COVID-19 Salgını Sonrasında, Gelir Dağılımında Sürdürülebilir Bir İyileşme için Makroekonomik İstikrar Şart – Öner Günçavdı, Ayşe Aylin Bayar (İTD 124)


Zaman zaman konuşmalarımızda, yazdıklarımızda kullandığımız “Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” sözü, bugün yaşadığımız toplumsal ve ekonomik dönüşümü tanımlamak için hiç bu kadar uygun kaçmamıştı. COVID-19 salgınının ardından dünyanın eskisi gibi olmayacağı, salgın öncesi başlayan yapısal dönüşümlerin salgınla birlikte hızlanarak, tüm toplumları hazırlıksız bir şekilde yeni bir geleceğe doğru sürükleyeceği genel kabul görmektedir. Bu dönüşüm içinde, özellikle de ülkelerin kendi içlerinde var olan eşitsizliklerin giderek arttığı bir dönemde, salgından korunmanın en önemli aracı olan aşıya erişimde ülkeler arasındaki eşitsizlik, dünya ekonomilerindeki eşitsizlikte uzun sürecek bir kırılma yaratacaktır. Özellikle salgının yol açtığı durgunlukla mücadele için arttırılan uluslararası likiditenin bugüne kadar dünya ekonomisinde görülen en yüksek likidite düzeyi olduğu ve bu likiditeye erişimde de ülkeler arasında eşitsizlikler olduğu dikkate alınırsa, ekonomik krizin her bir ülkedeki etkilerinin de eşitlikten uzak olacağı kolayca anlaşılabilir. Ayrıca, dünya ekonomisindeki artan likiditenin yol açtığı borçlanmaların ve yüksek borç yükünün, salgın sonrası dönemde giderilmesinin de ülkeler arasında farklılıkları arttıracağını ve eşitsizlikleri derinleştireceğini tahmin etmek zor olmayacaktır. Özellikle bu borçların azaltılması sürdürülebilir yüksek bir büyüme dönemini gerekli kılarken, bu büyümenin temin edilmesinde de ülkelerin farklı performans göstermesi kaçınılmazdır. Büyümenin yeterli olmadığı durumlarda ise “kemer sıkma” politikalarını uygulaması beklenen, özellikle gelişmekte olan ülkelerin yaşayacakları ekonomik darboğazlar bahsi geçen eşitsizliklerin daha da artmasına neden olacaktır.

Türkiye ekonomisi bakımından da gelir eşitsizlikleri salgın sonrası karşılaşacağımız önemli sorunlardan biri olacaktır. Zaten var olan gelir eşitsizliklerimizin, salgının yol açtığı ekonomik tahribatla birlikte daha da artacağı tahmin edilmektedir (Bayar vd., 2020a ve 2020b). Ancak gelir eşitsizliği ve yoksulluk ölçümlerinde kullanılan TÜİK’in her yıl yaptığı Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırmaları’nın 2020 yılına ait sonuçlarının en erken 2022 yılında kamuoyuyla paylaşılabileceği düşünülürse, salgının gelir dağılımı üzerinde yarattığı bozulmaları da en erken bu tarihte görebileceğiz. Ancak elimizdeki gözlemlere dayanarak yapılan tahminlerde gelir eşitsizliğinin ölçümünde kullandığımız en kötü senaryo altında Gini katsayısının 0.45 gibi çok yüksek seviyelere çıkmasının muhtemel olduğu görülmektedir. Gini katsayısının bu seviyesi 2001 Krizi yılının gelirlerine dayanarak yapılan 2002 yılı Hanehalkı Bütçe Anketleri’ndeki seviyeye eş değerdir. 2001 Krizi sonrasında yapılan onca reform ve elde edilen büyümeyle elde edilen iyileşmeler, yaşadığımız bu salgının yol açtığı ekonomik kriz sebebiyle eski seviyelerine dönme tehlikesiyle bizleri karşı karşıya bırakmaktadır. Gelir eşitsizlikleri ve artan yoksulluk salgın sonrası dünya ve Türkiye ekonomisindeki en önemli sorunlarından biri olmaya adaydır. Peki ama gelir dağılımı eşitsizlikleriyle ortaya çıkan yeni ekonomik koşullarla nasıl mücadele edilmeli?

Türkiye’deki gelir eşitsizlikleri konusunda bu güne kadar yapılan çalışmaların sonuçlarına dayanarak, salgın sonrası dönemde gelir eşitsizlikleriyle mücadelenin koşulları üzerinde durulmaktadır. Özellikle Bayar ve Günçavdı (2021a)’da böyle bir mücadelede makroiktisadi istikrarın önemli bir ön koşul olduğu üzerinde durulmakta ve 18 yıllık AKP iktidarı döneminde gelir dağılımında görülen en önemli gelişmelerin bu istikrarın güçlü bir şekilde sağlandığı 2002-2007 döneminde sağlandığına vurgu yapılmaktadır. Bu istikrarın göreli olarak bozulmaya başladığı sonraki dönemlerde ise gelir dağılımında göreli olarak durağanlığın ve yatay seyrin hâkim olduğu belirtilmektedir. Buradan yola çıkarak, salgından çok önceleri bozulmaya başlamış olan makroekonomik istikrarın, salgınla birlikte daha da bozulması sebebiyle salgının eşitsizlikler üzerinde var olan etkilerini daha da kötüleştireceğini tahmin edebilmek çok da zor olmayacaktır.

Makroekonomik İstikrar
Türkiye bugün yaşadığı ekonomik krizi geçmişteki krizlerden farklı bir şekilde yaşıyor. Hatta geçmiş ekonomik krizleri görünür kılan göstergelerin hiçbirine uymayan bugünkü makroekonomik gelişmeler, kamuoyu nezdinde krizin varlığı konusunda ciddi bir inandırıcılık sorunu yaratıyor. Oysa geçmiş krizlerin her birinde en az bir temel fiyatın sabit tutulduğu ve krizin yarattığı dengesizlikler nedeniyle genellikle sabit tutulan bu fiyatlarda sıçrama yaşandığı görülmektedir. Faiz ve döviz kuru gibi değişkenlerdeki sıçramalarla görünür hale gelen makroekonomik dengesizlikler, kamuoyunun kriz algılarını pekiştiren, ikna eden gelişmeler olarak karşımıza çıkmıştır. Oysa bugün temel fiyatların esnek yapısı, krizi başka makroekonomik değişkenler üzerinden görünür kılmaktadır. Bugün için bu işsizlik ve istihdamdır. Her geçen gün artan geniş tabanlı işsizlik yaşanan ekonomik krizin boyutları hakkında en iyi göstergedir. Ani sıçrama göstermese de enflasyondaki artış ve döviz kurlarında görülen aşamalı yükselmeler de bu krizin göstergeleri arasında görülebilir. Genel olarak temel fiyatlarda ve birtakım makroekonomik değişkenlerde görülen gelişmeler yaşadığımız krizin ve makroekonomik istikrarsızlığın göstergesi olarak düşünülebilir.

