“Üç Güzeli” Aramak: İktisat ve Sanat – Hüseyin Özel (İTD 122)


Ercan Eren, İktisat ve Toplum Dergisi’nde yayınlanan “‘Techne’, Sanat ve İktisat” başlıklı yazısında (Eren, 2018), iktisatçıların sık sık döndükleri bir tartışmaya, yani iktisadın bir bilim mi yoksa sanat mı olduğu tartışmasına yeni bir ışık tutuyor.[2] Ne var ki okuduğunuz bu yazı, Ercan Eren’in yazısına bir yanıt niteliğinde değil; hatta iktisadın bir bilim olup olmadığı sorunu da yazının kapsamı dışında kalıyor. Bu yazıda, aslında böyle bir sorunun çok da önemli olmadığı, ancak belki de iktisat teorilerinin, değerlendirme ölçütleri bakımından, pekâlâ birer sanat yapıtı olarak değerlendirilebileceği düşüncesi tartışılmaktadır. Başka deyişle, özellikle yeni teoriler ortaya atan iktisatçılar, birer sanatçı ya da en azından “zanaatkârlar” olarak değerlendirilebilirler. Bu düşünce, büyük ölçüde, ünlü sanat tarihçisi Ernst Gombrich’in “’Sanat diye bir şey yoktur aslında. Yalnızca sanatçılar vardır” (Gombrich, 1997: 15) savından esinleniyor. Bu savın, ünlü iktisatçı Jacob Viner’e atfedilen “iktisat, iktisatçıların yaptığı şeydir” sözünü temellendirmek için kullanılabilme olanağı, yazının yanıt aradığı bir sorun. Viner’ın sözü, bir totoloji olmanın ötesinde, “büyük” iktisatçıların ortaya attıkları iktisat teorilerini değerlendirirken “bilimsel” ölçütlerin yeterli olmayabileceğini, çünkü bu tür teorilerin, yerleşik kurallara dayanarak değerlendirilmesinin eksik olacağı gibi bir olasılığı da içermektedir. Başka deyişle, sanat yapıtlarının değerlendirilmesinde kullanılan, zarafet, açıklık ve güzellik gibi “platonik” diyebileceğimiz ölçütler de teorilerin değerlendirilmesi bakımından önemli olabilir; hatta örneğin genel denge teorisi gibi kimi önemli teorilerin hem “metafizik” temelleri bakımından, hem de sunumları bakımından, daha çok bu türden “sanatsal” ölçülere dayanılarak değerlendirildiği bile söylenebilir. Bu durumda, böylesi platonik ölçülerden kaçmak yerine, bunların bilinçli kullanımı, önümüze yeni fırsatlar ve yollar bile açabilir; çünkü yalnızca pozitivist düşüncenin savunduğu türden deneyci (ampirik) ölçütlerin kullanılması, iktisadı “deli gömleğine” sıkıştıran, onun zenginliğini kısıtlayan bir engel gibi görünmektedir. Bu yüzden önce, iktisadın neden bir “bilim” olarak görüldüğü ele alınacak, sonra da bir “sanat” biçimi olarak iktisadın kimi özelliklerine değinilecektir.

1.İktisat Neden bir “Bilim” Olmak Zorunda?

İktisatçılar kendi yaptıklarının bilim olup olmadığı konusunda, genellikle tartışmaya çok açık değiller. Bunun kimi nedenleri var. Bunlardan birisi, disipliner sınırları koruma kaygısıyla daha çok bir “bilim sosyolojisi” yaklaşımıyla açıklanabilecek olan kurumsal boyutun (üniversiteler, araştırma kurumları, bilim dergileri, Kuhncu anlamdaki “bilim insanları topluluğu” vs.) rolü olabilir. Ancak bu, yazımızın kapsamını aşan, karmaşık ve çok boyutlu bir konu. Bunun yanında, en önemli etkenlerden birisinin, yöntembilgisel bakımdan, Mantıksal pozitivizmin ya da sonraları adlandırıldığı biçimiyle mantıksal deneyciliğin etkisinin, öteki bilimlerde olduğu gibi iktisatta da egemen bakış açısı olduğu açık. Bu bakımdan iktisatçılar, pozitivizmden devralınan, Kuhn ve sonrasındaki gelişmelerle anlamsızlığı ortaya dökülmüş olsa da bilim ile bilim olmayanı birbirinden ayırma “saplantısının” etkisindeler hala.[3] Bir üçüncü neden, kuşkusuz, iktisadın, temel ödevlerinden birisinin, iktisat politikalarının geliştirilmesi ve etkilerinin ortaya konması olduğu düşüncesi. İktisat politikalarının tasarımında, nedensel ilişkileri soyutlamaya yarayan, gerçekliğin basitleştirilmiş sunumları niteliğindeki modellerin ortaya konması ve böylelikle politika etkilerinin değerlendirilmesi, en başından beri disiplinin temel çabalarından birisi. Doğal olarak, bu iki neden, yani “bilimsel” olma çabasıyla politika güdümlü bir disiplin olmak, iktisadın en azından 1950’lerden bu yana ayırt edici özellikleri arasında.

