Türkiye’nin Enflasyon Sorunu Üzerine – Mahfi Eğilmez


Türkiye’nin önce bir sorunlar listesi çıkarması, sonra bunların içinden en yüksek risk yaratanları seçip çözmeye başlaması gerekiyor.

Enflasyon; fiyatların genel olarak ve sürekli bir biçimde yükselme eğiliminde olması olarak tanımlanıyor. Enflasyonun başlıca iki türü var: Maliyet (arz) enflasyonu, talep enflasyonu. Maliyet enflasyonu; üretimde kullanılan emek gibi üretim faktörlerinin bedellerinin, doğal gaz, elektrik gibi üretim girdilerinin fiyatlarının ya da kullanılan finansman kaynaklarının faiz gibi maliyetlerinin artmasıyla oluşur. Artan maliyetler ister istemez fiyatlara yansır ve eğer bu artışlar devamlılık gösterirse enflasyona yol açar. Talep enflasyonu; mal ve hizmetlere karşı talebin mal ve hizmet arzından fazla olması halinde ortaya çıkar. “Bir yerde mal az, para çoksa orada enflasyon olur” şeklindeki tanımlama talep enflasyonunu belki de en iyi açıklayan ifadedir. Para bolluğu talebi yükseltirken, kısa vadede arzın yetersiz kalması sonucunda fiyatlar yükselmeye başlar ve enflasyon doğar.

 Bu iki enflasyon türünü birer fonksiyonel ilişkiyle tanımlayalım: 

Maliyet Enflasyonu = f (Girdi Fiyatları, Üretim Faktörlerine Ödenen Bedeller, Finansman Kaynakları) 

Talep Enflasyonu = f (Para Arzı, Fiziksel Arz, Faiz Oranı) 

Bu genel tanımlar evrensel olarak geçerlidir. Buna karşılık bazı ekonomilerin diğerlerinden farklı bir yapı içinde olması ve onların farklı sorunlarla karşı karşıya bulunması, bu genel tanımların içinde bazı farklı oluşumların ortaya çıkmasına yol açar. 

Önce maliyet enflasyonu açısından çeşitli ekonomiler arasında yaşanan farklılıklara bir örnek verelim. İç kaynak (tasarruf) yetersizliği nedeniyle dış kaynak (tasarruf) kullanmak zorunda kalan ve/ veya üretimlerinin önemli bir bölümünü ithal girdilerle yapmak zorunda olan ülkelerin paralarının karşı karşıya kaldığı dış değer kaybının içeriye yansıması tipik bir örnek oluşturur. Bu ülkeler eğer yerli para yabancı para dengesini (kur) sağlıklı bir noktada tutacak tutarlı bir ekonomi politikası izleyemiyorsa, o zaman paraları değer kaybeder. Bu kayıplar ister istemez ithalatı pahalı hale getirir. Pahalanan ithalat üretim maliyetlerini yükseltir ve sonuçta maliyet artışları üretilen mal ve hizmetlerin fiyatlarına yansıyarak fiyat artışlarına yol açar. Bu artışlar süreklilik kazandığında da enflasyon oluşur. Bu anlattığımız mesele, paraları rezerv para durumunda olduğu için ithalatta da kendi parasını kullanan ülkeler için söz konusu değildir. Bu ülkelerin enflasyonu denetlemeleri halinde kurdan kaynaklanan bir sorun yaşamaları olasılığı çok düşüktür. Dolayısıyla maliyet enflasyonu denildiğinde ABD, Euro Bölgesi ülkeleri, Birleşik Krallık, Japonya gibi ülkelerde anlaşılan konu ile Türkiye ve benzeri ülkelerde anlaşılan konu aynı değildir. Türkiye ve benzeri ülkelerde maliyet enflasyonu büyük ölçüde kur yükselişinden doğarken bu sayılan ülkelerde sorunun kurla ilgisi çok düşüktür. Bu anlattıklarımız çerçevesinde yukarıda değindiğimiz maliyet enflasyonu fonksiyonel ilişkisi biraz değişikliğe uğrar: 

Maliyet Enflasyonu = f (Yurtiçi Girdi Fiyatları, İthal Girdi Fiyatları, Üretim Faktörlerine Ödenen Bedeller, Finansman Kaynakları) 

