Türkiye’nin Kriz Deneyimleri 1994, 2000-2001, 2008-2009 ve 2018-2022 Krizleri – Nur Keyder


Yeni bir programa ihtiyaç duyulmaktadır. Hak, hukuk, adalet, özgürlük, demokrasi, şeffaflık, hesap verilebilirlik, denetim kavramları getirilecek programın ilk satırında yer almalıdır.

Gi̇riş

Küreselleşme, ülkeleri yurt içi şoklara ek olarak yurt dışı şoklara karşı da duyarlı hale getirmiştir. Sermaye hareketlerinin tamamen serbest bırakılması sonucu, ülkeler arasında istikrarsızlığın geçişkenliği artmıştır. Türkiye, sermaye hareketlerinin serbest bırakıldığı 1989 yılından bu yana 1994, 2000-2001, 2008- 2009 ve son olarak da 2018-2022 krizleriyle karşı karşıya kalmıştır.

Krizler farklı nedenlerden tetiklenebilmekte, ancak kriz öncesi ve sonrasında, benzer gelişmeler görülmektedir. Süreç güven ortamının bozulmasıyla başlar, para ikamesi, yerli paranın değer kaybetmesi, yurt içi bankalarda likidite sıkıntısı, bankaların kredileri vadesinden önce geri çağırması, firmaların faaliyetlerini daraltıp işçi çıkarması, iç talepte daralma, dış borçlanmada güçlük, sermaye kaçışı, risk priminin yükselmesi şeklinde devam eder. Arz şokuyla başlayan krize, talep boyutu eklenir. Ülkenin iflasa sürüklenmesi olası bir senaryodur. Ancak kriz doğru yönetilirse, güven ortamı yeniden sağlanabilirse, üretimde aksamalar önlenebilirse, takip eden dönemde ülke parasının değer yitirmesi sonucu ihracat ve turizm gelirleri olumlu etkilenir, cari işlemler açığı azalır, güven ortamı geri gelir, panik azalır, sermaye akışı düşen risk primi eşliğinde yeniden başlar.

 Türkiye’de yaşanan krizleri tetikleyen gelişmeler çok farklıdır. 1994 Krizi, yurt içi faiz oranını düşük tutma çabasının, sermaye kaçışına yol açması sonucu ortaya çıkmıştır. 2000- 2001 Krizi’ni, krize hazır bir zeminde yaşanan basit bir siyasi olay tetiklemiştir. 2008- 2009 Krizi, ABD’de yaşanan “sub-prime” ipotek kriziyle (kredi geçmişi olumsuz olan kişilere yüksek faiz karşılığı sağlanan riskli kredilerin geri ödenmemesi) tetiklenmiş, küresel sermaye güvenli liman arayışı içine girmiştir. 2018- 2022 krizinin nedeni, içeride ve dışarıda yatırım güvencesinin azalması ve güven ortamının yok olmasıdır. 2020’de COVID-19 pandemisi de eklenince, kriz aşırı derinleşmiştir. 

Türkiye’de yaşanan krizlerin öncesinde aşırı değerli TL, bunun neden olduğu büyük cari açıklar ve bu açıkların net sermaye girişiyle finanse edildiği görülmektedir. Güven ortamının sarsılması sonucu yabancı sermaye girişinin yerini sermaye çıkışı almakta, cari açığın finansmanı zorlaşmaktadır. Risk priminin aşırı yükselmesi borçlanma maliyetini arttırmakta, ülke borç bulmada zorlanmaktadır. 2000-2001 Krizi sonrası net sermaye girişleri ancak 2 yıl sonra yeniden başlayabilmiştir. 2008-2009 Krizi sonrası ise, net sermaye girişi daha kısa sürede gerçekleşmiştir. Buradaki neden, global kriz nedeniyle gelişmiş ülke faiz oranlarının çok düşük düzeylere çekilmesi sonucu, sermayenin daha yüksek getiri arayışı içinde, gelişmekte olan ülkelere kaymasıdır. Türkiye de bundan nasibini almıştır. 

Aşağıda 1994, 2000-2001, 2008-2009 ve 2018-2022 krizleri irdelenecektir. Krizler neden çıktı, ne gibi önlemler alındı, sonuçları ne oldu? Bunları hatırlayabilirsek, içinde bulunduğumuz krize daha bilinçli, daha deneyimli, daha hazırlıklı yaklaşabiliriz. 

1994 Krizi 

1994 Krizi’ni Hazırlayan Ortam 

1994 yılında kontrolden çıkan kamu açıklarının nedeni, altyapı yatırımları, sık yaşanan seçim dönemleri, ücret ve maaş gelirlerinde reel artış sağlamak amacıyla yapılan ayarlamalar, Körfez Krizi ve terörle mücadele için yapılan harcamalardır. Gereken vergi reformu yapılmadığı için kamu açıkları yükselmiştir. 1989 yılında kamu açıklarının finansmanı Merkez Bankası kaynaklarından iç borçlanmaya yönlendirilmiş, bu da kamu kağıtları üzerindeki faiz oranının yükselmesine neden olmuş, dolaylı olarak bütçeye ek yük getirmiştir. “Kamu borçlanma gereği”nin GSMH’ye oranı 1989 yılında %5,3 iken, 1993 yılında %11,9 olmuştur. 

