Sosyal Bilimin “İnsansızlaşması”? – Hüseyin Özel (İTD 69)


“Auschwitz’in ardından şiir yazmak, barbarcadır”

T.Adorno

Bu yazı, ülkemizde son zamanlarda giderek artan, insanlığa yönelik olduğu konusunda hiçbir kuşkuya yer bırakmayan şiddet eylemlerinin (yalnızca son dönemlerde, ülkemizde gerçekleşenlere bir bakacak olursak, Reyhanlı, Suruç, Ankara, İstanbul, tekrar Ankara, yeniden İstanbul … en son, bu yazı yazılırken gerçekleşen İstanbul Atatürk havalimanı katliamları…) sosyal bilimlerde, ve tabii ki iktisatta, algılanma biçiminin yarattığı kimi düşünceler üzerinde durma amacını güdüyor. Ne ki, buradaki amacım, bu katliamların ve sonra gelen şiddet örneklerinin “analiz” edilmesi ya da neler yapılması gerektiği değil. Beni rahatsız eden bir başka duruma ilişkin düşüncelerimi burada dile getirmek istiyorum. Derdim bilim “adamlarının” (içlerinde kadınların da olduğu) katliamın hemen ardından başladıkları ve dur durak bilmeyen yorum ve “analizleri”. Yorum yapan kimi sosyal bilimciler,  böylesi bir dramın insani boyutu üzerinde konuşmaktan kaçınarak, son derece soğukkanlı bir biçimde, “analizlerini” sürdürüyorlar; sanki bu bir doğa olayıymış da bunun ardından neler olup biteceği ya da neler yapılması gerektiğini konuşuyorlarmış gibi. İlginç olan, bu bilim “adamları”, bilim “insanı” olmayı bir zaaf, yaptıkları işi ciddiye almama, bu türden katı yorumları yapmayı da görevlerinin bir parçası diye görüyorlar. Bu da aslında anlaşılır bir durum ve bana öyle geliyor ki, böyle bir tutumun asıl sorumlusu, sosyal bilimlerin temel inceleme konusu olan “insanı” kendi alanlarından kovmuş olmaları. İnsanın bu anlamda “nesneleştirilmesi” ya da “şeyleştirilmesi”, iyi bir sosyal bilimciden beklenen bir tutum haline gelmiş görünüyor.

Beni rahatsız eden tam da bilimdeki bu “şeyleşme” ya da “nesneleşme” eğilimi; acaba iktisatçıların canı gönülden savunduğu, çokluk pozitivist nitelikteki “değer yargılarından bağımsız bilim” safsatasını bir yana bıraksak, tümüyle insana odaklansak, daha iyi “bilim” yapma olanağımız sözkonusu olabilir mi? Acaba, bizler, özellikle akademisyenler, bilim insanları, kendimizin de insan türünün bir üyesi olduğunu hiç unutmasak, bu türden “derin”, duygusuz, soğukkanlı analizlere başvurma refleksimizi sorgulasak, hem kendimizi hem de inceleme konumuz olan “insanı” daha mı iyi anlarız diye düşünüyorum doğrusu. Belki de iyi bilim yapmak için tam da gereksinimimiz olan şeylerden birisi bu; yani değerlerin ve insani duyguların bir biçime bilim içerisinde kendisine yer bulması için etken bir biçimde uğraşmak. Ya da, tersinden bakarsak, sırf değer yargılarından uzak duracağız diye, hakikati de gizlemiş, ya da en azından önemsizleştirmiş olmuyor muyuz? Ya da, şiddet sözkonusu olduğunda, onu betimlemek için olabildiğince nötr bir dil kullanarak “soğukkanlı davranmak” uğruna, acaba şiddeti de mi önemsizleştiriyor muyuz? Bu kadar duygusuz olmanın bedeli çok yüksek değil mi?