Bilim olanla “metafizik” ya da sosyal bilimler bakımından “ideolojik” olan arasındaki sınır çizgisi (demarcation line) çizme çabası, pozitivist bilim felsefesinin en önemli sorunsallarından birisidir. Fazla uzatmadan, pozitivizmin “temellerini” aşağıdaki gibi ortaya koymak mümkün görünüyor (Hollis ve Nell, 1975: 10):

  1. Dünyaya ilişkin bilgi savları, yalnızca duyu deneyleriyle temellendirilebilir;
  2. Duyu deneyi yoluyla bilinen her şey, başka türlü olabilirdi (Hume’un nedenselliği “zorunluluk” yerine olaylar arasındaki “sabit bağlantılarla” açıklaması);
  3. Bilişsel bakımdan anlamlı bütün önermeler ya analitik ya da sentetiktir; ikisi birden olamaz;
  4. Yadsınabilir nitelikteki sentetik önermeler, a priori olarak bilinemez;
  5. Analitik önermelerin herhangi bir olgusal içeriği yoktur;
  6. Analitik önermeler, oydaşma (convention) yoluyla, öyle kararlaştırıldığı için doğrudurlar;
  7. Bilinen bir nedensel yasa, yeterince desteklenmiş deneysel bir hipotezdir;
  8. Teorinin sınaması, öndeyilerinin (predictions) başarısıyla ölçülür;
  9. Değer yargılarının bilimde yeri yoktur;
  10. Bilimler yöntemlerine göre değil, konularına göre birbirinden ayrılır (yöntemin tekliği ilkesi).

Burada 1 ve 2, deneyci (empiricist) bilgi teorisini, 3, 4, 5 ve 6’nın mantıksal pozitivizmi, 7, 8, 9 ve 10’un da bir bilim felsefesini betimlemektedir.

Bir bilim felsefesi olarak pozitivizmin yaygınlığı belirleyici olsa da herhalde iktisadın yöntem konusundaki “resmi” görüşü, hala Milton Friedman’ın ünlü “pozitif iktisat” (Friedman 1953) yazısında ortaya koyduğu ilkeler.[4] Bilindiği gibi Friedman’ın bu yazıda ileri sürdüğü iki önemli savı var: “araçsalcılık” (instrumentalism) ve ünlü F-sapması (twist). Araçsalcılık, teorilerin yalnızca ampirik olarak sınanabilir öndeyiler ortaya koymak için birer araç olduğu düşüncesine dayanıyor:

Pozitif iktisat ilke olarak, her çeşit etik görüşten ya da normatif yargıdan bağımsızdır …  Pozitif iktisadın görevi, koşullardaki herhangi bir değişmenin yaratacağı etkiler hakkında doğru öndeyiler ortaya koymakta kullanılabilecek bir genellemeler sistemi ortaya koymaktır. Pozitif iktisadın yararı, ortaya koyduğu öndeyilerin kesinliği, kapsamı ve duyu deneyine uygunluğuyla ölçülür.

Pozitif bir bilimin nihai amacı, henüz gözlenmemiş görüngüler hakkında geçerli ve anlamlı (yani herkesin bildiği doğruları yinelemeyen) bir “teori” ya da “hipotez” ortaya koymaktır. (Friedman 1953: 211).

İkinci, “F(riedman) Sapmasına” göre de bir teorinin başarısını benimseyen temel ilkenin, başlangıç varsayımlarının “gerçekliği” değil, bu varsayımlar sonucu geliştirilen teorilerin ortaya koyduğu öndeyilerin deneysel başarısı:

Gerçekten de önemli ve anlamlı hipotezlerin, gerçekliği çarpıcı bir biçimde yanlış betimleyen “varsayımlara” sahip olduğu görülecektir; genel olarak da bir teorinin varsayımları ne kadar gerçekdışı (bu anlamda) olursa, teori o kadar anlamlı olacaktır.  Bunun nedeni basittir. Bir hipotez, eğer çok az şeyle çok şeyi “açıklıyorsa”, yani açıklanacak görüngüyü çevreleyen karmaşık ve ayrıntılı koşullar yığınında bulunan ortak ve temel unsurları soyutlayabiliyorsa ve yalnızca bu unsurlara dayanarak geçerli öndeyiler ortaya koyabiliyorsa önemlidir.

…burada sorulması gereken soru, bir teorinin “varsayımları”nın betimleyici olma bakımından “gerçekçi” olup olmaması değildir; çünkü bunlar hiçbir zaman böyle değildirler. Soru, bunların eldeki amaca uygunluk bakımından ne kadar yeterli yaklaştırımlar olduğudur. Bu soru da ancak, teorinin işe yarayıp yaramadığı, yani yeterli öndeyiler üretip üretmediğine bakılarak yanıtlanabilir. (Friedman 1953: 218)

Friedman’ın görüşlerinin en çok eleştirilen yanı bu “F-sapması” olsa da (Özel, 2000), iktisatçıların çoğunluğunun bu görüşü benimsediklerini söylemek mümkündür. Önemli olan teorinin öndeyilerinin deneysel sınamayı geçmesi olduğundan, özellikle rasyonellik gibi son derece tartışmalı bir varsayımın yaratabileceği rahatsızlıktan kaçınılmakta, ancak belki de bundan daha önemlisi, iktisat politikalarının etkilerinin değerlendirilmesi gibi, deneysel ağırlığı fazla olan bir konuda, dikkatler bu politika içermelerini üreten soyut modelden de uzaklaştırılmaktadır. Bu durumda, iktisatta genellikle son derece kısıtlayıcı varsayımlara dayanan modeller, “anlamlı” (yani gözlemsel verilerle tutarlı) politika seçenekleri ortaya koyuyorsa hem iktisadın bilimselliği kurtulmakta hem de pratik olarak da işe yarar bir araç da her zaman elimizin altında olmaktadır. Artık tek gereken, politika değişikliklerinin etkisini, çoğu kez “karşılaştırmalı statik” bir analiz yoluyla incelemek ve tartışmaktır.

