Sosyal Bilimciler Konuşuyor – İlhan Tekeli (İTD 109)


Ömer Faruk Çolak: Değerli okurlar bugün dopdolu bir röportaj yapıyoruz. Konu alanı o kadar geniş ki; çünkü İlhan Tekeli Hoca ile konuşacağız. İktisat tarihinden mi başlayalım, iktisadın kendisinden mi başlayalım, Avrupa Birliği mi konuşalım, sanayileşme mi konuşalım, tarihin kendisini mi konuşalım, iktisat coğrafyası mı konuşalım, şehircilik mi konuşalım? Bir toparlama yapacağız.

Hocam eserlerinizin bir kısmını okumuştum. Benim sizden ders alma şansım olmadı ama kitaplarınızı okuduğum için kitap hocam diyorum. İlk olarak basit bir soru soralım, hocam bu ne tempo? Bu ne yoğunlaşma? Çalışma yönetiminiz nedir? Soruyu özellikle genç akademisyenler için soruyorum çünkü arkamda öyle bir kitaplık var ki herhangi bir kitaplık gibi değil; sadece hocanın yazdığı kitaplar var. Hocam nasıl başladınız bu tempoya? Bu tempo ciddi bir emek, ciddi bir zaman planlaması demek. Bu planlamayı nasıl gerçekleştiriyorsunuz?

İlhan Tekeli: Genellikle böyle bir şey sorulduğunda şöyle bir şey anlatıyorum: Yaşamın içinde insanın karşısına çeşitli kapılar açılıyor. Hayat önünüze böyle kapılar açıyor. O kapıların bazılarından geçiyorsunuz, bazılarından da geçmiyorsunuz… Geçtiğiniz kapıya göre öykü tamamen değişiyor. Ben, meslek hayatı dediğiniz şeye inşaat mühendisliği formasyonuyla başladım.

Ömer Faruk Çolak: Evet siz İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği mezunusunuz.

İlhan Tekeli: Askerliğimi yaparken önüme bir kapı açıldı. Bir fırsat doğdu, şehircilik okuma olanağı elde ettim. Zaten inşaat mühendisliği sıkıcı geliyordu bana, yeni bir kanala girdim. Orada arka arkaya yeni kapılar açıldı. Önce plancı oldum. Akademisyen değildim, akademisyen oldum. Biraz sosyolojiye bulaştım, daha sonra biraz felsefeye bulaştım böyle çeşitlenerek gitti. Bugün çok geniş bir yelpaze var. Yani sosyal bilimlerin hemen hemen her alanında bir iş yapmışım. Halen karşıma ilgilendiğim bir konu çıktığı zaman bulaşmaktan çekinmiyorum… Buradaki mesele temelde belki plancı olmamla da ilişkili bir şey, sorunlardan yola çıkan bir yapım var. Bir sorunla karşılaşınca -bu bir sorumluluk olarak, arkadaşlık olarak, dostluk olarak olabilir- ben onu çalışmaya başlıyorum. Şimdi böyle bir çalışma sorunlara dönük olduğu için; disiplin içine hapsolmadığı için sorunlarla beraber yeni disiplinlere yayılıyor.

Ömer Faruk Çolak: Esasında zaten sosyal bilimlerde interdisipliner çalışırsanız daha düzgün bilim yapabiliyorsunuz.

İlhan Tekeli: Doğru, ben şöyle bakıyorum interdisiplinerliğe: Ortaya çıkmasının nedeni; disipline hapis olan bir bilim anlayışından sorunlara dönük bir bilim anlayışına geçince, sorunların çözümüne bir tek disiplin yetmemesi. Çok sayıda disiplini bir araya getirmek gerekiyor. Fakat bu disiplinleri yan yana koymakla iş çözülmüyor. İnsanların da interdisipliner hale gelmesi gerekiyor. O zaman başka disiplinlerle alış-veriş kolay oluyor, sorunları interdisipliner olarak çözmek mümkün oluyor ve bu bir yayılma dinamiği getiriyor. Biraz daha siyasal olarak, moral olarak topluma karşı sorumluluk duygularını elde ettiyseniz bu yalnız keyif için yapılan bir şey olmaktan çıkıp görev haline dönüşüyor ve çok sayıda işi kısa zamanda bitirmeniz gerektiriyor. Bunun için hızlı çalışmak gerekiyor. Bir işe “ben şu işi bir tamamen öğreneyim, oturup yazayım” gibi yaklaşırsanız bu çok az ürün ve çok büyük zaman demek. Hâlbuki ben çalışırken bir konuyu ele alıyorum, ne yapacağımı konsantre olarak düşünüyorum. Bu süreç bir günü aşkın sürüyor. Çalışmanın nereden başlayıp nereye gideceği, yöntemi vs. belli olunca gündelik yaşamın içindeki beş dakikaları bile kullanıp yazıya dökebilirsiniz. Onun için çok çalışmak meselesi yaşamın ayrılmaz bir parçası haline geliyor. Ayrı bir eğlence zamanı, çalışma zamanı, okuma zamanı diye bir şey olmuyor. Artık bunların hepsi birbiriyle iç içe; sabah kalktığından gece uyuyuncaya kadar süren bir uğraş ama bu seni sıkmıyor. Zaten onun için de o sırada iki-üç yazıyı aynı anda yazıyorsun ve böyle bir yaşam biçimi içinde ürün ortaya çıkıyor. Çok da zevkli bir şey.

Ömer Faruk Çolak: Ortaya bir ürün çıkması -kitap ya da makale- kesinlikle çok keyifli. Örneğin ben de genç yaşta ilk makalem çıktığında inanılmaz mutlu olmuştum.  Şimdi buradan bakarsak sosyal bilimlerin özellikle 1973 petrol krizi sonrası iktisattaki o neoklasik ağırlığının artması ve ondan sonra gelen yeni krizler ve bugün dünyanın yaşadığı gelir dağılımının bozukluğundan tutun da büyümede istikrarsızlık, yüksek işsizlik, iklim değişikliği gibi sorunlar… Bütün bunları göz önüne aldığımızda sosyal bilimler interdisipliner alandan çıkartan neoklasik iktisat sadece “poor iktisat”la iş görmeye kalkınca bir taraftan iktisadı fakirleştirdi gibi duruyor. Aynı zamanda neoklasik iktisat sizin de söylediğiniz gibi iktisadın sorunlara çözüm bulma şansını da yok etti ve bu sebepten iktisat bugün sanki başarısız bilim dalı, katılıyor musunuz Hocam?

İlhan Tekeli: Benim mühendislikten sosyal bilimlere girmem ve onun içinde değişik yerlere gitmem zaman aldı ve bu süreçte iktisat yoğunluklu dönemler oldu. Özellikle bölge bilimi tam neoklasik iktisat üstüne kurulmuş bir alandı. Daha sonra da bölge planlama üzerine çalıştım, o da kalkınma iktisadı üstüne kuruluydu. Onun için oldukça yoğun ilgi duyduğum dönemler oldu. Oysa bugünlerde iktisatla ilişkim azaldı. Nedeni ise iktisadın o zamanlar anlamlı olmasıydı. O günlerdeki yapısıyla diğer sosyal bilimlere kolayca eklemlenebiliyordu. Ben mühendislikten geldiğim için kantitatif analizlere yabancı değilim ama bugünkü geldiği noktada kantitatif/matematiksel çözümlemelere o kadar yoğunlaştı ki anlamlılığını kaybetti. Ben Türkiye’de yazılan iktisat makalelerinin çoğuna -terfi etmek için yazılanlar, problemleri çözmek için değil- baktığım zaman şunu görüyorum; dış dünyada yapılmış bir model var, arkadaşımız onu alıyor ve Türkiye’deki veriyle bunu Türkiye koşullarında işletip bir makale haline getiriyor. Şimdi burada derin bir problem var ama yeri burası değil. İkincisi, o modelin hassas bir veriye göre hazırlanmış olması.  Oysa Türkiye’de o hassasiyette bir veri yok. Yakıştırma yahut benzetme yoluyla elde edilen verilerle o modeli çalıştırıyorsunuz. Hâlbuki modeller o verilere çok hassas. Eğer iyi ölçülmeyen verilerle yapılıyorsa çıkan sonuçlar da çok anlamlı olmuyor ve bu modeller içinde uzun erimli perspektifler tamamen yok oluyor. Onun için iktisat dergilerini çok fazla okumuyorum.

Sanıyorum iktisat alanında da bu konuda bir dönüşüm yaşanmaya başladı. Örneğin Daron Acemoğlu’nun çalışması bu bakımdan çok anlamlı Daha önemlisi bizim bilimsel bilgi dediğimiz problemlerin niteliği değişmeye başladı ve yeni bilimsel bilgi paradigmaları çıktı. Şimdi EfilJournal’da yayımlanan yazımı bu kaygıyla kaleme aldım. Dünyada yeni bir bilimsel bilgi alanı; temsili olmayan (non-representative) bilgi alanı doğuyor diye telaşa kapıldım, çalıştım ve o öğrendiklerimi de bir makale haline getirdim. Non-representative bir bilgi alanında kantatif analizlerin anlamlılığı birden yok oluyor.

Ömer Faruk Çolak: Akademisyenleri bu puana mahkûm etmek bir anlamda hata mı? Bilim sorunların üzerine odaklanır, var olanı analiz eder, nedenlerini araştırır ve yeni şeyler ortaya koyar. Şimdi puan akademisyenliği diye bir şey var. Puan almak için yapılanlar bilim mi, değil mi? Açıkçası sorunlar var. Puan sistemi bir bakıma Türk üniversitelerinde bilim yapılmasını engelledi gibi geliyor. Biz hala geçmiş dönemdeki bir sürü çalışmayı kullanabiliyorsak ve bu kullanım bugünlerde yapılan çalışmalardan daha çoksa demek ki ciddi bir aşınma ve erozyon var.

İlhan Tekeli: Doğru.  Aslında birçok şeyle uğraştığım gibi eğitim tarihiyle de uğraşıyorum, bazı kitaplarım var ve özelliklede yüksek eğitim tarihiyle uğraşıyorum.

