Türkiye’nin Büyüme Politikasının Sürdürülebilirliği ve Doğurduğu Riskler – Öner Günçavdı (İTD 57)


Günümüz dünyasının artık 2000’lerin başındaki dünya olmadığı daha iyi anlaşılmaktadır.  Dünya ekonomisi yeni bir konjonktürel dönüşümün eşiğine gelirken, siyaset ve ekonomi alanında ülkemizde de önemli değişiklikler yaşanmaya başlamıştır. On üç yıldır süregelen siyasi istikrarın sonuna gelen Türkiye, iktisadi alanda da bir dönüşümün başındadır.  Bu dönüşümün yapılabilmesi, her zaman olduğu gibi güçlü bir siyasi liderliğe ihtiyaç duyacaktır.  Ancak 7 Haziran seçimlerinden sonra ortaya çıkan siyasi tablo uzun bir süre böyle bir siyasi iradenin çıkmasının zor olacağını bizlere düşündürmektedir.

Bugün tüm dünya FED’in faiz oranlarını ne zaman arttıracağını merak ederken, en azından böyle bir artışın olacağı bir beklenti olarak ortaya çıkmıştır.  Böyle bir beklentinin doğmuş bulunması faizlerin fiilen artışı kadar önemlidir. Dolar faizlerinin ne zaman artacağı tam olarak bilinmese de, böyle bir ihtimal bile dünya mali piyasalarındaki iklimi değiştirmiştir.  Bu durum, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelere yönelen fon akımlarında yavaşlamaya ve/veya bahsi geçen artış beklentisiyle bu fonların maliyetlerinin artmasına yol açmaya yetmiştir.  Oluşmaya başlayan bu yeni dönemde, eskisi kadar bol olmayan, olanına da erişimin zorlaştığı mali kaynakların nasıl kullanılacağı geçmişte olduğundan çok daha önemli hale gelmiştir.

Ülkemiz açısından  dünyadan elde edilen mali fonların şimdiye kadar nasıl kullanıldığını, en güzel şekilde siyasi karar alıcıların söylemlerinden anlayabiliriz.  Bugünkü cumhurbaşkanı 2014 yılı içinde çeşitli defalar yapmış olduğu konuşmalarda bu konuya ışık tutmuştur. 12 Aralık 2014 tarihinde  TOBB üyelerini kabulünde yaptığı konuşmada dile getirdiği aşağıdaki sözler, AKP dönemindeki büyüme politikasının önceliklerini tüm çıplaklığıyla ortaya koymaktadır. Bu toplantıda Cumhurbaşkanı,

Biz inşaat sektörüne asla dur demedik.  İnşaat sektörüne yürü dedik.  Başı da TOKİ çekti. İnşaat sektörüne dur, sanayiye ilerle derseniz çöküntü başlar.”

diyerek, inşaat sektörüne verilen önemi ilk kez bu kadar açıklıkla vurgulamıştır. Ona göre, AKP’nin onüç yıllık iktidar döneminde bir iktisadi başarı varsa, bundaki en büyük pay inşaat sektörünündür. Bu sektörü teşvik eden siyasi tercihler bugün sahip olduğumuz gelişmeleri tetiklemiştir.

Bir iktisatçı olarak, doğruluğu bir yana, Cumhurbaşkanının bu söyleminin çok güçlü bir hipoteze dayandığı anlaşılıyor.  Elbette her iktisadi hipotezde olduğu gibi bunun da ampirik olarak test edilmesi gerektiğini düşünmekteyim.  Bu amaçla Türkiye ekonomisindeki üretimin %80’den fazlasını oluşturan ana faaliyet gruplarının büyümeye yaptıkları katkılara bakmakta yarar var. Zira Türkiye ekonomisi açısından bu kadar önemli olan ve ülke ekonomisini batmadan kurtaran bir sektörün iktisadi büyümeye yaptığı katkının da diğer sektörlere göre yüksek olması beklenir.

Bu itibarla ekonomideki tüm iktisadi faaliyetleri dikkate alan ve AKP iktidarı süresince öne çıkarılan inşaat, ticaret ve bankacılık gibi sektörleri diğer sektörlerden ayıran bir ayrıştırmanın yararlı olacaktır.  Bu şekilde yapılacak olan gruplandırma aynı zamanda bugüne kadarki büyüme modelimizin niteliği hakkında genel bir izlenim edinmemize olanak sağlayacaktır. Dahası bu tarz bir büyüme modelinin günümüz koşullarında sürdürülebilirliğinin olup olmadığı daha kolay değerlendirilebilecektir. Tüm bu büyümenin sektörel kaynaklarına ayrıştırmasından sonra, mevcut haliyle Türkiye ekonomisinin maruz kaldığı riskler daha iyi anlaşılacaktır.