1989 yılında uluslararası sermaye hareketlerinin serbest bırakılmasından sonra kur ayarlamaları 1989-94 döneminde satın alma gücü paritesi artış oranının altında tutulmuş, TL aşırı değerlenmiştir. Bu durum, yüksek faiz politikası ve Merkez Bankası döviz müdahaleleri sayesinde, 1994 yılı başlarında yaşanan mali krize kadar sorun yaratmamış, hatta sıcak para girişini özendirmiştir. Kur değişim oranının faiz getirisinin altında kalması, sıcak paraya kâr etme imkânı sağlar (dolar kredisi al -> TL’ye çevir -> Hazine bonosuna yatır -> vade sonunda faiz + anaparayı al -> dolara çevir -> kâr et). Bu işlemler, bankalarda oluşan büyük açık pozisyonların nedenleri arasındadır. Aşırı değerli TL, ihracatı olumsuz etkilemiş, ihracatın ithalatı karşılama oranı 1988’de %81 iken 1993’te %52’ye düşmüş, dış ticaret açığı yükselmiştir. 

TL reel faizleri 1993 yılında düşmeye başlamış, TL tutmanın çekiciliği kalmamıştır. Derecelendirme Kuruluşları Türkiye’nin kredi notunu düşürmüş, güven ortamı sarsılmış, devalüasyon beklentileri dolarizasyonu teşvik etmiştir. Açık pozisyonları kapatma çabası, dövize olan talebi arttırmıştır. Serbest ve resmi kur arasındaki fark %20-30’lara yükselmiş, 26 Ocak, 1 Mart ve 17 Mart 1994 tarihlerinde, üç devalüasyon gerçekleşmiş, doların satın alma gücü 1987 başı düzeyine getirilmiştir. Faiz/kur makasının daralması, sıcak paranın kaçışıyla sonuçlanmıştır. 

Güven kaybı nedeniyle dolara yönelme sonucu, Ocak 1994’te eski parayla 14.500 TL olan dolar kuru 7 Nisanda 39.933 TL’ye tırmanmış, 8 Nisanda tekrar 36.945 TL düzeyine inmiştir. Senenin geri kalan kısmında kur artışı devam etmiş, Aralık ayını 38.495 TL olarak kapatmıştır. 1994 yılı sonunda enflasyon üç basamaklı olarak %125.5’e yükselmiş, dolar bazında milli gelir düşmüştür. 

5 Nisan 1994 İstikrar Paketi’ne kadar Merkez Bankası, kur ve faiz dalgalanmalarının belirli bir “kulvar” içinde tutmak amacıyla; 

  • farklı vadelerde, hem döviz hem banknot interbank piyasalarında çift yönlü kotasyon vermiş, piyasaya hem alıcı hem satıcı olarak girmiştir.
  • 3 aya varan 7 ayrı vadede repo ve ters repo işlemleri yapmıştır.
  • İMKB tahvil piyasasında açık piyasa işlemleriyle ilgili olarak katılımcı olmuştur. 
  • döviz satarak dolar arzını arttırmıştır. 
  • interbankta yüksek faiz vererek piyasadaki fazla TL’yi emmek yoluyla aşırı kur artışlarını önlemeye çalışmıştır.
  • döviz devir kurunu serbest piyasa kuruna yakın bir düzeye yükseltmiştir. 

(Dövize bağlı operasyonlar rezerv kaybına neden olmuştur.) 

Yukarıdaki önlemler geçici çözüm sağlamış, kalıcı çözüm 5 Nisan 1994 İstikrar Paketi’yle gelmiştir. Kalıcı sonuç alınabilmesi için önlemlerin yapısal sorunlara eğilmesi, programın uyumlu çalışan bir maliye ve para politikasıyla desteklenmesi gerekir. 

5 Nisan 1994 İstikrar Paketi 

Paket, KİT satışları/kapatılması, bir defaya mahsus vergiler, ek vergiler, zamlar, memur maaş zamlarına sınır, birkaç ürün haricinde tarımda desteklemenin kaldırılması, kamu harcamaları ve KİT’lere yapılan transferlerde kısıntı, vergi borçlarının kapatılması, yatırımların yavaşlatılması gibi uygulamalarla, bütçe açığını azaltmayı ve iç borçlardan kurtulmayı hedeflemektedir. 

5 Nisan 1994 İstikrar Paketi’nin olumlu sonuçları: 

  • 5 Nisan kararları çerçevesinde kur tespiti piyasa koşullarına bırakılmıştır.
  • Merkez Bankası kuru piyasa değerine çıkarılmış, bu %40’a yakın ek kur ayarlaması gerektirmiştir. Eski parayla 40.000 TL’ye tırmanan dolar kuru, Haziran sonlarında 30.000 TL dolaylarına düşmüş, doların TL karşısındaki değeri, 1987 başlarındaki satın alma gücüne eşit hale gelmiştir.
  • Konsolide bütçe kümülatif nakit açığı düşmüştür.
  • Dış ticaret açığı azalmış, 1993 Nisan ayında %43.7 olan ihracatın ithalatı karşılama oranı, Nisan 1994’te %70.9’a yükselmiştir. Açık daha çok ithalatın azalması sonucu düşmüştür.
  • Merkez Bankası döviz ve altın rezervleri artmıştır.
  • Enflasyon düşmüştür.
  • TL’ye güven sağlanmış, para dövizden TL enstrümanlara yönelmiştir.
  • Faiz oranları 1994 Haziran başından itibaren düşme eğilimine girmiş, uzun vadeye yüksek faiz uygulamasına geçilmiştir.
  • Döviz büfelerinin kuruluş şartları ağırlaştırılmış (ödenmiş sermaye gereksinimi merkez şirket için eski parayla 2 milyar, her şube için 1 milyar TL’ye yükseltilmiştir), şartları yerine getiremeyen 70 büfe tasfiye edilmiştir.
  • Devlet tarafìndan mevduata verilen güvence sınırının yükseltilmesi sonucu, bankalara eski parayla 20 trilyonluk mevduat dönüşü gerçekleşmiştir.
  • Merkez Bankası’nın özerkliğine aşamalı geçiş fikri benimsenmiş, Banka’ca Hazine’ye sağlanacak kısa vadeli avans sınırlandırılmış, böylece emisyon artış hızı frenlenmiştir. 

