Ne Kederde Ne Zaferde – Ayça Tekin-Koru (İTD 62)

Port Crane Container Ship Elbe  - fietzfotos / Pixabay

7 Haziran seçimlerini takip eden yazımı eşitlik, hakça yaşam ve özgürlüğün sembolü olduğunu düşündüğüm sardunya için temkinli bir umut hissi duyduğumla sonlandırmıştım. Umudum, hiç olmazsa orta vadede ayakta kalabilecek ve yapısal reformların temelini atabilecek çoğulcu bir koalisyon hükümetinin kurulması ve böylelikle son yıllarda giderek artan etnik, dini ve siyasi kutuplaşma ve ötekileştirmeyi tersine çevirecek somut adımların atılmasıydı.

O yazının üzerinden bugün tam tamına altı ay, 1 Kasım seçimlerinden bu yana bir ay geçti. Bu zaman zarfında, Türkiye, eşine az rastlanır sıklıkta ve şiddette, birbirini tekrar eden, siyasi, sosyal, ekonomik ve diplomatik iniş çıkışlara sahne oldu.

Yaz ayları boyunca ülke, sabırla koalisyon görüşmelerinin başarıyla sonlanmasını bekledi. Olmadı. Bir hükümet kurulamadı ve “tekrar seçim” kararı alındı. 1 Kasım 2015 tarihinde yapılan seçimlerin sonucunda AKP 7 Haziran’da yüzde 9 düşüşle kaybettiği 2011 seçimleri düzeyini beş ay içinde yine yüzde 9 artırarak yakalamış oldu.

7 Haziran’dan 1 Kasım’a uzanan süreçte, Suruç Katliamı’nda 32 kişinin hayatını kaybetmesiyle başlayan, PKK ve güvenlik güçleri arasında çıkan çatışmalarla ve sokağa çıkma yasaklarıyla cehenneme dönen Doğu ve Güney Doğu illerinden gelen kara haberlerle her gün sarsıldı Türkiye. Ülke, seçime haftalar kala IŞİD’in Ankara Garı’nda 102 kişiyi katletmesiyle önce dehşete kapıldı, sonra kimisinde öfke kimisinde yasın hakim olduğu son derece duygusal bir seçmen kitlesi ile 1 Kasım’da seçime gitti.

7 Haziran’dan 1 Kasım’a uzanan süreçte, Türkiye, gazete binalarının basılmasından gazetecilerin kıstırılıp dövülmesine, yaygın yayın yasaklarından geleneksel ve sosyal medyada sansür ve otosansürün binbir türlüsüne kadar temel haklardan biri olan ifade  özgürlüğünün derinden tahrip edilişine yine, yeniden, tanık oldu. Seçmen, gözle görülür bir baskı ve güvensizlik ortamında seçime gitti.

7 Haziran’dan 1 Kasım’a uzanan süreçte, Türkiye, küresel ve bölgesel konumundaki kırılganlıklarına bir de seçim sonrasında kurulamayan hükümetin ortaya çıkardığı belirsizliği ekledi. Memleket, tarihinin en yüksek seviyelerine çıkmış bir döviz haddi ve seçim vaadlerinin de merhem olmayı başaramadığı çok düşük seviyelerde seyreden bir tüketici güveninin etkisiyle sahiden kaygılı bir seçmen kitlesi ile 1 Kasım’da seçime gitti.

Kısacası, iki seçim arasında olağan dışı bir süreç yaşandı ve 1 Kasım seçim sonuçları tüm taraflar için sürpriz oldu. Bu sürprizde, sağlıksız anketlerin, bazı beklenmedik oy çözülmelerinin ve geçen seçimde oy vermeyip son seçimde sandığa giden AKP seçmeninin rolü azımsanacak gibi değildi. 1 Kasım seçim sonuçlarını, pek çok yorumcu, ‘Seçmen, 7 Haziran seçimlerinde uyardığı iktidar partisini istikrar talep ederek tekrar iş başına getirdi’ tadında homojen seçmen kitleleri için geçerli olabilecek saptamalarla açıklamaya çalıştı. Seçim akşamı inandırıcı bulmadım, hala bulmuyorum.

Türkiye, 2 Kasım Pazartesi sabahı uyandığında şaşkındı. Barajı kıl payı aşan HDP olmasa daha büyük zafer elde edecek olan AKP ve seçmeninde bir bayram havası vardı. “Kaybeden” taraflarda ise öyle bir olan bitene inanamama, öyle bir vazgeçmişlik veya umutsuzluk hali hakimdi ki, sanki kulaklarda Atilla İlhan’ın şiirindeki o meşhur mahur beste çalıyor ve toplu halde müjganla ağlaşılıyordu.

Türkiye’yi çok renkli bir tablo ya da çok sesli bir müzik olarak düşünürüm hep. Müziği bir bütün olarak hiç duyabildik mi, orkestrada tüm enstrümanlara yer verildi mi, harmoni içinde çalabilmeleri için gereken kurumlar var mı, vs. çok tartışma götürür, ama son yıllarda diğer sesleri bastıran tek sesli bir müzik dinlediğimiz net. Toplumdaki bölünmüşlük ciddi boyutlara varmış durumda. Aziz İnan’ın Nobel’i almasının ardından New York Times gazetesinin koyduğu teşhis misali memlekette ne kederde ne zaferde birleşilebiliyor. Bu, hakikaten acı bir şey. Toplumun kendisinin, toplumsal ve iktisadi olayları sıfır-toplamlı oyunlar olarak görür hale gelmesi Türkiye’nin nasıl bir demokrasi modeline doğru yönlendiği açısından kaygı verici.

