Az Gittik Uz Gittik, Bir Arpa Boyu Yol Gittik: İkinci Kısım – Vedit İnal


İktisat Ve Toplum Dergi’sinin 42. sayısında yayınlanan bu yazının ilk kısmında ülkelerin kişi başına millî gelirelerinin hızlı bir şekilde büyümesini sağlayan faktörlerin neler olduğunu inceledik. Büyüme teorisinin son 75 yıllık gelişimi bu sorunun cevabını açık olarak vermektedir. Daha çok tasarruf eden, dolayısıyla daha çok yatırım yapabilen, beşerî sermayesini geliştirmiş, eğitim seviyesi, özellikle teknolojik eğitim seviyesi yüksek, araştırma geliştirmeye daha çok kaynak aktarabilen ülkeler, kapitalist gelişmeyle uyumlu bir kurumsal yapı da oluşturabilmişlerse, kişi başına millî gelirleri, bunları yapamayan ülkelere göre daha yüksek olur. Demek ki amaç gelişmiş ülkeleri yakalamak, kişi başına millî gelirin daha hızlı büyümesini sağlamaksa, yapılması gerekenler bellidir. Daha fazla tasarruf edilecek, eğitim seviyesi yükseltilecek, araştırma geliştirmeye daha fazla kaynak aktararak bilgi birikiminin artması sağlanacak ve bütün bunların yapılmasını teşvik edebilmek için kurumsal yapı kapitalizmin hızlı gelişmesinin sağlayacak düzeye getirilecek.

Bu bölümde, Türkiye’nin rekabet ya da ilişki içinde olduğu, sosyal ve iktisadî açılardan Türkiye’ye benzer ülkelere kıyasla, bu dört faktörün Türkiye’de ne durumda olduğunu inceleyeceğiz. Bu dört faktör Türkiye’de diğer ülkelere kıyasla daha iyi durumda olaydı, Türkiye’nin kişi başına millî gelirinin de bu ülkelerin üzerinde olması gerekirdi. Demek ki, bu faktörlerin hiç olmazsa bir kısmında, Türkiye rekabet ya da ilişki içinde olduğu ülkelerin gerisindedir. Tabii, bu faktörleri mutlak büyüklükleri açısından kıyaslamak kimi durumda yeterli olmayabilir. Belirli bir faktör açısından Türkiye rakiplerinin ve ilişki içinde olduğu ülkelerin gerisinde olabilir, ama bu faktör hızla gelişiyor, Türkiye bu ülkeleri yakalıyordur. Gelişme olumlu yöndedir. Dolayısıyla kimi durumda mutlak değerler üzerinden bir kıyaslamanın ötesine geçip, gelişmenin hangi yöne doğru, ne hızda olduğuna da bakmak gerekecek.

Bu tür kıyaslamalar genellikle bir ya da iki ülke ile yapılır. Resmi daha iyi çizebilmek için biz bu kıyaslamayı, Türkiye ile rekabet eden, ilişki içinde olan, sosyal ve kültürel açılar da dahil olmak üzere, çeşitli açılardan Türkiye’ye benzeyen 24 ülke ile yapacağız. Bu ülkeler aşağıdaki tabloda verilmiştir.

Bu şekilde Türkiye verileri, Kanada haricindeki G-7 ülkelerinin tamamıyla; Kanada, Suudî Arabistan ve Avustralya dışındaki tüm G-20 ülkeleriyle; genişletilmiş bir biçimde yorumlanmış BRIC ülkeleriyle ve değişik kuruluşlarca düzenlenen Gelişen Piyasalar Listelerindeki ülkelerin tümüyle kıyaslanmış olmaktadır.