Ömer Faruk Çolak: TÜBA’dan bir yayınınız vardı.

İlhan Tekeli: TÜBA’dan da var.

Ömer Faruk Çolak: Ben o kitabı okumuştum hatırlıyorum.

İlhan Tekeli: Üniversitenin dünyadaki evrimi ile ilgili.

Sonra Tarih Vakfı toplu eserlerin içinde onların hepsini bir araya getirdi, yayınladı. Bunların arasında YÖK tarihi de bulunuyor. Orada Kemal Gürüz döneminde bu dediğiniz pratiklerin nasıl geliştiğini anlatıyorum.  Kemal Gürüz bunu üniversitenin kalitesi yükselsin diye yaptı. Çünkü üniversitede bütün Türkiye’nin siyasal hayatında da olduğu gibi kayırmacılık ve ahbap-çavuş ilişkileri çok yaygınlaşmıştı. Bizim planlama alanında bir konu var. Dün öğrencilere onu anlattım. “Explaining Unintended and Unexpected Consequences of Policy Decisions”. Siz bir sonuç almak istiyorsunuz ama istediğiniz sonucu elde edemiyorsunuz. Çünkü toplumun dinamiği içinde bir önceki yozlaşmayı yaratan şey, bu yeni çözüm olanı da yozlaştırıyor. Yani toplumun dinamik olması çok önemli. Yine EfilJournal’da çıkmış olan yazıda Deleuze’nin bilime bakış açısında şöyle bir fark var. Diyor ki esas mesele toplumsal yapı vs. değildir, yaşamdır. Yaşam da sürekli olarak oluşur. Dinamik oluşma halinde olan bir şey; biz onu ne kadar kontrol edebiliriz? Hangi yöntemle kontrol edebiliriz? Mesela 60’larda mühendislikten plancı olmaya karar verdiğimde bizim bildiğimiz bir çerçeve vardı. Rasyonel planlama, baba Weber’den geliyor. Baştan bir hedef koyuyorsun, bilimsel bilgiyi kullanarak rasyonel olarak ona varıyorsun. Şimdi 80’lere doğru gelindiğinde bu sistemin toplumsal kararlarda çalışmadığı ortaya çıktı. Birçok plan yapıldı başarısız olundu vs. sonra iletişimsel rasyonalite denilen bir kavram geldi gündemimize. O ne getirdi? Dedi ki bu Weber’de amaç ve araç ayrı ayrı tanımlanıyor, hâlbuki araç ve amaç toplumda aynı esnada tanımlanır. Onun için de rasyonellik insanların konuların çözümünde uzlaşmasıyla sağlanır. Buna da iletişimsel rasyonellik (communicative) denir. O zaman birinci dönemde bilgiye temelli bir elitizme dayandırılan planlamanın yerine, insanlarla ilişki kurmanın ortaya çıkardığı konsensüslere, oydaşmalara dayalı bir planlama. Bu durumda planlama bir demokrasi projesine dönüştü. Birinci dönemde planlamada temsili kuramlarla üretilen bilgi kullanılır iken, , ikinci dönemde yararlanılan bilgiler yapılanmacı kuramların entersubjektiv bilgisi olmaya başladı. EfilJournal’da tartışmaya çalıştığım temsili olmayan meseleye gelince; planlama nereye gidiyor? Esas mesele dinamik olan yaşamsa ve oluşuyorsa; bu oluşum bizi iyiye götürmeyi garanti etmiyorsa ve kötüye gitme ihtimali varsa bizler bu oluşuma doğrudan razı olamayız. Bunun iyiye gitmesi için müdahale etmemiz gerekiyor. Peki, böyle dinamik sürece nasıl müdahale edeceğiz? O zaman duygusal etkileşme problemi, çıkar probleminin önüne geçiyor. Bu oluşumu etkilemenin yolu onun atmosferinin geliştirilmesi haline geliyor. Bu tabii henüz planlama pratiklerimizin girmediği fakat üstünde yazılıp çizilmeye başlanan bir alan. EfilJournal’da yayımlanan yazıyı dostlarıma da gönderdim. Onlardan birisi ona cevap olarak bir on iki ciltlik Human Geography ansiklopedisi gönderdi. Nigel Thrift ve arkadaşları, temsili olmayan bilgi üstünden coğrafyayı yeniden yazmış on iki cilt halinde. Şimdi öyle hızlı bir dönüşüm içinde yaşıyoruz. Ben yaşlandım tabii ama yine de çalışıyorum. Fakat gençlerin işi bizimkinden çok daha zor. Daha zor bir bilim dünyası var.

Ömer Faruk Çolak: Buradan yola çıkarsak Cumhuriyet döneminin Türkiye iktisadına bakalım istiyorum. Çünkü bu bir serüven ve bu serüven 1923’te esasında başlıyor ama geçmişi Osmanlı’ya dayanıyor. Biz o kadar eskiye bakmayalım. Demokrasi, kurumsal yapıdaki dönüşümler, birinci meşrutiyetten itibaren başladı diyebiliriz diye düşünüyorum. Gelişime baktığınızda Türkiye genel bir kavram var. Piyasa kavramı.  Zannediliyor ki piyasa 1980 sonrası var. Piyasa 1923’lerde İzmir’de yapılan Türkiye İktisat Kongresi’nde tartışıldı. 1927’de Sanayiye Teşvik Kanunu var ama hepsini de bir bütün halinde almak mümkün değil. Yani 1946 seçimlerine kadar ki dönem farklı ondan sonraki dönem farklı, hatta 1939-1945 bile farklı; savaş dönemi.

İlhan Tekeli:  1946’da çok partili rejime gelince popülizmin içeriği değişiyor.

Ömer Faruk çolak: Oraya geleceğim, popülizmin farklılığı ortaya çıkmaya başlıyor. Önce farklılığı bir ortaya koyalım ve günümüze doğru yavaş yavaş gelelim Hocam.

İlhan Tekeli: Bizim modernleşme tarihimiz aslında 19. yy’ın ikinci yarısında başlıyor. Tabii bunu II. Mahmut’a kadar da götürmek mümkün. Ama toplumu ciddi etkileyen sonuçları ikinci yarıdan, 1860’lardan sonraya çıkıyor. Ben yazılarımda şöyle bir sınıflama yapıyorum: Türkiye’nin modernleşmesini dört döneme ayırıyorum. Birinci döneme utangaç modernite diyorum. Osmanlıların modernitesi. Osmanlılar modernleşmeden etkileniyorlar; etkilenmemeleri mümkün değil, dünyanın en önemli imparatorluklarından biri ve o etkiye giriyor, özellikle de 1838 İngiliz Ticaret Anlaşması ile beraber dış ticarete açılmaya başlayınca içi de dönüştürmeye başlıyor. Bu önce biraz azınlıklar eliyle oluyor, yani Müslüman olmayan milletler eliyle oluyor. Kapitalizmin etkileri daha sonra Müslümanlara da ulaşıyor. Ve Osmanlı İmparatorluğu’nda yavaş bir modernleşme başlıyor. Burada ufak bir anekdot anlatayım. Türkiye’de sanayileşme olmadığı için sanayi kenti doğmadı vs. diye yazardık. Tamam, büyük işçi kitleleri falan olmadı ama bugün 1860’dan sonraki kentlerin oluşumuna baktığımızda limanların örgütlenmesi vs. o kentin fiziki yapısını bir sanayi kenti yapısına dönüştürüyor aslında. Sanayi daha sonra gelmesine rağmen. Dış ticaret o kadar önemli bir dönüşüm ki içeride kent mekânındaki örgütlenmeyi tamamen değiştiriyor.

Bu utangaç oluşum içinde, -bence çok önemli bir dönüşüm- 1869’da Saffet Paşa’nın bir eğitim reformu (Maarif-İ Umumiye Nizamnamesi) var. Bu nizamname bir sistem öneriyor; İptidailer, rüştiyeler, idadiler, sultaniler çok geç kurulsa da o çerçevenin tepesinde Darülfünun var. Böylelikle modern eğitim önce İstanbul’da başlıyor sonra Abdülhamit döneminde bütün Anadolu’yu sarıyor. Modernleşme başlıyor ve Osmanlı’nın modernleşmede şöyle bir stratejisi var; diyor ki, kardeşim ben işim için gerekli yüksekokulları kurarım ama medreseye de dokunmam. Onlar bir çeşit sönümlenmeye girdikleri için zaten Cumhuriyetin başına gelindiği zaman kaybolmuş durumdaydı. Yani onun için utangaç modernite diyorum. Modernliği alıyor fakat içeride de çok gürültü çıkarmayacak bir strateji kullanıyor. Bunları metinlerde de görüyoruz mesela ilk imar nizamnamelerin dilinde de bu utangaçlığı görüyoruz. Bu nizam namelerde en temel dönüşüm ahşap yapıdan kagir yapıya geçilmesi. Çünkü ahşap binaların kapladığı bir kentte yangın büyük bir tehlike, ondan kaçınmak için kagir yapıya geçilmesi öneriliyor. Ama kagir yapı çok pahalı. Kentin düşük gelirlileri bunu ödeyemiyor. Nizamname’de bu konuda şöyle bir cümle bulunuyor; “binalar kagir olacaktır ama hali vakti olmayanlar için az uzacık yerde ahşap yapılabilir”. İlginç olan “az uzacık” ifadesinin kullanılmış olmasıdır… Modernitenin ölçülere getirdiği presizyon  kavramı ile buradaki az uzacık  ifadesini  yan yana getirdiğin zaman utangaç modernitenin nasıl bir zihniyeti temsil ettiğini anlamak kolaylaşıyor.