İnşaat sektörü olmazsa, ülke ekonomisi bitmiş midir?

Cumhurbaşkanı “inşaat sektörü olmazsa, ülke ekonomisi batar” diyor.[1] Ancak bu soruya nesnel bir cevap verebilmek için son onüç yıllık dönem boyunca iktisadi faaliyetlerin büyümeye yaptıkları katkıları hesaplamakta ve bunlardan hangisinin büyümeye en fazla katkıyı yaptığını tesbit etmekte yarar var.  Bu tarz hesaplamalar iktisadi faaliyetlerin büyümeye yaptıkları katkıların ayrıştırılmasına dayanmaktadır.  Arz açısında yapılan bu ayrıştırma üretici kesimlerin üretimleriyle büyümeye yaptıları katkıyı değerlendirebilmemize imkan sağlamaktadır.

Arz açısıdan yapılan bu değerlendirmemizde Türkiye ekonomisindeki toplam üretimin %80’den fazlasını oluşturan beş ana sektör dikkate alınmıştır.  Bunlar sırasıyla tarım, imalat, finans ve sigortacılık, inşaat ve ticarettir. Şekil 1’de tüm bu sektörlerin dönem dönem büyümeye yaptıkları katkılar açıkça görülmektedir.

Şekil 1, Cumhurbaşkanının yapmış olduğu konuşmada ortaya koyduğu savın test edilebilmesi için de elverişlidir. Zira AKP iktidarında önem atfedilen inşaat sektörü ile, ülke ekonomisini yıkıma götürebileceği iddia edilen imalat sektörünün büyümeye yaptıkları katkılar bu şekilde açıkça görülebilmektedir.  Bu arada, yine AKP iktidarı döneminde önemi artan finans ve sigortacılık (bankacılık) sektörü ile toptan ve perakende ticaretin büyümeye yaptıkları katkıların boyutu da Şekil 1’den değerlendirilebilmektedir.

Şekil 1 – Ana Sektörlerin Toplam Büyümeye Katkıları (%)

Cumhurbaşkanının düşündüğünün aksine, o kadar teşvik edilmiş olmasına rağmen, inşaat sektörünün son onüç yıldır ekonomik büyümeye katkısı çok da abartılacak düzeylerde değildir.  Dahası bu süre zarfında, AKP iktidarının çok fazla önemsemediği imalat sektörünün büyümeye en fazla katkıyı yaptığı anlaşılmaktadır.  Özellikle AKP’nin büyüme performansının en yüksek olduğu 2002-2007 döneminde imalat sektörünün büyümeye yaptığı katkı inkar edilemez ölçüde yüksektir.  İnşaat sektörünün ise büyümeye, Cumhurbaşkanının ifade ettiği gibi abartılacak bir katkısının olduğu söylenemez.

Yine incelenen iktisadi faaliyetler arasında yer alan ve onüç yıllık AKP döneminde önemi artan toptan ve perakende ticari faaliyetlerin büyümeye yaptığı katkı da inşaat sektörünün yaptığından daha yüksektir. Ancak bu faaliyetlerin yaptığı katkının  zaman içindeki seyri beklenildiği gibi inşaat, finans ve sigortacılık sektörleri gibi bu dönemde öne çıkartılan sektörlerinkiyle uyumlu değildir. Aksine dönem dönem görülen dalgalanmaların imalat sektörünün büyümeye yaptığı katkıların sahip olduğu dalgalanmalarla daha uyumlu olduğu görülmektedir.  Bu, ticari faaliyetlerin imalat sektöründeki gelişmelerden etkilendiğinin bir göstergesi olarak düşünülebilir.  Başlangıçtaki sorunun cevabını tüm bunların ışığında vermek gerekirse, inşaat sektörü değil de imalat sektörü olmadığında Türkiye ekonomisinin ciddi bir büyüme sorunu ile karşı karşıya kalacağı anlaşılmaktadır.