Ülkeler seçilirken çeşitli kriterler gözönüne alınmıştır. Ülkelerin nüfus ve coğrafi olarak Türkiye’ye benzer büyüklüklerde olmaları kriterlerden biridir. A.B.D. hariç gelişmiş ülkeler seçilirken bu özellik önem kazanmış, bu nedenle nüfus ve yüzölçüm olarak küçük birçok Avrupa ülkesi bir kenara bırakılmıştır. Kanada ve Avustralya’nın bir kenara konulmalarında da, tam tersine, büyük yüzölçümü ve düşük nüfusları etkili olmuştur. A.B.D. dikkate alınmıştır, çünkü dünya lideridir ve bir kıyaslama ölçütüdür (benchmark). Benzer kriterler Orta ve Güney Amerika ülkeleriyle Doğu ve Güney Asya ülkelerinin seçiminde de rol oynamıştır. Örneğin Singapur ya da Taiwan gibi küçük ülkeler dikkate alınmamışlardır. Çin ve Hindistan hem nüfus hem de alan olarak Türkiye’den çok büyüktürler, ama onlar da son yıllarda çok hızlı bir büyüme gösterdikleri ve büyüme literatüründe sık sık örnek ülke olarak gösterildikleri için dikkate alınmışlardır. Gelişmişlik seviyesi ve kültürel farklılıklar nedeniyle, Güney Afrika hariç, Afrika ülkeleri dikkate alınmamıştır, ama benzer niteliklerdeki İslam ağırlıklı ülkeler dikkate alınmıştır.

Tasarruf ve Yatırım Oranları

Büyüme konu edildiğinde, hemen hemen bütün iktisatçılar düşük tasarruf oranları ile yüksek büyüme hızlarının sağlanamayacağında hemfikirdirler[1]. Türkiye’de tasarruf oranı düşüktür. Üstelik tasarruf oranındaki bu düşüklük son yıllarda ortaya çıkmış bir şey de değildir. 1988 ile 1998 arasındaki on yıllık dönem hariç tutulduğunda, Türkiye’nin tasarruf oranının kronik olarak düşük olduğu görülebilir. 1960 ortaları ile 1980 ortaları arasında %10-15 aralığında değişen  oran, 1988 – 1998 arasında %20 – 25’lere yükselmiş, ama 1998’den sonra yeniden bir düşüş eğilimine girerek, 2011’de GSYH’nın %12’sine inmiştir (Bkz. Grafik 1).

Bu oranlar İngiltere, A.B.D. ve Filipinler hariç, yukarıdaki tabloda zikredilen bütün ülkelerden düşüktür; tasarruf oranlarının yüksekliği ile bilinen Doğu Asya ülkelerinden ise çok düşüktür. Örneğin Türkiye’nin tasarruf oranı Tayland, Endonezya ve İran’ın tasarruf oranlarının %30’u civarında, Çin’in ise ancak %25’i kadardır. Türkiye Latin Amerika ülkeleriyle, genel olarak daha az tasarruf eden yüksek gelirli ülkelerin ise ancak %60’ı – %70’i kadar tasarruf edebilmektedir. Kuşkusuz, tasarruf oranının bu kadar düşük olmasının çeşitli sosyal ve ekonomik nedenleri vardır, ama tasarruf oranını yükseltecek politikalar geliştirmeden, Türkiye’de kişi başına millî gelir seviyesinin yükselmesini beklemek de, diğer koşulların tamamı olumlu olsa bile, mümkün değildir. (Kaynak: Dünya Bankası veri tabanı.)

Yurt içinden yapılan tasarruflara ek olarak yurt dışından gelen tasarrufların da yatırıma dönüşmesi nedeniyle, yatırım oranında durum tasarruf oranından daha iyidir, ama Türkiye’nin yatırım – GSYH oranında da sorun vardır. 1987 – 1997 arasındaki on yıllık dönem hariç tutulacak olursa, Türkiye’nin yatırım – GSYH oranı 1960 – 1986 arasında %15 civarında, 1997 – 2011 arasında ise %20 civarında dalgalanma göstermiştir (Bkz. Grafik 1). Bu oranlar genellikle gelişmiş ülkelerin yatırım oranlarına eşit, ya da onların üzerinedir, ama gelişmekte olan ülkelerin neredeyse tamamının altında kalmaktadır. Çin, Hindistan, Kore gibi hızlı gelişme gösteren ülkelerin neredeyse yarısı kadar, Latin Amerika ülkelerinin ise %85-90’ı kadardır Türkiye’nin yatırım oranı. Benzer biçimde, yatırım oranı örneklemimizdeki İslâm ağırlıklı ülkelerin de altında kalmaktadır. (Kaynak: Dünya Bankası veri tabanı.)