Şimdi de talep enflasyonu yönünden ortaya çıkan farklılıklara bir örnek verelim. Türkiye’de olduğu gibi yerel para, yabancı rezerv paralara karşı yılda yüzde 25 oranında değer kaybettiğinde ithal malları ve ithal girdiler en az yüzde 25 pahalanacak demektir. Kurlarda ortaya çıkan bu artışların yarattığı maliyet ve fiyat artışları süreklilik kazanırsa enflasyon da sürekli yükselecek ya da en azından yüksek düzeyde kalacak demektir. Bu durumda tasarruflarını korumak isteyenler ellerinde yerel para tutmayı değil, yabancı rezerv paraları tutmayı tercih edecekler ya da para tutmaktan vazgeçip daha da pahalanmadan bir an önce eskiyen arabalarını, beyaz eşyalarını yenisiyle değiştirmeye ya da konut alımına yönelecekler demektir. Türkiye’de 2020 yılında Covid-19 salgınının etkisiyle yaşanan sıkıntılara karşın araba, beyaz eşya, konut satışlarında yaşanan artışların nedeni büyük ölçüde budur: İnsanlar ileride daha da pahalanacağını tahmin ettikleri için arabalarını, beyaz eşyalarını yenilemeye yöneldiler ya da paralarını konuta yatırıp, konut talebi artışının yaratacağı fiyat artışlarından yararlanmayı seçtiler. Bu durumda Türkiye ilginç bir biçimde TL’nin sürekli ve yüksek oranlı iç ve dış değer kaybı nedeniyle maliyet enflasyonu ve onun yol açtığı talep enflasyonunu bir arada ve birbirinin tamamlayıcısı olarak yaşar durumdadır. Bu anlattıklarımız çerçevesinde yukarıda değindiğimiz talep enflasyonu fonksiyonel ilişkisi biraz değişikliğe uğrar: 

Talep Enflasyonu = f (Para Arzı, Fiziksel Arz, Faiz Oranı, Öne Çekilmiş Talep) 

İkili parasal yapıya sahip (dolarizasyon etkisindeki) ekonomiler açısından buraya kadar anlattıklarımızı bir şemada gösterelim: 

Kur Artışı > Maliyet Artışı > Fiyat Artışı > Maliyet Enflasyonu > Talep Artışı > Talep Enflasyonu 

Bu açıdan baktığımızda, Türkiye gibi ülkelerde paranın dış değer kaybı nedeniyle ortaya çıkan maliyet enflasyonunun, talep enflasyonunun da itici güçlerinden birisi olduğunu söyleyebiliriz. 

Bu sorunun çözümü konusunda ekonomi biliminin evrenselliği bize yardımcı olamaz. Örneğin ABD’de enflasyon sorununun çözümü için parasal sıkılaştırmaya gitmek ve faizi artırmak yeterli olabilir. Buna karşılık, Türkiye’de bu iki adım enflasyon sorununu kısa vadede hafifletmeye yardımcı olsa bile uzun vadede kalıcı çözüme fazlaca katkıda bulunamaz. Bu yolla enflasyonu çözebilmenin yolu büyüme hızını potansiyel büyüme hızının altına düşürmekten geçer ki bu da uzun vadede arzulanan bir çözüm değildir. Türkiye gibi ülkelerde büyüme hızını fazla düşürmeden enflasyon sorununu çözebilmenin yolu ekonomi dışı alanlarda ortaya çıkan ve ucuz dış kaynak girişine engel olan sorunları yani riskleri çözmekten geçer. Yerli paranın rezerv paralara karşı değer kaybetmesinin temelinde ekonominin ihtiyaç duyduğu miktarda döviz girişini makul bir maliyetle sağlayamaması yatıyor. Bunun nedeni ise ülkenin risklerinin yüksekliği. Bir ülkenin risk derecesini ölçmekte en çok başvurulan piyasa ölçüsü CDS primidir. CDS priminin 300’ün üzerinde olması ülkenin aşırı riskli olması demektir. Böyle bir durumda ülkeye girecek doğrudan yabancı sermaye azalacağı gibi borç verecek olanlar da yüksek faiz talep ederler. Bir örnek vermek gerekirse Türkiye’nin Eylül 2021’de yaptığı 2033 uzun vadeli Eurobond ihracının faizi yüzde 6,50 oldu. Dünyada faizlerin yüzde 1 – 2 dolayında olduğu bir dönemde bu faiz oranı inanılmayacak derecede yüksek bir oran. 