Büyümenin Niteliği Sorunu

Ekonomik büyümeye ilişkin son yıllarda tartışılmaya başlanılan bir diğer husus da büyümenin niteliğidir.  Buna göre son yıllarda ülkemizdeki büyümenin dış kaynakla finanse edilen harcamalara dayandığı ve bu harcamaların da ülkenin döviz kazanma kabiliyetini arttıracak iktisadi faaliyetlere yönelik olmadığı vurgulanmaktadır.  Ağırlıklı olarak yurtiçinde ülke insanlarının ihtiyaçlarını karşılamayı amaçlayan birtakım iktisadi faaliyetlere yönelen bu harcamaların, ülke ekonomisini giderek daha çok dış kaynağa bağımlı hale getirdiği tartışılmaktadır.

Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Ali Babacan’ın 2013 sonbaharından itibaren yaptığı özeleştiriler bu sorunu kamuoyu nezdinde daha görünür hale getirmiştir.[2]  Aslında onüç yıllık AKP iktidarında ortaya çıkan bu durumda, bir siyasetçi açısından çok da şaşılacak bir şey yoktur. Zira hızlı bir şekilde enflasyonu düşürmeye çalışan ve bu süreçte, aşırı bir sermaye akımına maruz kalan herhangi bir gelişmekte olan ülkede olması muhtemel bu durum, 2002 sonrasında ülkemizde de yaşanmıştır. Literatürde bu tarz gelişmelerin yaşandığı başka ülkelerden örnekler mevcuttur. Ancak burada şaşılması gereken, ülkemizdeki birtakım iktisatçıların literatürdeki tartışmalara rağmen, geçmiş dönemlerde ortaya çıkan iktisadi performansı abartılı bir şekilde siyasi istikrara ve AKP’nin ekonomi yönetimine bağlamasıdır.  Elbette bilimsel bağlamından bağımsız bir şekilde yapılan değerlendirmelerde, elde edilen büyümenin niteliği konusu son zamanlara kadar ihmal edilmiştir.

Büyümenin kalitesini farklı şekillerde değerlendirmek mümkündür.  Özellikle burada yapacağımız gibi, elde edilen büyümenin dayandığı iktisadi faaliyetlerin belli bir niteliğini dikkate alan ayrıştırmaya dayan bir değerlendirmenin bu hususta faydalı olacaktır.  Türkiye gibi tasarruf oranları düşük ve dışa bağımlılığı yüksek bir ülkede izlenecek bir yaklaşımda, iktisadi faaliyetler ülkeye döviz kazandırma kabiliyetleri bakımından ayrıştırılabilir.

Buna göre bazı iktisadi faaliyetler sadece yerel düzeyde halkın ihtiyaçlarını gidermeyi amaçlayan ve dış ticaret yoluyla başka ülkelerdeki tüketici ihtiyaçlarını karşılama özelliği olmayan faaliyetlerdir. Bunlar ticarete-konu-olmayan faaliyetler olarak bilinir.  Genellikle ticaret, inşaat ve bankacılık gibi hizmet sektörü kapsamında düşünülen faaliyetler bu gruba girer.  Bunlar ithalat yoluyla dünya rekabetinden etkilenmezler.  Hükümetlerin popülist kaynak kullanma tercihlerine bağlı olarak oluşturulacak talep ile bu sektörlerdeki  üretim teşvik edilir; ortaya çıkan talebin yurtdışına kaçma imkanının olmaması ve/veya çok düşük olması sebebiyle siyasi olarak tercih edilen bu tarz kaynak kullanımının sonuçları ülke ekonomisinde daha görünür hale gelecektir.

Bu tarz kaynak kullanım tercihinin siyasiler açısından cazibesini arttıran da kamuoyu nezdinde kısa-dönem olumlu etkilerinin hızla görülebilmesi ve bu şekilde kamuoyu algılarının yönlendirilebilmesidir.  Bu şekilde yapılacak olan harcamalar kolay yoldan ekonominin canlanmasına yol açmakla birlikte, ülke ekonomisinin üretim yapısının ticarete-konu-olmayan iktisadi faaliyetler lehine bozulmasına neden olur. Bu bir seçim döneminin dışına taşıp, uzun süre devam ettirilirse, ülke ekonomisinin zarar görmesi kaçınılmaz olur.  Dahası bu şekilde kaynak kullanımının ortaya çıkaracağı yabancı kaynak ihtiyacının bu sektörlerdeki faaliyetlerle elde edilememesi en önemli sorun olarak karşımıza çıkmaktadır.  Başka bir deyişle bu sektörlere dayanacak  büyümenin sürekliliği ancak finansman imkanlarının sürekliliği ile mümkündür.