Grafik 1: Dünya Bankası veri tabanı

Ülke Nüfusunun Eğitim Seviyesi ve Beşeri Sermaye

Ülkenin gelişmişlik seviyesine bağlı olarak, bir ülkenin beşerî sermayesi farklı biçimlerde tanımlanabilir. Büyüme literatüründe beşerî sermayenin seviyesi üç faktörle tanımlana gelmiştir: beslenme, sağlık ve eğitim. Ülkenin gelişmişlik seviyesine bağlı olarak bunlardan biri ya da bir kaçı kullanılabilir. Örneğin açlığın bir sorun olarak ortaya çıktığı birçok Afrika ülkesinde işgücü yeterince beslenemediği için, değil üretime katkıda bulunmak, kendini yenileme kapasitesine bile sahip olamamaktadır. Bu gelişmişlik düzeyinde beslenme beşerî sermayenin seviyesini belirleyen en önemli faktör olarak görülebilir. Türkiye’de her ne kadar açlık sınırının altında yaşayan aileler varsa da  –  Türk-İş’in hesaplarına göre 6.6 milyon kişi, yani nüfusun yaklaşık %9’u açlık sınırındadır  –  Birleşmiş Milletler Kalkınma Örgütü (UNDP) tarafından üst-orta gelir gurubunda sınıflandırılan Türkiye’nin gelişme düzeyi beslenmenin beşerî sermaye düzeyini etkileyecek bir faktör olarak görülebileceği seviyeyi aşmıştır. Benzer bir biçimde, son yıllarda sağlık alanında sağlanan gelişmeler, sağlığın da Türkiye’nin büyümesini etkileyecek bir faktör olarak görülebilmesini imkânsız bir hâle getirmekte, sağlıkta sağlanan ilerlemeler, Türkiyenin büyümesinde fark edilebilir bir etki yaratmamaktadır. Bu durumda Türkiye’nin büyümesini etkileyebilecek tek beşerî sermaye göstergesi olarak eğitim kalmaktadır.

Eğitim beşerî sermayenin bir göstergesi olarak kullanılacaksa, eğitimdeki gelişmeyi çeşitli şekillerde ölçmek mümkündür. Bu farklı göstergeler içinde:

  • 15 Yaş ve Üzeri Yetişkin Nüfusun Okur Yazarlık Oranı,
  • 15 Yaş ve Üzeri Yetişkin İşgücünün Ortalama Eğitim Seviyesi,
  • Birincil, İkincil ve Üçüncül Eğitimde Okullaşma Oranları,
  • Kamu Eğitim Harcamalarının GSYH’ya oranı,
  • Eğitimde Kalite: PISA Testleri Sonuçları

ülkelerin beşerî sermaye seviyesini ölçmede en çok kullanılanlardır.

Okur – Yazarlık Oranı

Hızlı kalkınma gösteren ve bu şekilde gelişmiş ülkeleri yakalayabilen Almanya, Japonya ve Kore gibi ülkeler, kalkınma hamlelerinin daha ilk aşamalarında okuma yazma sorunu çözmüşler ve okur yazarlık oranlarını hızla dönemlerinin gelişmiş ülkeleri seviyesine çıkartmışlardır. Türkiye Tanzimat’tan beri okur yazar seviyesini yükseltmeye çalışmaktadır, ama 1975 yılına gelindiğinde ülke nüfusunun %62’si, 2011’de ise ancak %94’ü okur yazar hâle gelebilmiştir. Kadınlarla erkekler arasındaki fark devam etmekte, erkeklerin sadece %2.56’sı okuma yazma bilmezken, kadınlarda bu oran %9.37’ye kadar yükselmektedir. 36 yıl içinde oranın %62’den %94’e çıkması bu konuda hızlı bir gelişme varmış izlenimi verse de, yukarıda belirtilen ülkelere bir kıyaslama yaptığımızda, Türkiye’de 15 yaş ve üzeri nüfusun okuma yazma oranı örneklemimizdeki ülkelerden sadece Hindistan, Mısır ve İran’ın ilerisindedir, diğerlerinin ya altındadır, ya da onlarla aynı seviyededir (Kaynak: Dünya Bankası veri tabanı.)