Kastettiğim şeyi en iyi anlatan örneklerden birisi, Roy Bhaskar’ın, Naturalizmin Olanaklılığı (1989:64) kitabında, değer yargılarının bilimdeki yerine ilişkin sözünü ettiği, Isaiah Berlin’den alınan şu örnek: Almanya’da Nazi iktidarı sırasında olup bitenlere ilişkin aşağıdaki dört önermeyi karşılaştıralım:

  1. “ülke nüfusu azaldı”.
  2. “milyonlarca insan öldü”
  3. “milyonlarca insan öldürüldü”
  4. “milyonlarca insan katliama uğratıldı”..

Bütün bu önermeler doğru. Pozitivist ölçüte göre en iyisi, yani en az değer yargısı içeren de ilk önerme. Ancak en fazla değer yargısı içeren, yine de en açıklayıcı, bilgi içeriği en yüksek olan önerme de sonuncu. Bu durumda, “değer yargılarından bağımsız” bilim yapacağız diye ilk cümle türü açıklamalarla kendimizi kısıtlamaya çalışmak, içimizdeki insanlıkla olan bağımızı gözardı ettiğimiz anlamına da gelmiyor mu?

Dolayısıyla, yazıda bu noktayı biraz deşmek bana yararlı bir uğraş gibi görünüyor. Bu yüzden, öncelikle, bu kadar “tarafsız” bir tutumun nasıl ortaya kaynaklarına ilişkin bir iki soru sormakla başlayabiliriz.

“İnsan ve Değerleri”[2]

Ülkemizde sosyal bilimler alanında ne yazık ki yaygın olan, “gücün yanında hizalanma” reflekslerini bir yana bırakırsak, şiddete karşı gösterilen böyle bir vurdumduymazlık, birkaç nedenle açıklanabilir gibi geliyor bana. Bunlardan ilki, beklenebileceği gibi, sosyal “bilim” kavrayışımızı büyük ölçüde çarpıtmış bulunan,  pozitivist bilim felsefesinin ünlü “değerden bağımsızlık” tezi. Özellikle kendilerinin de “sağın bilim” (exact science) yaptıkları savını benimeyen sosyal bilim(ci)lerin canla başla sarıldığı bir tez bu.

Genel olarak, pozitivist bilim felsefesinin iki önemli ilkesinin, bilimsel yasaların ampirik düzenliliklere dayandığı (empirical invariance) düşüncesi ile yasaların olayları dikkate alan örnekler yoluyla doğrulandığı (ya da yanlışlandığı) (instance confirmation) düşüncesi olduğunu söylemek olanaklı (Bhaskar, 1989: 124). Pozitivizm, nedenselliği, olaylar arasında değişmeyen bağlantılar (constant conjunctions) ile, yani aynı nedenlerin aynı etkileri doğurması durumunda nedensellikten sözedilebileceği düşüncesiyle açıklayan Hume’cu nedensellik anlayışını benimsemektedir (Bhaskar 1975: 141). Bu durumda, nedensel yasalar her zaman ampirik düzenliliklere, ampirik düzenlilikler olaylara, olaylar da duyu deneylerine indirgeniyor demektir (Bhaskar, 1989: 15). Bu da aslında, gerçeğin çokkatmanlı ve karmaşık yapısının gözardı edilerek indirgemeci bir bakış açısına ve kapalı sistem yaklaşımına dayanan mekanik bir nedensellik anlayışına yol açmaktadır (Bhaskar, 1975).

Sonuç alarak pozitivist ontoloji, üç unsurun bileşimi olarak görülebilir: kapalı sistem anlayışı, mekanik nedensellik anlayışı ve insanların yalnızca duyu deneylerini kaydeden pasif alıcılar olduğu düşüncesi. Bunun yanında, böyle bir bakış açısının sosyal bilimler için de geçerli olduğunun savunulması (“yöntemsel birlik” ilkesi), özellikle sosyal bilimin her zaman değer yargıları ya da ideolojilerden bağımsız olması gerektiği, sosyal bilimin de tıpkı doğa bilimi gibi bilim insanının dışındaki dünyadan edindiğimiz duyu deneylerine dayalı olması gerektiğini savunan bir “bilimcilik” (scientism) anlayışını ortaya çıkarmaktadır. Bu anlayışta bilimin esas amacı ampirik düzenliliklerin kaydedilerek gerçekliği olduğu gibi göstermektir.

