Bu nedenlerin başında AB’nin Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki yumuşama politikasının sürdürülebilirliğine ilişkin endişeleri geliyor gözükse bile en önemli neden Türkiye’nin demokrasi, hukukun üstünlüğü ve temel haklar konusundaki durumudur. 

Her ne kadar Ekim ve Aralık ayında yapılan AB zirvelerinin sonuç belgelerinde Türkiye’de demokrasi, hukukun üstünlüğü ve temel haklar konusunda hiçbir ifade yer almamış, daha sonra yapılan zirvelerde ise bu konulara adeta ilişkilerin dışındalarmış algısı yaratacak şekilde yer verilmiş ve bu durum artık AB liderlerinin Türkiye’yi bir aday ülke olarak görmediklerine delalet etmiş olsa bile, farklı gelişmeler mevcuttur. 

6 Nisan 2021 tarihinde, Avrupa Komisyonu başkanı Ursula Von der Leyen ve AB Konseyi başkanı Charles Michel’in Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’la gerçekleştirdikleri zirve toplantısı ertesinde yaptıkları basın toplantısında Avrupa Komisyonu başkanı Von der Leyen “açık ve dürüst bir ortaklık” istediklerini, bunun için de temel insan hakları ve hukukun üstünlüğünün gerekli olduğunu dile getirmiştir. Michel ve Von der Leyen demokrasi, temel haklar ve hukukun üstünlüğünün taraflar arasında iş birliği olarak nitelendirilebilecek yeni ilişkinin “sürdürülebilir” olması için gerekli olduğunu vurgulamışlardır. 

Bu vurguların AB’nin Mart zirvesinin sonuç belgesinde demokrasi, temel haklar, insan hakları ve hukukun üstünlüğü konularının ilişkilerin dışındaymış hissini verecek bir şeklinde yer almasının, Fransa’nın başını çektiği bazı üye ülkeler, AB kamuoyu ve Avrupa Parlamentosu (AP) tarafından sert bir şekilde eleştirilmesi olduğu düşünülmektedir. 

AB karar alma mekanizmasında ağırlığı giderek artan AP her yıl olduğu gibi bu yıl da Mayıs ayında yayımladığı Türkiye raporunda ülkenin mevcut durumunun bir fotoğrafını çekerek, eğer Türkiye acil olarak demokrasi, hukukun üstünlüğü ve temel hakları garanti altına alacak reformları hayata geçirmezse müzakerelerin askıya alınmasını tavsiye etti. Ayrıca bu bağlamda ülke tarafından hazırlanacak strateji ve eylem planlarını değil, uygulamayı görmek istediğini belirtti. Buna neden olarak da Türkiye’de uygulamanın söz konusu plan ve stratejilerle uyumsuzluğu gösterildi. 

Esasında Parlamento’nun, Türkiye ile AB müzakerelerinin askıya alınması sürecinde yetkisi, hatta öneri yetkisi bile yok. Ancak, bu konuda öneri yetkisi olan Avrupa Komisyonu’na, üye devletlere ve nihai kararı verecek AB Konseyi’ne tavsiyede bulunabilir. 

Ancak bu gün içinde bulunulan koşullar gereğince Parlamento, Türkiye’ye “pozitif gündem” kapsamında koşullu olarak önerilen iş birliği alanlarının çoğunda onay yetkisine sahip. Gümrük Birliği modernizasyonu yönündeki müzakereler başlar ve olumlu sonuçlanırsa bile AP onay vermeden güncelleştirme yapılamayacak. Türkiye, vizelerin kaldırılması konusundaki tüm koşulları yerine getirse bile bu konuda AB Bakanlar Konseyi’yle ortak karar alma yetkisine sahip olan Parlamento onaylamadan vizeler kaldırılamayacak. Ayrıca mülteci iş birliği konusunda Türkiye’ye verilecek yardımlarda da AP’nin söz hakkı var. 

AP, bu yetkilerine dayanarak son raporunda AB liderlerine ve Türkiye’ye bir uyarı yaptı ve Türkiye evrensel değerleri benimsemezse pozitif gündemin uygulanmasını engelleyeceğini bildirdi. Parlamento’nun bu tavrı AB üye ülke parlamentoları ve kamuoylarını da etkiliyor ve AB liderleri üstünde de baskı oluşturuyor. Bu nedenle Türkiye hukukun üstünlüğü, demokrasi ve insan hakları alanında ciddi adımlar atmadığı sürece AB ile Gümrük Birliği modernizasyonu da dâhil olmak üzere işlevsel ilişki geliştirilebilmesi bile çok zor gözüküyor. 

