Yeni Ekonomik Model: Sonu Belli Bir Macera – Semih Tümen


Kurdaki değer kaybı sektörel ihracat miktarlarında marjinal bazı avantajlar sağlasa da para biriminin uzun vadeli olarak değersizleşmesi ihracat kalitesini azaltarak üretim yapısını da olumsuz etkiliyor.

“Yeni Ekonomik Model” 2021 yılının Ekim ayından itibaren yüksek sesle dile getirilmeye başlanan ve günün şartlarına göre yetkililer tarafından tanımı sıkça değiştirilse de esasen üretim, ihracat, yatırım ve istihdam artışını hedefleyen, sıcak para olarak adlandırılan yurt dışından kısa/orta vadeli portföy girişlerini büyük ölçüde dışlayan, yerli üretimin özendirilmesini esas alan bir “model”. Çok güçlü varsayımlara dayanan bu modelin merkezinde uzun vadede cari işlemler hesabının kalıcı olarak fazla vermesi umudu var. Böylece sıcak paraya ihtiyaç azalacak ve döviz kuru kontrolünü sağlamak için sıkı para politikası uygulanmasına gerek kalmayacak; faizler düşecek, reel ekonomi desteklenecek, büyüme sağlanacak. Türk lirasının son dönemde olması gerekenden değerli olduğu, bir miktar değersizleşmesi gerektiği, bunun da ihracatı artırıp ithalatı azaltarak cari hesabı iyileştireceği vurgusu da modelin bir parçası gibi duruyor.1 Bir yandan da bunun “heterodoks” bir politika bileşimi olduğu iletişimi resmi olarak yapılıyor. Hatta bir ara “Çin modeli” olduğu bile söylendi. Yeni ekonomik modelin, içeriği itibarıyla ise planlama dönemi iktisadı ile katılım finansı sisteminin bir bileşimini andırdığını ve ortodoks para politikası araç ve söylemlerini tümüyle göz ardı ettiğini söylemek mümkün. Bu da “piyasa dostu” bir model olmadığını düşündürüyor. Söylemlere bakılırsa tüm makro değişkenlerin aynı anda devlet eliyle belirlenebileceği varsayılıyor. Ayrıca, modelin uygulama zamanlaması olarak tüm dünyada enflasyon sorununun belirginleştiği ve merkez bankalarının sıkılaştırıcı adımlar attığı bir dönemin seçilmesi arka plandaki stratejinin tutarlılığını da sorgulatıyor.

 Özünde doğru amaçlarla yola çıkılan bir yaklaşım gibi olsa da (yazının yazıldığı 7 Ocak 2022 itibarıyla kamuoyuyla iletişimi yapılan haliyle) izlenmek istenen yol bakımından modelin başarı şansı iletişimi yapılmaya başlandığı tarihten itibaren ülke risk priminin (CDS) geldiği seviyelere bakılırsa pek yüksek görünmüyor. Bu yazı, söz konusu modelin başarı şansının düşük olmasının nedenlerine yer veriyor ve bazı önerilerde bulunuyor. İlk bölümde, yeni modelde makroekonomik büyüklüklerin makul bir sürede kabul edilebilir bir dengeye ulaşmasını, yani teknik ifadeyle “modelin kapatılmasını” engelleyen—hatta imkânsız kılan—hususların altı çiziliyor. İkinci bölüm, yeni modelin yol açacağı ve halihazırda ipuçları güçlü bir şekilde oluşan olası hasarın bir özetini yapıyor ve modelin amaçlarına neden ulaşamayacağını açıklıyor. Son olarak da Türkiye ekonomisini yeniden istikrara kavuşturmak için yapılması gerekenlere dair genel bir değerlendirme yapılıyor. 

Yeni iktisadi çerçevenin en temel sorunu bir çıpasının olmaması. En basit tanımıyla “çıpa” bir ekonomik programın hedefini belirleyen temel değişkene ya da değişken setine verilen isim. Çıpalar ekonomi programlarının olmazsa olmazı; iktisadi birimlerin programa güven duymasını sağlayacak gerek ama yeter olmayan şart niteliğinde. İyi işleyen güvenilir bir çıpanın makroekonomik değişkenlerde kantitatif bir hedefi işaret etmesi şart. Örneğin; orta vadeli enflasyon hedefi ve bu hedefe erişilebilmesi için merkez bankasının Enflasyon Raporu tarzı bir iletişim aracı vasıtasıyla yol haritasını net bir şekilde çizmesi; bu yol haritasının arkasında ne pahasına olursa olsun durabileceğini iktisadi birimlere yüksek kredibiliteyle inandırması modern merkez bankacılığının uygulandığı ekonomilerde temel çıpayı oluşturuyor. 