Türkiye’nin enflasyon sorununu çözebilmesi için kurda yaşadığı çok yüksek oranlı artışları ve en önemlisi istikrarsızlığı çözmesi gerekiyor. Bunun çözümü ise risklerin ortadan kaldırılmasından geçiyor. Bunu da şöyle şemalaştırabiliriz: 

Bugüne kadar Türkiye’de yapılan şey, genellikle tanzim satışlar, fiyatı baskılamak şeklinde satıcı aşamasında fiyata müdahale etmek ya da faizi düşürmek gibi tümüyle bilim dışı yöntemlerle enflasyonu çözmeye çalışmak oldu. Enflasyonu tek haneli olan ve parası rezerv para konumunda olan ülkelerde enflasyon sorunu parasal sıkılaştırma ve faiz artırımıyla çözülebilir. Buna karşılık riskleri yüksek, dolarizasyon sorunu yaşayan ekonomilerde bu yolla kalıcı çözüme ulaşmak mümkün değil. Bu ülkelerde çözüm yolu, çok daha gerilerden başlamak ve çok daha sıkıntılı bir süreçten geçmek zorunda. Yukarıdaki şema nereden başlayıp nereye nasıl ulaşılacağını gösteriyor. Çözüm için yola çıkarken yüksek ülke riski kavramının neleri kapsadığına bakmak gerekiyor. Bu geniş kavram, ülkeden ülkeye farklılık gösterir. O nedenle önce bir sorunlar listesi çıkarmak, sonra bunların içinden en yüksek risk yaratanları seçip çözmeye başlamak gerekiyor. 

Türkiye, bugün ilginç bir biçimde ekonomik bir sorun olan enflasyon sorununu çözmeye ülke için yüksek risk yaratan hukukun üstünlüğü, demokrasinin iyileştirilmesi, medya özgürlüğünün gerçekleştirilmesi, üniversite özerkliğinin sağlanması gibi ekonomi dışı alanlardan başlamak zorunda görünüyor. 

 

Sayı: İktisat ve Toplum Dergisi 133
Sayfa Aralığı: 4-6

İstanbul'da doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni (iktisat ve maliye bölümü) bitirdi. Doktorasını Gazi Üniversitesi'nden 'Kamu İktisadi Teşebbüslerinin Finansmanı' başlıklı tezi savunarak aldı. Maliye Müfettiş Muavini olarak başladığı kamu hizmetinde Maliye Müfettişi, Maliye Başmüfettişi, Gelirler Genel Müdür Yardımcısı (tedvir), Hazine Genel Sekreterliği Daire Başkanı, Genel Müdür Yardımcısı, Washington Büyükelçiliği Ekonomi ve Ticaret Müşaviri, Kamu Finansmanı Genel Müdürü, Hazine Müsteşar Yardımcısı, Washington Büyükelçiliği Ekonomi Ticaret Başmüşaviri olarak görev yaptı. 1997 yılının Temmuz ayında Hazine Müsteşarı olarak atandı, aynı yılın Aralık ayında bu görevden istifa ederek kamu görevinden ayrıldı. Hazine'de görev yaptığı dönemlerde Temsan (Türkiye Elektromekanik Sanayii A.Ş.), TEK (Türkiye Elektrik Kurumu) yönetim kurulu üyeliklerinde, YÖK (Yüksek Öğretim Kurumu) üyeliğinde, Dünya Bankası ve Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası guvernör vekilliği ve guvernörlüğünde bulundu. Kamu kesiminden ayrıldıktan sonra özel kesimde, çeşitli kuruluşlarda yönetim kurulu danışmanlığı, yönetim kurulu başkanlığı ve üyeliği yaptı. İstanbul Bilgi Üniversitesi'nde on yıl öğretim görevlisi olarak ders verdi. Yeni Yüzyıl ve Radikal Gazetelerinde, aylık CNBCe Business dergisinde köşe yazıları yazdı, CBNCe ve NTV televizyonlarında ekonomi danışmanı ve yorumcusu olarak çalıştı. Kadir Has Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak ders veriyor. Hitit uygarlığının tanıtılmasına yaptığı katkılar nedeniyle Çorum ve Hattuşa (Boğazkale) belediyelerince fahri hemşehrilikle ödüllendirildi, Türk Eskiçağ Enstitüsü'ne muhabir üye olarak seçildi.

Bir cevap yazın