İşgücünün Ortalama Eğitim Seviyesi

Benzer bir durum işgücünün ortalama eğitim seviyesinde de görülmektedir. Gerçi 1950’den 2010’a Türkiye işgücünün ortalama eğitim seviyesi bir yıldan yedi yıla çıkmıştır, ama bu zaman zarfında Türkiye’nin rakipleri ve ilişki içinde olduğu ülkeler de boş durmamışlar, onlar da işgüçlerinin eğitim seviyelerini arttırmışlardır. 2010’a gelindiğinde Türkiye işgücünün eğitim seviyesi, yukarıda belirttiğimiz 24 ülkenin, Hindistan ve Endonezya hariç, tamamının altındadır. Hemen belirtelim, işgücünün eğitim seviyesi bütün bu ülkeleri altındadır, ama Türkiye bu ülkeleri yakalamaktadır da. 1950 yılında Türkiye işgücünün eğitim seviyesi dönemin gelişmiş ülkelerindeki işgücü eğitim seviyesinin %15’i ile %40’ı arasındayken, 2010 yılına gelindiğinde bu ülkelerin %60’ı – %75’i arasına çıkmıştır. Benzer biçimde Latin Amerika ülkelerinin %25’i – %50’si seviyesinden, %70’i – %90’ı seviyesine çıkılmıştır. Öte yandan İran ve Mısır, işgücünün eğitim seviyesi açısından, Türkiye’yi yakalayan ülkeler; Almanya, Fransa, İspanya gibi gelişmiş ülkelerle; Doğu Asya ülkelerinden Çin Tayland ve Endonezya işgüçlerinin eğitim seviyesini, hiç olmazsa son 20 yılda, Türkiye ile aynı hızda geliştiren ülkelerdir (İşgücünün ortalama eğitim seviyesine ilişkin veriler, tüm dünya ülkeleri için bu istatistikleri hazırlayıp,  tutan Barro – Lee veri tabanından alınmıştır).

Görülebileceği gibi, 15 yaş ve üzeri nüfusun okur-yazarlık oranı, işgücünün eğitim seviyesi gibi kriterler açısından bakıldığında, Türkiye beşerî sermayesinin rakiplerine ve ilişki içinde olduğu ülkelere kıyasla belirgin bir üstünlüğü yoktur. İlerleme vardır, ama bu ilerleme Türkiye kişi başına millî gelirini önündeki ülkelere yetiştirecek düzeyde değildir.

Eğitimde Kalite

Beşerî sermaye seviyesi Türkiye’deki eğitimin nitelik açısından rakiplerinden üstün olması nedeniyle yükseliyor olabilir mi diye sorulabilir. Her hangi bir büyüklükteki nitel değişimin derecesini saptamak, nicel değişmeyi saptamaktan çok daha zordur. Benzer şekilde, eğitimdeki nitel değişimi saptamak ve beşerî sermayenin artıp artmadığını eğitimdeki nitel değişimlerle tespit edebilmek kolay değildir. Eğitimdeki nitel gelişmeleri tespit edebilmek için OECD 2000 yılından beri, her üç yılda bir, 15 yaşındaki ortaokul öğrencilerine fen, matematik ve okuma testleri uygulamaktadır. Önceleri bu testlere sadece OECD üyesi ülkelerin öğrencileri katılırken, sonraları ‘ortak’ denilen ülkelerin öğrencileri de katılmaya başlamıştır. Örneğin 2012 yılındaki testlere 34’ü OECD üyesi 31’i de OECD üyesi olmayan toplam 65 ülkeden 510,000 öğrenci katılmıştır.

PISA testlerini incelediğimizde birkaç nokta dikkat çekmektedir. Bir kere Türkiyeli öğrencilerin her üç testte de aldıkları ortalama puanlar OECD ortalamalarının altında kalmaktadırlar. 2003’ten 2012’ye bir yakınlaşma olmuş, Türkiyeli öğrencilerin testlerde aldıkları puanlar biraz artış göstermiştir. 2003’den 2012’ye bu artış %6 – %8 arasındadır[2]. Bu ilerleme örneklemimizdeki ülkelere göre de gözükebilen bir ilerlemedir. 2003 yılında Türkiyeli öğrenciler matemetik ve fen testlerinde gelişmiş ülkelerin %85’i -90’ı kadar bir puan alırken, 2012 yılında bu ülkelerin %90’ı – %95’i kadar puan alır olmuşlardır. Okuma testlerinde ise %89 – %93 aralığından %95 – %97 aralığına çıkmışlardır. PISA testlerinde dikkat çekilmesi gereken bir diğer nokta Türkiyeli öğrencilerin örneklemimizdeki bütün Latin Amerika ülkelerinin öğrencilerinden daha iyi sonuçlar alıyor olduklarıdır. 2003 yılında Türkiyeli öğrencilerin PISA testleri ortalamaları Latin Amerika ülkeleri öğrencilerinin ortalamalarından %10-15 daha iyiyken, 2012 yılında bu aralık %15-20’ye yükselmiştir (Kaynak: OECD veri tabanı.)