Makroiktisat teorisinde kapsamlı bir model yazılırken en sonda “modeli kapatan” (yani modelin teorik bir çözümü olduğunu garanti altına alan) bazı koşullar ya da eşitlikler/eşitsizlikler olur. Güvenilir çıpalar ekonomi programlarına baz oluşturan modelleri “kapatan” yol gösterici unsurlardır. Modelin kapatılamaması birbirini besleyen sarmalların oluştuğu ve fiyatların patlayıcı karakter sergilediği, hiperenflasyon ve sürekli artan döviz kuruyla karakterize, makro değişkenlerin sabit dengeye öngörülebilir bir sürede ulaşamadığı yapılara neden olur. Yeni ekonomik modelde bu sonuçlar maalesef kaçınılmaz görünmekte. Fiyat istikrarının kendiliğinden sağlanacağı bir politika seti var olmadığı için hemen hemen her sektörde ve her mal/hizmet grubunda fiyat kontrolleri uygulanmaya çalışılsa da serbest piyasa şartlarında bunların günlük geçici çözüm sunma dışında başarılı olması da mümkün değil; kamu bütçesine verdiği devasa zararlar da göz ardı edilecek gibi değil. Fiyat kontrollerinin geçtiğimiz yıl devlet bütçesine maliyeti neredeyse Millî Eğitim Bakanlığı’nın bir yıllık bütçesine eşit. Bugün devlet eliyle baskılanan fiyatlar yarın katlanan maliyetler ve fiyat artışları olarak karşımıza çıkıyor. Hanehalkının satın alma gücündeki hızlı erimeyi azaltmaya yönelik politikalar (asgari ücret zamları, memur/emekli zamları, vergi indirimleri) bir yandan bütçe üzerindeki yükü arttırırken, diğer yandan talep, iş gücü maliyetleri ve parasal genişleme kanallarıyla enflasyonu ve endeksleme davranışını besliyor. Bu da bir ara gündeme gelen ve esasen ücretleri ve iç talebi baskılayıp, oluşacak artığı ihraç ederek büyümeyi öngören “Çin modeli”yle çelişiyor. 

Yeni ekonomik modelin Türkiye ekonomisine vereceği hasarı ve ortaya koyduğu hedeflere neden ulaşamayacağını da bu çıpasızlık ve tutarsızlıklar net bir şekilde ima ediyor. Daha geniş bir perspektiften bakmak gerekirse, bir çıpanın olmaması ve yetkililerin çelişkili açıklamaları (örneğin; döviz kuru seviyesinin önemsenmediği ifadesinin hemen sonrasında kurların sığ piyasada yoğun müdahalelerle baskılanmaya çalışılması) iktisadi belirsizlikleri arttırıyor, öngörülebilirliği ortadan kaldırıyor ve güvensizlik ortamını beraberinde getiriyor. Reel kur endekslerinin geldiği seviyelere rağmen yabancı para cinsi mevduatlarda artışın devam etmesi bu güvensizliğe bir kanıt niteliğinde. Bu durum dolarizasyonu besleyerek enflasyonu bir yandan döviz kurlarındaki yükseliş kaynaklı arttırırken, diğer yandan enflasyon beklentilerinde bozulma kaynaklı olarak hiperenflasyon risklerini körüklüyor. Kur artışını baskılamak için ülke döviz rezervlerinin görülmemiş şekilde eritilmesi ve halkın döviz cinsi varlıklara yönelmesini engellemek için kur riskini devlete yükleyen kur korumalı araçlarla bütçe disiplinin bozulmasının bedelleri çok ağır olabilir. Merkez Bankası döviz rezervlerini yerine koymak için alışılmadık yollarla döviz toplamaya çalışıyor. Bu da normalde piyasada Türk lirasına çevrilecek döviz havuzunu daraltarak dolarizasyona katkı sağlıyor. Para politikasının kredibilitesinin ortadan kalkması enflasyondaki bozulmanın önüne geçecek politikaların devreye alınabileceğine dair umutları da azaltıyor. Sonunda da bekleyişlerde ilave bozulmalara yol açarak enflasyonist sarmal algısını güçlendiriyor. Türk lirası cinsinden enstrümanların vadeleri kısalıyor, yabancı payları bugüne kadar görülmemiş düzeyde geriliyor. 