İkinci Meşrutiyet’ten modernist düşünce iyice kımıldamaya başlıyor ve sanayileşme meselesi, milli iktisat meselesi devreye giriyor. Cumhuriyet, İkinci Meşrutiyet’in yarattığı bir fikri kuvöz işlevinden yararlanarak radikal modernite programını oluşturuyor… Bu radikal modernite projesi 1946’ya kadar sürüyor ve 1946’da çok partili rejime geçilmesiyle dönüşüyor. Çünkü iktidar olmanın koşulu oy almaya dönük hale geliyor. Böylelikle ödün vermeye başlıyorsun. Moderniteden vazgeçilmiyor ama “popülist modernite”ye dönüşüyor. Türkiye’de bu dönüşüm hep Demokrat Parti’nin iktidara gelişine bağlanır.  Oysa Türkiye’de bu dönüşümün 1948’de Yedinci CHP Kurultayında yapmıştır. Bütün köy enstitülerinin kapatılması sorunları, toprak reformu konusundaki geriye giden adımlar, İmam Hatip Okullarının açılması kararları bu kurultayda alınmıştır. Modernitenin üçüncü dönemini oluşturan popülist modernite 1980’li yıllara kadar sürmüştür. Bundan sonra modernitenin aşınmasının yaşanarak post modernist gelişmelerin yaşandığı dördüncü döneme girilmiştir.

Ömer Faruk Çolak: Şemsettin Günaltay’ın başbakan olması?

İlhan Tekeli: O 1949’da, sözünü ettiğim kurultay bundan bir yıl önce gerçekleşiyor… Çünkü iktidar olmanın koşulu değişiyor.  Çok partili rejimde iktidar olmak için oy alacaksın. Oy almak için de popülizm yapacaksın. Bugün yaşadığımız demokrasi krizinin altında 1946’da bizim gerçek bir demokrasiye geçmiş olmamamız yatırıyor. Bence 1946 bir demokrasiye geçiş projesi değildir, ancak çok partili bir yönetime geçiştir. Cumhuriyetin demokrasi projesi o geçişte yoktu. CHP demokrasi projesini ancak Demokrat Parti’nin bu çok partili rejimi baskıcı şekilde kullanması üzerine 1958’de geliştirdi ve 60 ihtilali bu geçiş programının felsefesi üstünde yükseldi. Kanımca Demokrat Parti’nin bir demokrasi projesi olmadı.

Ömer Faruk Çolak: Peki o zaman piyasa ekonomisi dediğimiz ekonomi 1950’den itibaren başladı derler. Hâlbuki gerçeğe baktığımızda görüyoruz, KİT’lerin en doğru düzgün yapılanları 1950’de yapılmış. 1960’lar ise tabii bu işin ciddi bir şekilde planlamayla gerçekleşmesi. Bu piyasa kargaşası bugün bizim hala üzerinde konuşmamız gereken ya da başımızı ağrıtan bir olgu. Bu dünyada da böyle galiba. Sermaye birikim sürecinde kapitalizm olgusunu düşündüğümüzde piyasa ile kapitalizm Türkiye’de ve dünyada hep çatışmış yani piyasa eşittir kapitalizm diyemeyiz.

İlhan Tekeli: Diyemeyiz tabii, hele oligopolistik ve monopolistik piyasa sorunlarıyla, kapital birikiminin ilk dönemlerinin problemleriyle birlikte piyasayı düşünürsek iş çok farklı bir noktaya geliyor. Ben planlama düşüncesi konusunda bir ders veriyorum ODTÜ  Şehir ve Bölge Planlama Bölümü’nün doktora programında, onlara çok eski bir yazıyı okutuyorum, 1954’lerde yazılmış. Bu yazı Dahl ve Lindblom’un kitabından. Diyorlar ki planlama iki ayağa oturur. Birisi mükemmel hesaplama, ikincisi mükemmel kontrol. Bu iki işlevi toplumun kurumsal yapısının nasıl gerçekleştirdiğini çözümlemeye çalışıyorlar. Toplumun kurumsal yapısı mükemmel hesaplama için nasıl çalışır? Toplumun demokratik yapısı veya siyasal yapısı kontrol için nasıl çalışır ve bunun sosyal süreçlerini anlatıyor. Tabii mükemmel hesaplama süreçlerini anlatırken iki şey üstünde duruyorlar, bunlardan birincisi piyasa. Piyasa eğer kendi mantığıyla çalışıyorsa, yani fiyatları çarpıtacak güçlü aktörler yoksa ve mükemmel bir yarışma varsa, piyasada ulaşılan denge en uygun üretim ve tüketim miktarının gerçekleşmesini sağlıyor. Ama bu sonuç piyasa malları için geçerli tabii. Piyasa bugün kamusal mal dediğimiz malları üretemiyor yeterli miktarda.

Ömer Faruk Çolak: Ya da üretmek istemiyor.

İlhan Tekeli: Üretmek istemiyor. Onun için de kamusal mallar diye bir başka alan ortaya çıkıyor… Bu kamusal mal denilen alanın ciddi olarak tartışılması gerekiyor. Yani kamusal mal nasıl üretiliyor? Bunun üretilmesinin değişik nedenleri var. Çıkarların tamamen bir bireye özgü hale getirilememesi toplumsal olarak üretilmesi gerektiği mesela savunma meselesinde olduğu gibi yahut dışsallıklar dolayısıyla aşıda olduğu gibi… Yani bir kamusal mal alanı var. O alanda üretim ve bazen de tüketim kararları, siyasal olarak veriliyor. Böyle olunca da oylama ile ilgi süreçler ve onların tartışılması bir önemli bir iktisat alanı olarak ortaya çıkıyor.

Şimdi bu çerçevede planlamaya baktığınız zaman planlamayı toplumun düzgün olarak çalışması varsayımına oturtmuş oluyorsunuz ve burada Türkiye’deki önemli problemlerden biri, bizim Selim İlkin, Yakup Kepenek ve Ataman Aksoy ile beraber yaptığımız Türkiye’de tekelcilik çalışmasının arkasında Türkiye’de böyle bir tartışmanın ortaya çıkması var. Ali Koçman, bir beyanat vermişti TÜSİAD başkanı iken o günlerde özel sektörün tekelci yapısı dolayısıyla eleştirilmesine kızarak, tekelciliğin ancak gelişmiş ülkelerde olacağını, Türkiye’nin gelişmiş bir ülke olmadığını, iddia ederek Türkiye’de tekelci mekelci yoktur demişti… Biz de bu AB’den bir fon aldık bunu 127 sektörde ölçtük. Gördük ki Avrupa’da tekelcilik bize göre solda sıfır. Biz müthiş bir tekelci durumla karşı karşıyayız.

Ömer Faruk Çolak: Kamusal mal meselesinde cumhuriyet belli ölçüde başarısız oldu ki bazı alanlarda ister istemez özel kesim bu işe girdi? Yani sizin makalenizden yola çıkarak söylüyorum; dolmuşçuluktan tutun da yapsatçılığa kadar. Eğer kamu planlama yapıp ve kaynak tahsisini buna göre yapsaydı, biz bugün genel olarak belli noktaları aşmış olacaktık. İşin ilginç tarafı devletin ekonomiye müdahalesinin yüksek olduğu dönem olarak addedilen planlama döneminde bile bunlar yapılmamış, piyasaya bırakılmış. 2020’ye giriyoruz, biz hala metro yapmakla uğraşıyoruz koca İstanbul’da. Kentleşme bağlamını da bunun içine katabiliriz. Türkiye’deki o çarpık kentleşme de biraz buradan geliyor. İşin ucunda galiba birazcık da cumhuriyetin başından itibaren sermaye birikimi sorunu var.

İlhan Tekeli: Mesele burada. Mesele bu sermaye birikiminde. Şimdi bu dolmuş, gecekondu vs. örneği verdiniz; biz 1974’lerde Dolmuşlu, Gecekondulu, İşportalı diye bir kitap yazdık. Yiğit Gülöksüz ve Tarık Okyay ile birlikte. Biz bunu yazdığımız zaman şehir olayını henüz kapital birikimi problemi etrafında algılamıyorduk. O günlerde, 74’lerde şehri şöyle anlatıyorduk; Türk şehirleri iki (dual) yapılı şehirlerdir; bir modern kesimi vardır, bir de enformel kesimi vardır. Aradan 30-40 yıl geçtikten sonra ben uyanmaya başladım. Bunları böyle anlatmak doğru değil, bunu bir kapital birikimi problemi olarak anlatmak doğru olur diye düşünmeye başladım. Tabii bunda David Harvey’in çalışmalarının payı vardı…  1950’den sonra yaşanan olayı, sanıyorum bugün daha doğru olarak kavrayabiliyorum. Bugün başka bir yere geldim. İnsan yaşadıkça ve aynı konular üzerinde birkaç kere konuştukça yer değiştiriyor, başka noktalara geliyor. Merih Celasun’un anma toplantısında yaptığım konuşmada bunu anlatmaya başladım. Orada bunun ipuçları vardır. Ama şimdi daha net ortaya koyuyorum.

İkinci Dünya Savaşı olduğu sırada dünyada şöyle bir şey yapıldı; hep savaş çıkıyor öyle bir sistem kuralım ki savaş sonrası barış içinde olsun, ekonomisi iyi olsun… Savaş içinde savaş sonrası için derinliğine çalışmalar yapıldı.

OFC: Jean Monnet’ler, Friedrich Ebert’ler, Avrupa Birliği Kurucuları…

Keynes’in 50’lerden 70’lere kadar alanı domine eden iktisat düşüncesi… Ama çok ilginçtir bu çalışmaların hiç birinde savaş sonrasında bütün dünyanın hızlı bir kentleşme yaşayacağı öngörüsü yoktur. Bu durum bütün dünyaya bir sürpriz oldu.  Hızlı bir kentleşme; yalnız Türkiye’de yaşanmadı, bütün dünyada yaşandı. Bütün her tarafta da gecekondu kuşakları oluştu, vs. Bu şöyle bir sorunu ortaya çıkardı.  O zamana kadar Türkiye’de bir tek kent, Ankara %6 hızla büyüyordu. Savaş sonrasında Türkiye’de bütün kentler %6’ya yakın hızla büyümeye başladı. Sorun, büyük kitlelerin kente gelmesiydi. Bu durumda neyle karşı karşıya kalıyorsunuz? Gelenlere hem iş bulacaksınız; hem konut yapacaksınız; hem alt yapı sağlayacaksınız, bunun için hızlı bir sermaye birikimi gerektiriyor. Oysa Türkiye’nin kapital birikimi çok yavaş. Günümüzdeki gibi arıtma tesisi yapmak için uluslararası hibe kaynak vs. yok. Yani belediyeler çok kıt kaynakla böyle büyük bir problemle karşı karşıya kaldılar ve Türkiye’nin o radikal modernite döneminde gelişmiş bulunan imar mevzuatı dört başı mamurdu. Türkiye’nin karşılaştığı bu büyük sorunun çözümünü pahalılaştırıyordu. Kapital ihtiyacını artırıyordu.