5 Nisan 1994 İstikrar Paketi’nin olumsuz sonuçları: 

  • Bazı bankalar ve aracı kurumlar tasfiye edilmiştir.
  • İhracat hedefin altında kalmıştır.
  • İç tüketimin kısılması ve ihracata ivme kazandırılamaması sonucu üretimde azalma yaşanmış, bu da işsizliğin artmasına yol açmıştır.
  • İzlenen yüksek faiz politikası nedeniyle, üretime kanalize edilmesi gereken para/banka kredileri ranta kaymış, bu da üretim ve tedarik zincirinde aksamalara neden olmuştur.
  • İmalat sanayiinde kapasite kullanım oranı Mayıs 1993’te %83 iken, Mayıs 1994’te %70’e düşmüştür.
  • Krizden olumsuz yönde etkilenen sermaye piyasası, yüksek faiz ve belirsizlik ortamından dolayı istikrara kavuşamamıştır.
  • Özelleştirme, devletin ekonomideki yerinin küçültülmesi, bütçe üzerinde büyük yük olan tesislerin kapatılması, gibi işlemlerde mesafe katedilememiştir.
  • Krizin bütçe açığı ve dış ticaret açığından sonra en önemli boyutunu oluşturan sosyal güvenlik açığı yükselmiştir.
  • Bazı firmalar, kullandıkları eski teknoloji nedeniyle ihracatta zorlanmıştır.
  • Turizm gelirlerinde beklenen artış sağlanamamıştır. 

1995 yılında seçimle hükümet değişmiş, bunun kriz üzerinde olumlu etkisi olmuştur. 

2000-2001 Krizi 

2000-2001 Krizi Cumhuriyet tarihinin en büyük finansal ve bankacılık krizidir. Türkiye’ye maliyeti 20 milyar dolar olmuştur. Aslında krize müsait zemin hazırdı. Yaşanan siyasi olay patlamaya hazır bombanın sadece pimini çekmiştir. Yüksek düzeyde borç stokları, bankaların görev zararları ve bazılarının içi boşaltılmış bir bankacılık sektörü, krize hazır ortamın görünümüydü. Borsa, krizin üçüncü gününde %29 değer kaybetmiş, repo faizleri %7500’lere tırmanmıştır. Merkez Bankası’ndan 7,6 milyar dolarlık döviz çıkışı olmuş, 2001 yılında Türkiye %9,5 küçülmüştür. Enflasyon oranı %90’a yaklaşmıştır. 

2000-2001 Krizi’ne Müsait Zemini Hazırlayan Ögeler: 

1. Aşırı değerli TL: Enerji fiyatlarındaki artış, enflasyon tahmininde sapmaya neden olmuş (TÜFE %39 arttı), kurun yıl boyunca %20 artmasına izin verildiği için TL aşırı değerlenmiştir. O dönemde “sabit kur rejimi” yürürlükteydi. 1 Dolar + 0.77 Euro’dan oluşan kur sepetinin günlük değeri 1 yıl boyunca açıklanmıştır. 

2. Cari işlemler açığının kritik sınırın üzerinde seyretmesi: Faiz oranı indirimi sonrası tüketici kredisi ve iç tüketimin patlaması, üretimin iç tüketime yönelmesi ve ihracatın düşmesi sonucu, cari açık yükselmiştir. 

3. Sermayeden yoksun mali sektör: 1990’larda banka kurmanın kolaylaştırılması sonucu yetersiz sermayeli bankalar çoğalmıştır. Sınırsız mevduat güvencesi nedeniyle risk unsuru ortadan kalktığından, bu bankalar göreceli yüksek faiz vererek mevduat toplayabilmiştir. Bazıları ayrıca aşırı boyutta kamu kâğıdı taşımaktaydı. 

4. Açık pozisyonlar (banka-reel sektör-kamu): 2000 Programı sırasında uygulanan sepete bağlı yarı-sabit kur, dış borcu ucuz kaynak haline getirmiş, özellikle kaynak yetersizliği çeken bankalar (bunların 12’si daha sonra Fon’a devredilmiştir), açık pozisyonlarını arttırmışlardır. Bu da bankacılık sisteminin kur riskini arttırmıştır. Önlem olarak TCMB, bankaların tutabilecekleri açık pozisyon miktarını sermayenin %50’sinden %20’sine indirmiş, Haziran 2000’de yayınladığı bir tebliğle, bunun üzerindeki pozisyon aşımını %8 yerine %100 munzam karşılığa tabi tutmuştur. 

5. Kamu bankalarının görev zararları: Kamu bankalarının görev zararları 1992 yılında tahkim edilerek sıfırlanmıştı. Yeniden birikmeye başlayan görev zararları, Nisan 2001’de, eski parayla 15 katrilyon düzeyine ulaşmıştır. Görev zararlarının tasfiyesi ve bankacılık sektörünün yeniden yapılandırılması gerekmiştir. Bu, Hazine’ye ek yük getirmiş, 2001 için öngörülen %15’lik bütçe açığı aşılmıştır. Yasaya eklenen geçici maddeyle, Merkez Bankası’nın 6 ay süreyle birincil piyasadan Hazine’nin çıkardığı DİBS’leri almasına olanak tanınmış, böylece kamu bankalarının görev zararlarının tasfiyesinde kullanılmak üzere, Merkez Bankası Hazine’yi özel tertip tahvilin vadesi dolana kadar fonlamıştır. 