Bilimciliğin ayırdedici özelliklerinden birisi,  onun sosyal bilimde değer yargılarına yer verilmemesi gerektiği düşüncesidir. Özellikle David Hume’un ünlü teoremi “olgu önermelerinden değer önermelerini türetilemeyeceği, aynı zamanda da değer önermelerinden olgu önermelerinin de türetilemeyeceği” anlayışı, tarafsız, her türlü metafizik ve ideolojiden bağımsız bir bilim yapılabileceğini ve yapılması gerektiğinin savunusunda kullanılmaktadır.

“Bilimciliğin” dayattığı ampirik düzenliliklerin kaydı biçiminde ortaya çıkan determinizm, sosyal bilimlerde, hem ideolojik bir boyut kazanmakta, hem de bu boyutun bir uzantısı olarak toplumu dönüştürme rolünü de üstlenmektedir. Sosyal ve ekonomik gerçekliğin sosyal “biliminin” söylediği gibi olduğuna ilişkin inanç, görünen gerçekliğin kalıcı, değişmez ve doğal olduğuna ilişkin bir anlayışı, ya da “başka bir alternatif yok” (TINA oluşumu) düşüncesini desteklemektedir (Bhaskar 1994: 10). Bu ise bir yandan kapitalizmin ve onun “yasalarının” değişmez, kalıcı, doğal ve “doğru” olduğunu öngörürken, kapitalizmin işleyişini zora sokacak herhangi bir bireysel davranış ya da sosyal eğilimin yalnızca yararsız olmakla kalmayıp aynı zamanda giderilmesi gereken bir “bozukluk” olduğu düşüncesini de desteklemektedir. Aslında bu nokta, sosyal bilimin ve bu arada iktisadın kendisinin de sosyal gerçekliği dönüştürmek için kullanılacak bir eyleyen olduğu gerçeğini gözlerden saklamaktadır.

İnsan ve değerlerine karşı gösterilen “bilimsel” duyarsızlığı açıklayabilecek bir başka neden, sözünü ettiğimiz türden “bilimci” anlayışların, bilim insanının sosyal ve insani durum yada olaylara ilişkin sorumluluk yüklenmekten kurtaracak bir araç olarak işlev görmesi. Özellikle pozitivist ideolojinin öngördüğü “tarafsızlık” ve “olguların kaydedilmesi” ilkeleri, “görünmez el” açıklamaları[3] ya da “özerk sosyal güçlere” bel bağlama eğilimleriyle birleştiğinde, bilim insanının da kendi açıklama nesnesinden uzaklaşmasına, böylelikle de sorumluluktan kaçmasına olanak veriyor gibi.