Öngörülebilirlik reel ekonomi açısından da çok önemli bir yere sahip. İstikrarlı büyümenin temel belirleyicilerinden olan yatırımların artmasını sağlayacak yolun düşük faizden ziyade öngörülebilirliğin artmasından ya da belirsizliklerin azalmasından geçtiği ilgili yazında net bir şekilde raporlanmış durumda (Bloom vd., 2007). Firmaların istihdam kararları da yatırımlar gibi belirsizliklerin arttığı dönemlerde durağanlaşıyor ve iş gücünden tasarruf etme eğilimleri ön plana çıkıyor (Altig vd., 2020). Bu durum kayıt dışılığı besliyor. İhracat artışının ise uluslararası ticaret literatüründe kur avantajından ziyade verimlilik ve yenilikçilikle yakın ilişki içinde olduğu gösteriliyor. Kurdaki değer kaybı sektörel ihracat miktarlarında marjinal bazı avantajlar sağlasa da para biriminin uzun vadeli olarak değersizleşmesi ihracat kalitesini azaltarak üretim yapısını da olumsuz etkiliyor. Yatırımlar, istihdam ve ihracat kalitesindeki bozulmanın bir sonucu olarak reel ekonomi kaynaklı bir ani duruş (ve dolayısıyla stagflasyon) ihtimali artıyor. 

Enflasyonist ortam ilk etapta akla gelmeyen ancak toplum için büyük önem taşıyan farklı değişkenleri de ciddi manada olumsuz olarak etkiliyor. Örneğin, yüksek enflasyon genç yetişkinlerin tasarruf eğilimlerini azaltıyor, onları ailelerinin maddi imkanlarına daha bağımlı hale getiriyor. Bu durum “nesiller arası hareketlilik” dediğimiz bir önceki neslin bir sonraki neslin sosyoekonomik statüsünü belirlediği iktisadi olgu üzerinde de etkili. Yüksek enflasyon nesiller arası hareketliliği azaltıyor ve genç neslin statüsünün ebeveynin sosyoekonomik statüsüyle yüksek ilinti içinde olmasına neden oluyor. Bir başka deyişle, fakir aile çocuklarının fakir kalma ihtimali enflasyonist ortamda yükseliyor. Bu da iktisadi eşitsizlikleri derinleştiriyor, toplumsal çatışmalara zemin hazırlayarak uzun vadeli siyasi sonuçları da beraberinde getiriyor. Ayrıca, gençlerin umutlarını azaltarak beyin göçünü, yani nitelikli gençlerin geleceklerini yurt dışında araması eğilimini arttırıyor. Tasarruf sahiplerinin toplumun genelinden toplanan vergi gelirleriyle kur riskinden korunması toplumda adalet ve eşitlik algısını bozuyor. 

Hal böyleyken TCMB politika faizinin daha fazla indirilmesine yönelik siyasi tercihler/ baskılar halkın satın alma gücü üzerinde Demokles’in kılıcı gibi sallanmaya devam ediyor. Başta gelişmiş ülke merkez bankaları olmak üzere merkez bankalarının tüm dünyada pandemi kaynaklı enflasyon risklerine politika faizlerini güçlü şekilde artırmak ve para politikalarını sıkılaştırmak suretiyle reaksiyon göstermesi karşısında TCMB’nin faiz indirimlerine devam edeceği sinyali vermesi Türk lirasını bütünüyle savunmasız hale getiriyor. Politika kredibilitesinin ortadan kalkması uluslararası derecelendirme kuruluşlarının kredi notlarımızı daha da indirmesine, halihazırda çok yüksek olan ülke risk primlerimizin daha da artmasına neden olabilir; bu da borç sürdürülebilirliğimizin ciddi anlamda sorgulanmasına yol açabilir. Son dönemde borç stoku içinde dövize endeksli ve değişken faizli araçların payının ciddi oranda artması bu endişeleri pekiştiriyor. Enflasyon rakamlarının güvenilirliğini zedeleyici yöntemsel değişiklikler ve rakamların tutarlılığına dair endişelerin toplumda yüksek sesle dile getirilmeye başlanması Arjantin ve Yunanistan örneklerini bize hatırlatmalı. 