6. Faiz ve kur riski 

  • açık pozisyonlar kur riskini arttırmış,
  • geri dönmeyen krediler ve vade uyumsuzluğu, faiz riskini arttırmıştır.

2000-2001 Krizi sırasında yaşananlar kısaca şöyle özetlenebilir: 

  • Spekülatif atak sonucu TL’nin aşırı değer kaybı; kur ve faizde belirsizlik.
  • Yabancı paranın bankalardan çekilip evlerdeki kasalara/ yabancı bankalara/yurt dışına/yastık altına gitmesi.
  • Güven eksikliği, kamunun borçlanmasında zorluk, vadenin kısalması (20 Mart 2001 kamu ihalesinde vade 1 ay), dış borç çevirmede güçlük, risk priminin aşırı yükselmesi.
  • Ödeme sisteminin önemli bir parçası olan vadeli çek-senet gibi ödeme araçlarının kabul edilmemesi, fatura yazılamaması, akreditif açılamaması ve bütün bunların sonucunda piyasanın kilitlenmesi.
  • Merkez Bankası 26 Şubat 2001 tarihinde kriz yönetimi çerçevesinde; Kamu bankalarını fonlama, kısa vadeli faize Bankalararası Para Piyasası’nda kotasyon vererek tavan koyma ve bankalara döviz depo işlemleri yoluyla, aktif müdaheleye başlamıştır. 

Yeni “Ulusal Program” uygulamaya konulmuştur. Önceki programdan en önemli farkı, kurun çıpa olarak kullanılmamasıdır. Sabit döviz kuru terkedilip, dalgalı kur rejimine geçilmiştir. Yeni programda para politikası yeniden işlerlik kazanmıştır. Yeni Program, istikrar yanında, yeniden yapılanma ve büyüme ortamını yaratacak önlemleri vurgulamıştır. Siyasi otoritenin ekonomi üzerindeki etki alanı daraltılmaya çalışılmıştır. Bu kapsamda, Merkez Bankası’nın özerkliğini sağlayacak, kamu bankalarına görev zararı yüklenilmesini önleyecek yasa değişikliği yapılmış, bütçe içi ve bütçe dışı fonlar kapatılmış, kamu ihale ve kamulaştırma yasalarında değişiklik yapılmıştır. 

2002 yılında seçimle hükümet değişmiş, bunun kriz üzerinde olumlu etkisi olmuştur. 

2008 – 2009 Krizi 

2008-2009 Krizi bir küresel kriz niteliğindedir. Amerika’da. subprime mortgage kredilerinin geri ödenmemesi sonucu ortaya çıkmış, tetikleyen olay, 15 Eylül 2008’de Lehman Brothers’ın batışı olmuştur. Önce Avrupa’ya, sonra dünyaya yayılmıştır. Finansal kriz olarak başlamış, daha sonra reel sektörü de etkisi altına almış, kimi ülkede resesyona, kiminde stagflasyona, kiminde depresyona neden olmuştur. 

Türkiye’de GSYH büyüme oranı 2008 yılında %1,1, 2009 yılında %-4,7 olarak gerçekleşmiştir. 2009 Mayıs ayında imalat sanayi kapasite kullanım oranı %62’ye düşmüştür. 

2008-2009 Krizi başlangıcında durum şöyle: Sermaye hareketleri serbest, ülke paraları arasında konvertibilite var, kambiyo denetimi yok, merkez bankaları genelde bağımsız. Ülke ekonomileri parasallaşmış durumda. Bu nedenle para politikası etkili olabilecek konumda. Amaç, enflasyonu etkilemeden ekonomiyi canlandırmak. Krizle mücadelede ülkeler genelde parasal genişlemeye gitmiş, faiz oranlarını düşürmüşlerdir. 

Kriz döneminde, özellikle gelişmiş ülke merkez bankaları mali destek programları çerçevesinde piyasalara olağanüstü düzeylerde likidite sağlamış, bunun sonucu bütçe açıklarında artış gözlenmiştir. Krizin etkilerinin azalması ve ekonomide toparlanma başlaması üzerine, merkez bankaları çıkış stratejileri tespit ederek, piyasaları normalleşme sürecine hazırlamıştır. 

Türkiye’nin 2008-2009 Krizi’ne karşı aldığı önlemler ve çıkış stratejisi 

  • Merkez Bankası, küresel kriz sırasında, döviz piyasaları ve bankacılık sisteminde döviz likiditesini arttırıcı önlemler almıştır. Küresel krizin etkilerinin hafiflemesiyle birlikte döviz piyasasında likiditeyi genişletici önlemler tedricen geri çekilmiştir. Döviz satım ihaleleri, 2 Nisan 2009 tarihinde sonlandırılmıştır. Kriz döneminde ara verilen rezerv biriktirme amaçlı döviz alım ihaleleri, 4 Ağustos 2009 tarihinden itibaren tekrar başlatılmıştır.
  • Kriz yönetimi sırasında Merkez Bankası’nın kullandığı en önemli araç, gecelik borçlanma/borç verme faiz oranları olmuştur. Kasım 2008-Kasım 2009 aralığında politika faiz oranlarında hızlı indirimlere gidilmiş, Merkez Bankası borçlanma faiz oranını yüzde 16,75’ten yüzde 6,50’ye çekmiştir. Kasım 2009-Aralık 2010 aralığında yüzde 1,50’ye kadar gerileyen Merkez Bankası politika faizi, Ağustos 2011’de tekrar yüzde 5’e yükseltilmiş, 2011 yılı boyunca yüzde 5 düzeyinde kalmıştır.
  • Likidite düzenlemeleri amacıyla 19 Haziran 2009’da Merkez Bankası üç ay vadeli repo ihalelerine başlamıştır. 16 Ekim 2009’da TL zorunlu karşılık oranı yüzde 6’dan yüzde 5’e indirilmiş, Ekim 2010’da yeniden yüzde 6’ya yükseltilmiştir. 2011 yılı başından itibaren TL zorunlu karşılıklarda vadeler de önem kazanmıştır. Zorunlu karşılık oranı bir yıla kadar vadeli TL mevduat için yüzde 6, bir yıldan uzun vadeli TL mevduat için yüzde 5 olarak belirlenmiştir. 