Üçüncü bir nokta, biraz paradoksal bir biçimde, özellikle son zamanlarda yaygınlaşan post-modern “politik doğrucu” tavrın, bilim insanının düşünce biçimini de egemenliği altına alması gibi görünüyor. Örneğin, “gelenekler doğru ya da yanlış değillerdir; sadece vardırlar” (Feyerabend, 1975: 268) gibi bir motto altında, bütün gelenekleri kabullenmeyi ya da “eşit mesafede durmayı” salık veren retorik, bilim insanını bir tür atalete, ya da tavrını ortaya koyma konusunda bir ikirciğe yöneltiyor da olabilir.[4] Postmodern yaklaşımlar, genel olarak akıl yoluyla hakikatin bilgisine ulaşılabileceğini vazeden Aydınlanma düşüncesine ve “temellendirmeci” yaklaşımlara karşı eleştirel yaklaştıkları için, “çoğulculuk” ve “farklı geleneklere saygı” kisvesi altında, bilginin nesnelliği, bilimin dünyayı anlamak ya da yorumlamak için en iyi araç olduğu gibi düşüncelere düşman olmuş görünüyorlar. Eğer bütün düşünceler farklı temellere dayanıyorsa ve bu temelleri birbiriyle karşılaştırıp hangisinin daha “anlamlı” olduğu konusunda kullanılabilecek bir ölçüt yoksa, o zaman hiçbir biçimde akılcı bir düşünme biçimi, hatta düşünebilmenin kendisi bile olanaklı olmayacaktır. Bunun nedeni, böyle bir bakış açısının, birbirine rakip olan, hatta birbirine karşıt olan, birbiriyle çatışan, birbiriyle uzlaşmaz olan her türlü düşüncenin de “doğru” (ya da yanlış) olması anlamına geliyor olmasıdır ki bu da, sonuç olarak ne farklı bakış açıları arasındaki diyaloğun ne de hatta akıl yürütmenin kendisinin olanaklı olmaması demektir. Herkesin haklı (ve herkesin haksız) bir durumda, nesnel bilgiden sözetmek de anlamlı olmayacaktır. Bu da aslında, özellikle değer yargısı içeren türden her türlü önermeyi, hakikat içeriğini sorgulamadan bir yandan olumlamakta, öte yandan da gözardı etme ya da en azından gözardı edilmesini kabullenme anlamına gelebilir. bilimsel düşüncenin ya da bilginin dinsel düşünce gibi farklı “geleneklere” ve temellere dayanan yaklaşımlardan farklı olmadığı, hatta bilgiye ulaşma konusunda onlara üstünlük sağlamasının sözkonusu olmadığı, giderek inanç ile bilginin birbirinden ayrılmasının olanaklı olmadığının kabul edilmesi, bilimin dinden, hatta her türden bağnaz ve gerici “gelenekten” farklı olmaması, özellikle sosyal bilimlerde kullanılan kavram ve yöntemlerin içinin boşaltılması sonucunu vermiş görünüyor. “Postmodern durumun” en çarpıcı özelliklerinden birisi olan bu “kayganlık” (das Gleitende) (Callinicos, 2006) ve belirsizliğin sosyal bilimlerin neredeyse ayırdedici özelliği haline gelmesi, farklı biçimlerde “savunulacak” olan örneğin şiddet eylemleri ya da bağnazlıklara karşı bir duyarsızlık ya da en azından bir tereddüt yaratıyor da olabilir.