Ömer Faruk Çolak: IMF ve Dünya Bankası’nın kuruluş amaçları biraz böyle değil mi? IMF fonlama yapsın, Dünya Bankası da yeniden inşa…

İlhan Tekeli: Ama savaş sonrasında Dünya Bankası henüz kent alanına el atmamıştı. Kent meselesine girmeleri çok daha sonraki yıllarda oldu. Şimdi 1950’lerden bahsediyorum. Bu yıllarda Türkiye ciddi bir problemle karşılaştı. 1930’lardan sonra yetişmiş plancılar konut alanları, kanalizasyonu, yeşil sahaları doğru dürüst bir kent nasıl yapılır biliyorlardı ve bütün yasal sistemi de ona göre kurulmuştu.  Ama kentlerin büyümesi böyle bir imar anlayışına göre gerçekleşseydi, Türkiye çok sınırlı yatırım kaynağını verimsiz bir şekilde kullanılması demek olacaktı. Buna yatırdığın zaman sanayiye kapital kalmıyordu. Sanayiye yatırım yapılamayınca kente gelenlere iş sağlanamayacaktı. Üretim  artırılamayınca da bu yatırımın dönmesi mümkün olmayacaktı.  Kısacası Türkiye’nin modernist olarak teşekkül etmiş imar anlayışı içinde Türkiye’nin kentleşme sorununa çözüm bulması mümkün değildi. Çünkü çözüm bulmamız için kentleşmeyi ucuzlatma yolunu bulmamız gerekiyordu. Kentleşmeyi ucuzlatacağız ki sanayileşme olabilsin ve bunu yapabilmenin yolunu entelektüeller bulmadı, halk buldu; gecekonduyu yaptı…

Ömer Faruk Çolak: Bu süreçte ben şunu görüyorum: Devlet, planlama dönemi de dâhil olmak üzere nihai tüketim malları ile uğraşmıyor. Devlet sermaye birikimini sadece oligopolist yapıyı koruyarak, kredi mekanizmasını destekleyerek değil, kendisi ara mal üreterek Türk sanayisinin özel sektörüne bir yandan da sermaye birikimine ciddi katkıda bulundu. Devlet hiçbir zaman üretmedi ama gitti devlet demir çelik fabrikası kurdu, devlet rafineri kurdu ve bu özel sektöre düşük maliyetli girdi sağladı. Yani dolaylı bir sermaye birikimine ciddi bir katkısı vardı.

Türk iktisat tarihi cumhuriyet döneminin aynı zamanda bir sermaye birikimi tarihi olduğunu düşünüyorum. Her şey sanki bunun üstüne oturuyor. Ortada Lakatoscu bir sert çekirdek var, adı sermaye birikimi ve bütün etrafını çevirenler bunu koruyor gibi.

İlhan Tekeli: O sermaye birikimine katkı yapan, aynı zamanda kentleşmeyi ucuzlatan halk.

Ömer Faruk Çolak: Tabii.

İlhan Tekeli: Halk ucuzlatmasaydı devlet onu yapamazdı.

Ömer Faruk Çolak: Oraya kaynak aktarmak zorunda kalacaktı.

İlhan Tekeli: Aslında gecekondu bir suç meselesi değil, bir çözüm meselesi. Çözdü halk. Ama bu mesele yalnız konut meselesinde kalmadı ki. Belediyenin kaynağı yok, kanalizasyon yapamadı. O zaman ne oldu denize deşarj etti. Denize deşarj edince ötrofikasyon başladı; İzmir körfezi, İzmit körfezi kokmaya başladı vs. Türkiye sermaye birikiminin düşük ve yerel yönetimlerin güçsüz olduğu bir dönemde hızlı kentleşmeyi gerçekleştirmek durumunda kaldı. Bu kentleşme sorunları Türkiye’de kentler için nasıl plan yapılır bilgisinin olmaması dolayısıyla yaşanmadı. O bilgi teşekkül etmişti. Olup biteni en iyi sermaye birikimi yetersizlikleri açıklıyor.

1960’larda yapılan çalışmalar öyle gösteriyor ki, o yıllarda henüz organize sanayi bölgeleri yapılmadığı için sanayicilerin herbiri kendilerine anayollar üzerinde yer seçiyorlardı. Etraflarında da ucuz emeği sağlamak için gecekondulara yer verdiler.  Modernist entellektüeller gecekonduları suçlu ilan ederken, Türkiye’de yalnızca sanayiciler gecekonduları savundu. Türkiye sol gelişmeye başlayıp sendikal örgütlenme gelişerek işçi eylemleri başlayınca, fabrikaların yanına yerleşen işçiler grevlere gittiklerinde fabrikaları işgal ettiler. Ondan sonra iş çevrelerinin işçi kullanma stratejisi değişti, yakın çevresinden işçi almamaya başladılar ve uzaktan işçi getirdiler. O zaman ne çıktı? Sabahleyin işçi toplayan servisler ortaya çıktı. Bunların hepsinin altında bir kapital birikim süreci var.

Ömer Faruk Çolak: Yakup Kadri’nin Ankara’sını okuduğumuzda Ankara’nın ilk talan edilişi ne zaman oluyor? Devrimciler, cumhuriyetçiler hatta milletvekilleri ilk talan edenler, bunları görebiliyoruz.  

İlhan Tekeli: Zaten Ankara kitabı o bakımdan çok önemlidir ve onun arkasında bir çeşit kent ütopyası var.

Ömer Faruk Çolak: Puan akademisyenciliği başlayınca artık kimse edebiyatla da ilgilenmiyor. Hâlbuki iktisatta sermaye birikimi ve kentleşme romanlarda da kendini gösteriyor. Orhan Kemal okuduğunuzda 1950-60’ların başka dönemini okumasanız da oluyor.

Peki, o süreçten bugüne kadar ülkemizde belli dönemlerde özel sektörün devlete isyanları oldu. Örneğin İstanbul’da Ahmet Başar’ın sanayi kongresi, 1980’den sonra Özal dönemindeki özel sektörün bize karışmayın demesi gibi. Bu sanki özel sektörün o dönemlerde benim birazcık sermayem oldu artık bırak kendi işimi kendim göreyim demesi diyebilir miyiz?

İlhan Tekeli: Cumhuriyetin, belki İnönü hariç, diğer yöneticileri de biraz böyle bakıyor aslında. İnönü’de biraz farklı bakış açısı var. Aslında sanayileşme kavramı Cumhuriyet öncesinde, o İkinci Meşrutiyet döneminde yaşanan fikri gelişmeler sonucu Türkiye’deki aydınların içine çok işlemişti. Bu konuda birkaç somut örnek vereceğim. Bir tanesini biliyorsunuz; Mehmet Ali Kâğıtçı. İzmit kâğıt fabrikasını, kağıt üretim teknolojisinde bir değişiklikle kuran bu adam, Türkiye’de kâğıt fabrikasından önce ne yapıyordu? Mehmet Ali sanayileşmeye takmış, Avrupa’ya gidiyor, bunları öğreniyor, teknolojiyi öğrenmek için Avrupa’da fabrikaya işçi olarak girip know-how çalıyor. Bunun arkasında devlet falan yok, bunu tutkulu bir kişi olarak yapıyor. Sonra fırsat gelince o birikimi kullanıyor.

Şimdi Ahmet Şerif Önay üzerinde duracağım… Ben tesadüfen tanıdım. O yıllarda Vedat Dalokay’a danışmanlık yaparken Ankara’nın en önemli sorunu hava kirliliğiydi. Bize zihni sinir projeleri gelirdi, işte Çankaya’ya büyük bir vantilatör kuralım, bir de tünel açalım, havayı harekete geçirelim gibi. Vedat Bey de bu projeleri bana gönderirdi. Bir gün, bir adam geldi. Çok güzel bir palto, kumaş dökülüyor, müthiş bir şapka, ağır bir adam. Dedi, siz ilgileniyormuşsunuz; buyurun, dedim. Ben makine mühendisiyim işte kaloriferleri şöyle yakarsanız daha iyi olur gibi teknik olarak anlatmaya başladı. Çok etkilendim. Biraz konuşunca anlaşıldı ki bu Birinci Sanayi Planı’nın hazırlanmasında, Sovyetler Birliği’nin gönderdiği uzmanların kontrpartı olan Ahmet Şerif Önay’dır. Biz daha sonra Selim’le onun hayatını yazdık. Şöyle bir öykü çıktı altından: Bu adam mülkiyeden mezun oluyor Osmanlı döneminde. Diyor ki Türkiye mülkiyeyle falan kurtulamaz… Sanayi lazım ben de gideyim Almanya’ya, sanayi okuyayım, makine mühendisi olayım. Gidiyor makine mühendisi oluyor. Mezun olduğu zaman diyor ki makine mühendisi olmakla bir şey olmaz, ben makinaların tasarımını yapacak hale gelmeliyim. Gidiyor bir tütün fabrikasının tasarım ofisinin başına kadar yükseliyor. Şimdi bak, mülkiyeden bir öğrenci artık kendisine böyle bir emel ediniyor. Kurtuluş Savaşı olurken Avrupa’da bir yarışma yapılıyor; Türkiye nasıl kurtulur konulu, orada ikinci oluyor, birinci de Hüsnü Zübeyir Koşay oluyor, bir folklorist. O dönemde Kazım Karabekir doğudaki harekâtı kazandıktan sonra oradaki yetimlere okullar açıyor, kalkınmacı işler yapıyor. Ahmet Şerif Önay’a da küçük bir sanayi planı hazırlatıyor. Tabii o sanayi planı bugünkü anlamda değil. Çimento fabrikası nasıl kurulur? Kiremit fabrikası nasıl kurulur? Onların teknolojisi nedir?