Son olarak eğitim seviyesiyle kişi başına millî gelir arasındaki ilişkinin karşılıklı bir ilişki olduğunu belirtelim. Eğitim seviyesindeki bir yükselme, büyüme teorisinde önerildiği gibi, kişi başına millî geliri pozitif olarak etkiler, ama kişi başına millî gelir seviyesi yüksek olan ülkelerin eğitim seviyeleri de millî gelir seviyesi düşük olan ülkelere göre genellikle daha yüksek olur. Bu bağlamda, Türkiyeli öğrencilerin  PISA testlerinde aldıkları sonuçların ülkenin kişi başına millî gelir seviyesi ile orantılı olduğuna dikkat çekmek gerekir. Türkiyeli öğrenciler kişi başına millî geliri yüksek ülkelerin ardında, gelişme seviyesi Türkiye’ye yakın, ya da Türkiye’den düşük olan ülkelerin önünde yer almışlardır. Bu da olması gereken bir sonuçtur; şaşılacak bir şey yoktur.

Toparlayacak olursak, Türkiye’de eğitimin ve Türkiye’nin beşerî sermayesinin durumunun tasarruf oranı kadar kötü olmadığını söylemek gerekir. Ancak beşerî sermayenin nicel ve nitel seviyesi Türkiye’yi gelişmiş ülkelere yakınlaştıracak düzeyde de değildir. Eğitim açısından Türkiye gelişmiş ülkelerle arayı yavaş yavaş kapatmaktadır, ama çok yavaş bir gelişmedir bu.

Araştırma – Geliştirme Çabaları ve Türkiye’nin Durumu

Şimdiye kadar incelediğimiz büyüme sağlayıcı faktörlere kıyasla Araştırma-Geliştirme (AR-GE) çabaları daha umut vericidir. AR-GE çabalarındaki gelişme de, eğitimde olduğu gibi, farklı şekillerde ölçülebilir:

  • AR-GE Harcamaları – GSYH oranı,
  • Ülke İçinde Yerleşik Kişi ve Şirketler Tarafından Alınan Patent Sayısı,
  • Bilimsel ve Teknik Dergilerde Yayınlanan Makale Sayısı,
  • AR-GE’de Çalışan Araştırmacı Sayısı,

bunların en önemlileridir. AR-GE çabalarına ilişkin veriler yeni tutulmaya başlanmıştır, bu nedenle çok geri gitmezler. AR-GE’deki gelişimi ölçmek için hangi kriter kullanılırsa kullanılsın, Türkiye’nin rakiplerine ve ilişki içinde olduğu ülkelere kıyasla konumu, tasarruf ve eğitimde gördüğümüzden daha iyi görünmektedir.

AR-GE Harcamaları – GSYH Oranı

Türkiye’nin AR-GE Harcamaları – GSYH oranı 1996 yılında %0.45 iken, 2009 yılında neredeyse iki katına, %0.85’e çıkmıştır. Gerçi gelişmiş ülkelerin hâlâ altındadır Türkiye’nin AR-GE harcamaları oranı, ama meselâ İtalya, İspanya gibi gelişmiş ülkelerin %60’ı – %65’i kadardır. AR-GE harcamaları oranı hemen hemen bütün gelişmiş ülkelere ve Latin Amerika ülkelerine göre artış göstermiştir. Araştırma-Geliştirme – GSYH oranı Türkiye’den daha hızlı artan Çin, Malezya ve Peru’dan başka ülke yoktur. Sonuncu ülke, gerçi çok hızla gelişmektedir, ama mutlak değer olarak Türkiye’nin çok gerisindedir. (Kaynak: Dünya Bankası veri tabanı.)

Patent Müracaatları

Dünya Bankası yerleşiklerce yapılan patent müracaatlarına ilişkin verileri 1963’ten beri tutmaktadır. 1995’e kadar çok yavaş bir gelişme gösteren patent müracaatları, bu yıldan ve, özellikle 2001’den sonra hızla artmaya başlamıştır (Bkz. Grafik 2). Türkiye’den yapılan patent müracaatları gelişmiş ülkelere kıyasla hâlâ çok düşüktür ve gelişmiş ülkelerin %1’i (Japonya ve A.B.D) ile %30’u (İtalya) arasında değişmektedir, ama benzer nitelikteki Latin Amerika ülkelerinin, Brezilya hariç, çok üzerindedir. Daha önemlisi, Türkiye’de yerleşiklerce yapılan patent müracaatlarının Çin, Kore, Tayland gibi Doğu Asya ülkeleriyle, İran, Endonezya ve Malezya gibi İslâm ağırlıklı ülkeler haricinde örneklemimizdeki tüm ülkelerden daha hızlı artıyor olmasıdır. (Kaynak: Dünya Bankası veri tabanı.)