Böyle bir aracın belki de en ünlü örneği, ünlü IS-LM modelidir; ilk kez John Hicks (1937) tarafından ortaya atılan, daha sonra Alvin Hansen (1953) tarafından geliştirilen bu model, özellikle 1960’lar ve 70’lerde neredeyse her makroekonomik tartışmada gündeme gelen bir modeldi. Daha sonraları, bir yandan “Makro İktisadın Mikro Temelleri” savunucuları tarafından öte yandan da “Post Keynesyen” iktisatçılar tarafından kıyasıya eleştirilen –hatta Hicks’in (1980) kendisi tarafından da bu eleştirilerin kabul edildiği– modelin, yeni versiyonlarıyla birlikte hem iktisat eğitiminde hem de politika tartışmalarında hala hatırı sayılır bir rol oynadığını, bu bakımdan da “garip bir direnç gösterdiğini” (Colander, 2004) gözlemek mümkün. Aslında model, hem nedensellik ilişkilerini ortaya koyması bakımından, hem de aşağıda tartışacağımız “şıklık” bakımından da iktisatçıların çok sevdiği modellerden birisi. Bununla birlikte, özellikle nedensellik ilişkileri bakımından oldukça yüzeysel ve ekonominin karmaşıklığını ve değişmelerini dikkate almayan, “kapalı sistem” düşüncesine bağlı kalan, bu yüzden kullanışlılığı son derece tartışmalı bir model. Tabii bunun tek sorumlusu Hicks ya da modelin gelişimine katkıda bulunanlar değil, belki de Keynes’in kendisi.

Keynes, Hicks’in yazısına hiçbir zaman doğrudan karşılık vermese de onun 1938’de yayınladığı ünlü “İstihdamın Genel Teorisi” (Keynes, 1973), dolaylı bir yanıt diye görülebilir. Bu makalede Keynes, kendi teorisini geleneksel teoriden ayıran en önemli iki özelliğin belirsizlik yaklaşımı ile output (çıktı) için “bir bütün olarak” arz ve talep (efektif talep ilkesi) olduğunu belirtiyor. Belirsizlik Keynes’te gelecek hakkında sayısal olasılıklar ya da matematiksel beklentiler hesaplamanın mümkün olmadığı bir durumu ifade edecek biçimde kullanılıyor (Keynes, 1936: 152). Bu anlamıyla belirsizlik, en azından olasılık dağılımlarının ortaya konabildiği “risk” kavramından farklılaşıyor; çünkü belirsizlik bu tür dağılımları oluşturmada kullanılacak bilginin mevcut olmadığı duruma göndermede bulunuyor. Keynes için örneğin rulet oyunu belirsizliğe tabi değilken, “Yirmi yıl sonraki bakır fiyatı ve faiz oranı ya da 1970 yılında özel servet sahiplerinin sosyal sistemdeki konumları belirsizdir. Bu yüzden, herhangi bir hesaplanabilir olasılık oluşturmak için “hiçbir bilimsel temel söz konusu değildir” (Keynes 1973: 114). Böyle bir durumda ise bireylerin sübjektif olasılık yapıları her zaman beklenmedik dışsal kaymalara yol açacak, bunlar da etkilerini, özellikle para, faiz ve yatırım üzerinde gösterecektir. Bu kavrayışta, verilmiş her beklenti düzeyine ayrı bir likidite talep fonksiyonu karşılık gelmekte ve belirsizliğin yol açtığı beklenti kaymaları faiz oranını da doğrudan etkilemekte, hatta beklenti kaymalarının derecesinin artması, teorik olarak faiz oranının belirlenemezliğine de yol açabilmektedir. Kalecki de Keynes’in Genel Teori’si üzerine yazdığı eleştiride (Targetti ve Kinda-Hass, 1982) bu noktayı vurgulayarak, Keynes’te sermayenin (ve yatırımın) marjinal etkinliğinin büyük ölçüde faiz oranlarına ve giderek beklentilere bağlı olması olgusunun, piyasa psikolojisindeki değişmeler sonucu yatırımları belirlenemez kıldığını belirtmektedir. Bu durumda Keynes’in yatırım teorisinde aslında gelecek bugüne indirgenmekte, başka deyişle piyasa psikolojisi ve beklentilerin veri olarak alındığı statik bir çerçeve benimsenmek zorunda kalınmaktadır (Targetti ve Kinda-Hass, 1982: 251-53).

Efektif talep söz konusu olduğunda, yatırım hacmi de bir yandan faiz oranına, diğer yandan da sermayenin marjinal etkinliğine bağlı olduğundan ve bu iki büyüklük de doğrudan belirsizliğin etkisi altında olduğundan, yatırım hacminin zaman zaman önemli ölçüde dalgalanmalar göstermesi doğaldır (Keynes, 1936: 118). Bunun istihdam açısından anlamı, ekonomide tam istihdamı sağlayacak efektif talebin ancak tesadüfen gerçekleştirilebileceği ve daha önemlisi, sistemin kendi kendisine, bir kez sağlansa bile tam istihdam düzeyini sürdüremeyeceğidir. Bununla birlikte, böyle bir belirsizlik yorumunun benimsenmesi, önemli bir analitik yetersizliğe, yani analizin karşılaştırmalı statik bir analiz içine hapsolmasına da yol açmaktadır. Keynes’in kendisi de en azından Genel Teori’nin son bölümünde, belirsizliği öne çıkaran, “ergodik olmayan” bir dinamik yaklaşımın benimsenmesinin, iktisat politikaları bakımından belirlenemezlik sorununa yol açacağının farkında görünüyor (Özel, 2007a). Bu bakımdan Keynes’in Genel Teori’sinin, aslında iki farklı çelişkili “vizyona” dayandığı söylenebilir (Özel, 2007b): bir yanda daha statik, dolayısıyla da daha belirlenimci bir vizyon, öte yanda da “eksik bırakılan ve aşırı derecede kafa karıştırıcı [olan], anlık resimden farklı nitelikteki dinamik gelişmeyi” (Keynes, 1936: vii) dikkate alan bir vizyon. Bu yüzden, IS-LM türevlerine dayanan modellerin daha çok statik-karşılaştırmalı statik çerçeveleri benimsiyor olmaları şaşırtıcı olmamalı, çünkü Genel Teori potansiyel olarak “diyakronik” ya da hatta “dinamik” bir analitik çerçeveyi içeriyor olsa da daha “senkronik” bir yapıyı tercih eder görünüyor (Özel, 2007b). Aslında, IS-LM modeli özelinde anlattıklarımız, teorilerin benimsedikleri çerçeveler bakımından kolayca genelleştirilebilir; genel olarak teoriler yukarıdaki anlamıyla “senkronik” ve “diyakronik”, giderek “dinamik” çerçeveleri benimseyebilirler (Özel, 2009a, b).