Bu örnekler bize gösteriyor ki, Cumhuriyetin başında Türkiye’deki aydınlarda içselleştirilmiş bir sanayileşme tutkusu bulunuyordu. Cumhuriyetin yöneticileri de sanayileşmek istiyorlar. Ama bütçenin büyüklüğü ne? İlk yıllarda bütçenin büyüklüğü 100 milyonun altındaydı. Bütçe ilk kez 100 milyonu aştığında bir coşku doğuyor. Bütçe çok sınırlı. Ankara’yı başkent yapacaksın, demiryolu yapacaksın, sanayi kuracaksın ama para pul yok. İsmet Paşa diyor ki ben o bütçenin bile %10’nunu mutlaka yatırıma ayırıyordum. Bu bilinç, ilginç bir bilinç.

Ömer Faruk Çolak: Hocam 1942 savaş döneminde Şükrü Saraçoğlu meclis konuşmasında diyor ki, “sağlam bütçe, denk bütçe namusumuzdur” ve bunu savaşa rağmen söylüyor. Şimdi biz sürekli bütçe açığı veriyoruz. Çok farklı düşünüyorlarmış.

İlhan Tekeli: İttihatçıların döneminde açık bütçe kavramı var.  Maliye nazırı Cavit Bey ilk kez enflasyonu terbiye etme etkisi vardır diye savunuyor. Cumhuriyet yöneticileri paranın değerinin korunmasına önem veriyor. Açık bütçeye baş vurmamaya çalışıyor.

Sanayileşme için devletin elinde kaynak yok, ama bir tutku var. TBMM’den 1926 yılında demir ve çelik fabrikasının kurulması için bir yasa geçiyor. Bu o zaman kadar Dünya’da görülmüş bir şey değil. 1927’de çıkan Teşviki Sanayi Kanunu var ve bu özel kesimin eliyle kalkınmaya dönük çıkarılmış bir kanun. 1930 yılında Şakir Kesebir’in TBMM’den geçirdiği sanayi planını da bu kanunla ilişkilendirmek doğru olur. Bu planı Selim İlkin’le birlikte yayınladığımız Belgesel İktisat Tarihi kitaplarından birinde yayınladık. Orada da şöyle basit bir ithal ikamesi mantığı var. Neyi ithal ediyoruz? Neyi ihraç ediyoruz? İhracatı nasıl artırarak orada sağladığımız dövizle bu tarafta da ithal ikamesini sağlayacak hangi tür sanayileri geliştirebileceğimizi saptamaya çalışıyor.

Fakat 1929 buhranı geliyor ve ekonomiyi fena bir şekilde vuruyor. Aslında ilginç bir fırsat da yaratıyor. Biliyorsunuz, o sırada Paris’te Fethi Bey Osmanlı borçlarının nasıl ödeneceğini müzakere ediyordu. İsmet Paşa’nın direnmesine rağmen Fethi Bey o müzakerelerde altın esaslı ödemeyi kabul etmişti. Ve kriz gelmiş, altın esaslı ödeyeceksin… Felaket… Yalnız anlaşmada bir madde var, ekonomiyi kötüye düşürürse ödemeden vazgeçebilir diye. İsmet Paşa bu maddeyi kullanarak ödemeyi durduruyor. O zaman da Avrupa’dan Türkiye’ye yabancı uzmanlar gönderiliyor. Bu borç ödenebilir mi diye. Charles Rist diye önemli, liberal bir ekonomist geliyor ve onun Türkiye’nin mali ve ödemeler durumu hakkında hazırladığı bir rapor var. Onu da biz yayınladık. O günlerde sihirbaz maliyeci diye tanınan Hjilmar Schacht Türkiye’ye çağrılıyor. Kriz koşullarında bu iktisatçıların getirdiği çözümler İsmet Paşa’yı tatmin etmiyor. İsmet Paşa “bana kapitalist mehafilin düşünceleri ile zehirlenmemiş bir iktisatçı lazım” diyor. Buradan sürekli bir tokat yiyor çünkü. O zaman işte devlet iktisadı meselesi ortaya çıkmaya başlıyor. 1930 yılında politikaları belirten bir kitapçık gibi bir şey yayınlıyor, orada bu dönüşümün işaretleri veriliyor.

Ne yapacağız? Yani kapitalist piyasa iktisadının dışında bir şeyler yapılacak ama nasıl? Bu soru  Şevket Süreyya’yı çok ilgilendiriyor. SSCB’de olanları Türkiye açısından yorumlamaya çalışıyor. SSCB 1928’de Guelro planını uygulamaya başlamış. Enerji bazlarına dayanan bir sanayileşme gerçekleştirilmeye çalışılıyor. Bu plan bölgesel eşitsizliğe karşı radikal bir çözüm getirmeye çalışıyor. Böyle bir arayış içinde, Türkiye Birinci Sanayi Planını hazırlamaya girişiyor. SSCB’den planı hazırlamak için bir uzmanlar grubu çağrılıyor. Gelen ekibin başında Prof. Orlof bulunuyor. Bu ekip yirmi  yatırım projesi hazırlıyor… Onları yana yana getirince de plan olmuş oluyor. Arkasında bir makro çerçeve falan yok. Bir projeler demeti var. Ayrıca Türkiye’nin kapital birikimi de yok. İsmet Paşa bir Rusya’ya bir de İtalya’ya seyahat yapıyor. Buna finansman bulmaya çalışıyor. Ve İtalya’dan söz verilen para gelmiyor. Ama Rusya’dan on milyon altın geliyor. Plan içinde yer alan  demir ve çelik fabrikası dışındaki projelerin hepsi plan süresi bitmeden tamamlanıyor.

Burada biraz önce sözünü ettiğim Ahmet Şerif Önay’dan gelen küçük bir öyküyü anlatayım. Rusların uzmanların kontrpartı olarak Sanayi Tetkik Heyeti’nin başında Ahmet Şerif Önay bulunuyordu. Aynı zamanda Celal Bayar’ın akrabası ama araları bozuk… Ahmet Şerif Önay, Sovyetlerin önerdiği tekstil fabrikası türüne karşı çıkıyor. Rusların önerdiği Nazilli ve Kayseri fabrikaları; cırcırından ipliğine, ipliğinden bezine, bezin aprelenmesine, boyanmasına kadar tüm aşamaları kapsayan büyük yatırımlar. Onun için kombine fabrikalar diye adlandırılıyorlar. Bu fabrikaların karşısında Ahmet Şerif Önay’ın santral fabrikası diye adlandırdığı farklı bir modeli var. Diyor ki; bizim çok sayıda el tezgâhımız var, dokumayı el tezgâhlarında yaptırıp ondan sonraki işlemlerini yapacak merkezi bir fabrika kuralım. Böylece çok daha az yatırım yaparak daha çok istihdam yaratırız. Ama bu SSCB’nin mantığına uymuyor. Uygulamaya konulmuyor. Bu fikir İkinci Dünya Savaşı koşullarında Denizli’de uygulanmıştır. Haluk Cillov’un doktora tezi bunun üzerinedir. Bu kısa öyküyü bir şeyi göstermek için anlattım. Türkiye’de bu konularda fikri olan teknisyenler bulunuyordu. Fikirlerini savunuyorlardı. Ben Ahmet Şerif Önay’la konuşurken, birinci plandan Sovyet modeli falan diye söz edince çok kızmış ve planı biz hazırladık iddiasında bulunmuştu. Yani “biz onlara teslim olmadık” diyordu… Bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum.

Şimdi bu konuşmamızda Türkiye’nin sanayileşmesinin öyküsünü iktisadi bir mantıkla bir kurmaya çalışıyoruz. Fakat, ben İkinci Dünya Savaşı kitabımızın ikinci cildinde savaşın ekonomisi üstünde çalışmaya başlayınca şunu fark ettim. Biz kendi sanayileşme tarihimizi yanlış yazıyoruz. Türkiye’nin sanayileşme tarihini kurgulamakta, iktisadi mantık tek başına yetersiz olmaktadır. Buna mutlaka milli savunma mantığını da eklemek gerekiyor. Kadro dergisinin Cumhuriyetin onuncu yılına ilişkin 1933’teki sayısında Kadrocular İsmet Paşa’ya bir başyazı yazdırıyorlar. Atatürk yazmıyor. Onu ikna edemiyorlar. İsmet Paşa o yazıda “bizim iktisadımız savunma iktisadıdır”. İktisada da bir kumandan mantığıyla yaklaşıyor. Bizim iktisat mantığıyla yazdığımız tarihlerde ele almadığımız Kırıkkale ve Elmadağ fabrikaları ön plana çıkıyor. Cumhuriyetin ilk yıllarında ciddi bir askeri sanayi yatırımı yapılıyor. Türkiye’nin ilk demir çelik fabrikası Karabük değil Kırıkkale’dir. Sanayi tarihi yazımında biz bunu görmezden gelmişiz.  Oysa İkinci Dünya Savaşı sırasında politikanın bu yönü çok önem kazanıyor.

Aslında bir fabrikayı piyasaya ya da orduya üretim yapıyor diye ayırmak da çok kolay değil. Kırıkkale’ye demir çelik fabrikası kuruyorlar bizimkiler. Daha Karabük kurulmamış. Peki, bu askeri fabrika ne üretecek? Devlet ona sipariş etmeli ki malzeme, bomba, top mermisi vb. üretebilsin. Oysa devlette para yok ki onu sipariş etsin… O zaman bu fabrikadan nasıl yararlanılacak sorunu ortaya çıkıyor. Diyorlar ki demir yolu rayları yapalım. Cumhuriyetin demiryolu rayları Kırıkkale’de yapılıyor. Kırıkkale’de ray üretiminin başladığı yıllarda Bayındırlık Bakanlığı bu rayları almıyordu. Bayındırlık Bakanlığı’nın başında da bir asker var; Ali Çetinkaya. Niye almıyor? Ya bu çürüktür diyor. Götürüp İsviçre’de test ettiriyorlar, Alman çeliklerinden iyi olduğu çıkıyor. Ondan sonra Türkiye’nin demir yollarının çelik ray ihtiyacı buranın üretimiyle karşılanıyor. Bu askeri fabrika ama piyasa malı üretiyor.