Bilim ve Değer

Dolayısıyla özellikle insani “değerlerin” bilim dışına itilmesi ya da hepsine saygı gösterme çabasıyla bunların önemsizleştirilmesi ya da kayganlaştırılması, aslında sosyal bilimlerin (ya da genel olarak “insan” bilimlerinin) de önemsizleşmesi, en azından “araçsallaştırılması” sonucunu veriyor görünmektedir. Böyle bir durumdan kurtulmanın yolu belki de, değerlere “bilimin” içerisinde daha fazla ağırlık vermek olabilir. Bu bakımdan, sosya bilimin doğa bilimleri anlamında bilim olmadıklarını, çünkü değerlerin insan dünyasının ayırd edici özelliği olduğunu savunan, yorumsamacı (hermeneutik) sosyal teoriye bakmak yararlı olabilir. Bu sosyal teori biçimi, “yorumlayıcı anlama” (understanding) kavramını temel almakta, toplumsal dünyanın doğal dünyadaki gibi açıklanamayacağını, yalnızca “içeriden” anlaşılabileceğini, dolayısıyla da toplum biliminin anlam ile kavramsal kategorileri yorumlaması gerektiğini ileri sürmektedir (Bhaskar, 1989: 134-35). “Anlam” terimi, bireylerin niyetlerini olduğu kadar niyetlenmedikleri, ancak toplumsal açıdan önemli olan  kategorileri de içeren, bu yüzden de sınırları iyi çizilemeyen bir terim olsa da, toplum incelemeleri, temel yöntemi ampirik olan ve esas olarak nedensellik kategorisine yaslanan doğa bilimlerinin tersine, kavramsal bir yöntem benimsemeli ve anlam kategorisine yaslanmalıdır. Toplumsal incelemede amaç, insan eylemini nedensel bir yasa altına koymak değil, bu eylemin gerisinde yatan ve onu anlamlı kılan kurallar, hedefler ya da anlamlar bütününü ortaya çıkarabilmektir. Böyle bir amaç ise, yorumlama etkinliğini gerekli kılmaktadır; başka deyişle toplumsal görüngüler toplumsal eylemin değişik kategorilerinin anlamını yaratıcı bir biçimde kurmak yoluyla çözümlenecek metinlere benzer. Tıpkı bu metinlerin yorumlanması gibi, toplumsal görüngüler de ancak yorumlama yoluyla anlam kazanabilir. Bunun anlamı, toplumun aslında tümüyle kavramsal bir niteliğe sahip olduğu, yani bireylerin onu nasıl algıladığına ilişkin kavramlarından bağımsız olarak varolmadığıdır (Bhaskar, 1989: 134).

Yorumsamacı sosyal teorinin, insan dünyasında doğa bilimi anlamında “bilimin” mümkün olamayacağı tezi bir yana bırakılsa bile, yaklaşımdan esinlenerek, insan dünyası ile doğal dünya arasında varolan kimi önemli farkları vurgulamak yerinde olabilir. Bu farklar genel olarak varlıksal, bilgikuramsal ve ilişkisel farklar olarak gösterilebilir (Bhaskar, 1989: 38-48). Varlıksal (ontolojik) açıdan, sosyal yapıların kendilerinin sosyal ürünler oldukları, bu yüzden de kendilerini yeniden üreten/dönüştüren etkinliklerden ancak göreli olarak özerk oldukları söylenebilir. Bu yüzden de bu tür yapılar,

  • yönettikleri insan etkinliklerinden bağımsız olamazlar (etkinliğe bağımlılık);
  • insan eyleyenlerinin ne yapıyor olduklarına ilişkin düşünce ve anlayışlarından bağımsız olamazlar (kavrama bağımlılık)
  • Sosyal yapılar zaman ve mekandan ancak göreli olarak bağımsızdırlar (zaman-mekana bağımlılık) (Bhaskar, 1989: 38).