Politika faizinin rasyonel olmayan (ya da deneysel) bir anlayışla düşük tutulması Hazine’nin kısa ve uzun vadeli borçlanma faizlerini arttırıyor, borçlanma maliyetlerini yükselterek kötü para politikasının faturasını halka çıkartıyor. Kamu bankaları eliyle başta inşaat sektörüne olmak üzere seçici olarak düşük faizli kredi sağlanması ve özel bankalara faiz baskısı yapılması bankacılık sektöründe riskleri ve kamu bankalarında görev zararlarını arttırıyor, sektörü 2001 Krizi benzeri kırılganlıklara açık hale getiriyor. İlk düğmenin yanlış iliklenmesi, yani politika faizinin yanlış yerde belirlenmesi, politika faizinin parasal aktarımda işlevsiz hale gelmesine neden oluyor. Bu da bankacılık sektöründe faiz oranlarının birbirinden uzaklaşmasına, kredi ve mevduat faizlerinin aşırı yükselmesine, bankaların faiz oranlarını belirlerken önünü görememesine ve faizlerde ikili (dual) piyasalar oluşmasına yol açıyor. Finansman ihtiyacı içindeki iktisadi birimler kaçınılmaz olarak bu durumdan zarar görüyor. Ayrıca, bir yandan İstanbul Finans Merkezi gibi uluslararası sermaye için bir cazibe merkezi yaratma hedefi varken, diğer yandan yabancı portföy yatırımını “sıcak para” yaftası yapıştırarak dışlayan bir kapalı finans sistemi çelişkiler yumağının ilave bir halkasını oluşturuyor. 

Olası hasar listesini uzatmak mümkün. 

Peki ne yapmak gerekiyor? Esasen ilk etapta yapılması gereken son derece basit. (1) Çıkarılacak bir yasayla (Cumhurbaşkanlığı kararnamesi değil, TBMM’de tüm siyasi partilerin oybirliğiyle güçlü bir şekilde onaylayacağı bir kanunla) Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası bağımsızlığını yeniden tesis etmek. (2) Yurt içi ve yurt dışında itibarı yüksek liyakatli bir ekonomi yönetimi oluşturmak. (3) TCMB’nin sadece fiyat istikrarı odaklı olarak işini düzgün ve güvenilir bir şekilde yapması için önünü açmak. (4) Ekonomi yönetimindeki kurumların para ve maliye politikalarını eşgüdüm içerisinde kullanarak enflasyon sorunundan ülkemizi kurtarmalarını sağlayacak politikaları desteklemek. (5) Ana makroekonomik programı kapsayıcı kılmak; siyasi söylem ve propagandalardan arındırmak. Eğer bunlar yapılırsa makroekonomik istikrar yeniden sağlanacak, ülkemiz yurt içi ve yurt dışı yatırımcılar için yeniden bir cazibe merkezi olacak, enflasyon düşecek, sürdürülebilir büyüme sağlanacak ve halkın alım gücü ve refahı yükselecek. Rusya gibi otoriter bir yönetim sisteminin olduğu bir ülkede bile çok temiz ortodoks merkez bankacılığı yapılması ve ciddi yaptırımlara ilave olarak pandemi kaynaklı risklere rağmen bu sayede makroekonomik istikrarın sürdürülmesi akılcılık ve otoriterliğin birbirinden farklı şeyler olduğunu da bize gösteriyor. 

Ancak, ülkemizde makroekonomik istikrarı uzun vadeli sürdürülebilir kılmak için gerekli olan tek şey TCMB bağımsızlığı ve bağımsız para politikası değil. Yapısı bozulan kurumları yeniden inşa etmek ve kurala bağlı karar alma süreçlerini tesis etmek de şart. Yargı bağımsızlığı, hukukun üstünlüğünün yeniden sağlanması, demokratik kurumların yeniden inşası, TBMM’nin dengeleyici ve denetleyici rolünün güçlendirilmesi, bürokraside liyakatin yeniden tesis edilmesi, eğitim sisteminin kalite odaklı reformu, üniversitelerin konsolidasyonu, akademik kalitenin güçlendirilmesi, ARGE/ yenilikçilik/fikri mülkiyet hakları sistemlerine yatırım yapılması, milli istatistiklere güvenin güçlendirilmesi, serbest piyasa koşullarının iyileştirilmesi, tarımsal verimliliğin arttırılması gibi birincil reform alanlarında ilave adımların atılması en önemli hususlar. 