AB’nin yürütme organı olan Avrupa Komisyonu’nun 19 Ekim 2021’de yayımladığı son “Türkiye Raporu”nda ise özellikle Cumhurbaşkanlığı yönetim sisteminden dolayı Türkiye’de demokratik kurumların işleyişinde ciddi eksiklikler bulunduğu, yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı konusunda ise önemli gerileme gözlemlendiği vurgulanmıştır. Raporda özellikle eleştirilen bir başka husus da sivil topluma baskıdır. 

Türkiye-AB ilişkilerinin üzerinde “Demokles’in kılıcı” niteliği taşıyan bir başka unsur da “Kıbrıs sorunu”dur. 

AB “Kıbrıs sorunu” konusunda çok ciddi hatalar yapmıştır: 

Soruna bir çözüm getirilmeden Güney Kıbrıs’ın adanın tümünü temsil eder şeklinde, “Kıbrıs Cumhuriyeti” adı altında üye yapılması; 

Bu güne kadar geliştirilen en adil ve en kapsamlı çözüm planı olan Annan Planı’nın 2004 yılında Kıbrıslı Türkler tarafından kabul edilip, Kıbrıslı Rumlar tarafından reddedilmesinden sonra verilen söze rağmen Kıbrıslı Türklerin izolasyonuna son verilmemesi; 

Crans Montana görüşmeleri 2017 yılında Kıbrıs Rum yönetiminin Kıbrıslı Türklerin siyasi eşitliğini kabul etmemesi nedeniyle sonuçsuz kalıp Birleşmiş Milletler (BM) parametreleri içinde iki kesimli, iki toplumlu bir federasyon gerçekleşmeyince bu konuda en ufak bir yapıcı girişimde bulunulmaması. 

Garantör ülke sıfatıyla Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türkiye Cumhuriyeti (KKTC) yönetimi bu hataları AB ve dünya kamuoyuna açıklayıp, BM parametreleri doğrultusunda bir çözüm için tekrar masaya oturmadan Rum yönetiminin siyasi eşitliği taahhüt etmesi talebinde bulunup uluslararası hukuk açısından son derece haklı bir tutum benimseyebilirlerdi. Aksine, Kıbrıslı Türklerin önemli bir bölümünün de kabul etmediği ve BM parametreleri dışında iki devletli bir çözümde ısrarlı gözüküp, bir de Maraş için BM kararlarına (resolution) aykırı açıklamalar yapınca, adada çözüm istemeyen kesimlerin ellerini güçlendirdikleri gibi uluslararası hukukla çelişen bir görünüm de sergilediler. Başka bir ifadeyle haklı iken haksız duruma düştüler.

Ayrıca Türkiye, AB’yi Kıbrıslı Türkleri dikkate almamakla haklı bir biçimde eleştirirken, son zamanlarda KKTC’ye yönelik tutumuyla devletin bağımsızlığına saygı göstermediği algısı yaratarak kendisiyle çelişkili bir duruma düştü. Hatta öyle ki Türkiye’nin KKTC’ye bir vilayeti gözüyle baktığını söyleyenler bile oldu. 

Bütün bu gelişmeler Türkiye ile AB arasındaki ilişkilere iyice kırılgan bir nitelik kazandırmış, mevcut koşullarda başka bir alternatifi olmadığı düşünülen işlevsel ilişkiyi bile zorlaştırmıştır. Öyle ki Avrupa Komisyonu’nun son Türkiye Raporu’na cevabi nitelik taşıyan Dışişleri Bakanlığı belgesinde de belirtildiği üzere ilişkiler “günlük al-ver ilişkisi” ne dönüşmüştür. Bu çıkmazdan kurtulmak için iki tarafta da sağduyulu ve yapıcı bir politika benimsenmesi gerekmektedir ki, ilişkileri kalıcı bir biçimde iyileştirmek için gerekli siyasi irade ortaya konulmadıkça bu mümkün gözükmemektedir. 

Son Notlar 

  1. https://www.europarl. europa.eu/doceo/ document/A-9-2021-0153_ EN.html 
  2. https://www.avrupa.info.tr/en/ pr/turkey-2021-report-10686 
  3. https://www.mfa.gov.tr/no_- 251_-avrupa-komisyonu-2021- turkiye-raporu-hk.tr.mfa 
Sayı: İktisat ve Toplum Dergisi 134
Sayfa Aralığı: 24-28

Bir cevap yazın