Grafik 2: Dünya Bankası veri tabanı.

Bilimsel ve Teknik Dergilerde Yayınlanan Makale Sayısı

Benzer bir durum bilimsel ve teknik dergilerde yayınlanan makale sayısı AR-GE gelişimi kriteri olarak kullanıldığında da görülmektedir. Türkiye kaynaklı bilimsel ve teknik makale sayısı gelişmiş ülkelerle, Çin, Kore, Hindistan ve Rusya’nın altındadır, ama örneklemimizdeki diğer ülkelerin üzerindedir. Ayrıca yayınlanan makale sayısı Çin, Kore ve İran haricindeki bütün ülkelerden daha hızlı artmaktadır.

Verilerden çıkan sonuçlar birbirlerini destekler niteliktedir. Bütün verilerde Türkiye’de araştırma – geliştirme çabalarının arttığı, bu artışın özellikle 2000’li yılların başlarından itibaren belirgin bir hâle geldiği,  hangi ölçüt kullanılırsa kullanılsın, AR-GE çabalarının örneklemimizdeki birçok ülkeden daha hızlı arttığı görülmektedir. Türkiye, genel olarak, gelişmiş ülkelerin ardında, ama hemen bütün göstergelere göre bu ülkeleri yakalamakta; Latin Amerika ülkelerinin ise önündedir. Araştırma geliştirme çabaları açısından dikkat çekilmesi gereken iki grup ülke vardır: Doğu Asya ülkeleriyle, İslâm ağırlıklı ülkeler. Türkiye’nin AR-GE çabaları hem mutlak değer olarak Çin, Kore gibi Doğu Asya ülkelerinin altında kalmakta, hem de bu ülkelerden daha yavaş bir gelişme göstermektedir. Yani bu ülkeler Türkiye ile arayı giderek açmaktadırlar. İran, Endonezya ve Malezya gibi İslâm ağırlıklı ülkeler çeşitli AR-GE kriterlerine göre ya Türkiye’yi yakalamakta, ya da geçmektedirler. Toparlayacak olursak AR-GE çabalarında durum eğitimden daha iyidir. Ancak eğitimdeki gelişmelerin olumlu ama yetersiz düzeyde olması, tasarruf ve yatırım oranlarının kabul edilemez düşüklüğü karşısında, bu çabaların Türkiye’yi ulaşmak istediği gelişmişlik düzeyine getirmesine  yetecek miktarda olmadığı da açıktır.

Kurumsal Yapı

Kurumsal yapı denildiğinde, özellikle

  • Mülkiyet Hakkının Korunmasına,
  • Yolsuzluk ve Rüşvetin Önlenmesine,
  • Hukukun Üstünlüğüne, ve
  • Yargı Bağımsızlığına

vurgu yapıldığını gördük. Şimdi bu dört kriter açısından Türkiye’nin ne durumda olduğuna bakalım.

Mülkiyet Hakkına Duyulan Saygı

Bu makalenin birinci kısmında gördüğümüz gibi, kurumsal faktörlerin iktisat ve büyüme teorilerine girişi oldukça yenidir. Bu nedenle kurumsal yapıya ilişkin veriler çok geriye gitmez. Örneğin mülkiyet hakkına duyulan saygıya ilişkin veriler World Economic Forum tarafından 2006 yılından beri tutulmaktadır. World Economic Forum tarafından yapılan sıralamaya göre, Türkiye, mülkiyet hakkına duyulan saygı açısından, İtalya hariç, örneklemimizdeki bütün yüksek gelirli ülkelerin, Çin ve Kore gibi Doğu Asya ülkelerinin, Brezilya ve Şili gibi Latin Amerika ülkelerinin, İran ve Malezya gibi İslâm ağırlıklı ülkelerin ve Güney Afrika’nın ardında, dünyada 57. sıradadır. 2009-10 yılları arasında mülkiyet hakkına gösterilen saygı sıralamasında Türkiye 89. sıraya düşmüşse de, 2012-13’de yeniden 57. sıraya yükselmiştir. Bu açıdan 2006-7 ile 2012-13 arasında bir fark görülmemektedir. (World Economic Forum veri tabanı.)