Şimdi sanayileşme öykümüzü askeri sanayiyi dışlayarak kurgulamaya başladığımızda önemli şeyleri ihmal etmemizin sorunlarını fark etmeye başlıyoruz. Bence, bizim sanayileşme öykümüz bakımından asıl önemli olan 1936’da yapılan İkinci Beş Yıllık Sanayi Planı. Celal Bayar’ın döneminde yapılmış ama onun giriş yazısını Şevket Süreyya yazmış. Arkasındaki felsefede SSCB’nin sanayileşme yaklaşımının etkisi var.  Bu planda fabrika sayısı 20’den 100 küsura çıkıyor. Ama başka bir şey daha geliyor; bu fabrikalar iki enerji bazı etrafında kümelendiriliyor. Enerji bazlarından birincisinin Tavşanlı-Soma Linyit kömürü madenlerinin geliştirilerek oluşturulması öngörülüyor. Diğerinin de varolan Zonguldak kömür madenleri etrafında oluşması düşünülüyor. Türkiye henüz hidrolik enerjiye geçmemiş. Bu nedenle enerji bazlarını geliştirmekte kömür havzalarından yararlanıyor.

Bu ikinci plan hazırlanırken birinci plan tek bir fabrikası hariç yapılmış bulunuyordu. Uygulanamayan fabrika Karabük demir ve çelik fabrikasıydı. Bu fabrika için 50 milyon TL gerekiyordu. Birinci planın gerektirdiği yatırımın yarısını oluşturuyordu. Bu kaynağı bulmak gerçekçi görülmüyordu. Bu nedenle ikinci plan hazırlanarak uygulanmaya başladığında Türkiye bir sürprizle karşılaştı. Türkiye ekonomisi üzerinde kurulmakta olan hegemonyayı parçalamak için Türkiye’ye Karabük Demir ve Çelik Fabrikası’nın yapılması için kaynak sağlayacaklarını ilan ettiler. Bu İngilizler açısından büyük bir dönüştü. 1933 yılında dünya ekonomik krizine bir çözüm arayışı için toplanan Londra konferansında Türkiye demir çelik fabrikası kurmak istediği için suçlanmıştı. Türkiye gibi ülkeler demir çelik fabrikası kurarsa tabii kriz olur deniliyordu. Ama İngiltere’nin politika değişikliği üzerine Karabük Demir ve Çelik Fabrikası II. Dünya Savaşı başlarken çalışmaya başladı. Kısa sürede İngilizlerin bu fabrikayı dengesiz olarak tasarladığı anlaşılmıştı. Savaş sonrasında onu dengeli hale getirmek için yeni yatırımlar yapılacaktı.

Ömer Faruk Çolak: Bu sanayi takıntısı 2000’lere kadar devam ediyor.

İlhan Tekeli: Tabii, ama yani şunu anlatmak istiyorum. Bu öyle havada bir karar değil, toplumun içine işlemiş bir karar.

Ömer Faruk Çolak: Bunun altında bir felsefe var. İsmet İnönü’nün 1930’da Sivas demir yolu açılışında,  “bizim devletçiliğimiz zaruretten doğmuştur” diye bir cümlesi var. Felsefi olarak bunu işliyorlar.

İlhan Tekeli: Şimdi İkinci Dünya Savaşı’na geliyoruz. Bence İkinci Dünya Savaşı Türk devletçiliğinin bir efsanesidir. Demokrat Parti’nin popülizminin 1946’dan sonra İkinci Dünya Savaşı’ndaki ekonomi yönetimini çok kötülemesine rağmen devletçilik büyük bir imtihan vermiştir ve başarıyla vermiştir. Şimdi birkaç olay anlatacağım; bunlardan birincisi Toprak Mahsulleri Ofisinin (TMO) performansına ilişkindir. Tabii savaşa hazır hale gelince ne yapıyorsun? Bir milyon adamı sahadan, üretimden çekiyorsun, tüketici yapıyorsun. Artan tüketimi azalan üretimle karşılamak için piyasaya müdahale ediyorsun. Bunu başarabilmek için üretimi piyasadan toplayarak depolayacak ve ihtiyacı karşılayacak şekilde dağıtabilmen gerekiyor. Türkiye bunu başarabilmek için Toprak Mahsulleri Ofisi’ni kurmuştur. 1939 yılında TMO’nun 60.000 tonluk silo kapasitesi bulunuyordu. Savaşın sonuna TMO’nun depolama kapasitesi 900.000 tona yükselmişti. Böyle bir kapasiteye ulaşmanın önemini kavramak için 1945 yılında yaşananları bilmek gerekir. 1945 yılında Türkiye büyük bir kuraklık yaşıyor. O yıllarda Türkiye 4 milyon ton buğdayı üretiyor. Bu üretim düzeyinde, müdahale ederek üretim tüketim dengesini sağlayabilmektedir.  O yıllarda Türkiye’de buğday üretimi hava koşullarından çok etkileniyor. Üretimin verimi sonbahar ve ilkbahardaki yağışlara bağlı olmaktadır. Bunlardan birinde kuraklık diğerinde yağış olursa Türkiye idare edebileceği bir üretimi gerçekleştiriyor. Fakat 1945 yılında her iki mevsimde de kuraklık oluyor ve üretim 2,5 milyon tona düşüyor. Hiçbir buğday ithalatı da yok. Bütün bu sorunlara rağmen Türkiye ekmeğini, kalitesi düşmüş olsa da dağıtabiliyor. Çünkü 900.000 ton stoku var. Meclis’te Haziran ayına girmeden Menderes hükümeti suçluyor, diyor ki “bu 900.000 tonu boşuna tutuyorsunuz, bu bir maliyettir, bunları satın dağıtın” diyor. Dağıtsa, sefil olacak.  Savaş içinde TMO’nun böyle bir kapasite yaratabilmiş olması çok önemli bir başarıydı. Bu başarı devletçilikle sağlanmıştı.

Şimdi başka bir öykü, savaşa girerken Türkiye’nin 4 tane şeker fabrikası var, 50.000 ton şeker üretiyor. Fakat savaş öncesinde Celal Bayar başbakan oluyor. İş Bankası ve şeker şirketine yakın. Türkiye’nin şeker tüketimi 50.000 ton iken ona göre planlanmış fabrikaların üretimi,  Türkiye’ye yetiyordu. Savaş öncesinde Türkiye’de şeker tüketimini kışkırtıcı kararlar alınıyor. Savaşa girdiğimizde bizim tüketimimiz 100.000 tona çıkmış bulunuyordu… Savaş sırasında ithalat durunca 50.000 tonluk bir şeker üretimi açığı doğdu. Savaşta Türkiye dört fabrikada yılda 98.000 ton üretmeyi başarıyor… Bu efsane bir şey. Savaşın finansmanı için şekeri kullanıyor.

Bir başka örnek vereyim. Türkiye’de büyük devlet üretim tesisleri bulunduğu için Hükümet fiyat politikasıyla başarılı bir şekilde çapraz finansman yapabiliyor. Savaş içinde aniden bizim kömür tüketimimiz artıyor, sebebi Almanlar Ege’yi kapatınca İstanbul ve İzmir merkezli dağıtım sistemleri çalışmıyor; askeri malzemeler İskenderun, Adana ve Mersin limanlarından geliyor, o dağıtılıyor ve  Türkiye’deki ulaşım sistemi yeni duruma uyum yaparken önemli ölçüde değişiyor. Bu nedenle kömür talebi artıyor. Kömür üretimi istendiği kadar artırılamıyor. Bu durumda kömür fiyatları yükselme eğilimi taşıyor. Bu fiyatların yükselmesi yaşamın pahalılaşmasına neden olacağı için hükümet kömür fiyatlarını kömür kuruluşlarının zarar etmesi pahasına düşük tuttu. Bu zararı savaş dolayısıyla Sümerbank’ın yükselen tekstil fiyatlarından elde ettiği fazla ile karşıladı.

Bu örnekler bize savaş içinde devletçiliğin başarısını gösteriyor. Eğer devletçilik olmasaydı Türkiye İkinci Dünya Savaşı’ndan çok kötü olarak çıkardı.

Ömer Faruk Çolak: O iyi çıkmasına yönelik bir tek cümle söyleyeyim. 1945’te savaş bitiyor, Türkiye’de cari fazla var.

İlhan Tekeli: Marshall yardımı Türkiye’de çok tartışılır. Türkiye’de her şeyi Marshall yardımına bağlarlar. Marshall yardımı o kadar önemli değildir. Çünkü bizi Marshall yardımının içine ilk başvurumuzda almamalarının sebebi de bizim birikmiş altın ve döviz stokumuzun bulunmasıdır. Bize Marshall yardımından verdikleri şudur; o sırada Avrupa yeniden yapılanıyor, barış ekonomisi kurulmamış, üretim az ve piyasadan kamyon, traktör, otobüs bulamıyorsun. Bize paramız karşılığı satın alma önceliği veriyorlar. Bunun sonucu Türkiye’nin savaş içinde biriktirdiği 127 ton altın hemen eriyor. Türkiye Marshall planı kapsamına bu birikim eridikten sonra alınıyor. Ama bunun bir koşulu bulunuyordu. II. Dünya Savaşı sırasında savaş sonrası için İvedili Sanayi Programı hazırlanmıştı. Onun arkasında da Şevket Süreyya var ve ağır sanayiye dönük bir plan bu. Türkiye’nin Marshall planından yararlanabilmesi için bu plandan vazgeçmesi gerekiyordu. Türkiye 1947 yılında Süleyman Vaner’e 1947 İktisadi Kalkınma Planı hazırlatıldı. Tarım ve tarım sanayii ağırlıklı bu plan hazırlandıktan sonra Türkiye Avrupa’nın tarım ürünleri gereksinmesine yapacağı katkı dolayısıyla Marshall Planı kapsamına alındı.