Özetlemek gerekirse, yeni ekonomik program mevcut haliyle kısa vadede TL’nin değersizleşmesiyle ihracatı bir miktar arttırıyormuş gibi görünse de orta-uzun vadede sürdürülebilir bir program olmaktan bir hayli uzak. İhracattaki fiyat avantajının önemli bir bölümünün enflasyondaki belirgin artışla şimdiden ortadan kalktığını söylemek yanlış olmaz (İSO, Aralık 2021). Ayrıca, bozulan enflasyon beklentileri ve yüksek dolarizasyon ithalatı 2021 Kasım ve Aralık aylarındaki gibi ciddi oranda arttırabiliyor. Böyle bir ortamda, iktisadi faaliyetin normal seyrettiği durumda cari açıkta kalıcı bir azalma mümkün olmayabilir. Enflasyon beklentileri bozulmaya devam ettikçe cari hesap ancak iktisadi faaliyetin ciddi şekilde daraldığı bir ortamda dengeye ulaşabilir ya da fazla verebilir. Bu da büyüme amacıyla yola çıkan bir programın ekonomiyi küçülterek hüsranla sonuçlanabileceğine, yani modelin hazin bir şekilde kapatılmasına işaret ediyor. Uygulamadan sorumlu bürokratik kadro ise daha şimdiden epey kredibilite erozyonuna uğramış durumda ve bu, yeni bir ekonomi programı için kabul edilemez bir durum. Bir makroekonomik programın toplumun tüm kesimlerini ikna etmekten uzak bir şekilde siyasi mesajlara dayalı olarak başarıya ulaşması ise görülmüş şey değil. İddiasının tam aksine programın üretim, ihracat, yatırım ve istihdamı olumsuz etkileme ihtimali oldukça yüksek. Hiperenflasyon halihazırda oluşmaya başlamış durumda. Programın ülke ekonomisinde oluşturacağı kalıcı hasarları ortadan kaldırmak için yeni neslin bedeller ödeyeceği neredeyse kesin gibi. Program inatla sürdürülmeye çalışıldıkça bu hasarlar o kadar büyüyebilir ki gelecekte 12 haneli bir IMF stand-by anlaşmasına mecbur kalınması bile gündeme gelebilir. Halbuki sadece basiretli merkez bankacılığı uygulayarak gençlerimizin sırtına ilave yük bindirmek yerine onların yüklerini hafifletip önlerini açabilirdik. Pandemi döneminde basiretli para politikası uygulayan kendi ligimizdeki ülkeler ile ülkemiz arasında açılan refah farkını kapamak için yeni neslin çok daha fazla çalışması gerekecek. Gençlerimiz eski kuşağı ve onların siyasi mirasını pek de iyi anmayacaklar… 

Son Not 

  1. Bu tanımın, bu satırların yazarının yetkililerin söylemlerinden çıkardığı bir sonuç olduğunun altını çizmek gerekiyor; zira söz konusu modele dair resmi bir tanımlama ve içerik mevcut değil. 

Kaynakça 

Altig, D., J. M. Barrero, N. Bloom, S. J. Davis, B. Meyer ve N. Parker (2020). “Surveying business uncertainty.” Journal of Econometrics, yayımlanma aşamasında. 

Bloom, N., S. Bond ve J. Van Reenen (2007). “Uncertainty and investment dynamics.” Review of Economic Studies, 74, 391-415. 

İstanbul Sanayi Odası Türkiye PMI İmalat Sanayi Rapor, Aralık 2021. 

https://www.markiteconomics. com/Public/Home/PressRelease/90f4dab5340a4a30bd0d3cee67a9841b 

Sayı: İktisat ve Toplum Dergisi 135
Sayfa Aralığı: 7-13

Bir cevap yazın