Bir ülkede azınlık haklarını çiğnemeden çoğunluk kuralına göre işleyen bir demokrasinin varlığından söz edebilmek için güçler ayrılığının işler olması gerekmektedir.  Yani popüler tercih, siyasi partiler, parlemento ve seçim sistemi gibi kurumlarca ortaya konurken, ifade özgürlüğü gibi temel haklar, ve özgür basın ve yargı gibi iktidarın gücünü dengeleyen/denetleyen kurumların varlığı kayıtsız şartsız garanti altında olmalıdır. Aksi takdirde, denetlenmeyen bir iktidar demokrasiyi değil çoğunluğun tahakkümünü temsil ediyor olacaktır.

Freedom House raporlarına bakıldığında bugün dünyada çok sayıda demokrasi olduğunu görmek mümkün. Bunların pek çoğu bundan neredeyse yirmi yıl önce Fareed Zakaria’nın “illiberal demokrasi” dediği seçim demokrasileri. Son yılların popüler deyimiyle demokrasi ve otokrasi arasında yer alan “rekabetçi otoriter” bu tip hibrit politik rejimlerde düzenli olarak seçimler yapılıyor, ancak siyasi rakiplerin bastırılması, medyada yoğun sansür ve otosansür uygulamaları ve etnik/dini gruplara ayrımcılık yapılmasına sıklıkla rastlanıyor. (Bknz. Şekil 1)

Şu sıralar okuduğum Mukand ve Rodrik (2015), son makalelerinde farklı siyasi rejimlerin bir taksonomisini yapıyor ve “liberal demokrasi”nin gerek şartı olarak mülkiyet haklarından, siyasi haklardan ve yurttaşlık haklarından söz ediyorlar. Bunlardan birincisi mülk sahiplerini ve yatırımcıları mallarına el konmasından korurken, ikincisi, birinci ve üçüncü haklarla çelişmediği sürece seçimi kazananlara ülkeyi yönetme ve politika yapma hakkı veriyor. Üçüncüsü ise tüm yurttaşlara kanun önünde eşitlik garanti ediyor.

Mukand ve Rodrik sözü geçen hakların sahipleri arasındaki asimetriyi göz ardı etmeyen bir analiz yapıyorlar. Sayıca az ama varlıklı elitin kaynakları başka yerlere mobilize etme tehdidi ile mülkiyet haklarından, yoksul ama sayıca fazla etnik/dini çoğunluğun ayaklanma tehdidi ile siyasi haklardan faydalandığını ancak ne varsıl ne de sayıca fazla olan etnik/dini azınlıkların temel hak ve hürriyetlerden yeterince faydalanamadıklarını belirtiyorlar. Dolayısıyla, bu bakış açısıyla demokrasilerin neden zamanla otokratişleştiğine değil, nasıl olup da liberal demokrasilerin ortaya çıktığına şaşmak gerekiyor.

Bu noktada, artık Türkiye’ye dönecek olursak, son yıllarda giderek artan etnik, dini ve siyasi kutuplaşma bir yandan otokratik rejimin bir sonucu olarak ortaya çıkarken diğer yandan da çok uç noktalara varıp varlığını tehdit etmediği müddetçe yöneten elitin seçimlerde elini güçlendiren bir araç haline gelmekte. Yönetilmesi zor bu hassas dengeyi elitin ne kadar koruyabileceği bir soru işareti.

Çoğulcu, özgürlükçü ve eşitlikçi bir demokrasiye geçebilmek için verilen reçete belli. En genel haliyle söylemek gerekirse, dışlayıcı değil kapsayıcı kurumlar ve düzenlemeler oluşturmak, hukukun üstünlüğünü garanti altına almak ve ifade özgürlüğünü kısıtlamamak gerekiyor.

Yazıyı iktisatçı gibi yazmadım, iktisatçı gibi sonlandırayım: Türkiye, çok uzun zamandır, zamanını,  enerjisini ve kaynaklarını, etnik/dini/siyasi kutuplaşmayı yaratmak/yok etmek için harcıyor. Bunun ciddi bir fırsat maliyeti olmalı, öyle değil mi? Fatura kime çıkıyor?

Kaynakça

Mukand, S ve D Rodrik (2015), “The Political Economy of Liberal Democracy,” CEPR Discussion Paper 10808, September.

Zakaria, F (1997), “The Rise of Illiberal Democracy,” Foreign Affairs, November/December.

 

 

 

 

Ayça Tekin-Koru Orta Doğu Teknik Üniversitesi, İktisat bölümünden lisans derecesini 1994, yüksek lisans derecesini 1997 yılında aldı. Purdue Üniversitesi, Ekonomi bölümünde doktorasını 2001 yılında tamamladı. 2001-2003 yılları arasında Krannert School of Management bünyesinde konuk öğretim üyesi olarak MBA ve Ekonomi programlarında ders verdi. Sonrasında 2003-2011 yılları arasında Oregon State Üniversitesi, Ekonomi bölümünde görev yaptı. 2012-2016 yılları arasında TED Üniversitesi, İşletme Bölümü'nün kurucu bölüm başkanlığı görevini yürüttü. Ayça Tekin-Koru çalıştığı üniversitelerde çeşitli düzeylerde uluslararası iktisat, oyun kuramı, mikroekonomi, makroekonomi ve sosyal meseleler iktisadı gibi dersler verdi. Araştırma konuları arasında, uluslararası ticaret, doğrudan yabancı yatırımlar ve iktisadi bütünleşme bulunmaktadır. Akademik araştırmalarının yanı sıra, 2012 yılından bu yana, İktisat ve Toplum dergisinde Sardunya adlı köşede Türkiye ve dünya ekonomisi üzerine yazılar yazmaktadır. Prof. Dr. Tekin-Koru, halen, TED Üniversitesi Ekonomi Bölümü öğretim üyesidir.

Bir cevap yazın