Tablo 1’de temel fiyatlar ve makroekonomik değişkenlerin farklı dönemlerde gösterdiği performanslar raporlanmaktadır. 2001 Krizi’nin hemen ardından gelen dönemde IMF gözetiminde uygulanan makroekonomik politikaların performansı diğer dönemlere kıyasla son derece başarılı görülmekte ve makroekonomik istikrarın yarattığı başarılı sonuçlar olarak düşünülmektedir. Zira büyüme bakımından çok kısa zamanda krizin etkilerinin toparlanması ve 2002-2007 döneminde ortalama %6,8’lik bir düzey ulaşılması ciddi bir başarı olarak görülmelidir. Çok daha önemlisi %60’ları aşan bir enflasyonun bu dönem zarfında %12,8 seviyesine çekilebilmiş olmasını da ciddi bir başarı olarak kabul etmek gerekmektedir.  Faizler izleyen dönemlerde çok daha fazla düşmekle birlikte, makroekonomik politikaların sonuçlarını daha iyi değerlendirmek için bakılması gereken bu politikalar neticesinde faizlerin ilk nerelerden nereye geldiği ve hangi düzeyde bir iyileşme gösterdiğidir. Faiz oranlarında da aynı dönemde önemli düşüş sağlanmış, 2001’de %62,5 olan faizler reform dönemi olan 2002-2007 döneminde %26 seviyesine gerilemiştir. Kamu kesiminin borçlanma gereksiniminde ciddi azalma gerçekleşirken, büyümenin de etkisiyle cari açıkta bir artış yaşanmıştır. Öte yandan TL’nin reel olarak bu dönemde %9 mertebesinde değer kazandığı görülmektedir.  Geçmiş dönemlerdeki kadar olmasa da nominal ücretlerde de aynı dönemde %17.8 bir artışın yaşanması, elde edilen büyümenin kapsayıcılığı konusunda da olumlu bir işaret vermektedir.  Ayrıca bu dönem zarfında, karar alıcıların belirlenen makroekonomik politikaları kararlılıkla uyguladıkları ve herhangi bir politikada geriye dönüşlerin (policy reversal) yaşanmadığı söylenebilir.

Bu dönemi izleyen 2008-2009 döneminde dünyayı etkisi altına alan finansal kriz Türkiye’nin makroekonomik performans göstergelerini de olumsuz yönde etkilemiştir. Bunlardan büyüme en çarpıcı olanıdır ve bu dönemde %2,1 oranında daralmaya işaret etmektedir. Fakat enflasyon ve faizde düşüş bu dönemde de devam etmiştir.  Kriz dış kaynaklı olmakla birlikte, bu krize karşı Türkiye ekonomisi daralarak ve TL’nin reel olarak %5,2 oranında değer kaybetmesiyle tepki vermiştir. Bunlar dışında diğer temel fiyatlarda olumlu seyir devam etmiştir. Ancak nominal ücret endeksinde önceki döneme kıyasla çok daha düşük seviyede bir artış gerçekleşmiş olması ve bu artışın da enflasyonun altında kalması krizin ve ekonomik daralmanın etkisinin çalışanlar üzerinde ciddi bir yük oluşturduğuna işaret etmektedir.

Bu krizde de çok hızlı toparlanan Türkiye ekonomisi, biri 2009 yılında yapılan yerel seçimler, diğeri 2010 yılında gerçekleştirilen bir anayasa referandumu ile 2011 yılında yapılan genel seçimler olmak üzere, art arda gelen toplam üç adet seçimle karşı karşıya kalmıştır. Bu seçimlerin makroekonomik performans göstergeleri bakımından en büyük etkisi büyüme oranları üzerine olmuş ve 2010-2014 döneminde büyüme %7,6 seviyelerine ulaşmıştır.  Enflasyon sabit kalırken, faizlerdeki düşüş devam etmiştir. Kamu kesiminin bütçe disiplinindeki ısrarı kamunun borçlanma gereksiniminin %0,8 seviyesinde kalmasını temin ederken, cari açığın GSYH içindeki payı ise %4,9’a çıkmıştır. TL’deki hem reel, hem de nominal değer kaybı bu dönemde devam etmiştir. Nominal ücretlerdeki artışın ise 2002-2007 dönemindeki artış oranını yakaladığı ve hatta enflasyonun üzerinde gerçekleştiği görülmektedir.

İzleyen bir sonraki dönem 2014-2019 yılları arasındaki dönemi kapsamakta ve önceki yıllara göre makroekonomik istikrarsızlığın arttığı ve hatta daha görünür hale geldiği bir dönemdir.  Ekonominin büyüme performansı 18 yıllık AKP iktidarı dönemindeki en düşük seviyelerde seyretmeye başlamış, dönem ortalaması %4,2 olarak geçekleşmiştir. Enflasyon ve faizlerdeki artış dikkate çekici olduğu gibi, artan makroiktisadi istikrarsızlığın da en önemli gelişmesi olarak ortaya çıkmıştır. Bütçe disiplinindeki bozulma kamu kesiminin borçlanma gereksinimini %1,7 seviyesine yükseltmiştir. Azalan sermaye akımları ekonominin cari açık verebilme kapasitesini azaltarak cari açığın GSYH içindeki payının zorunlu olarak %1,6 seviyesine düşmesine yol açmıştır. TL bu dönemde 18 yılın en yüksek değer kaybına (%6,3) maruz kalmıştır. Nominal kur ise %21,2 oranında değer kaybetmiştir. Bu dönemde ücretlerdeki artışın %17’ler civarında olduğu anlaşılmaktadır. Görüldüğü gibi temel fiyatlarda geçmiş dönemlerden farklı görülen bu artışlar makroiktisadi istikrarsızlığın önemli göstergeleri olarak düşünülebilir.

Gelir Dağılımı

Türkiye iktisadi gelişme çabası içinde olan, ekonomik dönüşümünü yeterince gerçekleştirememiş bir ülkedir. Özellikle 1970’lerde tarımdan sanayiye yönelik olarak gerçekleşen yapısal dönüşüm, dışa açılmanın da etkisiyle 1980’li yıllarda giderek hizmetlere yönelik bir dönüşüm niteliği kazanmıştır. 2000’li yıllarda ise yapısal dönüşümün bu niteliği hız kazanmış ve ekonomide sanayisizleşmenin önünü açmıştır (bkz. Günçavdı ve Bayar, 2020; Bayar ve Günçavdı, 2019).