Ekonomilerdeki diğer bir faaliyet grubu ise, ithalat yolu ile dünya rekabetine açık olan, sadece yerel ihtiyaçları değil, aynı zamanda başka ülkelerdeki tüketicilerin de ihtiyaçlarını gidermeye yarayan malların üretimini kapsayan iktisadi faaliyetlerdir. İthalatı olduğu kadar ihracatı da mümkün olan malların üretimini sağlayan bu faaliyet grupları ile ülkenin ihtiyaç duyduğu döviz gelirlerinin elde edilme olasılığı çok daha yüksektir. Tarım, madencilik ve imalat sektörlerindeki iktisadi faaliyetler bu kapsamdadır ve ticarete-konu-olan faaliyetler olarak bilinirler.

Hükümetler popülizm amaçlı harcamalarını bu tarz mallara yöneltirlerse, ortaya çıkacak olan talebin bir kısmının ithal mallara yönelmesi ve bu şekilde oluşturulan talepten bir sızıntının yaşanması kaçınılmazdır.  Özellikle rekabetçilik düzeyi düşük bir ekonomi söz konusu ise, bu tarz popülist harcamaların oluşturduğu talebin yerel düzeydeki iktisadi faaliyetler üzerine etkisi son derecede sınırlı olacaktır.  Bu sebeple iktidarların ekonomik büyümeyi canlandırmak ve bu şekilde kamuoyu algısını yönlendirmek için teşvik etmeyi tercih edecekleri faaliyetler daha çok ticarete-konu-olmayan iktisadi faaliyetler olacaktır.

Şekil 2 – Gruplanmış Sektörlerin Büyümeye Katkıları (%)

 Şekil 2’de kırmızı sürekli fonksiyon ile ticarete-konu-olmayan iktisadi faaliyetlerin, mavi kesikli fonksiyonla da ticarete-konu-olan iktisadi faaliyetlerin büyümeye yaptığı katkılar görülmektedir.  Bu şekilde ticarete-konu-olmayan faaliyetlerin 2002 sonrasında büyümeye yaptığı katkının düzeyi dikkat çekici boyuttadır. Bu durum, iktidarın büyüme politikasının ne düzeyde ticarete-konu-olmayan iktisadi faaliyetlere dayandığının bir göstergesidir.

2002-2007 döneminde ticarete-konu-olmayan faaliyetlerin büyümeye yaptıkları katkının göreli olarak daha yüksek olması ve bu katkının dönemin ortalarına kadar daha hızlı artıyor olması siyasilerin bu faaliyetlere yönelerek büyüme sağlamayı tercih ettikleri anlamına gelmektedir.  Dikkat edilirse bu faaliyetlerden elde edilen katkı dönemin ikinci yarısında azalmakta ve her iki faaliyet türünün büyümeye yaptıkları katkılar arasındaki fark azalmaktadır. Bu katkıların ve aralarındaki farkın azalmasının ardında yatan faktörün bu süreçte dünya mali piyasalarında yaşanan olumsuzlukların yarattığı finansman imkanlarındaki azalma olduğu düşünülebilir.

2008-2009 krizinin hemen ardından ekonomi toparlanıp, her iki faliyet grubunun büyümeye yaptıkları katkıları artarken, ticarete-konu-olmayan faaliyetlerin yapmış olduğu katkının yine daha hızlı arttığı gözlenmektedir. Ancak ticarete-konu-olmayan faaliyetlerin bu katkısı izleyen yıllarda hiçbir zamaan 2002-2007 dönemindeki seviyelere ulaşamadan, azalan finansal imkanların etkisiyle istikrarsız bir seyir izlemeye başlamıştır.

Tüm bu bulgularımızın ışığında, AKP’nin onüç yıllık iktidarında elde etmiş olduğu mali kaynakların ağırlıklı olarak ticarete-konu-olmayan iktisadi faaliyetlerde talep yaratmaya yöneldiği ve bu faaliyetlerin oluşturduğu büyümenin de o dönemdeki büyüme performansının asıl aktörü olduğu ifade edilebilir.  Kısa dönemde siyasilerin istedikleri sonuçları vermesine rağmen, talep ve finansman imkanlarda ortaya çıkabilecek azalmalar sebebiyle uzun dönemde de arzulanan etkileri sağlaması mümkün olmamaktadır.