Türkiye’de Marshall Planı bir Amerikan yardım problemi olarak ele alınıyor. Kanımca bu yeterli bir yorum değildir. Bu bir yardımdan çok Amerika’nın kendi iç sorunlarını çözmek için yapılan bir şeydir. Savaşa girmeden önce Amerikan ekonomisi kriz içindeydi. Savaş ekonomisine girince ekonomi canlandı ve savaş içinde üretimdeki verimlilik çok yükselmişti. Bir tür planlama yapılmaya başladı. Örneğin lineer programlama vs. falan o sırada gelişiyor.  Aynı yıllarda Rusya’da da Amerika’dan bağımsız olarak gelişiyor. Savaş sonrasında Amerika’da “verimlilik bu kadar arttı planlamaya mı geçsek?” diye tartışılıyor. Liberal kesim planlı ekonomiye geçmesin diye yayınlar yapıyor, Karl Popper ve Von Hayek yayınları bu dönemde çıktı. Amerika’nın savaş ekonomisiyle ısınmış ekonomisini barış ekonomisine dönüştürmesi gerekiyor. Bu barış ekonomisine dönüşmesi için, barış ekonomisinin talebinin yaratılması gerekiyor. Marshall Planı bunu Avrupa üstünden yaratmaya çalışıyor… Amerikan ekonomisinin soğuyarak tekrar piyasa içinde çalışmasını sağlıyor. Tabii ki Avrupa ekonomisinin canlanmasına da çok yardım ediyor ama aynı zamanda Amerikan ekonomisinin savaş ekonomisinden barış ekonomisine dönüşmesini sağlıyor.

Ömer Faruk Çolak: O dönemden başladık 1960’a geldik, bu sanayileşme ülküsü devam ediyor.

İlhan Tekeli: Demokrat Parti’de de devam ediyor. Bu bakımdan Sanayi Kalkınma Bankasının kurulması özel bir öneme sahip. Özel sektör eliyle sanayileşmenin bir aracı yaratılıyor.

Ömer Faruk Çolak: 1960’larda bu daha da ileri noktalara geliyor. 1970’lerin o çatışma ortamında İskenderun Demir-Çelik kuruluyor, Seydişehir Alüminyum Tesisleri kuruluyor ve o dönemde milliyetçi cephe hükümeti olmasına rağmen Ruslar geliyor, Türkiye’de ağır sanayiyi kuruyor. Süleyman Demirel ilginç dengeler kuruyor burada; büyük beceriler söz konusu. 2000’li yılların başında, Adalet ve Kalkınma Partisi’yle beraber ortaya çıkan durum, Türkiye’yi sanayisizleştirme projesi midir? Bu durum kendiliğinden mi meydana geldi yoksa uluslararası ortam, konjonktür, yapılanma mı bunu o noktaya getirdi? Çünkü benim naçizane görüşümce Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kendisine ait bir iktisat politikası yok. Önüne konulanı kabul eden bir politika izledi bu süreçte. Bunun içinde tabii sanayisizleşme derken ikamesini inşaat olarak belirledi.

İlhan Tekeli: Şimdi inşaat ne yaptı? İnşaatın yapsatçı türü küçük girişimciliği aşarak büyük müteahhitler eliyle yapılır hale gelmesi 1974 krizi ile ilgili. 74’te bir yanda Kıbrıs Harekâtı, öte yanda Dünya’da yaşanan birinci petrol şoku var. Türkiye’de büyük müteahhitin üç kademede doğduğu söylenebilir… Birinci nesil müteahhitler Cumhuriyetin demir yolu programı ile doğuyor. İkinci nesil müteahhitler, 50 sonrasında TCK’nın karayolu ve DSİ’nin barajlar ve sulama projelerinin uygulanması sırasında gelişiyor. Birinci ve ikinci nesil müteahhitler ülke içinde çalışıyor. 1974 sonrasında ortaya çıkan üçüncü nesil müteahhitler dışa açılıyor. Türkiye Kıbrıs Harekatı’yla birlikte Türkiye’nin Libya ile gelişen yakınlığı içte iş bulmakta zorlanan müteahhitlerin Libya açılımını kolaylaştırıyor. Libya açılımında Sezai Türkeş ve Fevzi Akkaya’nın öncülüğü var. Ondan sonra bu petrol krizi geliyor ve fiyatlar yükseliyor. Orta Doğu’nun petrol çıkaran ülkelerinde büyük bir birikim doğuyor. Bu birikim Ortadoğu ülkelerini büyük altyapı ve konut yatırımlarına itiyor. Türk müteahhitleri tüm Orta Doğu’ya yayılıyor. Zaman içinde daha da güçlenmeleri gerçekleşecektir.

Büyük müteahhitlik doğarken, 1980’li yıllarda Türkiye’nin içinde de toplu konuta geçişte büyük müteahhitlik için ek bir talep doğmuştur. Özal zamanında Toplu Konut İdaresi kuruluyor. Sektörün bugünkü geldiği nokta daha da farklı. Türkiye’de müteahhitlik tarihinin henüz yazıldığı söylenemez. Bunların her biri tarihi yazıldığı zaman birer efsane olacak.

Cumhuriyetin ilk yıllarında gerçekleştirilen demiryolu uygulamalarını yakından incelediğinizde bir efsane bulursunuz. Bizde solcular arasında demiryolu efsanesini yüceltirken-karayolunu kötülerler. Hayır, karayolu da inanılmaz bir efsanedir. Bu efsane 1948’de başlıyor ve efsanenin baş aktörü Vecdi Diker’dir. Hazırlanan 9 yıllık program büyük başarıyla uygulanıyor.  1957’de dünyanın en başarılı uygulaması olarak kabul edilir. Dünya Karayolları Kongresi Türkiye’de toplanır. Bu efsanenin yaratılması Amerikan Public Road Administrationun ikinci başkanı Hilts’in Vecdi Diker’le işbirliği sayesinde gerçekleşir. Hakikaten Türkiye’de müteahhitliğin yurt dışına açılması da Fevzi Akkaya, Sezai Türkeş’in yarattığı bir başka büyük efsaneyle gerçekleşir.

Bunlar müthiş öyküler, hakikaten çok ilginç bir çeşitlilik var. İnşaatın ön plana geçtiği sanayinin geri plana itildiği günümüzde bile yeni sanayileşme öykülerinin yaratılmakta olduğunu düşünüyorum. Son günlerde yaşadığımız Suriye’deki savaşta Türkiye’nin askeri savunma sanayini kurmuş olduğunu görüyoruz… Yani bütün ambargoya rağmen savaş sürüyor ve bunlar tamamen bizim ürettiğimiz teknolojiler. Burada da yazılacak öyküler bulunuyor.

Ömer Faruk Çolak: İnşaat sektörü ile ilgili sadece sanayisizleşmeye katkı verdi demeyelim de sermaye birikimine de katkı sağladı diyelim. Sıradan bir gecekonducu bile ne yaptı? Gecekondusunu verdi, iki konut, üç konut sahibi oldu. Bu birazcık sermayeyi bir anlamda tabana yayma projesi ve halk da bunu sevdi. Son 20 yıldır siyasi iktidarı ayakta tutmasının nedeni iktisadidir. Dolayısıyla bu mekanizma şimdi tersine döndü. Çünkü bana şöyle geliyor, Türkiye tasarruf yetersizliği nedeniyle yatırımlar yapamadı, gecekonduya izin verdi ve biraz önce sizin söylediğiniz gibi halk kendisi çözdü. Ama o çözüm borçlanmaya kaynaklık etti. Dolayısıyla çok da sağlıklı değil diye düşünüyorum şu dakikada.

İlhan Tekeli: Şu dakikadaki durumumuz çok farklı. Ben iki kademede analiz ediyorum. Perşembe günü bir konuşma yapacağım dünyada ve Türkiye’de yaşanan demokrasi krizi ile ilgili. Orada bu meseleyi şöyle ele alıyorum. Birinci mesele bugün dünya yönetilemiyor, neden yönetilemiyor? Dünyada bugün bir sistem var. Birleşmiş Milletler diye bir sistem var bir de ulus devletler var. Bunların etkileşimiyle dünyayı yönetmek istiyoruz. Bu ulus devletlerden birisi Birleşmiş Milletleri de kontrol ederek dünya yönetimini gerçekleştirmek istiyor. Ulus devletlerin dominansında olan BM’nin yetersizliği dolayısıyla dünya yönetilemiyor. Bölgesel savaşlar sürüyor, bu bölgesel savaşları emperyalist güçler vekâlet savaşlarına çevirerek kendi ülkelerine insani maliyet oluşturmadan savaşı sürdürüyorlar. Öteki taraftan ulus devletlerini aşan bir dünya demokrasisi, kozmopolitan demokrasi denilen şey kurulamadığı için ne oluyor? Bu multi-national’lar (çok uluslular) denetim dışında kalıyor. Evet, büyüyorlar ama büyümeleri dünyada eşitsizliği artırıyor; Piketty’nin anlattığı mekanizmalar… Ve iklim değişiyor. BM ve ulus devletlerden olan sistem buna önlem alamıyor. Yani bugün dünya demokrasisinin kurulamamasının nedeni ulus devletlere dünya sistemi içinde verilen pozisyonlar.

Biz demokrasi krizi içinde olan bir dünyada yaşıyoruz. Bu noktada sorabiliriz. Entelektüel camia bu soruna bir çözüm üretti mi? Çözüm var mı? Tabii ki var. Bütün dünyada yaşayanların katıldığı bir seçimle oluşturulan bir kozmopolitan demokratik sistem ve bunun altında oluşturulan, Avrupa Birliği’nin anayasasına getirilmiş çok kademeli yönetişim denilen bir mekanizmayla bu demokrasi açığı kapatılacak şekilde yönetilebilir.

Ömer Faruk Çolak: Bu popülist, sağcı iktidarların gelişimi ekonominin mevcut durumundan mı kaynaklanıyor?