Yolsuzluk ve Rüşvet

Yolsuzluk ve Rüşvet açılarından da durum pek farklı değildir. Transparency International Yolsuzluk Algılaması sıralamasına göre, Türkiye, İtalya hariç, örneklemimizdeki bütün gelişmiş ülkelerin, Şili, ve Kore’nin ardında, Malezya ile aynı seviyede, dünyada 54. sıradadır. 2004 yılında Türkiye yolsuzluk sıralamasında 77. sıraya düşmüşse de, 1998’le 2012 arasında sıralamada bir fark  yoktur. (Transparency International Corruption Perception Index.)

Hukukun Üstünlüğü

Dünya Bankası Dünya Yönetim Göstergeleri’nde Hukukun Üstünlüğü sıralaması verilmiştir. Bu sıralamaya göre 2003 yılında Türkiye hukukun üstünlüğü açısından dünya ülkelerinin %56’sından ilerideydi, 2012 yılına gelindiğinde de %58’inin ilerisindedir. Yani 2003’den 2012’ye hukukun üstünlüğü açısından belirgin bir değişme yoktur.  Türkiye, örneklemimizdeki ülkeler arasında bütün gelişmiş ülkelerin, Şili, Kore, Malezya ve Güney Afrika Cumhuriyeti’nin gerisinde, diğer 13 ülkenin ise önündedir.

Yargı Bağımsızlığı

World Economic Forum tarafından tutulan verilere göre 2006-7 ile 2012-13 arasında Türkiye’de yargı bağımsızlığı giderek azalmıştır. 2006-7 yıllarında Türkiye yargı bağımsızlığı açısından 56. sıradayken, 2012-13 yıllarına gelindiğinde 83. sıraya düşmüştür. 2012-13 verilerine göre, Türkiye’de yargı bağımsızlığı Rusya ve Filipinler ile Arjantin, Kolombiya, Peru ve Meksika gibi Latin Amerika ülkeleri haricinde, örneklemimizdeki ülkelerin hepsinden daha kötü vaziyettedir.

Beklenebileceği üzere, Türkiye’nin kurumsal yapısı yüksek gelirli, gelişmiş ülkelerin genellikle altında, Latin Amerika ülkelerinin üzerindedir.  Doğu Asya ve İslâm ağırlıklı ülkeler üzerine genelleme yapmak daha zordur. Kore ve Malezya kurumsal yapının dört alanında da Türkiye’den daha iyi bir görünüm sergilerken, mülkiyet hakkında Kore ve Malezya’ya ek olarak İran ve Çin, yargı bağımsızlığında da Filipinler hariç Doğu Asya ve İslâm ağırlıklı ülkelerin tamamı Türkiye’den daha iyi bir durumdadırlar.

Kurumsal açıdan Türkiye parlak bir durumda değildir. Ülke vatandaşlarının fiziki ve beşerî sermayelerini arttırmaya teşvik edecek bir kurumsal yapı kurulamamıştır. Tasarrufların düşüklüğü, eğitimin, tasarruflar kadar kötü olmamakla birlikte, tatmin edici olmayan seviyesi ile birleştiğinde, Türkiye’nin daha hızlı büyüyebilmek için gerekli şartları sağlayamadığı görülür. Büyüme açısından biraz umut vaadeden tek faktör Araştırma – Geliştirme çabalarındaki son yıllarda görünen gelişmedir.  Diğer faktörlerde benzer gelişme görülmezse, sadece AR – GE çabaları ile büyüme sağlanamaz, Türkiye gelişmiş ülkeleri yakalayamaz.

Sonuç

Bu makalenin ilk kısmında Türkiye’nin GSYH ve kişi başına GSYH sıralamalarındaki yerinin, ufak oynamalar dışında 40 yıldır değişmediğini belirtmiştik. Geleceğe yönelik olarak da benzer bir sonuç çıkarmak mümkün gözüküyor. Eğer Türkiye ve diğer ülkeler 1960’dan beri büyüdükleri hızda büyümeye devam ederlerse, görünür gelecekte de bir değişme olması beklenmemelidir. Türkiye’nin 1970 ve 2011 arasındaki GSYH ve kişi başına GSYH sıralamaları ve ülkelerin büyüme hızlarında bir değişiklik olmayacağı varsayımıyla yapılan ileriye yönelik projeksiyonlar aşağıdaki tabloda verilmiştir.