Karşı Karşıya Kaldığımız Riskler

Ekonomide bugün AKP’nin ilk dönemindeki olumlu havayı görebilmek mümkün değildir. Kamuoyunda o dönemde oluşmuş olan iyimser bakış açıları gitmiş, yerine endişe ve belirsizlik içeren ekonomik yorumlar gelmiştir.  Birbiri ardına gelen ekonomik reformlar ile demokratikleşme gayretlerinin yerini bugün son derecede müdahaleci ve baskıcı bir politik anlayış almıştır. Tüm bunların üstünde dünya ekonomisinin bugün girdiği konjonktürel koşullar artık 2000’lerin başındaki genişleyici mali politikaları içermemektedir.

Tüm bunlar Türkiye’deki siyasi otoritenin iktisadi tercih olanaklarını sınırlamakta, hareket alanını daraltmaktadır. Dünyadaki ekonomik konjonktür tersine dönmüş ve gelişmekte olan ülkeler için ciddi bir belirsizlik içerir hale gelmiştir.  İhracatımız için önemli bir pazar konumunda olan AB ekonomileri hâlâ içine düştükleri iktisadi sıkıntılardan kurtulabilmiş değiller.   Bir süre AB pazarını ikame temeye çalıştığımız Orta Doğu ve Kuzey Avrupa pazarlarındaki siyasi gelişmeler ve Türkiye’nin bu bölgelerle olan siyasi ilişkileri eskiden olduğu gibi olumlu gitmemektedir. Tüm bu olumsuz gelişmeler ülke ekonomisinin üretimi için ciddi bir dış talep kısıtının oluştuğunun işaretleridir.

Günümüzde ortaya çıkan bu yeni konjonktürde ekonominin büyümekte zorlandığı ve eski parlak dönemlerine dönmekte sıkıntıya düştüğü çok açık.  En azından eski konjonktürel koşullarında, kısa-dönemli birtakım olumlu sonuçlara ulaşılmasına imkan veren büyüme modelinin günümüz koşullarına uygun olmadığı her geçen gün daha iyi anlaşılmaktadır.  Özellikle ülke ekonomisinin döviz kazanma kabiliyetini geliştirmeyecek, ancak dış mali kaynak kullanımıyla finanse edilecek iktisadi faaliyetlere dayanarak büyüme sağlamak eskisi kadar kolay değildir.  Zaten bu tarz iktisadi faaliyetlerin bazılarının geçmiş performanslarına bakıldığında, siyasilerin görüşlerinin aksine, ülkemizin iktisadi büyüme performansına sanıldığı kadar önemli katkı sağlamadığı da yukarıdaki satırlarda tüm açıklığıyla gösterilmiştir.

Elde ettiğimiz ampirik bulgular ışığında, Cumhurbaşkanının daha önce inşaat sektörünün önemini belirtmek için söylediği bir ifadeyi, “imalat sektörü olmasa, ülke batmış demektir” şeklinde, farklı bir şekilde ifade etmemiz gerekmektedir. Buna göre ekonomimizin karşı karşıya kaldığı yetersiz büyüme sorununun çözümü için öncelikle  siyasi karar vericilerin söylemlerinde ciddi bir değişime ihtiyaç olduğu belirtilmelidir.  Eğer bu dönüşüm gerçekleştirilmeden bugünün koşullarında geçmişte olduğu gibi kaynak kullanımına devam edilmek istenirse, Türkiye ekonomisinin geçmişten çok da yabancısı olmadığı iktisadi krizleri tetikleyen adımlar atılmış olacaktır.  Bugün için Türkiye ekonomisinin karşı karşıya kalığı en önemli risk böyle bir davranış sonucunda ortaya çıkabilecek olan kriz dinamiklerinin belirmesidir ve bunun önceden izlerini sürebilmek önem arzeden bir hususdur.  Şekil 1 böyle bir riskin ortaya çıkış koşullarını gösteren bazı ipuçlarını içermektedir.

Şekil 1’de  gölgelenmiş olarak öne çıkartılan dört dönemde görülen birtakım benzerlikler dikkat çekmektedir. Öncelikle 2015’in birinci çeyreği (2015Q1) dışındaki tüm dönemler Türkiye ekonomisinin maruz kaldığı ekonomik kriz ve daralma dönemleridir. Ardından tüm bu dönemlerde ortak olan,finans ve sigortacılık dışında kalan tüm diğer sektörlerin büyümeye yapmış oldukları katkılar ya bir düşüş içinde, ya da negatif olarak gerçekleşmiştir.  Tüm bunlardan farklı bir şekilde finans ve sigortacılığın katkıları ise istisnasız pozitif ve artış yönündedir.