Böyle bir sınıflama, aslında Robert Aaron Gordon’un (1976), Rasyonel Beklentiler/Yeni Klasik İktisat anlayışını eleştirirken sözünü ettiği, kuramsal “kesinlik” (rigor) ile “geçerlilik” (relevance) arasındaki seçim maliyeti düşüncesiyle de yakından ilişkilidir. Analitik bir kesinliğe ulaşmanın bedeli, geçerlilikten verilen ödün olurken, tersine, teorinin dünyayı anlama ve açıklama gücüne ağırlık verilirse de kesinlikten bir ölçüde vazgeçmek gerekir. Dolayısıyla, dünyanın karmaşıklığı ve değişkenliği karşısında neden-sonuç ilişkilerini vurgulamak bakımından analitik kesinliğe ağırlık vermek, iktisatçıların genel yöntembilgisel seçimi olarak kendini gösteriyor, ki bunun da bedeli gerçek dünyadan bir ölçüde uzaklaşmak. Bunun nedenini anlamak zor değil, çünkü gerçek dünya, Humecu anlamdaki, atomistik olayların arasındaki sürekli bağlantıların (constant conjunctions) geçerli olduğu, “aynı nedenin her zaman aynı etkiyi doğurduğu” biçimindeki “kapalı sistemlerden” oluşmuyor; tersine, deneysel (empirical) düzenliliklerin ancak nadiren gerçekleştiği, “ergodik olmayan” (non-ergodic) sistemlerin ve “kaybolan yapıların” (dissipative structures) istisnadan çok kural olduğu, “açık sistemlerden” oluşuyor. Bu sistemler, aynı anda, ancak her biri farklı bir düzeyde işleyen, sistemin üzerindeki etkilerini birlikte gösteren, nedensel mekanizmaların farklılaştığı (differentiated) ya da tabakalaştığı (stratified) sistemlerdir (Bhaskar, 1975: 114-15). Senkronik analitik çerçeveler, böyle bir dünyayı anlama ve açıklama çabasında ister istemez başarısızlığa uğrayacaktır. Hele hele, “ekonomik sistemin bir normdan ötekine, aradaki geçişin küçük küçük parçalara bölünemeyecek biçimde olduğu şekildeki geçişi” (Schumpeter 2005: 11) olarak, “sonuçları bilinmeyen bir gelişen (emergent) süreç” (Foster 2000: 323) biçiminde anlaşılacak bir “gelişme” kavrayışını göz ardı etmek, kendimizi tümüyle senkronik çerçeveler içine hapsetmek sonucunu verecektir.

Özellikle sosyal bilimlerde açık sistemler genel bir kuraldır, çünkü insan faktörü durumun daha da karmaşıklaşmasına, etik unsurların analize girmesine yol açmaktadır. Örneğin Humecu nedensellik anlayışı daha çok Aristoteles’in sözünü ettiği “maddi neden” kavrayışına dayanırken, öteki nedenlere, özellikle de “nihai neden” (ya da “teleolojik neden”) kavramına sırt çevirmektedir ki aslında belki de sosyal bilimlerin en önemli nedensellik kategorisi de budur, çünkü değerlerin ve amaçların göz ardı edilmesi, iktisadın etik niteliğine sırt çevrilerek aslında iktisadın “insansızlaşması” anlamına gelecektir (Özel, 2016). Bu da öyle görünüyor ki pozitivist ya da Friedmancı anlamdaki “bilimselliğe” ulaşmanın bedelidir. Bu durumda, belki de yapılacak en iyi şeylerden birisi, bu sınırlayıcı “bilimsellik” kategorisini bir kenara bırakarak “Üç Güzel”i çağırmayı düşünmeye başlamak olabilir.

2.Bir “Sanat” Biçimi olarak İktisat

İktisat teorilerini birer “sanat yapıtı” olarak görmek, kavramın kendisinde yatan temel bir belirsizlik yüzünden sıkıntılı görünmektedir. Ercan Eren, Yunanca techne sözcüğünden türeyen “sanat” teriminin zamanla üç anlam içerdiğini söylemektedir: “a) sanat, b) zanaat (zanaat ve uygulamalı bilim), c) formel bilimler ve sosyal bilimler” (2020: 24-25). Yine de bu üç anlayışta da ortak nokta “incelik, maharet, ustalık (skill) ve insan vurgusudur” (Eren, 2020: 25). “Zanaat” sözcüğü daha çok “zanaatkârın”, çalışma yaşamı boyunca benzer ürünleri ortaya çıkarma konusundaki ustalığına gönderme yaparken, “sanatçı”, daha çok biricik (unique), benzersiz yapıtlar ortaya çıkarma yükümlülüğüne sahip görünmektedir. Yine de her iki gruptan da beklenen, “güzelliğin” yaratılması, dolayısıyla estetik boyutun öne çıkarılmasıdır. Bu da aslında, sanatçı ile zanaatkârı birbiri karşısına koymak yerine, birbirine yönelik katkıları üzerinde durmak gerektiğini göstermektedir.