Bilgikuramsal (epistemolojik) açıdan, toplumsal yapı ve ilişkilerin her zaman ampirik düzenliliklerin bulunmadığı açık sistemler olarak ortaya çıktığı, bu yüzden de sosyal “yasaların” belirlenmesi zordur (Bhaskar, 1989: 45). Bir kez daha, bilimin bağımsız, atomistik olaylar arasındaki nedensellik ilişkilerinden çok bu olayları yaratan “daha derindeki” yapı ve mekanizmaları dikkate alması gerekir. Üçüncü, özellikle etiğin sosyal bilimin ayrılmaz bir parçası olmasına yol açan bir fark da, ilişkisel açıdan sosyal bilimin, kendi inceleme “nesnesine” içsel  olduğudur. Bilimsel etkinliğin toplumsal nesneleri bu etkinliğin kendisinden bağımsız değildir; hatta onun tarafından etkilenebilir. Başka deyişle toplumsal bilimlerin kendileri, açıklamaya çalıştıkları şeyin bir parçası, hatta nedeni de olabilir (Bhaskar, 1989: 47). Bu yorumsallık, ikinci dereceden bir boyuta da sahiptir; “Çifte Yorumsama” da denen bu durum, sosyal bilimin açıklama nesnesinin yani toplumun bir parçası olduğu, bu yüzden de sosyal gerçekliğin, sosyal bilimin ortaya attığı görüşlerden bağımsız olmayacağıdır. Başka deyişle sosyal bilim kendi nesnesine içsel olduğundan açıklamaya yöneldiği gerçekliği etkileme hatta dönüştürme kapasitesine de sahiptir (Bhaskar 1989: 47; Özel, 2003)). Öte yandan iktisadın kendisi de sosyal gerçeklikte ortaya çıkan değişmelerden etkilenecektir. Bu yüzden iktisadi gerçeklik toplumda yer alan bakış açıları, dünya görüşleri ve ideolojilerden bağımsız olmayacaktır (Bhaskar 1989: 48). Bu “çifte yorumsama” (Giddens 1984: 284), sosyal bilimin öngörülerinin kendilerine ilişkin olarak geliştirilen bağlamdan ayrı tutulamamaları yüzünden, bu öngörülerin zaman zaman “kendi kendini gerçekleştiren kehanet” biçimini almalarına yani kendilerini “doğru” kılacak kurumsal yapıların ortaya çıkmalarına katkıda bulunmalarına yol açmaktadır (Giddens 1984: xxxii-xxxiii).

Bu bağlamda akla gelen en ünlü örneklerden birisi Marx’ın 11. Tezidir: “Felsefeciler, değişik yollardan, dünyayı yorumladılar; oysa asıl sorun, onu değiştirmektir” (Marx, 1975: 423). Bunun da yolu, aslında teoridir, çünkü “teori, bir kez yığınlarca kavrandığında, maddi bir güç haline de gelir” (Marx, 1975: 251). Eğer herkes Keynes’in dediği gibi, “ölmüş bir iktisatçının kölesi” (Keynes, 1936: 383) ise, sosyal bilimin öznesi ile “nesnesi” arasındaki ilişki, kendisini iki düzeyde gösteren bir yorumsamacı unsur yüzünden, dinamik bir ilişkidir. İlk olarak sosyal (ya da ekonomik) dünyanın kendisi, insanların eylemlerini yönlendiren “anlam” kategorisi tarafından kurulur. İkinci olarak da, sosyal bilimin (ve iktisadın) kendisi de , bu dünyanın kuruluşuna katılır. Bu “oyunun kurallarını değiştirme” çabası, sosyal dünyada varolan “açık sistemlerin” doğal bir sonucudur. Sosyal dünya kapalı sistemlerin, yani “Hume”cu “sabit bağlantıların” yokluğu  ile nitelenir; hatta sosyal “olguların” kendileri bile anlam kategorisine dayanarak “kurulmuş” niteliktedir.

Bunun yanında, insan eyleyeni (agent), esas olarak niyetli olma (intentionality) ile nitelenir. Kişinin kendi davranışlarını kontrol edebilme ve gözetim altında tutabilme (monitoring), yani yaptıklarına ilişkin düşünebilme yetisine sahip olma anlamındaki niyetlilik, aynı zamanda bir “ikinci-derece gözetim” kapasitesine, yani, kişinin yaptıklarına ilişkin düşüncelerine ilişkin düşünme ya da değerlendirme yetisine sahip olmayı da gerektirir (Bhaskar, 1989: 35). Başka bir deyişle insanlar aynı anda hem eyleyen hem de “yargılayan, konuşan varlıklardır” (Bhaskar 1993: 141). Bu da doğal olarak, insan davranışlarının ve eylemlerinin etik yönleri olduğu anlamına gelir.