Bahsi geçen bu dönemler Türkiye’nin ekonomik darboğazlara düştüğü, kriz yaşadığı dönemlerdir.  Mali kısıtların çok daha fazla hissedilir hale geldiği bu dönemlerde iktisadi faaliyetler azalırken, finans ve sigortacılık sektörünün  marjinal anlamda ekonomik büyümeye yapacağı katkının pozitif olması beklenir. Dahası mali kısıtların şiddeti artarken bu pozitif katkının da artacağı düşünülebilir. Aslında bu ifade edilmeye çalışılan durum mali baskı (financial repression) altında olan bir ekonomiye işaret etmektedir.

Şekil 1’de bu durum 1999, 2001 ve 2009 yıllarında yaşadığımız iktisadi krizlerde görülmektedir.  Ancak bunlardan çok daha önemli olanı Şekil 1’in Türkiye ekonomisinin çok yakın zamanda bunlara benzer bir süreç içine girmiş olabileceğinin ipuçlarını da barındırmasıdır.  2015Q1’de gözlemlenen böyle bir durumdur.  Yani  mali baskıların arttığının işareti olarak yorumlayabileceğimiz bu duruma göre ekonomideki diğer sektörlerin büyümeye yaptıkları katkılar kararlı bir şekilde azılırken,  finans ve sigortacılık sektörünün (yeşil fonksiyon) katkısı pozitif ve artan bir eğilime sahiptir. Elimizdeki sınırlı sayıda gözlem sebebiyle kesin bir sonuca varamasak da, bir sonraki üç aylık dönemdeki büyüme rakamlarının da bu eğilimi koruması halinde, Türkiye ekonomisindeki mali baskıların artmakta olduğu düşünülebilir  ve bu ciddi bir risk algısının oluşumuna gerekçe teşkil edebilir.

Türkiye’nin bugün için önünü açacak tedbirlerin ekonominin arz yönündeki kısıtları giderecek nitelikte olması bugün kamuoyunun beklentisi haline gelmiştir.  Uzunca bir süre tek parti iktidarı olmanın avantajlarını elinde bulunduran AKP, 2009 sonrası dönemde ülkenin ihtiyaç duyduğu iktisadi ve siyasi reformları yapmaktan nedense uzak durmuş; büyümeyi talep yönlü tedbirlere ağırlık vererek ve daha çok polülizme başvurmak suretiyle temin etmeye çalışmıştır.  Fakat siyasi hesapların hergün değiştiği 7 Haziran sonrasında, oluşturulacak çok partili bir koalisyon hükümetinin böyle bir büyüme modelinden uzak durarak, büyümeyi arza ve arz ile ilgili kısıtları giderici reformlara dayanarak sağlamaya öncelik vermesi, bugün oluşmaya başlamış risklerin azalmasına tek partili bir hükümetin sağlayacağı siyasi istikrardan bile çok daha fazla hizmet etmesi mümkündür.

* İstanbul Teknik Üniversitesi, İşletme Mühendisliği Bölümü; guncavdi@itu.edu.tr

www.twitter.com/onerguncavdi

[1] Cumhurbaşkanının 9 Nisan 2015 tarihinde, IV. Türk Patent Ödülleri töreninde yaptığı konuşmadan basına yansıyan görüşleridir.

[2] Örneğin Hürriyet, “Büyümenin Kalitesi Önemli”, 18 Eylül 2013.

İTÜ İşletme Fakültesi'nde öğretim üyesidir. Warwick ve Nottingham Üniversitelerinden ekonomi alanında yüksek lisans ve doktora dereceleri bulunmaktadır. Ağırlıklı olarak Türkiye ekonomisinin gelişme ve büyüme sorunları üzerine çalışan Öner Günçavdı’nın ulusal ve uluslararası dergilerde yayımlanmış birçok makaleleri, kitap bölümleri ve derleme eserleri bulunmaktadır. Ayrıca 2009 yılında Tarih Vakfı tarafından yayımlanan "Düşten Gerçeğe - Türk Sanayiinde Elginkan Topluluğu" isimli eser ile "Yolun Sonu: Türkiye’nin Büyüme, Faiz, Bölüşüm Açmazı ve Yeni Türkiye Söylemi" (Efil Kitapevi, 2015) adlı iki telif kitabın yazarıdır.

Bir cevap yazın