Yapısal dönüşümün niteliğine bağlı olarak gelir dağılımında görülen değişim ise ülkemizde dikkat çeken diğer bir husustur. Gelir dağılımı yaygın bir şekilde Gini katsayısıyla ölçülmekte ve bu ölçüme konu olan veriler genellikle ülkelerin istatistik ofislerinin yürüttüğü kapsamlı araştırmalar neticesinde hanehalklarından elde edilmektedir.  Ülkemizde TÜİK bu verileri 2000’lerin başından beri Hanehalkı Bütçe Anketleri ve 2006 yılından itibaren de Gelir Yaşam Koşulları Araştırması’yla hanelerden toplamaktadır.  Grafik 1’de görülen 2002 ve sonrası Gini katsayıları bu araştırmalardan elde edilen verilere dayanarak bizim hesapladığımız Gini katsayılarıdır. Önceki yıllara ait olanlar ve kesikli çizgiyle gösterilen veriler ise geçmişte farklı kurum ve kişilerce yapılmış olan münferit araştırmalarda ilgili yıllar için hesaplanmış olan Gini katsayılarıdır. Zira o yıllarda TÜİK’in o günkü karşılığı Devlet İstatistik Enstitüsü (DİE) resmi olarak bu tarz çalışmaları yapmamaktadır. Verilerin toplandığı yöntem ve hesaplama yöntemleri bakımından karşılaştırılabilir olmasa da geçmiş yıllara yönelik elde edilmiş bu gelir dağılımı ölçütleri en azından ilgili dönemler hakkında bir fikir vermektedir.[1]

[1] Grafik 1’de görülen Gini katsayılarının 2002 öncesi değerleri farklı kaynaklardan derlenmiştir. 1963 yılına ait değer DPT’nin gelir vergi beyanlarına bakarak yaptığı bir tahmindir (Çavuşoğlu ve Hamurdan, 1966). 1968 verisi Bulutay vd (1971)’in araştırmalarından alınmıştır. 1973 yılına ait değer yine DPT’nin yapmış olduğu bir çalışmadan alınmıştır (DPT, 1996).  1978 ve 1983 rakamları ise Merih Celasun’un sırasıyla 1973 ve 1974 DPT verilerine dayanarak yaptığı tahminlerdir (Celasun, 1986). 1987 ve 1994 verileri ise DİE’nin yürüttüğü araştırmaların sonuçlarında elde edilen değerlerdir.

Bir gelir dağılımı ölçüsü olarak Gini katsayısı 0 ile 1 arasında değerler alan bir katsayıdır. Bu katsayı sıfıra yaklaşırken gelir dağılımında iyileşmeye, bire yaklaşırken de kötüleşmeye işaret eder.  Bu bakımdan 1960’ların başında ülkemizde son derecede bozuk bir dağılım olduğu görülüyor. Ekonominin göreli olarak tarımsal nitelikte olması, tarımdan sanayiye yönelişin yeni başladığı bu ilk yıllarda kentlerdeki gelirler arasındaki farklılıklar bunun nedenleri arasında görülebilir. Ancak ekonomik gelişme ve ekonominin sanayi faaliyetler etrafında kurumsallaşmasıyla gelir dağılımında da azalmalar görülmektedir. Ancak 1994 yılı için TÜİK tarafından hesaplanmış olan 0,49’luk Gini katsayısının da son derecede yüksek olduğu ve ekonomide ciddi düzeyde gelir dağılımı sorunlarının olduğuna işaret ettiğini ifade etmekte yarar var.

TÜİK’in resmi olarak araştırmaya başladığı 2002 yılındaki 0,45’lik Gini katsayısı da önceki düzeyden çok farklı bir durum göstermemektedir. Bu katsayı yorumlanırken dikkat edilmesi gereken önemli bir husus da açıklanan veriler ve Gini Katsayısı 2002 yılına yazılmış olsa da bu katsayının hesaplanmasına konu olan gelir bilgilerinin bir önceki yılın (yani 2001’in) gelir bilgileri olmasıdır. Verilerin toplanması ve işlenmesinin zaman alması, hanehalklarından bu veriler toplanırken eldeki gelir düzeyinin net bir şekilde bilinen dönemin bir önceki yıl gelirleri olması böyle bir gecikmeli etkinin oluşmasına neden olmaktadır.  Özellikle yorumlarda bunun dikkate alınmasında yarar vardır.  Örneğin Grafik 1’de 2002 yılı için verilen Gini katsayısı, 2001 yılındaki krizin gerçekleştiği yıla ait gelirlere dayanarak hesaplanmıştır. Bu bakımdan 2001 Krizi’nin gelir dağılımı üzerine yaptığı etkileri yorumlamak bakımından önem arz eder.

Grafik 1’den de görüldüğü gibi 2002’de 0,45 olan Gini katsayısı 2007 yılında ciddi bir düşüşle 0,38 seviyesine gerilemiştir.  Bu çok ciddi bir iyileşmeye karşılık gelmektedir.  Sonraki yıllarda elde edilen Gini katsayılarına bakıldığında bu oran 18 yıllık AKP döneminde gelir dağılımı bakımından elde edilmiş en düşük Gini katsayısıdır ve bir nedenden dolayı Türkiye Gini katsayısını bu seviyenin altına düşürmeyi ve gelir dağılımını bunun ötesinde bir şekilde iyileştirmeyi başaramamıştır. Şu an itibariyle mikro düzeydeki detayları hakkında fikir sahibi olmasak da TÜİK tarafından açıklanan en son Gini katsayısı 2019’a aittir (ki 2018 yılına ait gelirlere dayanmaktadır) ve 0,40 seviyesine çıkmıştır. Bu hususta gözden kaçırılmaması gereken bir nokta da bu hesaplamaya kaynaklık eden gelirlerin 2018 yılına ait gelirler olması ve ilgili yılın da ülkemizde bir seçim yılı olmasıdır. Özellikle seçim ekonomisi uygulamalarının yol açtığı asgari ücrette beklentileri aşan düzeydeki artışlar ile transfer ödemelerinde görülen artışlar daha da kötüleşmeyi beklerken, gelir dağılımında sınırlı düzeyde de olsa bir iyileşmenin vesilesi olmuştur. Ancak 2020 yılında yaşadığımız COVID-19 salgının yol açtığı ekonomik güçlükler ve düşen büyümenin de gelir dağılımında kaçınılmaz bir kötüleşmeye neden olması beklenmektedir.  Örneğin Bayar vd. (2020b) farklı farklı senaryolar altında COVID-19 salgını sırasında oluşacak yeni gelirlerin yaratacağı gelir dağılımları için hesapladıkları Gini katsayılarının aritmetik ortalaması olarak 0,43 değerini bulmaktadır. Gini katsayısının bu düzeyi neredeyse 2002 yılındaki gelir dağılımına eşdeğerdir. Anlaşılan o ki, salgınla birlikte maruz kaldığımız ekonomik kriz gelir dağılımındaki iyileşmeler bakımından 18 yılda elde edilen tüm kazanımlarımızın bir çırpıda elimizden kayıp gitmesine yol açacaktır.