Türkiye’de Merkez Bankası, 2008-2009 Krizi süresince etkin ve esnek likidite yönetimi uygulayarak krizi başarılı bir şekilde yönetmiş, ilâve radikal önlemlere fazla gerek kalmamıştır. Küresel kriz sırasında alınan önlemler 14 Nisan 2010’da ilan edilen “Çıkış Stratejileri” adlı duyuruyla geri alınmış, para politikaları normale dönmüştür. 

2018-2022 Krizi 

Küresel boyut taşıyan bu kriz, yatırım güvencesinin azalması ve güven ortamının bozulması sonucu ortaya çıkan bir “döviz ve borç krizi” niteliğindedir. 2020 yılında COVID-19 pandemisi de eklenince, tehlikeli bir boyut kazanmıştır. 

Türkiye krize yüksek bir borç stoku, yüksek cari açık ve aşırı değerli TL’yle yakalanmıştır. 2018 Temmuz-Ağustos döneminde TL aşırı değer kaybetmiştir (Haziran 2018’de 4.58 TL olan dolar kuru, 14 Ağustos 2018’de, 6.89 TL’ye yükselmiştir). Daha sonra kur, dalgalanma sergilemiştir. Takip eden dönemde uzun süren bir durgunluk, artan borç, kredi temerrütleri, borçlanmada güçlük, artan işsizlik, TL’nin değer kaybı ve yükselme eğilimine giren bir enflasyon görülmektedir. Ülke sermaye girişine muhtaç hale gelmiştir. Kolay kredi ve devlet bütçesiyle desteklenen inşaat sektörü patlamasının yarattığı büyüme döneminin sonlandığı düşünülmektedir. 2018, 2019, 2020 yıllarında GSYİH sırasıyla %2,8, %0,9 ve %1,8 oranında, düşük bir büyüme sergilemiştir. 

Yüksek cari açık ve döviz borcu, hukuk dışı uygulamalar, faiz politikasına ilişkin yanlış hipotez çerçevesinde uygulanan faiz indirimi, TCMB rezervinin eksiye düşmesi, ABD ile S-400 konusunda anlaşmazlık, ikili ticarette güven azalması, COVID-19 pandemisi, dış siyasette yaptırım söylemleri, yapısal reformlarda gecikme gibi nedenler krizin gün geçtikçe derinleşmesine, içeride ve dışarıda güven ortamının kötüleşmesine sebep olmaktadır. 

Büyük çaplı ölümlere neden olan COVID-19 pandemisi, ülke ekonomilerini de kötü etkilemiştir. Karantina/ kapatma gibi önlemler üretimi aksatmış, hem üretim hem de tedarik zincirinde büyük aksamalara neden olmuştur. Pek çok faaliyetin durması ya da müşteri kaybı nedeniyle, müesseseler iflas durumuna gelmiş, bu da işsizliği arttırmıştır. Zor durumdaki vatandaşlara mali yardım, üreticilere teşvik, sağlık harcamalarındaki artışlar, bütçe açıklarını arttırmış, parasal genişleme zaruri hale gelmiş, enflasyon yükselmiştir. Kurun satın alma gücü paritesi paralelinde artmasına izin verilmemiş, arka kapıdan döviz satışlarıyla kur düşük tutulmaya çalışılmıştır. Haziran 2022’de Merkez Bankası rezervleri eksi 55 milyar dolar düzeyine gerilemiştir. 

Pandemi tüm dünya ülkelerini etkilemiş, ülkeler başta parasal genişlemeye gitmişlerdir. Ancak bunun neden olduğu enflasyonla mücadele 2022 yılında başlamış, enjekte edilen paralar geri çekilmeye başlanmış, faiz oranları yükseltilmiştir. 

Haziran 2022 itibarıyla, ABD ve Avrupa’da enflasyon oranı %9’a yakın bir noktaya gelmiştir. ABD politika faiz oranını Haziran 2022 toplantısında 0,75 puan daha arttırarak 1,5- 1,75 seviyesine yükseltmiş, bu da dünyada doların değer kazanmasına neden olmuştur. Dış kredi imkanlarının azalması, Türkiye’nin borç döndürmesini zorlaştırmıştır. İlaveten Derecelendirme Kuruluşları, Türkiye’nin kredi notunu düşürmüş, güven ortamı sarsılmıştır. Sonuç olarak Türkiye’nin risk primi aşırı yükselmiştir. 