İnsan eylemesinin etiğin önemini ortaya çıkaran bir diğer boyutu da “özgürlük” kavramıdır. Eyleme, insanın hem özgürlüğünün zorunlu koşulu hem de onun sonucudur. Örneğin insanların kendilerini kurtarmak için kendi eyleme güçlerini kullanmaları kişinin kendi kendini gerçekleştirmesi anlamında özgürlüğünün de yoludur. Ne var ki, Dolayısıyla özgürlük, çok boyutlu ya da çok katmanlı bir kavramdır: örneğin, (1) başka türlü yapabilir/davranabilir olma; (2) biçimsel yasal özgürlük; (3) kısıtlardan özgür olmak anlamında “negatif” özgürlük; (4) bir şey yapma ya da olma anlamında “pozitif” özgürlük; (5) belirli kısıtlamalardan kurtuluş; (6) kendi kendini belirleme anlamında özerklik (autonomy) ve son olarak da (7) “iyi yaşam” anlamlarını içermektedir. (Bhaskar 1993: 283-83; 1994: 145). Bu bakımdan, insanların kendilerini kurtarmak için kendi dönüştürme güçlerini kullanmaları kişinin kendi kendini gerçekleştirmesinin de yoludur.

Bununla birlikte, toplumsal yapıların yeniden üretimi ve dönüşümünün, insan eylemesini gerektirdiği halde, bütünüyle bilinçli davranışa bağlı olmadığı unutulmamalıdır. İnsanlar kendi eylemlerini bilinçli bir biçimde gerçekleştirirken, kimi zaman ortaya çıkarmaya niyetlenmedikleri sonuçları ortaya çıkarırlar. Örneğin insanlar çekirdek ailenin yeniden üretilmesi için evlenmezler; ancak bu eylemlerinin sonucu bu yeniden üretimdir. Genel olarak toplumsal biçimlerin yeniden üretilmesinin altında yatan mekanizma bu neyitlenilmemiş sonuçlardır (unintended consequences). Dolayısıyla toplumsal yeniden üretim, değişme ya da dönüşüm, yalnızca bireylerin istekleri, niyetleri ya da düşünceleri sonucu ortaya çıkmaz. Yine de bu tür istek, niyet ya da düşünceler olmadan eylem olanaklı olmadığından yeniden üretim ve dönüşüm süreçleri niyetli insan davranışını varsayar. Bir başka deyişle toplumsal yaşamda zorunluluk ilişkisi (toplumsal biçimlerin yeniden üretim/dönüşümü) son çözümlemede niyetli insan davranışını gerektirmektedir (Bhaskar 1989: 36).

Bu durum, “Toplumsal Etkinliğin Dönüşüm Modeli” (Transformational Model of Social Activity) tarafından ortaya konabilir. Bilinçli insan etkinliği ancak verili nesneler yoluyla gerçekleştirilebilir; yani kendisini varolan toplumsal biçimler (yapılar, ilişkiler, kurumlar, vb.) yoluyla gerçekleştirir; aynı zamanda bu biçimleri dile getirir. Toplum bireye indirgenemez; bilinçli insan etkinliği için de zorunlu koşuldur. Bunun anlamı, toplumun ve insan etkinliğinin (ya da praksis’in) ikili bir yapısı olduğudur: toplum insan eylemesinin (agency) hem maddi nedenidir hem de onun sürekli olarak yeniden üretilen sonucudur. Dolayısıyla, sosyal yapıların dönüşümü ilk elde, insanın yönelimsel edim ve eylemlerinin varlığını gerektirmekte, bu edim ve eylemlerin niyetlenilmemiş sonuçlarının da yer aldığı karmaşık bir diyalektiğin sonucunda gerçekleşmektedir. Açıktır ki, insanın yönelimsel davranışlarını güdüleyen esas etken, onların davranışlarını “anlamlı kılan” ve büyük ölçüde “etik” nitelikte olan değerler, “anlam kategorileri”, inançlar hatta “ideolojiler” olarak ortaya çıkmaktadır. Bu ise, insan biliminin, ve tabii ki iktisadın, kendisini değer sorunundan uzak tutmak için gösterdiği çabanın aslında kendi “altını oymaktan” başka bir sonuç veremeyeceği anlamına gelir. Yani, “bilim” yapmak için, insan varoluşunun en önemli unsurlarından birisini dışarıda bırakmak ya da mesafeli yaklaşmak, aslında bu varoluşun önemli bir parçasını tümüyle gözardı etmekten başka bir sonuç vermeyecektir.