Ülkemizde hanehalklarının gelirlerine fonksiyonel bakımdan bakıldığında, bu gelirlerden ücret, faiz ve girişimci gelirlerinin, doğrudan makroekonomik politikaların yönlendirdiği piyasalar üzerinden elde edildiği anlaşılmaktadır. Bunun dışında kalan emekli gelirleri, transfer gelirleri gibi gelir kalemlerinin ise, makroiktisadi politika uygulamalarından etkilenecek herhangi bir faktör piyasasıyla ilgisi yoktur. Bu bakımdan makroekonomik istikrarın etkileri, daha çok ücret, faiz ve müteşebbis gelirleri üzerinde yapacağı olumlu veya olumsuz etkiler üzerinde gözlemlenebilmektedir.

Bayar ve Günçavdı (2021a), 2002-2007 reform döneminde gelir dağılımında görülen bu boyuttaki bir iyileşmenin nedenlerinden birinin o dönemde elde edilmiş olan makroekonomik istikrar olduğunu belirtmektedirler. Öncelikle düşen faiz gelirlerinin ve göreli olarak azalan mevduatların, mevduatlara dayanan gelirlerin de düşmesine yol açarak gelir dağılımında iyileşme yönünde etki yarattığı ifade edilmektedir. Enflasyonun hızlı düşüşü sonucu artan reel gelirler bir yandan ücretli gelirlerin satın alma gücünü arttırırken, diğer yandan da ortaya çıkan ekonomik istikrarın yardımıyla küçük ve orta ölçekte girişimlerin kazançlarında da artışa yol açmıştır.  Bu kısa çalışmada 2002-2007 döneminde elde edilmiş olan makroekonomik istikrar ile 2014-2019 arasında ortaya çıkan istikrarsızlığın gelir dağılımı üzerinde etkileri karşılaştırılmaktadır. Bu amaçla hanehalklarının gelirleri, fonksiyonları itibarıyla ayrıştırılarak, her bir gelir grubunun gelir dağılımı üzerine etkileri hesaplanacaktır. Bu yapılırken, makroekonomik politika uygulamalarının faktör piyasaları üzerinde yarattığı etkilerden, farklı fonksiyonel gelirlerin bu politikalardan nasıl etkilendiği ve neticesinde nasıl bir gelir dağılımına yol açtığı incelenecektir.  Teknik detayları için Bayar ve Günçavdı (2021a) ve Selim vd. (2014)’e başvurulabilir. Ancak bu yazıda kullanıldığı şekliyle, yöntem olarak farklı gelir bileşenlerinin elde edildikleri yıldaki gelir dağılımına etkileri hesaplanmaya çalışılmakta ve bunun için Shorocks ayrıştırma yöntemi kullanılmamaktadır (Shorocks, 1982).  Bu yöntem gelir eşitsizliğini gelir grupları itibariyle kaynaklarına ayrıştırmayı hedeflemektedir. Statik bir ayrıştırma yöntemidir ve bu kaynaklarda yıldan yıla görülen değişimleri görmemize imkân sağlamaz. Bu değişimi, dinamik bir perspektiften görmemize imkân veren yöntem ise Jenkins ayrıştırma yöntemidir (Jenkins, 1995).

Eşitsizliğin Gelir Kaynakları ve Makroiktisadi İstikrar

Elimizdeki veri kaynağında Hanehalkı gelirlerinin beş farklı gelir kaynağı bulunmaktadır.  Bunlar sırasıyla i.) ücret, ii.) faiz, iii.) müteşebbis gelirleri ki tarım ve diğer olarak ikiye ayrılabilmektedir, iv.) emekli ve v.) transfer ödemeleridir. Bu gelir gruplarından ücret, faiz ve müteşebbis gelirlerinin ilgili faktör piyasalarındaki gelişmelerden etkilendiğini ifade edebiliriz. Diğer gelir kalemleri ise daha çok kamu bütçesinden yapılan transfer ödemeleri olarak düşünülebilir. Bunların piyasa koşullarından etkilenmesi mümkün olmamakla birlikte, daha çok kamu kesiminin bütçe imkânlarına ve siyasi koşulların gerektirdiği “popülizmin” düzeyine duyarlı olduğu düşünülebilir. Makroiktisadi istikrarın bozulmasıyla birlikte bütçe imkânlarında azalma yaşanması durumunda emekli ve transfer ödemelerinin gelir dağılımına etkisi olumlu olmayacaktır.  Hatta bu gelirlerdeki artış oranının enflasyonun altında kalması da gelir dağılımına olumsuz yönde etki yaratmalarına olanak sağlayacaktır.

Bu gelirlerden ücret gelirleri, işgücü piyasalarındaki koşulların etkisi altındadır.  Ancak ülkemizde ücret geliri elde edenlerin büyük çoğunluğunun asgari ücret düzeyinde ücret alması idari olarak asgari ücret belirleme kurulunun alacağı kararlardan da etkilenmesine yol açmaktadır. Tüm gelir gruplarında olduğu gibi enflasyon ücret gelirinin satın alma gücünü de etkilediği için yıllık ücret artışlarının enflasyonun gerisinde kalması ekonomi içinde nispi fiyat yapısının bozulmasına yol açacağı gibi gelir dağılımında da bozulmaya neden olabilecektir. Bu bakımdan bir makroiktisadi istikrarsızlık göstergesi olarak enflasyonun gelir dağılımı üzerinde dolaylı etkisi kaçınılmaz bir hal almaktadır.

Faiz gelirlerindeki gelişmeler bir yanda faizlerin düzeyine, diğer yanda ise finansal servet dağılımı bakımından faiz gelirine tabi mevduat miktarına ve dağılımına bağlıdır. Toplam gelirler içindeki payının son derecede düşük olmasına rağmen (2018’de %0,8), bu gelirin eşit bir şekilde dağılmamasının neticesinde gelir dağılımını bozucu etki yaratması kaçınılmazdır. Faize konu mevduat miktarının dağılımının eşitlikten uzak olması, makroiktisadi istikrarsızlığın bir başka göstergesi olduğunu düşündüğümüz yüksek faiz politikalarının daha yüksek faiz gelirlerinin oluşmasına yol açmasına ve bu gelirin de mevduat dağılımına bağlı olarak daha eşitsiz dağılmasına neden olacağını beklemek yanlış olmayacaktır. Ayrıca mevduata tabanın eşit olmadığı ekonomide yüksek faiz politikası ile geniş kitlelerin çok da yararına olmayacak bir şekilde gelirin yeniden dağıtımı kolayca yapılabilmektedir.