2021 Mayıs ayına kadar dolar kuru 7,30-8,30 TL civarında dalgalanmış, enflasyon %15- %17 dolaylarında seyretmiştir. Haziran ayında ekonomi biliminin kabul etmediği “faiz neden, enflasyon sonuç” hipotezi öne sürülmüş, Merkez Bankası, politika faizini Eylül, Ekim ve Kasım aylarında olmak üzere %19’dan %14’e düşürmüştür (halbuki 2021 yılı başında Para Piyasası Kurulu yılın ilk toplantısında politika faizini %15’ten %17’ye, 18 Mart’ta da %19’a yükseltmişti. O sıralarda enflasyon oranı sadece %15-16 düzeyinde seyrediyordu). Buna paralel olarak mevduat reel faizleri de eksiye düşmüştür. İnsanlar, tasarruflarının değerini korumak amacıyla TL’den döviz ve altına yönelmiş, dolarizasyon ivme kazanmıştır. Güven eksikliği yanında, TL enstrümanların çoğunluğunda reel getirinin negatif bölgede devam etmesi, dolarizasyonla mücadeleyi imkansız kılmaktadır. Örneğin, Haziran 2022’de gözlenen %17 civarındaki mevduat faiz oranı, %73,5 enflasyon oranı karşısında, %56,5 bir negatif reel faiz demektir. Hazine bono ve tahvilleri üzerinde Haziran 2022 itibarıyla faiz oranı %22’nin üzerindedir. Kredi faizleri de yüksek düzeydedir. %14’e düşürülen politika faizinin, piyasa/kamu borçlanma faiz oranları üzerinde etkisi sınırlı olmuştur. Ancak %22-25 dolaylarındaki bir faiz oranının bile negatif reel faiz ifade ettiği unutulmamalıdır. 

Aralık 2021’de ters dolarizasyon sağlamak amacıyla çıkarılan Kur Korumalı Mevduat (KKM), kura endeksli olduğu için kurdan doğrudan etkilenmektedir. Bu nedenle “örtülü dolarizasyon” şeklinde de düşünülebilir. Açık ve örtülü dolarizasyonun toplam mevduat içindeki payı Mayıs 2022 itibarıyla %72’ye yükselmiştir. TL’nin payı ise %28’e gerilemiştir. KKM uygulaması kur artışı olması durumunda Hazine’ye aşırı yük oluşturacaktır. Daha sonra çıkarılan Gelire Endeksli Senet (GES)’lerin de, getiriye konulan üst sınır (%25.5; bu getiri de negatif reel getiri ifade etmektedir) nedeniyle TL’ye dönüşü sağlayamayacağı düşünülmektedir. 

Aralık 2021’den itibaren enflasyonun artış hızı yükselmiş, kur ise müdahaleler sayesinde 2022 Mayıs ayına kadar 15 TL’nin altında kalmıştır. TÜİK, Mayıs 2021-Mayıs 2022 yıllık TÜFE enflasyon oranını %73,50 olarak açıklamıştır (2017’de enflasyon %11,9’du). Enflasyon Araştırma Grubu (ENAG) ise, enflasyonu %160,76 olarak hesaplamıştır. Enflasyonun artışında Türkiye’nin üretimden uzaklaşıp dışa bağımlı hale gelmesi, Rusya-Ukrayna savaşı ve savaşın neden olduğu petrol ve gıda ürünlerinde fiyat artışlarının da etkisi vardır. Savaş nedeniyle getirilen yaptırımlar da tedarik zincirini olumsuz etkilemiştir. Ancak Türkiye’de gerek enflasyon gerek kur artış oranı diğer ülkelere kıyasla çok daha yüksek seyretmektedir. (Amerika ve Avrupa’da enflasyon %9 civarında, Türkiye’de Mayıs 2022 yıllık enflasyon oranı %73,5; Ocak 2021-Ocak 2022 arasında Türkiye›de dolar %95 değer kazanmış, TL ise dolar karşısında %46 değer kaybetmiştır.) Bu farkın başlıca nedeni, Türkiye’de izlenen yanlış ekonomi politikalarıdır. 

2021-2022 için birkaç rakam verelim: 

GSYH 2021(yıllık): Nominal 7,209 milyar TL; 807 milyar dolar. 

2021 1. çeyrek – 2022 1. çeyrek GSYH artışı reel %11, dolar bazında %8,8. 

İmalat Sanayi kapasite kullanım oranı 2020 Mayıs ayında %61.9’a kadar düşmüştür. 2021 Nisan ve Mayıs 2022’de oran sırasıyla, %78 ve %77’dir.

Türkiye’nin 2021 brüt dış borç stoku: 441 milyar dolar: GSYH’ye oranı %54,9. 

  • Özel sektör borç stoku 235 milyar dolar: GSYH’ye oranı %29,3 (163 milyar doları uzun, 71 milyar doları kısa vadeli.)
  • Kamu sektörü borç stoku 180 milyar dolar: GSYH’ye oranı %22,4 (157,4 milyar doları uzun, 22,3 milyar doları kısa vadeli.)
  • TCMB’ye ait borç stoku 26 milyar dolar; GSYH’ye oranı %3,2 (büyük ölçüde kısa vadeli.) 

(Hazine garantili dış borç stoku 14,7 milyar dolar. Özel kesimin bu borcu ödeyememesi halinde, borç kamu borcuna dönüşmektedir.) 

2012-2020 birinci çeyrek arası TCMB’nin dış borç stoku 8,4 milyar doların altında seyrederken 2020 ikinci çeyreğinde 19,6; 2021 dördüncü çeyreğinde ise 26 milyar dolara yükselmiştir. 

Finansal kriz dönemlerinde borç çevirme imkanları zayıflar. Piyasalarda güven eksikliği, panik, belirsizlik hakimdir. Risk primi yüksek boyuttadır. Borcu borçla kapatmak zordur. 

Geçmiş krizlerde borç çevirme oranı %70-80 civarında gerçekleşmiştir. 2022 Nisan sonu itibarıyla Türkiye’nin vadesine 1 yıl veya daha az kalmış dış borç stoku 182,4 milyar dolardır. Bunun %19,4’ü kamuya, %16,1’i Merkez Bankası’na, %64,5’i özel sektöre aittir. Hazine, 2022 yılı Haziran ayında uluslararası sermaye piyasalarında tahvil ihracı yoluyla 11 milyar dolar finansman sağlamayı öngörmektedir. 