İlhan Tekeli: Şimdi o şununla ilgili; dünya yönetilemediği için demokratik yöneticiler prestijlerini koruyamıyorlar. Onların yerine otokrat, baskıcı, vurducu, kırdıcı adamlar dünyada söz sahibi oluyor ve bu bir post-truth denilen hakikat ötesi yalana dayanan bir siyasi söylemle bütünleşerek iktidarlarını sürdürüyorlar… Bunun her tarafta örneği var. Latin Amerika’dan tut Afrika’sına, Rusya’sına kadar her tarafta böyle bir şey var.

Ömer Faruk Çolak: Bunun maliyeti çok yüksek hocam. Kimi fütüristler diyelim Üçüncü Dünya Savaşı’nın bu kurulan düzenden ortaya çıkabileceğini öne sürüyorlar. Hitler de bir popülistti biliyorsunuz.

İlhan Tekeli: Tabii. Bütün problemimiz bugün sağcı otoriter popülizmin yönetilemeyen dünyada çözüm gibi görünmesi ve krizi sürekli derinleştirmesi problemiyle karşı karşıyayız.  Açıktır ki krizden çıkmak için kâğıt üstünde bir çözüm söylemenin bir önemi yok. Arkasına bir siyasal gücü koyamazsan uygulamada bir sonuç alınamaz… O halde bu gücü nasıl yaratırsın? Ancak kriz yaratır bunu. Nasihatle olmaz. Şimdi aynı konuyu Türkiye’ye taşıyalım. Türkiye de bir demokrasi krizi yaşıyor. Ekonomisi kriz içinde, her şey kriz içinde, hukuk devleti yok, dış siyaseti riske çok açık, ne olacağı belli değil. Şimdi böyle bir ortamda bir demokrasi yandaşı isen ne yapabilirsin? Bu nasihatle olmaz, örnek yaratmak gerekir. Bugün CHP’nin eline geçen belediyeler bu örneği yaratmak için bir fırsat olabilir. Bir kavramsallaştırma, yani başarılı bir katılımcı demokrasi örneği nasıl yaratılabilir? Deneyerek. Denemeden olmaz. Ayrıca ben şu dakikada Türkiye’deki krizin dünya demokrasi krizinden bağımsız olmadığını düşünüyorum. Ama tümünü değiştiremeyince yerelden başlanabilir.

Ömer Faruk Çolak: Hocam esas meseleye gelelim önümüzdeki dönemde demokrasi ve ekonomi için ne yapmalıyız? Çünkü kentleşme de bunun içinde, ulusların birlikteliği ya da ayrışması da bunun içerisinde. Ne yapılmalı? Küresel ölçekte söylüyorum, Türkiye’den bağımsız da yanıt verebilirsiniz Hocam.

İlhan Tekeli:  Olaya tabii iki düzeyde bakmakta yarar var. Dünyada ne olacak ve bizde ne olacak bunu birlikte biraz düşünmek gerekiyor. Böyle bir düşünmenin temeli neye oturmalıdır. Nereden başlayarak düşünmeliyim? Bizim bugünkü düşünme biçimlerimiz doğru düzgün düşünmemize olanak veriyor mu? Burada gördüğüm temel bir engel var; reel politik denilen olay. Genellikle bütün dış siyaset analizleri hatta Türkiye içindeki analizler, neyin üstünde duruyor? Hemen hemen hepsinin arkasında bir reel politik kabulü bulunuyor. Dış siyaset analizleri kimin gücü var üzerinden yürüyor. Senin söylediğinin bir hükmü yok… Bu sebepten dolayı sonunda kim güçlüyse haklıdır ve bu güç oyununda ne olmalıdır diye düşünüyoruz. Buradan bir çözüm üremez. Buradan bugünkü krizi sürdüren öneriler çıkar. Türkiye’deki çözümlemelerde de reel politik hâkim. Seçimi kim kazanırsa haklıdır diye bakıyoruz. Siyasetçiler “seçimi nasıl kazanırım?”ın peşinde. Seçimi kazandıktan sonra ne yapacak? Nasıl bir demokrasi projesi var? O demokrasi projesi konusundaki özlemler toplumda nasıl yaratılacak? Bunları düşünen yok. Bunların düşünülmesini engelleyenin seçim nasıl kazanılır kaygısı olduğunu düşünüyorum. Nasıl bir Türkiye olacak? İnsan onuruna yakışan bir yönetimin Türkiye’de nasıl kurulabileceği hakkında bir projemiz yok, biz bunu aramızda tartışıp geliştirmiyoruz.

Ömer Faruk Çolak: O zaman seçmen gözüyle bakarsak seçmenin bir fayda fonksiyonu var.  Faydayı maksimize etmesi gerekiyor. Nasıl? Daha düşük vergi uygulamak bunu sağlar mı? Seçmenin sağcı mı ya da demokrat mı olması önem arz etmiyor. Amerika’da da böyle. İşsiz kalacak mıyım kalmayacak mıyım?

İlhan Tekeli: Şimdi bu reel politik ve seçimi kazanma mantığı içinde dünya nasıl yönetilmeli, hatta bir sade vatandaş dünyadan ne isteyebilir ve ne bekleyebilir konusunda konuşmuyoruz ve onun için de beklentiler oluşmuyor. Beklentiler sığ problemlere indirgeniyor: “Yarın aç kalmayayım”. Ama bu uzun erimli bir düşünceye yol gösteren bir şey değil. Demek ki birinci sorumuz, pratik sonuç önermeden çok niye bunu öneremiyoruz? Bu partilerin konuşmalarına bakın hiçbirinde ciddi bir şey var mı? Ele gelir, dişe dokunur insanın hayalini gerçekleştirecek yahut insanların o hayal için fedakârlık yapmasını sağlayacak bir hayal var mı? Yok. Demek ki birinci sorunumuz bizim gibi olanlar için. Yani tuzu kuru, pratikte siyasetten de beklentisi olmayanlar adamlar için. Galiba ilk yapmamız gereken birlikte düşünmek ve birlikte düşünmeye yol açmak. Ben şuna inanmıyorum ve pratikte yaşadığım için biliyorum. Farz edelim ben bir şey geliştirdim ve bunu söyledim; hiçbir anlamı yok. Eğer bunu hep beraber geliştirip hep beraber savunmuyorsak gücü yok. Benim reel politik karşısında güç kazanabilmem için bu düşünceyi birlikte üretmem gerek.

Önce bugünkü siyaset yapma biçimimiz ve bu karşılaştığımız sorunlarla başa çıkacak önerileri geliştirme biçimimiz hakkında bir düşünce geliştirmemiz gerek.  Bu konuda bir farkındalık yarattığımızda karşımıza bu düşünceyi nasıl inşa edebiliriz diye bir soru karşımıza çıkıyor. Efil Journal’daki yazımın altında da böyle bir arayış var. Yani dünyaya bakış açımı nasıl değiştireceğim? Dıştan müdahale edilen bir dünya mı? Yoksa iç dinamikleri serbest bırakılmış insanlığın oluşturduğu bir dünya mı? Bunun içinde insan onuru, insan hakları nasıl duracak? Dikkat ederseniz sizin de katıldığınız çalışmalarda gelişen İzmir Modeli’nde biz yerel yönetim için dedik ki esas mesele yaşam kalitesidir ve yaşam kalitesinin felsefesi de tüketici felsefesi değildir. İnsanların yapabilirliğini geliştirme ve yapabilirlikleri ile ortaya çıkardıkları performansların sağladığı doyum üstünedir. Şimdi bu insanlara bir yaşam biçimi, bir yaşam felsefesi öneriyor.

Bu felsefe için artık eskiden olduğu gibi sol ve sağ ayrımına dayalı bir çizgide yer seçmek söz konusu değil. Bu sürekli oluşan yaşamın başka bir deyişle yaşam macerasının doyum sağlayan bir bireyi olarak yaşamını sürdürmek söz konusu. Bu da farklı bir bakış açısı. Böyle bir noktaya gelirsek, nereye varırız? İki şeyden kurtuluruz. Birisi siyaseti sol ve sağ diye bir çizgi içinde düşünmek. Bugün herkes bunu çok söylüyor; bu karmaşık bir sistemdir ve çok boyutludur. Çok yönlüdür, ben bunu niye bir doğrunun üstünde temsil ediyorum sol-sağ diye? Artık n boyutlu uzay üzerinden bir temsile ihtiyacım var. Bu bizim duygularımız üstünden de olur. Efil Journal’daki makalede üstünde durulan duygusal etkileme ve etkilenme üstünden de olabilir. Demek ki ikinci bir noktaya gelmemiz gerekiyor. Nasıl birlikte bir yaşam için mutlu bir dünya kuracağız. Düşünme yollarını çeşitlendirmek ve onun için kullanacağımız felsefi pozisyonlarımızı derinleştirmek gerekiyor. Bugünkü siyaset pratiği içinde olan insanlar için bunlar havada  olan sözler gibi görünebilir. Onun için benim işim zor ama doğrunun orada olduğunu görüyorum. Onun için birlikte bir yere gideceğiz; tek başına bir yere gidemeyiz. Çünkü bakın şimdi benim söylediklerimi bir siyasetçiye söylesem kırk dereden su getiriyor, doğru dürüst bir şey söylemiyor diyecek. Oysa doğru dürüst bir şey söylüyorum.

Ömer Faruk Çolak: Haklısınız Hocam. Bu güzel söyleşi için çok teşekkür ederiz, sağ olun…

İlhan Tekeli 6 Kasım 1937 İzmir doğumlu, şehir ve bölge plancı ve sosyal bilimcidir. 1964 yılından beri planlama kuramı, göç coğrafyası, makro coğrafya, Türkiye’deki yerel yönetim tarihi ve ideolojisi, Türkiye’nin kentleşme deneyimi ve toplumsal sonuçları, Türkiye’nin modernleşme tarihi, Cumhuriyetin ekonomik politikaları, Türkiye’de siyasal davranışlar, STK’lar, demokrasi vb. konularda yayınlanmış 111 kitabı ve çok sayıda bilimsel yazısı vardır. Çok sayıdaki ödülleri arasında TÜBİTAK Hizmet, Sakıp Sabancı ve Vehbi Koç Ödülleri sahibidir.

Bir cevap yazın