Müteşebbis gelirleri diğerlerine göre çok daha fazla piyasa koşullarına bağlıdır. Bu gelirin elde edildiği mal piyasalarındaki istikrar, müteşebbis gelirler akımlarını olumlu yönde etkileyecektir. Örneğin kurlarda sağlanan istikrar ve düşük faizler firmaların en basitinden finansal maliyetlerinin azalmasına olanak sağlayacaktır. Öte yandan sağlanacak olan fiyat istikrarı da müteşebbislerin maruz kaldıkları nispi fiyat hareketlerini azaltacak ve kendi kazançlarındaki istikrarın sağlanmasına olanak sağlayacaktır. Özellikle yüksek enflasyona maruz kalmaları durumunda, zaman zaman artan maliyetleri fiyatlarına zamanında yansıtamamanın yol açtığı zararlardan (ya da kardan zarardan) kaçınabilme imkânı elde edeceklerdir. Bu gelir grubu içinde bulunan tarımsal müteşebbislerin gelirleri ise büyük ölçüde hükümetin izlediği taban fiyat uygulaması ve kamunun tarımsal ürün alım politikasına bağlıdır. Yoğun devlet müdahalesine gereksinim duyan tarım sektörü kamunun bütçe “disiplini” hedefleri nedeniyle gerektiği gibi destek alamadığında gelirlerinde ciddi düşüşler meydana gelmektedir. Yüksek enflasyon ve faizlerin, tarımdaki hanelerin eline geçen gelirlerin satın alma gücünde azaltıcı etki yaratması gibi, doğrudan tarım ile diğer gelir kalemleri arasındaki nispi gelirlerin ve nispi fiyatların bozulmasına yol açması beklenir. Bu nedenle de gelir dağılımını bozucu yönde bir etki yaratması beklenir.

Bu gelir kalemlerinin gelir dağılımına katkılarının boyutu ve niteliği hakkında bir fikir edinebilmek için gelir eşitsizliğini kaynaklarına ayrıştırmamız gerekmektedir.  Bu amaçla Shorocks ayrıştırma yönetimi kullanılmakta ve ayrıştırılacak gelir eşitsizliği ölçüsü olarak da bir başka eşitsizlik ölçüsü olan varyasyon katsayısı (coefficient of variation) kullanılmaktadır.  Tablo 2’de elde edilen sonuçlar görülmektedir. Tablo 1’in ilk panelindeki veriler, her bir gelir grubunun yıldan yıla toplam gelir içindeki payları verilmektedir. Ortada yer alan ikinci panelde ise gelir gruplarının her yıl eşitsizliğe katkıları gösterilmektedir. Nihayet en alttaki paneldeki rakamlar ise her bir gelir grubunun eşitsizliğe yaptığı katkıların toplam gelirdeki ağırlıklarına göre ağırlıklandırılmış katkıları göstermektedir. Bu rakamların pozitif olması eşitsizliği arttırıcı yönde etki yaptıklarına, negatif olmaları ise azaltıcı yönde etki yaptıklarına işaret etmektedir. Tablo 1’de faiz ve müteşebbis gelirler dışındaki tüm gelirlerin eşitsizliğe katkılarının pozitif ama birden küçük olduğu görülmektedir. Öte yandan faiz ve müteşebbis gelirlerinin eşitsizliğe yaptığı katkıların ise pozitif ama birden büyük etkiler olduğu anlaşılmaktadır. Özellikle faizlerin katkısı 2018 yılında 4,5 seviyesine çıkmıştır. Aynı yıl müteşebbis gelirinin katkısı ise 2,7 olarak gerçekleşmiştir. Bu iki grup, 2002-2018 döneminde her yıl ülkemizdeki eşitsizliğin en önemli iki kaynağıdır. Özellikle faiz gelirlerinin katkısı tüm gelirlere oranla çok daha yüksektir. Bunun ülkemizdeki finansal manada servet dağılımındaki çarpıklıkların bir sonucu olduğu düşünülebilir. Toplam gelir içinde faiz gelirlerinin payının düşük olmasına rağmen bu gelirlerin çok az bir grubun elinde birikmesi muhtemelen böyle bir sonucun elde edilmesine yol açmaktadır. Şüphesiz uygulanacak yüksek faiz politikası, bu kötüleştirici etkinin daha da artmasına neden olacaktır.

Öte yandan müteşebbis gelirlerinin yüksek katkısının ardındaki temel neden ise bu gruptaki müteşebbislerin ölçeklerine göre heterojen bir yapıya sahip olmasıdır. Makroiktisadi istikrarsızlığın etkisi bakımından bir değerlendirme yaptığımızda ise bu servet dağılımı veriyken gerçekleşecek yüksek faiz politikasının var olan eşitsizliği daha da arttıracağı düşünülebilir. Diğer yandan makro istikrarsızlığın bir diğer göstergesi olan yüksek enflasyon ve yüksek kurun müteşebbis gelirlerini olumsuz etkilemesi mümkündür. Özellikle ölçeklere göre son derecede heterojen böyle bir grupta, makroekonomik istikrarsızlığın olumsuz etkilerinin farklı büyüklüklülerdeki müteşebbislerin gelirleri üzerinde heterojen etkiler yaratacağı düşünülebilir.