İktisatçıların gerçekte birer sanatçı mı, yoksa “zanaatkâr” mı oldukları sorusu da bu nedenle ister istemez belirsiz kalmakta, hatta terimin entelektüel bir etkinlik anlamındaki üçüncü kullanımı işleri daha da karıştırmaktadır; zaten iktisadın bir “bilim” mi yoksa “sanat” mı olduğu tartışmasında vurgulanan, daha çok terimin üçüncü anlamıdır. Yine de yukarıda Gombrich’in sözlerini düşünürsek, belki de sorun “sanat” yapıtını tanımlayan temel unsurun “sanatçının” kendisi olmasıdır ki aslında bu bakımdan sanatçı ile zanaatkâr arasında çok büyük farklar olmasa gerek. Kaba bir ilk yaklaşım olarak, zanaatkârı daha alçakgönüllü, var olan sınırları genişletmek yerine, bu sınırlar içinde kalarak kendisini yetkinleştirmekle meşgul birisi gibi görmek yardımcı olabilir; her ne kadar “sanatçı” statüsüne erişmiş nice “zanaatkârdan söz etmek tümüyle mümkün ise de. Bu bakımdan iktisatçılar arasında da, tabii metaforik olarak, “sanatçılar” ve “zanaatkârlar” biçiminde bir sınıflama yapmak mümkün görünmektedir. Örneğin, Smith (ki “sanatımızın” kurallarını belirlemiştir), Ricardo, Marx, giderek Jevons, Menger ve Walras gibi “yenilikçi” ya da “devrimciler”, Keynes gibi kuralları yeniden yazan “büyük” iktisatçıları “sanatçı” diye görürken, iktisatçıların büyük bölümünü oluşturan diğerlerini de tedrici, küçük küçük katkılarla bu sanatların yetkinleştirilmesini sağlayan “zanaatkârlar” olarak görmek mümkün görünmektedir.[5] Yine de böyle bir sınıflama, yukarıda sözünü ettiğimiz John Hicks ve Paul Samuelson[6] gibi disiplinin sınırlarını genişleten “sanatçı-zanaatkârları” gözden kaçırmak gerektiği anlamına gelmez ki böyle iktisatçıların sayısını artırmak son derece kolaydır. Bu bakımdan, iktisadi düşünce tarihine baktığımızda da yeniliklerle nitelenen bir “yaratıcı yıkım” sürecinin varlığının yanı sıra, ünlü “kesintili denge” (punctuated equilibrium) anlayışının (Eldredge ve Gould, 1972) öngördüğü gibi, sıçrama ya da “devrimlerin” yanı sıra, görece istikrarlı nitelikteki tedrici değişmeleri de görmek mümkündür. Bu durumda da üzerinde odaklanılması gereken noktanın, iktisadın disipliner sınırlarının kendileri değil, iktisatçıların ortak bir çabayla, yürüttükleri “evrim” süreci olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bu süreç de aslında zanaat/sanat yapıtlarının kendilerinin incelenmesi gerektiğini göstermektedir.

Başka deyişle, iktisat teorilerini değerlendirirken “nedensellik” ve “deneysel kanıtlar” gibi ölçütlerin yanı sıra, belki de onlardan önce, kuralların kendilerinin sürekli olarak yeniden yazıldıkları sürecin özelliklerini, bu bakımdan da “sanat/zanaat” ürünlerinin değerlendirme ölçütlerini de dikkate almak gerekir. Aslında böyle bir ölçüt, iktisadın, hatta modern bilimin gelişim sürecinde de kendisini göstermektedir. Bu ölçüt, genel olarak Pisagorcu yönelimden kaynaklanan ve Platoncu idealler düşüncesini öne çıkaran bakış açısında yatıyor görünmektedir.

Sencer Divitçioğlu, Değer ve Bölüşüm yapıtının önsözünde, Antik Yunan şairi Sappho’nun aşağıdaki dizelerini, kitabı için epigraf olarak kullanıyor:

“Onun adına

Çağırıyoruz sizi

Ey pembe kollu

Zeus-kızı Üç Güzel”

Buradaki “Üç Güzel”, Yunan mitolojisindeki, Zeus’un kızları olan, Kharit’ler (Charite): Aglaea (“parlaklık”), Euphrosyne (“neşe”) ve Thalia (“tomurcuklanma, çiçeklenme”). Aglaia, zarafet, parlaklık ve görkemi, Euprhrosyne neşeyi, Thalia da gençlik, güzellik ve şenliği temsil ediyor. Divitçioğlu’nun bu konudaki kendi düşüncesi ne olursa olsun, en azından metaforik olarak, bu Üç Güzel’in, iyi bir iktisat kuramında var olması gereken nitelikler olduğunu düşünmek bana mümkün görünüyor. Hatta, yukarıda sözünü ettiğimiz IS-LM modeli, ya da Genel Denge Teorisi (Özel, 2000) ve giderek Neoklasik iktisadın kendisi, aslında gerçek dünyaya ilişkin yetersizlikleri ne olursa olsun, bu türden “platonik” ideallere göre de değerlendiriliyor görünmektedir.