Uluslararası tahvil faiz oranları %0,2 – %3,3 aralığında iken Türk Eurobond ihracı farklı vadeler için %8,4 – %10,6 civarında faizle ihraç edilmektedir. 827 puan olan CDS düzeyi, %35 temerrüte düşme olasılığını ifade etmektedir. 

2021 yılında cari açık 14,9 milyar dolar, dış ticaret açığı 29,2 milyar dolar. 

2022 Nisan ayında cari açık (yıllıklandırılmış) 25,7 milyar dolar: dış ticaret açığı 46 milyar dolardır. 

Merkezi yönetim bütçesi 2021 yılı Nisan ayında 16,9 milyar açık vermis, 2022 Nisan ayında açık 50,2 milyar TL’ye yükselmiştir. 2021 yılı Nisan ayında 1,7 milyar faiz dışı fazla verilmiş iken, 2022 Nisan ayında 31,3 milyar TL faiz dışı açık verilmiştir. 

ISO’nun 500 büyük sanayi kuruluş üzerinde yaptığı araştırmada, son yıllarda borç oranının giderek arttığı tespit edilmiştir. 2019 yılında 500 kuruluşun borçlarının özkaynağa oranı %217’ye ulaşmıştır. Bu tablo sanayide işletme sermayesinin eridiğini ve üretimin borçlanmayla sürdürülebildiğini ortaya koymaktadır. 

Rakamlardan da anlaşıldığı gibi, Türkiye’nin çevrilmesi gereken büyük bir borç stoku (1985-2019 döneminde dış borç stoku 3,4 kat artmıştır.), finansmanı gereken önemli bir cari açığı ve yüksek düzeyde seyreden bir bütçe açığı vardır. Ülkenin en önemli güvencesi olan Merkez Bankası rezervleri nette eksiye düşmüş, yönetim swap yoluyla kısa vadeli borç arayışına girmiştir. Talep edilen CDS’ler aşırı yüksektir. Bu da Türkiye’nin geri ödeme açısından aşırı risk taşıdığı anlamına gelir. İmalat sanayiinde üretimin borçlanmayla sürdürülmesi, borç olanaklarının kesilmesi halinde üretimde büyük düşüşler yaşanabileceğine işaret etmektedir. TL enstrümanlar üzerindeki getirinin negatif olması, ters-dolarizasyonun mümkün olmayacağını ifade etmektedir. Türkiye’de en kısa zamanda kalıcı tedbirler alınması gerekmektedir. 

Sonuç 

1994 ve 2000-2001 krizlerinin atlatılmasında; 1995 ve 2002 seçimleriyle sağlanan hükümet değişikliği, ayrıca 5 Nisan 1994 İstikrar Paketi ve 2001’de dalgalı kur eşliğinde uygulamaya konulan Yeni Ulusal Program önemli olmuştur. 2008-2009 Krizi boyunca izlenen etkin ve esnek likidite yönetimi başarılı sonuçlar vermiş, kriz, dünya konjonktüründeki düzelme sonucu sermaye girişlerinin başlamasıyla çözülmüştür. Gelişmiş ülkelerin faiz oranını düşük tutması sermayeyi yüksek getiri arayışına yönlendirmiş, Türkiye de bundan faydalanmıştır. İçinde bulunduğumuz 2018-2022 Krizi’ne karşı halen hiçbir kalıcı önlem getirilmemiştir. İzlenen yanlış politikalar krizi daha da derinleştirmektedir. 

Türkiye’de hiperenflasyona doğru hızlı bir gidiş söz konusudur. Yoksulluk, giderek artmaktadır. İsraf devam etmekte, yapısal sorunlara çözüm aramada gecikme yaşanmaktadır. Üretime gereken önem ve teşvik verilmemekte, imalat sanayiinde ise üretim borçla sürdürülebilmektedir. Bu şartlarda borçlanmada tıkanıklık yaşanması halinde, üretim ve tedarik zincirinde aksamalar kaçınılmaz olacaktır. Parasal ihtiyacı karşılamak için hayati öneme sahip fabrikalar/ kuruluşlar yabancılara satılmış ve satılmaktadır. Göçmen sorunu büyüyerek devam etmektedir. İhracat yaptığımız ülkelerde derinleşen durgunluk, ihracatımızı ve cari işlemler açığımızı olumsuz yönde etkilemektedir. 

Borcu çevirmede zorluk çekilmektedir. Talep edilen aşırı yüksek risk primleri, temerrüt (iflas) çağrışımı yapmaktadır. 22 Haziran 2022 itibarıyla 827 puan olan CDS, Türkiye’nin 5 yıl vadeli borcunu iflasa karşı korumanın maliyetini göstermektedir. 100 dolarlık borç için Türkiye 8.27 dolar ek risk primi ödemektedir (bu düzeyde bir risk primi, 2008-2009 Krizi sırasında, Ekim 2008’de de görülmüştü). Bu durumda Hazine’nin dolar cinsi borçlanma faizi %10’un üzerine çıkmaktadır. 

Mevcut yönetimin krizle mücadele adı altında aldığı tüm önlemler sadece günü kurtarmak içindir. 

Para-sermaye-döviz piyasalarının gelişmiş olması, para politikasının etkili olabilmesi için önemlidir. Kamu borçlanma gereğinin aşırı olması, kamu borç stokunun büyük olması ve çevrilmesinde yaşanan güçlükler ve/veya büyümenin dış finansmanla beslenmesi durumunda, monetizasyon gereği ortaya çıkabilir ve aktif para politikası uygulaması zorlaşır. 

Ekonomide “üçlü açmaz” denilen hipoteze göre; Faiz, kur ve enflasyon üçlüsünden ancak birini sabit tutabilir ya da kontrol edebilirsiniz. Diğer ikisi dalgalanmaya bırakılmalıdır. 