Gelir Dağılımındaki Değişimin Kaynakları

Gelir dağılımındaki değişimin kaynaklarını bulmak maksadıyla Jenkins ayrıştırma yöntemini kullanıyoruz.  Hesaplama yöntemiyle ilgili teknik açıklamalar Selim vd. (2014)’de bulunabilir. Grafik 2’de farklı dönemler itibarıyla gelir dağılımındaki değişim miktarları ve değişimin yönü görülmektedir. Grafik 2’den de görüldüğü gibi gelir dağılımında en çok iyileşme 2002-2007 yılları arasındaki reform ve makroekonomik istikrar yıllarında gerçekleşmiştir. İzleyen dış kaynaklı kriz dönemi olan 2008-2009 döneminde gelir dağılımında sınırlı miktarda da olsa bir bozulma meydana gelmiştir. İzleyen 2010-2014 yılları arasındaki yüksek büyüme döneminde ise gelir dağılımında kötüleşmenin yaşandığı anlaşılmaktadır. Buna dayanarak, ilgili dönemdeki büyümenin çok fazla kapsayıcı olmadığı, elde edilen nimetlerinden toplumun her kesimin eşit düzeyde yararlanamadığı düşünülebilir.  Böyle bir durumun ortaya çıkmış olmasını bu dönemde benimsenen büyüme modeliyle açıklamak çok isabetli bir yaklaşım olacaktır.  Daha çok inşaat faaliyetlerine yönelen ve borçlanarak iç talebi arttırmayı amaçlayan bir büyüme modelinin kaçınılmaz bir sonucu da gelir dağılımı üzerine yarattığı bozucu etki olmuştur. İzleyen 2015-2018 döneminde ise düşen büyüme oranı, niteliği değişmese de gelir dağılımı üzerinde iyileştirici bir etki yaratmıştır.  Böyle bir sonucun ortaya çıkmasının nedenlerini anlamak bakımından gelir dağılımındaki değişimlere kaynaklık eden gelir gruplarının etkilerini incelemekte yarar vardır.

Grafik 3, her bir gelir grubunun gelir dağılımında yıldan yıla görülen değişime yaptığı katkı ve bu katkının niteliği hakkında bilgi vermektedir. Dikkat edilirse, TÜİK Hanehalkı Bütçe Anketleri’nde yer alan altı gelir kalemi arasında ücret, faiz ve müteşebbis gelirleri gelir dağılımındaki değişime (iyileşme veya kötüleşmeye) göreli olarak en fazla katkıyı veren gelir kalemleridir. Diğer gelir kalemlerinin etkileri nispi olarak daha düşük seviyelerde kalmaktadır. Özellikle emekli gelirleri ile transfer ödemelerinin etkileri çok düşük seviyelerde kalmaktadır.

Grafik 3’te görülen en çarpıcı sonuç, reform dönemi olarak adlandırabileceğimiz ve istikrarlı bir makroiktisadi yönetimin görüldüğü 2002-2007 döneminde gerçekleşen gelir dağılımındaki iyileşmeye (Grafik 2’de görülüyor) en fazla katkıyı müteşebbis ve faiz gelirleri vermektedir.  Bu son derecede manidar bir sonuçtur. Zira bahsi geçen dönem makroekonomik istikrarın enflasyonda ve faizlerde önemli miktarda düşüşlerle, döviz kurunda ulaşılan istikrarla sağlandığı bir dönemdir. Bu olumlu gelişmelerin müteşebbisler açısından daha olumlu piyasa koşulları yaratması, özellikle küçük olan işletmelerin bu gelişmelerden olumlu yönde çok daha fazla etkilenmesi, müteşebbis gelirlerinin gelir dağılımını yüksek düzeyde iyileştirici etkisini ortaya çıkarmıştır. Bir diğer önemli katkı ise, faizlerde yaşanan ciddi oranda düşüşlere rağmen faiz gelirlerinden gelmiştir. Bunun nedeni düşük tasarruf sahiplerinin düşen faizlerle birlikte tüketime yönelmeleri ve mevduat havuzundan çıkmalarıdır; toplam mevduat havuzunda yüksek gelirlilerin ve yüksek mevduat sahiplerinin ağırlığının artması ve bu mevduat havuzunun daha homojen hale gelmesidir.  Faiz gelirlerinin toplam gelirler içindeki payı 2002 yılında %3 seviyesindeyken, bu oran 2007 yılında %0,5’e gerilemiştir.  Dolayısıyla faiz gelirlerinin bu dönemde toplam gelir içindeki payı ciddi orandan azalmıştır.  Faiz gelirlerinin gelir dağılımı üzerinde bu boyutta iyileştirici bir etkiye sahip olabilmesinin yolu ise kendi içindeki dağılımın göreli olarak düzelmesidir.  Bunun yegâne yolu ise düşük gelirli hanehalklarının tasarruf etmekten vazgeçip, tüketime yönelmeleri ve böylece göreli olarak düşen faiz gelirlerinden feragat etmeleridir.  Bu sonuç da 2002-2007 döneminde sağlanan makroekonomik istikrarın sonucudur.

Müteşebbis ve faiz gelirlerinde olduğu kadar olmasa da, aynı dönemde ücret gelirlerinin de gelir dağılımını iyileştirici yönde etki ettiği görülmektedir. Özellikle düşük enflasyonun yol açtığı satın alma gücündeki artışlarla birlikte, ücret gelirlerini fiyatların artış hızına uydurmakta zorlanan düşük gelirli ve/veya “eğreti” işlerde çalışanların satın alma güçlerindeki erimenin yarattığı grup içi eşitsizliğin azalması böyle bir etkinin çıkmasına vesile olmaktadır.  Bu bakımdan olumlu bir gelişme olarak görmekte yarar vardır. Enflasyon gibi makroiktisadi istikrarsızlığın en önemli göstergelerinden birinde elde edilen başarı, yine toplam gelir içinde en önemli gelir kalemlerinden biri olan ücret gelirleri elde eden farklı gelir gruplarında ve farklı şekillerde istihdam edilen kesimlerin gelirlerinde yarattığı simetrik olmayan erimenin önüne geçilmesine imkân sağlamaktadır.

Makroiktisadi performansın göreli olarak bozulduğu 2015-2018 döneminde ise gelir dağılımında bir bozulma ortaya çıkmamış olsa da, elde edilen iyileşmenin boyutu son derecede sınırlı kalmıştır. Ekonominin büyüme performansının düştüğü, enflasyonun baş gösterdiği ve faizlerin geçmişe göre daha yüksek düzeylere çıkmaya başladığı bu dönemde gelir gruplarının gelir dağılımındaki değişime katkıları da göreli olarak çok düşük seviyelerde kalmıştır. Özellikle döviz kurunda hem reel, hem de nominal olarak görülen artışlar mal piyasalarındaki olumlu koşulların bozulmalarına katkı sağlamıştır. Malum olduğu üzere bu gelişmelerin her bir gelir grubu içinde yer alan bireyler üzerine oluşturduğu etkiler benzer olmamaktadır. Örneğin ücret gelirleri bakımından enflasyonun ücretlerini enflasyondaki artışlara uyum sağlamakta zorlanan kesimler aleyhine grup içi gelir dağılımında bozulmaya yol açacağı kesindir. Adil dağılmayan finansal servetin ve bunun önemli bir unsuru olan mevduatların sahiplerinin daha yüksek gelir gruplarındaki bireyler olduğu düşünülünce, faiz artışlarının da gelir dağılımına yapacağı etkinin çok daha sınırlı düzeylerde kalacağını düşünmek mümkündür. Keza aynı şekilde düşen büyüme, artan kredi faizleri ve kurun oluşturacağı daha olumsuz iş ortamı müteşebbislerin gelirleri üzerinde olumsuz etki yaratacaktır. Ama çok daha önemlisi bu olumsuzluklardan müteşebbis grubu içindeki firmaların ve bireylerin iş büyüklüklerine göre etkilenme düzeyleri eşit olmayacak ve bu da müteşebbis gelirlerinin gelir dağılımındaki değişime katkı düzeyini sınırlayacaktır. Grafik 3’te bahsedilen tüm bu etkilerin ilgili gelir gruplarının gelir dağılımındaki değişime katkısının sınırlı düzeylerde olduğu ve bu etkinin ise 2002-2007 döneminde elde edilen etkiden çok daha düşük düzeyde kaldığı görülmektedir. Kötüye giden makroiktisadi performans göstergelerinin doğrudan doğruya bu gelir kalemleri üzerinde yaratacağı etkiler böyle bir sonuç edinilmesinde en önemli paya sahiptir.