Böyle bir bakış açısı, sadece iktisatta değil, modern bilimin kendisinde de şu ya da bu ölçüde karşılaşılan bir bakış açısı. Bilim tarihçisi Alexander Koyré (2000), modern bilimin “Pisagorcu” ve dolayısıyla “Platoncu” kökenleri hakkında ilginç bilgiler veriyor; özellikle böyle bir bakış açısının en iyi göstergelerinden birisinin, modern bilimin kurucularından Galileo Galilei’nin, ünlü “Matematik, Tanrı’nın evreni yazdığı dildir” sözü olduğunu düşüncesini akılda tutarsak. Burada uzun uzun tartışacak olmasak da iktisadın matematiğe yönelik ilgisinin biraz da model kurmanın sağladığı avantajların ötesinde, bu türden Platoncu bir metafiziğin, matematiğin dünyanın bilinmesi için temel anahtar olduğu düşüncesinden kaynaklanmadığını kim söyleyebilir? Hatta böyle bir yönelim, çok da yanlış bir bakış açısı olmayabilir; çünkü bugün bile, güzellik, açıklık, şıklık ve zarafet gibi ölçülerin teori ve modellerin taşımaları beklenen nitelikler olmadıklarını düşünmek zor. Bu türden teorilerin, açıklık, berraklık ve güzellik gibi nitelikleri yüzünden insana keyif vereceği bile söylenebilir. Neoklasik iktisadın en azından bu bakımdan çekici özellikleri olduğu yadsınamaz. Neoklasik iktisatçıların kendilerinin de sahip oldukları, rasyonellik varsayımına yöneltilen “gerçek dışı” biçimindeki eleştirilere karşı, daha çok kapsayıcılık ve seçkinlik argümanlarını kullanma eğilimleri, teorik eleştirilerin kabul edilebilirliğini belirleyecek önemli bir ölçüt olarak, Platoncu idealleri kabul ettiklerini de gösteriyor olabilir. Nihai olarak teorilerin gerçek dünyayı açıklama gücü olması, bilimsellik bakımından beklenen bir özellik olsa da teorilerin değerlendirilmesinde tek ölçütün bu olmadığını, kimi “sanatsal” unsurların da dikkate alınması gerektiğini ya da zaten bilinçaltında bile olsa iktisatçıların (ve bilim insanlarının genelinin), teorilerin “şıklık” düzeylerini de dikkate aldıklarını söylemek yanıltıcı olmayacaktır. Başka deyişle, iktisat da bir “öykü anlatma” biçimi olarak bir “kurmacadır”; tıpkı sanat gibi. O halde, iktisadın bir sanat olduğu düşüncesinden kaçmak ve sürekli onun bilim olduğunu vurgulamak (pek başarılı olmasa da) ne kadar mantıklı? Belki de iktisat teorisine de bir sanat yapıtı (en azından bir zanaat ürünü) olarak yaklaşmak çok da kötü bir seçenek değil.

Aslında Feyerabend’in ileri sürdüğü gibi, iktisatta da (sanatta olduğu gibi) kesin kurallar, bu türden yöntembilgisel “deli gömlekleri” yok; “her şey mümkün” (“anything goes”). Bu konudaki en iyi metaforlardan birisi, ne yazık ki, kendisi de bir pozitivist (ama aynı zamanda bir Marksist) olan Otto Neurath’ın ünlü “gemi metaforudur”:

Bilimlerin başlangıç noktaları olacak hiçbir garantili, kesin protokol önermesi yoktur. Bir tabula rasa söz konusu değildir. Bizler, açık denizde gemilerini yeniden inşa etmek zorunda olan, bunu yaparken de onu karaya çıkarıp parçalarını ayırma ve bu parçaları karada yeniden birleştirme şansı olmayan denizciler gibiyiz. (Neurath 1932/1983, 92)

Sanat da tıpkı bilimin kendisi gibi, belirli kurallara dayanmak zorunda değildir; hatta yukarıda sözünü ettiğimiz, Gombrich’in “sanat yoktur; sanatçılar vardır” biçimindeki düşüncesinin, iktisat için de geçerli olmaması için bir neden yok. “Büyük” sanatçılar ve iktisatçılar, kuralları çiğneyip yeni kurallar ortaya koyar. Yeniliklerin iktisatta ya da sanatta farklı olmadığını vurgulayan Schumpeter, yenilik düşüncesine dayanan kendi “gelişme” anlayışından söz ederken, erken Rönesans ressamı Andrea Mantegna’nın “Ölü İsa” tablosunu örnek olarak vermekte ve “Mantegna’nın kısaltılmış[7] İsa tablosunun, tam da devasa biçimde yenilikçi (burada kullanılan anlamıyla) olması yüzünden, gelişme için bir dönüm noktası olduğunu duydum” (Schumpeter, 20005: 115) demektedir. Yeniliklerin kapitalizmin itici gücü olması gibi, iktisadın gelişmesinde de hem yöntem hem de içerik olarak yenilikler yapan iktisatçılara, iktisadi analiz tarihinde çokça rastlanmaktadır. Yukarıda sözünü ettiğimiz ve etmediğimiz “büyük” iktisatçılar, sanat yapıtı ortaya koyan “sanatçılar” olarak, bugünkü iktisadın ortaya çıkmasında gerçekten de önemli rol oynamışlardır. Bu iktisatçıların teorilerini de sadece “bilimsel” ölçütleri değil, onların yanı sıra, daha “sanatsal” ölçütleri kullanmak, ya da “Üç Güzel”i yardıma çağırmak, iktisadın “gelişmesi” bakımından hiç de kötü bir seçenek gibi görünmemektedir. Bu nedenle, iktisadın “bilim” olup olmadığını tartışmak yerine, iktisat teorilerini aynı zamanda sanat yapıtları gibi görmek, hatta sanatın getirdiği “yenilik” ve kuralları da dikkate almak, iktisadın önüne yeni fırsatlar da çıkarabilir. Dolayısıyla, bırakalım, iktisat bir “sanat” olsun.

 Sonuç

İktisat teorilerinin sanat yapıtı olup olmadığı tartışması içinden kolayca çıkılacak bir tartışma değil tabii. Yine de sanatın ayırt edici özelliği olarak estetik, iktisat teorilerinden de beklenen bir özellik diye görülebilir. Bu bakımdan, iktisadın en azından daha “güzel” olabilmesi için, ülkemizdeki sanat hakkındaki yetkin otoritelerden birisi olan rahmetli Bedrettin Cömert’in sanat konusunda söylediklerine kulak vermek gerekir:

Sanat tarihçisinin, gelişme eğilimini hiçbir zaman yitirmeyen bir duyarlık yeteneği, öte yandan, bu duyarlığı sürekli ayakta tutan, onu yeni boyutlara ulaştıran bilgisel birikim ve yorum bilincinin olması gerekir. Sanat tarihçisi, tarihçi nitelemesine sığınarak ne çağından ne gününden soyutlayabilir kendisini. Biz geçmişin olaylarına ancak çağımızın yaşanmasıyla elde ettiğimiz görüntü perdesi aracılığıyla bakabiliriz. Sanat yapıtına sanatsal bilinçle ve duyarlıkta sızabilmek için kuramsal hazırlık zorunludur. Estetik bilimi büyük ölçüde bu kuram birikimini sunar fakat bununla da yetinilmemelidir. Sanat tarihçisinin, bir sanat yapıtını, estetik biliminin sunduğu araçlarla değerlendirip, gerçek tarihsel yerine oturtabilmesi için eleştirel bir tavırla yapıtlara eğilmesi gerekir. Dolayısıyla sanat tarihçiliği eleştirel mercekten geçtikten sonra, sanatsallığı saptanmış yapıtları yaratıldıkları çağ ve toplumla ilişkiye sokarak bu sanatsallığın nedenini açıklayan, bu nedeni önce yapıtın kendisinde bulup, sonra toplumun, toplumsal kültürel bağlamında gerçeklendirebilen bir etkinliktir…[8]

 Göndermeler

Bhaskar, Roy (1975), A Realist Theory of Science, Leeds: Leeds Books Ltd.

Blaug, Mark (2009), İktisatta Yöntem, Levent Konyar (çev.), Ankara: Efil Yayınevi.

Colander, David C. (2004), “The Strange Persistence of the IS-LM Model,” History of Political Economy, cilt 36, Yıllık Ek, s. 305-322.

Divitçioğlu, Sencer (1976), Değer ve Bölüşüm: Marxist İktisat ve Cambridge Okulu, İstanbul: İstanbul Üniversitesi Yayını.

Eldredge, Niles ve S. J. Gould (1972). “Punctuated equilibria: an alternative to phyletic gradualism” In T.J.M. Schopf, (ed.), Models in Paleobiology, San Francisco: Freeman Cooper içinde, s. 82-115.

Eren, Ercan (2020), “İktisat, Bilim, Sanat ve Mühendislik”, İktisat ve Tarih, Derya Güler Aydın ve Hüseyin Özel (ed.), Ankara: Siyasal Kitabevi içinde: s. 15-44.

Eren, Ercan (2018), “‘Techne’, Sanat ve İktisat”, İktisat ve Toplum, sayı 97, Kasım, s. 33-42.

Foster, John (2000) “Competitive Selection, Self-organization, and Joseph A. Schumpeter,” Journal of Evolutionary Economics, sayı 10, s. 311-328.

Foucault, Michel (1970), The Order of Things, New York: Pantheon.

Friedman, Milton (1953), “The Methodology of Positive Economics,” Essays in Positive Economics içinde, M. Friedman (ed.), Chicago: The University of Chicago Press, s. 3-43; tıpkıbasım: Daniel Hausman (ed.), The Philosophy of Economics: An Anthology, Cambridge: Cambridge University Press, 1984, s. 210-44.

Gombrich, Ernst Hans (1977), Sanatın Öyküsü, Bedrettin Cömert (çev.), İstanbul: Remzi Kitabevi.

Gordon, Robert A. (1976), “Rigor and Relevance in a Changing Institutional Setting,” American Economic Review, cilt 66, sayı 1, s. 1-14.

Hicks, John R. (1937), “Mr. Keynes and the ‘Classics’: A Suggested Interpretation,” Econometrica, cilt 5, sayı 2, s. 147-159.

Hicks, John R. (1939), Value and Capital: An Inquiry into Some Fundamental Principles of Economic Theory, Oxford: Clarendon Press.

Hicks, John R. (1980), “IS-LM: An Explanation.” Journal of Post Keynesian Economics, Winter 1980-81, cilt 3, sayı 2, s. 139-5.

Hansen, Alvin H. (1953), A Guide to Keynes, New York: McGraw Hill.

Hollis, Martin ve Edward Nell, Rational Economic Man: A Philosophical Critique Of Neo-Classical Economics, London: Cambridge University Press, 1975, s. 19.

Keynes, John Maynard (1936), The General Theory of Employment, Interest and Money, London:  Harcourt, Brace and World Inc.

Keynes, J. M. (1973): “The General Theory of Employment,” in The Collected Writings of John Maynard Keynes, Vol. XIV: The General Theory and After, Part II: Defence and Development, Londra, Royal Economic Society, s. 109-123.

Koyré, Alexandre (2000), “Galileo ile Platon,” Koyré, Bilim Tarihi Yazıları, Tübitak Popüler Bilim Kitapları, Kurtuluş Dinçer (çev.), Ankara içinde, s. 151-86.

Neurath, Otto (1932/1983), “On Protocol Statements;” Otto Neurath: Philosophical Papers 1913–1946, Robert S. Cohen ve Marie Neurath (ed.), Dordrecht: D. Reidel, s. 91–99.

Özel, Hüseyin (2000), “The Explanatory Role of the General Equilibrium Theory: An Outline into a Critique of Neoclassical Economics,” Hacettepe Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, vol. 18, no. 1, 2000, s. 257-85.

Özel, Hüseyin (2007a), “Genel Teori’ye Yol Açmış Olabilecek Toplum Felsefesi Üzerine” İktisat Dergisi, sayı 490, Ekim-Kasım, s. 58-69.

Özel, Hüseyin (2007b), “The Clash of the Titans: Alternative Vision Underlying the General Theory,” Ekonomický Časopis, vol. 55 no. 5, 2007, s. 459-475.

Özel, Hüseyin (2009a), “İktisadi Analiz Tarihine Nasıl Yaklaşmak Gerekir? (II)”, Hacettepe Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, Cilt 27, Sayı 1, s. 45-72

Özel, Hüseyin (2009b), Piyasa Ütopyası, Ankara: BilgeSu Yayınları.

Özel, Hüseyin (2016), “Sosyal Bilimin İnsansızlaşması,” İktisat ve Toplum, sayı 69, Temmuz, s. 4-10.

Rodrik, Dani (2016), İktisadı Anlamak, 1.Basım, Çev. Can Madenci, Efil Yayınevi, Ankara.