Türkiye’de Merkez Bankası bağımsız, sermaye hareketleri serbest, dalgalı kur rejimi yürürlükte, faizler serbest piyasada belirleniyorken, TCMB’nin Enflasyon Hedeflemesini uygulaması mümkündü. Günümüzde yaşanan kriz ortamında; sermaye hareketi yine serbest, ancak kurun, arka kapıdan müdahalelerle yükselmesine izin verilmiyor. Pandemi ve seçim nedeniyle artan kamu harcamaları, ayrıca KKM’lerin de getirdiği ek yük nedeniyle büyüyen bütçe açıklarının finansmanı parasal genişlemeye neden olmakta. Merkez Bankası faiz aracını da gerektiği gibi kullanamayıp, “faiz sebep, enflasyon sonuç” şeklinde geçersiz bir hipotez doğrultusunda indirime gitmiş durumda. Ayrıca hükümet, kamu bankaları üzerinden faiz üzerine baskı kurmakta. Gelire Endeksli Senetler’in getirisi üzerinde bile %25,5 gibi bir üst sınır var. Kısacası hem kur hem faiz örtük olarak yönlendirilmekte. Bu durumda Merkez Bankası’nın araç bağımsızlığından söz etmek mümkün değil. Merkez Bankası’nın bağımsızlığı da bu dönemde askıya alınmış durumdadır. 

24 Haziran 2022’de alınan BDDK kararı ile, döviz varlığı 15 milyon liranın üstünde olan şirketlerin TL kredisi kullanmaları yasaklanmıştır. Bu şirketlerin YP nakdi varlıklarının, aktif toplamından veya son 1 yıllık net satış hasılatından büyük olanının yüzde 10’unu aşması durumunda, söz konusu şirketlere nakdi ticari kredi kullandırılmaması söz konusu. Karar, ülkeyi serbest kambiyo rejiminden uzaklaştırıcı nitelikte. Bir çeşit sermaye kontrolü anlamına da gelir. Ocak 2022’de de ihracatçılara, zorunlu döviz devir uygulaması başlatılmıştı (1996 yılında da uygulanan bir araç). Bu tür kararlar, ihracatı ve güven ortamını olumsuz etkilemektedir. 

Uygulandığı söylenen Açık Enflasyon Hedefleme Rejimi’nin en önemli önkoşulları yerine getirilmemektedir. Hatırlamak gerekirse; 

Enflasyon hedeflemesinin başarılı olabilmesi için gereken önkoşullar; 

  • Merkez Bankası’nın bağımsızlığı (para politikası araçlarını uygulamada bağımsızlık)
  • Kamu maliyesi baskısının azaltılmış olması,
  • Döviz kuru ile enflasyon arasındaki ilişkinin zayıf olması,
  • Mali sistemin sağlam bir yapıya sahip olması.
  • İstikrar gösteren bir enflasyon denklemi.
  • Esnek kur, esnek faiz politikası (Merkez Bankası’nın kur ve faiz oranına müdahalesi, istisnai durumlar haricinde, öngörülmemektedir).
  • Düşük enflasyon.
  • Para ikamesinin aşırı boyutlarda olmaması. 

şeklinde sıralanabilir. 

Kriz gün geçtikçe ağırlaşmaktadır. Yeni bir programa ihtiyaç duyulmaktadır. Hak, hukuk, adalet, özgürlük, demokrasi, şeffaflık, hesap verilebilirlik, denetim kavramları getirilecek programın ilk satırında yer almalıdır. Güven ortamı ancak bunların varlığıyla tesis edilebilir. Yönetim; hareketleri, icraatları ile insanlara örnek olmalı, halkı, kendi çıkarları doğrultusunda değil, halk için çalıştığına ikna etmelidir. Ülke mali zorluklar içindeyken her türlü israftan kaçınıp, sadece ülkenin refahı için elzem projelere kaynak ayrılmalıdır. 

Merkez Bankası bağımsızlığına yeniden kavuşturulmalıdır. Ekonomi biliminin gerektirdiği önlemler doğru biçimde, bu konuda bilgi, deneyimi olan kişiler tarafından saptanıp, uygulamaya konulmalıdır. Enflasyon Hedeflemesi Rejimi’nin uygulanabilmesi için gerekli koşullar sağlanmalıdır. Enflasyon Hedeflemesi doğrultusunda sıkı para politikası izlenmelidir. Hazine’nin, Merkez Bankası’nı kasası gibi kullanmasına izin verilmemelidir. Sıkı maliye politikası da, yine işin erbabı kişiler tarafından, para politikasıyla uyum içinde, sunulan programı desteklemelidir. Hayati önemi haiz mal/hizmetlerde ithalata bağımlılık azaltılmalı, ülke kendi imkânlarıyla gıda, yem, gübre, enerji, telekomünikasyon, yangın söndürme uçakları, gibi konularda üretime öncelik vermelidir. Ülkemizde enerji konusunda güneş enerjisi, rüzgar enerjisi büyük imkân vadetmektedir. Devlet Planlama Teşkilatı yeniden aktif hale getirilmeli, kurum, sektörler arasında uyum, sağlıklı büyüme, eğitim konularında çözüm önerileri üretmelidir. Bilim odaklı eğitim, laiklik ilkelerine sadakat, halkını ayrıştırmayan bir yönetim, ülkenin krizden çıkıp yeniden ayağa kalkmasında çok önemli rol oynayacaktır. 

Borçlanma kanallarının tıkanması halinde, IMF’nin kapısını yeniden çalmamız gerekebilecektir. 

Sayı: İktisat ve Toplum Dergisi 141
Sayfa Aralığı: 4-13

Bir cevap yazın