COVID-19 Sonrası için Genel Bir Değerlendirme

Makroiktisadi istikrar ve performans bağlamında iki farklı dönemin gelir dağılımı bakımından sonuçlarını karşılaştırdık. Makroekonomik performansı yüksek ve istikrarın çok daha hâkim olduğu bir dönemde, elde edilen ekonomik başarının ülkemizde önem arz eden belli başlı gelir türleri üzerinde yarattığı olumlu etki yine aynı dönemde gelir dağılımının iyileşmesine büyük katkı sunmuştur. Göreli olarak makroekonomik performansın düştüğü 2015-2018 yılında ise bazı temel makroekonomik fiyatlardaki bozulmaların ve bozulan makroekonomik istikrarın yine aynı gelirler üzerinde yarattığı olumsuz etkiler de gelir dağılımındaki düzelmeyi sınırlayıcı yönde etki yaratmıştır.

COVID-19 salgınıyla birlikte makroiktisadi istikrarda bozulma çok daha ileri safhalara ulaşmıştır. 2020 itibariyle enflasyon %17 seviyesine, faizler ise %17’lere ulaşmıştır. Büyüme oranı ise 2019 yılında %0,3 gerçekleşmiştir; 2020’de ise bu oranın %0 gerçekleşmesi olumlu bir gelişme olarak algılanmaktadır. Bu durum 2001 sonrasında yaşanan en kötü ekonomik performanstır ve değişen dünya ekonomisindeki konjonktür ve Türkiye algısı makroekonomik yönetimi daha da zorlaştırmaktadır. Öyle ki COVID-19 salgınının yarattığı ekonomik tahribatı gidermeye çalışan birçok ülkeye göre Türkiye maliye politikalarını son derecede sınırlı miktarda kullanırken, mücadeleyi daha çok kredi piyasaları üzerinden halletmeye çalışmıştır (bkz. Günçavdı, 2020).  Kamu maliyesinin imkânlarının daralması ve kamunun harcama önceliklerini değiştirmeye yanaşmaması, salgının ekonomik etkilerinin çok daha tahrip edici boyutlara ulaşmasına neden olmuştur.  Ekonomik kapanmandan en çok etkilenen hizmet sektörü ve benzeri sektörlerdeki işletmeler ile bu sektörlerde çalışanların gelirlerinde yaşanan düşüş devlet tarafından yeterince telafi edilememiştir. Eksik çalışma ödeneğinin seviyesinin asgari ücretin bile altında kalması ücret gelirlerinde ciddi manada düşüşü beraberinde getirmiştir. Dahası bu etki ücret geliri elde edenler arasında eşitlikten uzak bir şekilde gerçekleşmiş ve düşük ücretliler ile eğreti işlerde çalışanlar, yevmiyeyle çalışan kesimlerin gelirlerinde önemli boyutta düşüşler yaşanmıştır. Elbette önemli bir gelir grubu olması nedeniyle bu düşüşlerin gelir dağılımı üzerine etkilerinin olmaması düşünülemez. Ekonomik kapanmaların bir diğer etkisinin de küçük işletmeler üzerinde daha fazla olduğu düşünülebilir (Günçavdı, 2020). Önemli bir diğer gelir kaleminin de müteşebbis gelirleri olduğu düşünülünce bu kapanmalar nedeniyle ortaya çıkan gelirlerdeki azalmanın genel gelir dağılımını bozucu yönde bir etki doğurması yüksek bir olasılıktır. Son olarak faiz gelirlerinin hanehalkları arasında eşitlikten uzak dağılması krizden çıkış için başvurulan gevşek likidite politikası nedeniyle bu likiditeye erişim imkânı daha yüksek olan yüksek gelir grupları lehine bir durum yaratarak bu grupların birikimlerini ve mevduatlarını arttırıcı bir etki yaratmıştır.  Elbette bu gelişmenin de gelir dağılımını bozucu etkisinin olmamasını düşünmek mümkün değildir.

Salgının gelir dağılımı üzerine etkilerini resmi ve sayısal olarak görebilmemiz en erken 2022 yılında açıklanacak TÜİK Gelir Yaşam Koşulları Araştırma sonuçlarıyla mümkün olacaktır. Bayar vd. (2020a ve 2020b) gibi çalışmalar 2022’ye kadar beklemeden belli senaryolar altında salgının yol açtığı ekonomik tahribatın gelir dağılımına etkilerini tahmin etmeye çalışmaktadırlar.  Bu çalışmalardan elde edilen sonuçlara göre, salgınla birlikte ülkemizdeki gelir eşitsizliğinin boyutunun neredeyse 2002 seviyelerine geldiği tahmin edilmektedir. Bu yazıda vurgulanmaya çalışıldığı üzere, gelir eşitsizliğini düzeltmeyi siyasi öncelikleri arasında ilk sıraya yerleştirecek bir hükümetin önceliğinin makroiktisadi istikrarı temin olduğunu belirtmekte yarar var. Özellikle ülkemizde büyük önem arz eden küçük ölçekli işletmelerin gelirlerinde istikrar sağlayacak ve hatta artışını sağlayacak düşük enflasyon, düşük faiz ve kurlarda istikrarla birlikte makul düzeylerde sağlanacak pozitif büyümeye ihtiyaç vardır. Ücret gelirleri bakımında da düşük enflasyonun, daha da önemlisi düşük enflasyonun süreklilik arz etmesi, farklı ücret gelirleri arasında istikrara erişilmesine ve dağılımın daha eşit gerçekleşmesine imkân sağlayacaktır. Eğreti işlerden gelir elde eden bireylerin enflasyon ve hayat pahalılığına karşı korunmasının birincil koşulu makroiktisadi istikrardan geçmektedir.