Samuelson, Paul A., (1947), Foundations of Economic Analysis, Harvard University Press (genişletilmiş yeniden basım, 1983).

Schumpeter, Joseph A. (2005), “Development”, Journal of Economic Literature, sayı 43, s. 108-120.

Targetti, Ferdinando ve Bogulslawa Kinda-Hass (1982), “Kalecki’s Review of Keynes’ General Theory,” Australian Economic Papers, 244-260.

Son Notlar

1. Bu yazı, 21 Şubat 2019’da İstanbul Bilgi Üniversitesinde yapılan “İktisatta Neler Oluyor?” başlıklı sempozyumda sunulan bildirinin genişletilmiş biçimidir. Katılımcılar ile yorum yapanlara teşekkür ederim. Her türlü hata ve eksikliğin bana ait olacağı doğaldır.
2. Ercan Eren’in bu konudaki daha geniş kapsamlı bir yazısı için, bkz. Eren (2020).
3. İktisat ve genel olarak pozitivist bilim felsefesi için bkz. Hollis ve Nell (1975) ve Blaug (2009).
4. Friedman’ın pozitif iktisat yaklaşımı, bilim felsefesi geleneği olarak pozitivizmden bir ölçüde farklılık gösterdiği, bu yüzden de Pozitivist yazarlar tarafından da eleştirildiği halde (Özel, 2000), konumuz bakımından bu farklılıklar çok da önemli görünmüyor. Friedman’ın etkisinin bugünlerde hala etkili olduğunun yakın tarihli örneklerinden birisi, genel olarak yerleşik iktisada yönelik “eleştirel” bakışıyla öne çıkan Dani Rodrik’in İktisadı Anlamak (2016) başlıklı çalışmasında da gözlenebilir.
5. Tabii, Foucault’nun (1970: xv) sözünü ettiği, Jorge Luis Borges’in, “Belirli bir Çin Ansiklopedisindeki” hayvanlar sınıflamasında olduğu gibi, her sınıflamanın, ister istemez “keyfi” olduğunu unutmamak gerek.
6. Hicks’in IS-LM ve makroiktisat konusundaki çalışmalarının yanısıra onun Value and Capital (Hicks, 1939) yapıtının da, gerçekten de Neoklasik iktisadın sınırlarını genişleten bir “sanat” yapıtı olduğunu söylemek mümkündür; tıpkı Samuelson’un Foundations of Economic Analysis (1947) yapıtında olduğu gibi.
7. Mantegna, İsa’nın bedenine dikkat çekmek için, perspektif kurallarını bozarak bedeni olduğundan daha kısa ve ayakları daha küçük göstermekte, böylelikle de sahnenin gerçekçiliği ve trajedi unsurunu güçlendirmektedir (https://en.wikipedia.org/wiki/Lamentation_of_Christ_(Mantegna).
8. https://www.dunya48.com/kultur-yasam/10533-bedrettincomerti-katledilisinin-34-yilinda-saygiyla-aniyoruz.

[1] Hacettepe Üniversitesi İktisat Bölümü; e-posta: ozel@hacettepe.edu.tr. Bu yazı, 21 Şubat 2019’da İstanbul Bilgi Üniversitesinde yapılan “İktisatta Neler Oluyor?” başlıklı sempozyumda sunulan bildirinin genişletilmiş biçimidir. Katılımcılar ile yorum yapanlara teşekkür ederim. Her türlü hata ve eksikliğin bana ait olacağı doğaldır.

[2] Ercan Eren’in bu konudaki daha geniş kapsamlı bir yazısı için, bkz. Eren (2020).

[3] İktisat ve genel olarak pozitivist bilim felsefesi için bkz. Hollis ve Nell (1975) ve Blaug (2009).

[4] Friedman’ın pozitif iktisat yaklaşımı, bilim felsefesi geleneği olarak pozitivizmden bir ölçüde farklılık gösterdiği, bu yüzden de Pozitivist yazarlar tarafından da eleştirildiği halde (Özel, 2000), konumuz bakımından bu farklılıklar çok da önemli görünmüyor. Friedman’ın etkisinin bugünlerde hala etkili olduğunun yakın tarihli örneklerinden birisi, genel olarak yerleşik iktisada yönelik “eleştirel” bakışıyla öne çıkan Dani Rodrik’in İktisadı Anlamak (2016) başlıklı çalışmasında da gözlenebilir.

[5] Tabii, Foucault’nun (1970: xv) sözünü ettiği, Jorge Luis Borges’in, “Belirli bir Çin Ansiklopedisindeki” hayvanlar sınıflamasında olduğu gibi, her sınıflamanın, ister istemez “keyfi” olduğunu unutmamak gerek.

[6] Hicks’in IS-LM ve makroiktisat konusundaki çalışmalarının yanısıra onun Value and Capital (Hicks, 1939) yapıtının da, gerçekten de Neoklasik iktisadın sınırlarını genişleten bir “sanat” yapıtı olduğunu söylemek mümkündür; tıpkı Samuelson’un Foundations of Economic Analysis (1947) yapıtında olduğu gibi.

[7] Mantegna, İsa’nın bedenine dikkat çekmek için, perspektif kurallarını bozarak bedeni olduğundan daha kısa ve ayakları daha küçük göstermekte, böylelikle de sahnenin gerçekçiliği ve trajedi unsurunu güçlendirmektedir (https://en.wikipedia.org/wiki/Lamentation_of_Christ_(Mantegna).

[8] https://www.dunya48.com/kultur-yasam/10533-bedrettin-comerti-katledilisinin-34-yilinda-saygiyla-aniyoruz.

Hacettepe Üniversitesi'nde öğretim üyesidir. İlgi alanları arasında, iktisadi düşünce tarihi, politik iktisat, iktisatta yöntem ve sosyal teori bulunmaktadır. Piyasa Ütopyası (BilgeSu, 2009) adlı kitabın yazarıdır.

Bir cevap yazın