Görülebileceği gibi, sorun son 10 yılın sorunu değildir. Kronik bir sorundur. Ülkenin dünyadaki konumunda 40 yıldır bir değişme yoktur. Aslında sorunu Cumhuriyet dönemiyle sınırlamak da doğru değildir; Osmanlı döneminden beri süregelen bir sorundur. Türkiye, 18. yüzyı1 başlarından beri Avrupa’yı yakalamaya çalışmaktadır (İnal, 2011).

Ülkelerin daha hızlı büyüyebilmeleri için büyüme teorisyenlerinin ortaya attığı önerileri bu makalenin ilk kısmında değerlendirmiştik. Bu bölümde de büyüme teorisyenlerince belirtilen bu değişkenler çerçevesinde Türkiye’nin ne durumda olduğunu inceledik. Türkiye, araştırma – geliştirme haricinde belirtilen bütün diğer değişkenler açısından  – tasarruf ve yatırım oranları, eğitim ve kurumsal yapı  –  rakiplerinden ve ilişki içinde olduğu ülkelerden ya geridedir, ya da kimi durumda onları ancak yakalayabilemektedir. Bu değişkenlerde belirgin bir gelişme sağlanmadıkça, sadece araştırma – geliştirme çabalarının diğer ülkelerden daha hızlı gelişiyor olmasıyla gelişmiş ülkeler yakalanamaz, Türkiye’nin konumu değişemez.

Hızlı büyümeye ilişkin politikalar kendiliğinden oluşmaz. Siyasî bir tercih gerektirir. Eğitime, araştırma – geliştirmeye daha fazla kaynak aktaracak, kurumsal yapıyı dönemin gelişmiş ülkeleri düzeyine çıkartacak, ülke halkının daha fazla tasarruf edip, yatırım yapmasını sağlayacak olan siyasî otoritenin alacağı tedbirler, üreteceği politikalardır. Bu nedenle büyümeyi sağlayacak en önemli faktör, her yıl sistematik olarak yüksek hızlarda büyümenin önemini anlayabilmiş, bunu siyasetinin odağı haline getirmiş bir iktidardır (ya da peşpeşe gelen iktidarlardır). Yukarıda belirtilen değişikler hayata geçirilip, uzun yıllar kararlı bir şekilde uygulanırsa gelişmiş ülkelerin yakalanması mümkün olabilir; ülke halkının kişi başına GSYH seviyesi gelişmiş ülkelere yaklaşırken, Türkiye sıralamalarda daha yukarılara çıkar. Bu siyasî tercih ve takip eden dönüşümler yapılamazsa da Türkiye gelişmiş ülkeleri yakalayamaz, yerinde saymaya devam eder, az gider uz gider, bir de bakar bir arpa boyu yol gitmiş.

KAYNAKÇA

Barro, Robert and Jong-Wha Lee, “A New Data Set of Educational Attainment in the World, 1950-2010.”
Dünya Bankası veri tabanı
Dünya Bankası Dünya Yönetim Göstergeleri
İnal, Vedit (2013), Büyüme Teorisinin Gelişimi ve Türkiye’nin Büyüme Sorunları, Efil Yayınları, Ankara, Ağustos.
İnal, Vedit (2011), ‘The Eighteenth and Nineteenth Century Ottoman Attempts to Catch Up with
Europe’, The Middle Eastern Studies, Cilt 47, Sayı 5, Eylül.
OECD, PISA 2003, 2006, 2009, 2012 Testleri Sonuçları
World Economic Forum, World Competitiveness Reports, 2008 – 2013 Yılları
World Economic Forum veri tabanı
Transparency International, Corruption Perception Index

[1] Toplam tasarruf ülkedeki üretimin büyüklüğüne bağlı olarak artacağı için, tasarruflardan bahsederken kullanılan değişken, toplam tasarrufların mutlak büyüklüğü değil, GSYH’ya oranıdır.
[2] Türkiye 2003’den beri katılmaktadır PISA testlerine. 2000’deki ilk testlere katılmamıştır.

Bir cevap yazın