Salgınla birlikte yoksullukta da ciddi artışların olması beklenmektedir. Bu yazıda konu etmememize rağmen, Bayar ve Günçavdı (2021b) salgın sonrasında ekonomik büyümenin yoksullukla mücadelede en önemli hususlardan birini oluştaracağı ifade edilmektedir. Özellikle Bayar ve Günçavdı (2021b)’nin yaptığı hesaplamalara göre büyüme oranı ne kadar yüksek olursa, salgının yol açtığı yoksulluk artışını gidermek o derece daha kısa zamanda gerçekleştirilebilecektir. Bu nedenle salgın sonrasında ekonomik büyümenin düzeyi gelir dağılımı ve yoksulluk sorunlarıyla baş edebilmenin önemli koşullarından biridir.

Son olarak ifade etmekte yarar gördüğümüz bir nokta da gelir dağılımı iyileştirmek hususunda makroiktisadi istikrar ve yüksek büyümenin son derecede gerekli koşullardan birini oluşturduğudur. Ancak sadece bu, gelir dağılımında sürdürülebilir bir iyileşme elde etmek için yeterli koşul değildir. Makroiktisadi istikrarı temin ederken, gelir dağıtım mekanizmalarını iyileştirecek yapısal reformlara da ağırlık verilmeli, bu yolla eşitsizlikleri doğuran “düzenin” değişimi sağlanmalıdır. Dolayısıyla gelir dağılımındaki bozukluklara salt makro dengelerin bozulmasının ve ekonomik performanstaki düşüşlerin bir sonucu gibi yaklaşmak yerine, daha geniş kapsamlı bakarak, ekonomideki kaynak kullanım önceliklerine bağlı olarak gelişen kaynak dağıtım mekanizmalarında da revizyonist/reformist (?) bir yaklaşıma gerek duyulduğu belirtilmelidir.

Kaynaklar

Bayar, A. A. ve Ö. Günçavdı (2021a). “Economic Reforms and Income Distribution in Turkey” Forthcoming in Economic Systems, March.

Bayar, A. A. and Ö. Günçavdı. (2021b). “In the wake of the outbreak, income distribution and poverty in Turkey”. Forthcoming in A. S. Ikız (Ed.) Turkey and Post-Pandemi World Order. New York: Lexington Books.

Bayar, A. A., Ö. Günçavdı ve H. Levent (2020a). “Evaluating the impacts of the COVID-19 pandemic on income distribution and poverty in Turkey”. CMI-FEMISE Covid-19 Med Policy Brief No. 11.

Bayar, A. A., Ö. Günçavdı ve H. Levent (2020b). COVID-19 salgınının Türkiye’de gelir dağılımına etkisi ve mevcut politika seçenekleri. İstanbul Politik Araştırmalar Enstitüsü, Politika Raporu. İstanbul.

Bulutay, T., Ersel, H., ve S. Timur. (1971). Türkiye Gelir Dağılımı 1968. Ankara: Sevinç Yayınları.

Celasun, M. (1986). “Income Distribution and Domestic Terms of Trade in Turkey, 1978-1983: Estimated Measures of Inequality and Poverty”, ODTÜ Gelişme Dergisi, Cilt 13, No: 1-2, Sf. 193-216.

Çavuşoğlu, T. ve Y. Hamurdan, (1966). « Gelir Dağılımı Araştırması 1963”, DPT, Ankara,

DPT. (1976). Gelir Dağılımı 1976, DPT, Ankara

Günçavdı, Ö. (2020).”Salgınla mücadelede piyasanın artan önemi ve ekonominin büyümeye olan bağımlılığı”. Salgın Ekonomisi içinde. Ömer Faruk Çolak (der.). Bölüm V. ss. 251-310. Ankara: Efil Yayınevi.

Günçavdı, Ö. ve A. A. Bayar (2020) “Structural transformation and Income Distribution in Turkey”. In A.S. Akat and S. Gürsel (eds.) Turkey at the Crossroads: Facing the Challenges Ahead, Ch. 5. pp. 153-209. London: World Scientific.

Günçavdı, Ö. ve A. A. Bayar (2019). “Türkiye’de Sanayisizleşme ve Yoksulluk” Efil Journal, Vol. 1, No. 4, pp.36-71, 2018.

Jenkins, S. P. (1995). Accounting for inequality trends: decomposition analyses for the UK, 1971–86, Economica, 62, pp. 29-63.

Selim, R., Ö. Günçavdı ve A. Bayar (2014). Türkiye’de Bireysel Gelir Dağılımı Eşitsizlikleri: Fonksiyonel Gelir Kaynakları ve Bölgesel Eşitsizlikler. Yayım No: TÜSİAD-T/2014-06/554. İstanbul: TÜSİAD.

Shorrocks, A. F. (1982). Inequality Decomposition by Factor Components. Econometrica, 50, 193-212.

 

İTÜ İşletme Fakültesi'nde öğretim üyesidir. Warwick ve Nottingham Üniversitelerinden ekonomi alanında yüksek lisans ve doktora dereceleri bulunmaktadır. Ağırlıklı olarak Türkiye ekonomisinin gelişme ve büyüme sorunları üzerine çalışan Öner Günçavdı’nın ulusal ve uluslararası dergilerde yayımlanmış birçok makaleleri, kitap bölümleri ve derleme eserleri bulunmaktadır. Ayrıca 2009 yılında Tarih Vakfı tarafından yayımlanan "Düşten Gerçeğe - Türk Sanayiinde Elginkan Topluluğu" isimli eser ile "Yolun Sonu: Türkiye’nin Büyüme, Faiz, Bölüşüm Açmazı ve Yeni Türkiye Söylemi" (Efil Kitapevi, 2015) adlı iki telif kitabın yazarıdır.

Associate Professor of Economics, Istanbul Technical University Ayşe Aylin Bayar is Associate Professor of Economics at Istanbul Technical University. Her main areas of research are Labor Economics and Macroeconomics, in particular inequalities in the labor market, poverty and income distribution. Aylin holds MA in Economics and a MA in Management and a PhD degree in Management Engineering from ITU. She has had the opportunity to serve as researcher in EU Project ͞Increasing the Institutional Capacity of the Ministry of Family and Social Policies in the Field of Social Inclusion Policies (ICMoFSP)͟ and several Erasmus+ Programme projects. In addition to the skills developed in her research experiences at ITU, she also strengthened her research skills through two visiting scholarship positions at University of Laval, Canada and University of Sussex, United Kingdom.

Bir cevap yazın