Tabii ki, Adorno gibi bilimin artık “barbarca” olacağını söylemek çok aşırı bir tepki olacaktır; ama hiç değilse, “analizlerimize” bir ölçüde insan ve değerlerini katarak, bilimin esas amacının insanın mutluluğu (tabii ki Aristotelesci “iyi yaşam” anlamında, yani özgürlük, kendini gerçekleştirme ve insan potansiyellerinin geliştirilmesi anlamında) olduğunu unutmasak iyi olur. Belki de anahtar, iktisadın “kurucu babasının” ünlü “sempati” ilkesinde yatıyor, kimbilir?

 Kaynakça

Bhaskar, R. (1975), A Realist Theory of Science. Leeds Books.

Bhaskar, R. (1989). The Possibility of Naturalism: A Philosophical Critique of The  Contemporary Human Sciences, 2nd edition, Harvester Wheatsheaf.

Bhaskar, R. (1993). Dialectic: The Pulse of Freedom. London, Verso.

Bhaskar, R. (1994).Plato etc. The Problems of Philosophy ve their Resolution. London, Verso.

Callinicos, A. (2006), Postmodernizme Hayır, Şebnem Pala, (çev.), Ankara: Ayraç Yayınları.

Feyerabend, P. (1975), Against Method, London: New Left Books.

Giddens, A. (1984), The Constitution of Society: Outline of the Theory of Structuration, Cambridge: Polity.

Keynes, J. M. (1936), The General Theory of Employment, Interest and Money, London: Harcourt, Brace and World Inc.

Kuçuradi, I. (1999), İnsan ve Değerleri, Ankara: Felsefe Kurumu Yayınları.

Marx, K. (1975), Early Writings, (çev. R. Livingstone), Harmondsworth: Penguin,.

Özel, H. (2016), “Toplumu Piyasaya Yerleştirmek ve Sosyal Bilimin Dönüşümü,” B. Gürbüz, H. Özel ve M. Sarfati (der.), Liberalizmi Yeniden Düşünmek, Ankara: Efil Yayınları, s. 17-48.

Özel, H. (2009), “İktisat ve Sosyal Teoride Görünmez El Eğretilemesi,” Amme İdaresi Dergisi, cilt 42, sayı 2, s. 45-65.

Özel, H. (2003), “Closing the Open Systems: Two Examples for the ‘Double Hermeneutics’ in Economics,” ODTÜ Gelişme Dergisi, Sayı 30, Aralık, s. 223-248.

[1] Hüseyin Özel, Hacettepe Üniversitesi İktisat Bölümü, e-posta: ozel@hacettepe.edu.tr.

[2] Başlık, insan hakları konusunda öndegelen düşünürlerden olan İoanna Kuçuradi hocamızın kitabından alınmadır (Kuçuradi, 1999).

[3] İktisatta “görünmez el” kavrayışının yaratacağı analitik sakıncalar için bkz. Özel (2009). Yine de, aşağıda görüleceği gibi, “görünmez el” metaforu hala iyi bir iktisat ve sosyal bilim yapma aracı olma özelliğini sürdürmektedir.

[4] Postmodern yaklaşımların iktisat bakımından ortaya  çıkardığı sakıncaların bir bölümü için bkz. Özel (2016).

Hacettepe Üniversitesi'nde öğretim üyesidir. İlgi alanları arasında, iktisadi düşünce tarihi, politik iktisat, iktisatta yöntem ve sosyal teori bulunmaktadır. Piyasa Ütopyası (BilgeSu, 2009) adlı kitabın yazarıdır.

Bir cevap yazın